Fikret Muallâ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fikret Muallâ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2025 Pazar

YAĞMURUN SESİNE BAK !

 


Şimdi her akşam eve dönerken iki yanlardaki evlerin badanalarının bana biraz soluk, dükkânların vitrinlerinin pek de bir şey söylemeyen halleriyle göründüğü bu tozlu sokaklar, bir zamanlar, çocukluğumdan sıyrılıp ilk gençlik çağına girdiğimi sandığım sıralarda, benimle aynı duyguları, aynı ümitleri yaşayan bir arkadaşımla beraber, yaz gecelerinde dolaşmaya doyamadığımız, dolaştıkça tiryakisi kesildiğimiz sokaklar mıydı diye düşünüyorum da, bir bakıma, onları bu değişik yüzleriyle tanımakta güçlük çekiyorum. Lisenin son sınıfında bulunduğumuz, on altı on yedi yaşlarını yaşadığımız o sıralarda bu sokaklar bize ne kadar aydınlık, geniş, rahat görünmüştü. 

(SABAHATTİN KUDRET AKSAL - Gazoz Ağacı, 1954)


***


Meddah İsmail Sokağı, Camgöz'ü Ihlamur Caddesine çıkarır. Bu sokağa koşut Yaverağa Sokağı da aynı işi görür. O vakitler Topağacı silme dutluk olduğu gibi Ihlamur da silme bostandır. Şimdiler Ortabahçe Caddesi (Çarşı Caddesi) bitip de Ihlamur Caddesinin başladığı yerin oralarda görünen Yeni Yol ile yolu çevreleyen apartmanların kapladığı alan "Davudun Bostanı" diye bilinir. 
Biz ona dokunmayalım da, Dizi Sokağından vurup Ihlamur'a koşut olarak uzanan ve Ihlamur Kasrının oralarda onunla birleşen Nüzhetiye Caddesine ayak atalım. Dizi Sokağının üst yakası merdivenlidir. Ama bunlar insanı yormaz. Basamakları tırmanıp sağa dönünce de 200 metre ilerde, 14 numarada, Sabahattin Kudret Aksal'ı bulabiliriz. Ama isterseniz Akaretlerin oradan Aziziye Caddesini (Şimdiler Şair Nedim Caddesi) izleyerek de caddenin uzantısındaki Nüzhetiye Caddesine gelebiliriz. Ya da 1941 yılında, bir gün Salâh Birsel'in yaptığı gibi, Teşvikiye'den Kâğıthane Caddesine (Şimdiler Hüsrev Gerede Caddesi) dalıp yokuş aşağı inersek -ki buraya Teşvikiye Yokuşu da denir- karşımıza yine Sabahattin'in evi çıkabilir. 
Sabahattin'ler buraya 1933'te taşınmışlardır.
Evin arka yakasından Boğaz, Çamlıca ve de Kuzguncuk sırtları görünür. Ama Sabahattin'in odası cadde üzerinde olduğundan -caddelerden kaçın- o, karşı sırada yer alan bakkaldan, fırından ve haremağaları gibi birbirine benzeyen bir dizi tahta evden başka bir şey göremez.  
(...)
Odanın tabanı, açık renk bir muşambayla kaplı. Dipte Sabahattin'in karyolası. Önünde krom sarısı mı, safran sarısı mı, uçuk bir kilim. Ayak ucunda bir yazı masası ki ıhlamurdan. 1929 yılında, şairimiz daha pek yavru, pek sabi iken yaptırılmış. Ufacık , tefecik. Bu yüzden derslerini ortalık yerdeki dikdörtgen masada yapar. Odada bunlardan başka, koni biçiminde bir soba, bir koltuk, birkaç da iskemle var. Koltuk sobanın yanında. Kış geceleri sobadaki odunlar artık yanıp da kül olmaya geçtiği vakitler, gelir buraya oturur, bir saat, iki saat, sobadan yükselen mırıltılara kulak verir. Delikanlılığın eşiğinde en sevdiği sesler bunlar. Gelgelelim, sabah olur olmaz, sokakların her günkü, o bitip tükenmeyen şarkısı düşer yine usuna:

Sabah olur olmaz
Pencereyi açarım,
Seyrederim her şeyin yeni bir güne göre hazırlanışını.
Sokakların süpürüldüğünü
Camların temizlendiğini
Bulut parçasının gökyüzünde yerini alışını
Vapurun iskelede.
Bütün bunların ne içten geldiğini anlıyorum !

