Ünal Ersözlü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ünal Ersözlü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2021 Pazar

YAŞAMA SANATI

 

"Dışarıda yağmur yağıyor. Çok yağıyor. Çay koydum. Oturdum, izliyorum.

Bunun dünyanın en güzel, en eşsiz, en değerli tablosu olduğuna yemin edebilirim."


ŞERMİN YAŞAR

(Deli Tarla)


***


"Alelacele koşup yaşama sığınmıyorsa insan, yaşamdan zevk alabilir mi?"


 

***


Ufak şeylerden zevk alabilmek,

lüks yerine zarafet aramak,

saygı istemek yerine değerli olmak,

zengin olmak yerine kimseye muhtaç olmamak,

sıkı çalışmak, sessizce düşünmek ve dürüst konuşmak,

yıldızları, kuşları, kelebekleri ve bilgeleri açık kalple dinlemek.

İşte benim hayat senfonim.

WILLIAM ELLERY CHANNING


***


  İranlı vezir Abdul Kasım İsmail'in öyküsünün gerçek olduğuna inanmışımdır hep. Onun sayısı yüz bini bulan kitaplarına sevgisi hiç de anlaşılmaz gelmez bana. Bunlardan ayrı kalmama tutkusunu ise anladığımı söyleyebilirim! Nereye giderse onları da yanında götürmesi şaşırtıcı gelebilir belki! Ama hiç de ol(a)mayacak şey değil!

   Dört yüz devesine taşıtırmış kitaplarını. Develer yüklendikleri kitapları alfabetik sıraya göre taşırlarmış... Bu düzen ve kitap düşkünü vezirin öyküsünü öğreneli beri kendimi de hep sorgulayadururum. Kitaplarımın, defterlerimin, kalemlerimin ve masalarımın tutkunu olarak zaman zaman bir tutsak mıyım yoksa demeye başladım.

   Belki şu öyküyü de bilirsiniz: İranlı şair ve yazar Feridüddin-i Attar'ın ilk işi aktarlıktır. Bir gün dükkânına bir derviş gelir; onun dükkân raflarındaki düzeni, şişeleri, kutuları gözden geçirerek şunları söyler: "Ne mutlu bana, böyle bağlandığım, bu dünyadan göçüp giderken bırakmaya kıyamadığım şeylerim yok." Ve çeker gider derviş. Attar düşünedurur. Ertesi gün dükkânını kapatır, her şeyi satar, ailesine bırakır hacca gider; sonrasında da kendini gezgin kılar. İsfahan'a döndüğünde ise tüm zamanını okuma ve yazmaya verir.

   Doğrusu bu öyküyü öğrendiğimde ise "bunları nasıl bırakır giderim" düşüncesindense bağlandıklarımın anlamını düşündüm daha çok. Hayatımıza anlam katanlar nelerdir? Bir yelek, bir hırka, bir parça peksimet mi? Yoksa daha başka şeyler mi? Nedir yaşamdaki sıralamalarımız sahi? (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)  


***



   Yaşamak bir sanat ise eğer; "yaşama sanatı" herkes tarafından öğrenilebilir herhalde. 

   Bu nedenle kimse bulunduğu yeri abartmamalı mı acaba! Hem abartsak ne olacak! 

   Montaigne, öyle güzel demiş ki bu konuda:

  "İstediğimiz kadar yüksek sırıklar üzerine çıkalım, yine kendi bacaklarımızla yürüyeceğiz; dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız."

   (ÜNAL ERSÖZLÜ / Yeryüzü Misafiri - Karakarga Yayınları)




Merhaba!


30 Mayıs 2021 Pazar

OKUMANIN FAYDASI

 




   "Bir bahçeyle bir de kitaplığınız varsa, başka bir şeye gereksinme duymazsınız."

KONFÜÇYÜS


***


   Amerikalı felsefeci, psikolog John Dewey'in doksanıncı doğum gününde, bir gazeteciyle yaptığı röportaj sırasında söz kitaplara gelmiş. Gazeteci sormuş:
   "Yıllardır kitap okuyorsunuz. Okuduğunuz onca kitabın size ne faydası oluyor?"
   John Dewey, okuduklarının yaşamına ne denli katkısı olduğunu şu cümleler ile anlatmış:
   "Dağlara tırmanmama yardım ediyor."
   Gazeteci:
   "Dağlara tırmanmak mı? Dağlara tırmanmanın ne faydası var?"
   Filozof sözlerini şöyle açıklamış:
  "Tırmanacağınız diğer zirveleri görebilmek için, dağlara tırmanmak gerekir. Bundan vazgeçtiğiniz an, kaç yaşında olursanız olun, yaşamınız sona ermiş demektir." (ÜNAL ERSÖZLÜ - Yeryüzü Misafiri)


***


"Sümerler ne demiş?
Mademki biliyorsun, neden öğretmiyorsun?
Boş vakitte çürüyorsun, neye yaradın?
Bazı insan, çok okur, okur, okur.
Ama okuma seninle gidecek.
Paylaşmazsan kime ne faydası var?"


MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ






Merhaba!

6 Aralık 2020 Pazar

ZAMANA DAİR - 2

 


Yaşamı seviyor musun? Öyleyse zamanı harcama, çünkü yaşamın yapıldığı madde zamandır.

BENJAMIN FRANKLIN



***



"Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır."

RABINDRANATH TAGORE



"Sadece iki şey sonsuzdur. Evren ve insan aptallığı. Evrenin sonsuzluğu konusunda emin değilim."

ALBERT EINSTEIN


EINSTEIN & TAGORE



***



   Vakit öldürüyoruz, diyorlardı. Kimin haddine düşmüş vakti öldürmek! "Vakit" onu yaşatmayı bilmeyenleri öldürür; bitkileri, insanları, imparatorlukları, uygarlıkları, çağları hep yok eder.

HALİKARNAS BALIKÇISI (Mavi Sürgün)



***



   Bir de biz insanlar, hep kocaman laflar etmeyi severiz. Hep çok konuşmayı, hep çok tartışmayı, hep çoklukları sevdiğimiz gibi... Bazen de deriz ki: "Zamanı yönetmek büyük sanattır." Ya da "Zamanı yönetmeliyiz." Ah büyük çocuk, güzel insanlık! Zaman zaman kötü, zaman zaman naif insanlık! Ah bu zamanda akan insanlık! Biz zamanı yönetmeyi sandığımızda ya da bu sanata erdiğimizde bile, zaman bizi yönetir aslında... Çünkü çok eskilerden miras kalan kadim bir insanlık sözündeki gibidir her şey: "Yarın ne olacağı belli olmaz." (ÜNAL ERSÖZLÜ - Yeryüzü Misafiri)






Merhaba!

22 Kasım 2020 Pazar

YAŞAMA DAİR

 


   "Sosyalizm tarihe karıştı" diyenler bir gün kendilerinin tarihe nasıl gömüldüklerini göreceklerdir. Eğer onlar, kendi akıbetlerini görmezlerse onları tarihçiler anlatacaklardır. Ama gelecek nesiller kapitalizmin yok oluşuyla sosyalizmin nasıl ufukta doğduğunu mutlaka seyredeceklerdir. Devlet gadrinin yok olduğu, insan zihnine kilit vuran kurumların ortadan kalktığı, her insanın katkısı ve sonra ihtiyacı oranında pay aldığı sistem elbette gelecektir. (YILMAZ KARAKOYUNLU / Perîze - Ezan Vakti Beethoven)


***


   Altındandır bütün imparatorların kaidesi, temeli tahtların, taçlar ve asalar ne kadar yoğun parlarsa altından, o kadar çok tebaası kralın kalır hayran! 

   Kaftanlar altınla sırmalarla süslenince, eğilir başlar, bu yüzden altınla yıkanır yüce günahlar, çünkü altın parlar, altın güçtür ve sır tutar. Bütün yükselme dönemleri "altın çağ" adını alır, düşüşler adsızdır. Ama gerçekte kaplanamaz kalpler altınla, bu yüzden tarihte bulunmaz kalbi altın tek bir imparator! (BUKET UZUNER - Benim Adım İstanbul)


***



   Hiçbir ekonomi kitabı okumadan, Zonguldak'ta kömür işçilerinin durumunu gözledim: 'Zonguldak'tayım. İşçilerle birlikteyim. Üretim! Üreticinin hakkı! Emekçi için yepyeni, adil bir düzen istiyorum ben. Kömürü çıkaranlarla, kullananların derin ayrılığı.' CEYHUN ATUF KANSU - Cumhuriyet Bayrağı Altında)


***


   Aklıma Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü adlı kitabında aktardığı İngiliz bir madenci çocuğunun minik öyküsü geldi.

   Çocuk annesine sorar:

   -Anne üşüyorum, sobayı yakamaz mısın?

   Anne yanıtlar:

   -Kömürümüz yok oğlum.

   -Neden?

   -Çünkü paramız yok.

   -Neden?

   -Çünkü baban işini yitirdi.

   -Neden?

   -Çünkü madende kömür fazlası var. (ÜNAL ERSÖZLÜ - Yeryüzü Misafiri)


***


  "Savaş çok korkunç, bize rastlaması daha da korkunç."