Her sabah sokağa çıkmadan önce hatırlıyorum
Masayla konuştuğumu.
Sürahi bardakla bir arada
Öte yanda ise hazırlanıyorlar
Her günkü şarkılarını söylemeye
Ayakkaplarım, şapkam
Ceketimin yakasındaki çiçek.

Sabahattin şiirlerini de ortadaki masada yazar. İlk dize gizemseldir. Nerden çıkıp geldiği belli olmaz. Ama işte gelmiştir. Önünde durmaktadır. "Kaptan basıp gidelim artık demir al / Gör arkamızdan itecek bizi dalga / Martı belki bulut çekecek bizi bil" diyordur. Sabahattin elini uzatır. Dizeyi sınaması, denetimden geçirmesi gerekmektedir. Gerçek bir dize değilse, gemisini boş yere yerinden kıpırdatmayacaktır. Ama işte dize sınavı atlatmış, Sabahattin'le birlikte çıkacağı yolculuğa hazırlanıyordur. Sabahattin de hazırlıklarını bütünlemiştir. O gizemsel dizenin ne uzunlukta bir şiire dayanabileceğini, ne renk bir anlatıma sarıp sarmalanmak isteyeceğini, nasıl bir imge düzenine özlem duyacağını, hepsini, hepsini saptamıştır. Dizeye elini uzatır, onunla kendi matematiğini yürütmeye başlar. "İlk dize Tanrı vergisidir, ondan sonra çalışma gelir" diyen Valéry'nin sanat anlayışına da pek yakın düşer bu matematik. Sabahattin bir an bile matematiği gözden uzaklaştırmaz. Bu yüzden şiire de "Büyülü matematik" der. Ne ki, büyü, yüzdeyüzüyle ilk dizededir.


Gelelim yine odaya. Duvarlar çıplak mı çıplak. Yalnız karyolanın ayak ucunda üçgen biçiminde bir ayna. Sabahattin burada, görüyorsa ancak yüzünü görebiliyordur. Daha sonraları duvara boş bir çerçeve de asar. Bu, onu yıllarca oyalayacaktır. Günün birinde de, bir dergiden kesilen bir Fikret Muallâ gelir, çerçeveye kurulur. Bir kadının solgun yüzünü yandan gösteren bir resim. Kadının başında hınzır ve akılsız bir başlık. Fikret Muallâ sanki üzerinden geçen kuşun kanadını kesmiş de, onu ondan sonra boyamış. ama resim odanın sessizliği ile tam bir uyum içinde.
O yıllar sokaklar da sessiz. Yalnız, kış geceleri, yatsıdan sonra, Arnavut bozacıların fırışkalı ve davudi sesleri sessizliğin bütün fiyakasını bozar:
- Booozaaa, bozaaa! Mıııırmırııık boozaaa!
Bir de yağmur sesi var ki, Sabahattin ona da aşıkâne, mestane kulak kabartır...

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır,1980)







Merhaba!

8 Haziran 2025 Pazar

DELİLER !

 


FİKRET MUALLÂ

Fikret Muallâ ile dönemin ünlü ressamı Picasso arasında geçen "Picasso'nun tablosunu satış olayı", ressamımızın yaşayış tarzını çok güzel ortaya koyan bir olaydır. Bu olay ekseninde Muallâ'nın çektiği maddi sıkıntıları, bu sıkıntılar yüzünden Muallâ'nın neler yapabildiğini, meşhur gelgitleri nedeniyle aynı olayı farklı kişilere ya farklı bir şekilde anlattığını; ya da bu kişilerin aynı olayı kulaktan dolma bilgilerle farklı bir şekilde yorumlayarak başkalarına aktardıklarını ve Muallâ'nın keyfi yerinde olmadığında tanıdıklarını bile tanımazlığa geldiğini görmek mümkündür. Üstat Hıfzı Topuz'dan okuyup aktardığımıza göre bu olayın kısa hikâyesi, Muallâ'nın kendi ağzından şu şekilde gelişmiştir:


1947 yılında, Muallâ'nın beline ne olduğunu anlamadığı ağrılar musallat olur. Acıdan kıvranmaktadır. Tam bu günlerde Picasso ile tanışır. Picasso Muallâ'yı atölyesine çağırır. Muallâ gider. Atölyede Picasso Muallâ'ya, "beğendiği bir şey varsa alabileceğini" söyler. Bunun üzerine Muallâ bir "kadın başı" resmini beğendiğini söyler ve Picasso da resmi ona hediye eder. Muallâ atölyeden çıkar, eve dönecektir ama yine "zil vaziyettedir, cebinde metelik yoktur!" Tam o sırada tanıdığı bir kadına rastlar. İlk anda çıkaramaz ama, Paris'e geldiği ilk yıllarda onu tanıdığını, ondan hoşlanıp aşık olduğunu, (demiştik ya Muallâ'nın aşık olmadığı kadın yok gibi!!) hatırlar. Zaman geçmiş, kadın tam bir hanımefendi olmuş ve resim koleksiyonu yapıyormuş! Muallâ hemen elindeki Picasso'yu gösterir. Tabii tablo kadının çok hoşuna gider ve hemen "sat bana!" der. Muallâ baştan tabloyu satmaya yanaşmaz ve "Picasso'nun hediyesi" diyerek kadını başından savmaya çalışır. Ama kadın, "15 bin Frank (1946-47 yıllarında 1 TL ~ 100 Fransız Frankı - k.n. notu) veririm ve seni evimde 15 gün misafir ederim" deyip de diretince "bel ağrılarını ve zil durumda olduğunu" hatırlar ve tabloyu satar. Muallâ, kadın ve kocası 15 gün güney Fransa'ya giderler. Muallâ, Picasso'nun gittiğini, ama kendisinin 15 gün prensler gibi yaşadığını, tabloyu satmasına hiç üzülmediğini söyler. Ama, Muallâ'yı uzun yıllar boyu koruyan ve ona destek çıkan Fransız sanatsever ve koleksiyoncu bayan Fernande Angles 1970'te İstanbul'a geldiğinde, "o tabloyu İsviçre'de bulduğunu, satın almak istediğini ama 22 bin İsviçre Frangı istediklerinden alamadığını" söylemiş ve şöyle devam etmiştir: "Picasso'nun Muallâ'ya tablo hediye etmesi sanatçının değerini göstermez mi? Picasso kaç kişiye tablo hediye etmiştir?"

(Prof. Dr. TURGUT TURHAN - Kıbrıs Gazetesi)  

***



"Babam İstanbul'a, Picasso'yla birlikte gelmişti, değil mi?"
"Evet, 1966 yazında, Picasso ölmeden yedi yıl önce, Paris'teki büyük sergisinin olduğu yıl."
"Sizin de aralarında olduğunuz bir fotoğrafı göndermişti babam. Ayasofya'nın önünde çekilmiş bir fotoğraf."
"Evet, Picasso İstanbul'a gizlice gelmişti. Fransızlar, Sultanahmet Meydanı'nda dolaşırlarken onu tanımışlardı. O da, 'Benzerlik,' demişti. 'Sadece benzerlik. Ama o şaklabanın yerinde olmak isterdim," deyip herkesi güldürmüştü. Sonra, o kalabalıktan birisi, 'Hayır, sen kesinlikle Picasso'sun,' demişti. 'Hiç kimse böyle bakamaz çünkü.' 'Bütün deliler böyle bakar dostum,' demişti Picasso da. O meydanda durmuş, başrolünü kaptığı bir oyun oynuyordu ve çekip gitmiyor, lafı uzatıyordu. 'Hem,' demişti, 'Ben Picasso olsam, hepinizin tek bir kelime etmeden ayaklarıma kapanmanız gerekmez miydi?' Birden inanılmaz bir şey olmuş, kırk kişilik turist kafilesi, Picasso'nun ayaklarına kapanmış, o da Sultanahmet Meydanı'nda 'Ben, Pablo Picasso!' diye çığlıklar atmıştı."

(ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Sarmaşık / İletişim Yayınları)  

***

"Bir deliyle benim aramda bir tek fark var. Deli aklının yerinde olduğunu sanır. Ben deli olduğumu biliyorum."


SALVADOR DALİ






Merhaba!

2 Ağustos 2020 Pazar

SANAT KAÇ PARA?




FAUSTO ZONARO
(Otoportre)

   Başa çıkamadığı tek konu, bir sanatçı olarak para istemek ve para konuşmaktı. Onun için büyük bir zulümdü bu. Sanatçı yarattıklarıyla para kazanmalı mıydı? Bu sorunun cevabı kesinlikle evetti. Peki sanatçı para konuşmalı ve para istemeli miydi? Keşke bu sorunun cevabı da hayır olsaydı. Keşke sanat severler sanatçıyı para konuşmasına fırsat vermeden onların emeğini ve hayal gücünü ödüllendirecek, onları mutlu edebilecek paraları verselerdi. (ORHAN BAHTİYAR - Ateş Kırmızısı) 



***




BEHÇET SAFA

   "Amcamın bir oğlu vardı ama askerlik yaparken mayın patlamış ve ölmüştü. Amcam öldüğünde Paris'teydim, yengemden bir mektup geldi. Amcan borç bıraktı, kitaplarının telif hakkının tamamını bana verir misin, diye. Çünkü mirasın yarısı bana kalmıştı. Ben de devrettim o zaman. Şimdi ise tek varisi ben kaldım. Yıllar sonra yine çıktı amcam karşıma. Geldiler bana para verdiler 35 bin Euro. Hortladı birden burada amcam. Bunları alıp yakabilirim diye de düşündüm. Ama hayatımda ilk defa havadan para geldi. Aldığım parayla sağa sola borçlarımı kapatayım dedim baktım 20 bin Euro zaten borcum varmış." (Söyleşi: İHSAN YILMAZ - Hürriyet.com / 2004)






   Abidin Dino'nun dediğini aktarıyor Behçet Safa: "Sanatçı çağdaş bir dilencidir. Yaptığın resimlerle hayatını dileneceksin, yoksa ressam messam olamazsın." Bir ressamın bir ressama gurbette ettiği bu dostane öğüt nasıl karşılık bulmuş olabilir? Kendi resminin ticaretini yapmayı dert etmemiş, yaşayarak resim yapmayı ya da resim yaparak yaşamayı hedeflemiş bir sanatçı Behçet Safa. Yaşamak için gerekenlere sahip olan sanatçı, özgürlüğe düşkünlüğün bedelini sefaletle ödemekten çekinmeyip inançla resim yapmayı sürdürmüş.
   Böyle bir ressam gerçekten yaşadı, resim yaptı ve öldü. Tanık olduğumuz benzersiz gerçeklikler, çürük yanlarını gördüğümüz dünyaya, düzene karşı mücadele etmek için yeni ve güçlü birer kaleye dönüşür.
   Amcası Peyami Safa yazdığı mektupta "Paris'te yapamazsın" dediğinde gardını düşürüp hemen geri dönmemiş. Neye güvenip dönmemiş? Tutkunun ya da tutkuyu anlayıp ona değer veren sanatçıların varlığı anlıyoruz ki onu güçlendirmiş. Fikret Muallâ yapabiliyorsa Behçet Safa niye yapamasın? Köprü altına, sokağa düşeceğini öngören romancı amcasının onu çözümleyemediğini görüyoruz: Hayata ve resme tutkuyla sarılan bir sanatçı için sokağa düşmek, sakınması gereken tehlikeli bir durum değil. Gocunup gücenmek yerine, öfkeli inancını coşkulu duruşuyla pekiştirmiş. 
   Behçet Safa bizi neden ilgilendiriyor sorusunun cevabı biraz da bu: Sanatın kaç para edeceğini düşünüp duran simsarları ve resme değil fiyatına bakan aptalları umursamadan resim yapmaya devam eden bir sanatçı, resmin bugün hâlâ yapılıp izlenebilen benzersiz bir eylem olduğuna ilişkin inancımızı tazeler. 
   En eskisi altmış bin yıl önce yapılan o mağara resimleri ile şimdi çöplükten kurtarılmış kartonların üzerine yapılan resimler arasındaki uzun mesafe bize insanın, insanlığın geldiği noktayı gösteriyor: Doğada yaşıyordun, boyaya para vermiyor, mağarayı kiralamıyor, resmini satmıyordun; bedeninle yaşıyor, yapıyor, mücadele ediyordun. Şimdi yaşamıyor, tüketiyorsun, tüketiliyorsun ve bir fiyatın olduğu kesin. Peki "sanat kaç para?" (İSMAİL PELİT - Cumhuriyet Kitap)



***



YANILGI

Tüm ozanca düşler düşledik
Yanılgılar bizce sevi sizce tasa
İncir yapraklarının beş parmak oluşu
Cızgaların umurunda değildi.

Yellerin estiği yöne yatanlar yaşıyordu
Çirkefliklerin parayla bir erdem oluşu vardı
Bir bunu bilemiyorduk.


FETHİ SAVAŞÇI
(Duvarcı Hasan Usta)








Merhaba!