  "Savaş demek, Cehennem Tüneli demektir Hettie. İnsana ne zaman rastlayacağı tam olarak bilinmez ama rastlama olasılığı çok yüksektir. Eğer dünyaya dört yüzyıl önce gelseydik Yüz Yıl Savaşları'nın içinde olacaktık. Tam bir asır sürecek olan savaşların yangınını bir düşün. Bir yüz yıl sonra neler olacak kim bilir? Cehennem Tüneli... Seni o tünelden korumak için yolladım Londra'ya. Savaşlarda herkes ölür. Çanakkale cehennemi de bu savaşlardan biriydi."

   "Ama yöneticilere bir şey olmuyor."

  Ritali acı acı gülümsedi, sigarını yaktı, derin bir nefes çekti ve ortalığı dumana boğarken, "Mahalleli ölür," dedi. "Sonuçta mahalleli ölür, Türküyle, Ermenisiyle, Rumuyla... Savaş artığı yetimler, öksüzler... Yöneticilerin dünyasına yansımaz bu mahalle ve bu mahallenin kederleri, çünkü yeryüzünü mahalle yönetmez. Her dönemde oldu bu. Çanakkale de büyük bir mahalle olarak payını aldı o hep tekrarlayan trajediden."

  Ne acı bir şeydi bu Cehennem Tüneli ve ne kadar da anlamsız. Sıradan insanların sıradan hayatları kaybolup gitmişti. Evleri, umutları, sevinçleri, anıları, her şeyleri... Sıradan insanlar, sıradan hayatlar... Ne kolaydı böyle bir sıfatla, bir anda küçültüvermek şu dünyanın büyük çoğunluğunu. Sıradanmış, diye mırıldandı. Oysa her nefes sıradanlığa bir meydan okuyuş değil miydi? Yaşamak tek başına bir meydan okuyuş değil miydi ölüme karşı? (SOLMAZ KAMURAN / Boreas - Çanakkale Rüzgârı) 


***


   Nâzım'ın kendisini hücresinde "ziyarete gelen" ölü dostlarıyla ölüm üzerine "sohbet ettiği", adı da "Ölüme Dair" olan bir şiiri vardır.

  Gelen ölülerden birinin adı "Osman oğlu Hâşim"dir ve "İstanbul limanında/kömür yüklerken bir İngiliz şilebine" ölmüştür Hâşim. Nâzım, "Ölüm âdildir" çünkü "aynı haşmetle vurur şahı fakiri" diyen bir Acem şairinden söz eder Osman oğlu Hâşim'e ve ironik bir şekilde sorar: Hâşim, neden şaşırıyorsunuz?/Hiç duymadınız mıydı kardeşim,/herhangi bir şahın bir gemi ambarında/bir kömür küfesiyle öldüğünü?...

   Duyamazsınız, çünkü hiçbir şah, hiçbir kral, hiçbir patron, bir gemi ambarında kömür küfesi taşırken ölmez ve tam da bu nedenle ölüm adil değildir; çünkü aynı şiirde söylendiği üzere "ölümün adil olması için hayatın adil olması gerekmektedir. (FATİH YAŞLI - soL haber)


***


Buyrun, oturun dostlar,

hoş gelip sefalar getirdiniz.

Biliyorum, ben uyurken

hücreme pencereden girdiniz.

Ne ince boyunlu ilâç şişesini

ne kırmızı kutuyu devirdiniz.

Yüzünüzde yıldızların aydınlığı

başucunda durup el ele verdiniz.

Buyrun oturun dostlar

hoş gelip sefalar getirdiniz.


Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor?

Osman oğlu Hâşim.

Ne tuhaf şey, hani siz ölmüştünüz kardeşim.

İstanbul limanında 

                                                        kömür yüklerken bir İngiliz şilebine,

                                                                                                      kömür küfesiyle beraber 

                                                                                                                                          ambarın dibine...


Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı

ve paydostan evvel yıkamıştı kıpkırmızı kanınız

                                                          simsiyah başınızı.

Kim bilir nasıl yanmıştır canınız...

(...)

Yayalar-köylü Yakup,

                                    iki gözüm,

                                                                  merhaba.

Siz de ölmediniz miydi?

Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp

çok sıcak bir yaz günü

yapraksız kabristana gömülmediniz miydi?

Demek ölmemişsiniz?


Ya siz?

Muharrir Ahmet Cemil?

Gözümle gördüm

                                            tabutunuzun 

                                                                                      toprağa indiğini.


Hem galiba

tabut biraz kısaydı boyunuzdan.

Onu bırakın Ahmet Cemil,

vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan,

o ilâç şişesidir

rakı şişesi değil.

Günde elli kuruşu tutabilmek için,

yapyalnız

dünyayı unutabilmek için

                                                                           ne kadar çok içerdiniz...

(...)

Bir eski Acem şairi:

"Ölüm âdildir" - diyor, -

"aynı haşmetle vurur şahı fakiri."


Hâşim,

neden şaşıyorsunuz?

Hiç duymadınız mıydı kardeşim,

                               herhangi bir şahın bir gemi ambarında

                                                                                       bir kömür küfesiyle öldüğünü?...


Bir eski Acem şairi:

"Ölüm âdildir" - diyor.

Yakup,

ne güzel güldünüz, iki gözüm.

Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir...

Fakat bekleyin, bitsin sözüm.

Bir eski Acem şairi:

"Ölüm âdil..."

Şişeyi bırakın Ahmet Cemil.

Boşuna hiddet ediyorsunuz.

Biliyorum,

ölümün âdil olması için

hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz...

(...)


***

 

    İngiltere merkezli uluslararası yardım kuruluşu Oxfam, dünyanın en zengin 2.153 kişisinin elinde bulunan servetin, 4,6 milyar kişinin toplam servetinden fazla olduğunu açıkladı.

   Raporda, Eğer herkes 100 dolarlık banknotlardan oluşan servetlerinin üzerine otursaydı, dünyanın büyük kısmı yerde oturuyor olurdu. Gelişmiş bir ülkede yaşayan orta halli bir kişi sandalye yüksekliğinde otururken, en zengin iki kişi uzayda olurdu" denildi.

   Dünyanın en zengin kişisi olan Amazon'un kurucusu Jeff Bezos'un toplam serveti 116,4 milyar dolar seviyesinde. En zengin ikinci kişi olan Fransız Bernard Arnault ise 116 milyar dolarlık servete sahip. 

   Gelir adaletsizliğinin ortadan kaldırılabilmesi için ülkeleri zenginlerden daha fazla vergi almaya çağıran Oxfam, sadece 0,5'lik vergi artışının dahi eğitim ve sağlık alanlarında 117 milyon yeni istihdam yaratabileceği vurgulandı. (BBC News - Türkçe)  

 

***


   Salgının ekonomi politiği konusunda bu köşede daha önce birkaç makale yazmıştık. Özetlersek, o yazılardaki tezlerimiz şunlardı:

   1. Virüsün bulaşıcılığı da tedavisi de sınıfsaldır: ABD'de salgında "Siyahların ve Hispaniklerin daha çok ölüyor olması" etnik değil, sınıfsal bir meseledir. Bağcılar ve Esenler'de vaka oranının, İstanbul'un diğer semtlerine göre daha yüksek olması, sınıfsal nedenledir.

   2. ABD başta pek çok ülkede salgın nedeniyle açıklanan ekonomi tedbir paketleri, halkı desteklemek için değil, şirketleri, kapitalist sistemi desteklemek içindi. 

   3. Halk açısından daha vurucu kriz, salgın ilerledikçe ve hatta salgın kontrol altına alındıktan sonra ortaya çıkacak: Egemen sınıflar, salgın krizinden sonraki ekonomi krizini aşabilmek için krizin yükünü her zaman olduğu gibi emekçi sınıfların sırtına yükleyecek.

   Bu tezleri dile getirdiğimiz makalelerimizi Nisan ayında yazmıştık. 6 ay sonra bir durum değerlendirmesi yapabiliriz. Çünkü elimizde yeni veriler var.

   İşte o verilere göre, "salgının ya da virüsün ekonomi politiği" dediğimiz konuda, iki yeni tez daha ileri sürebiliriz:

  1. En zengin Amerikalı milyarderlerin mal varlıkları, salgında ortalama yüzde 50'ye yakın oranda arttı. Yani salgın, zenginlere, hatta daha çok "en zenginlere" yaradı. 

   İşte o milyarderlerin bazıları ya da zenginlerin en zenginleri:

  Amazon'un sahibi Jeff Bezos'un serveti, bu yılın başında 113 milyar dolardı. Bugün servetine 73 milyar dolar daha eklenerek 186 milyar dolara çıktı!

  Facebook'un sahibi Mark Zuckerberg'in 54 milyar dolar büyüklüğündeki servetine yılbaşında bu yana 46 milyar dolar eklendi ve 100 milyar dolara çıktı!

 2. Salgın, yoksul sayısını arttırdı. ABD'de en zenginler zenginleşirken işsizlik arttı, yardım için başvuran Amerikalıların sayısı yükseldi, kısacası halk yoksullaştı; yoksullar daha da yoksullaştı. (MEHMET ALİ GÜLLER - Cumhuriyet Gazetesi)




Merhaba!

25 Ekim 2020 Pazar

SEVMEKLE BAŞLAR HER ŞEY



Bütün renkler hızla kirleniyordu, 

Birinciliği beyaza verdiler.

ÖZDEMİR ASAF


***




  Belki bir gün, tek başına güzelliklerin tarifi yapılan yazılar kaplayacak gazete sayfalarını. Belki bir gün, sadece insanın kendisi yazı konusu olacak. Kendini bilmenin erdeminden söz edecek yazılar. Kendini tanımanın ayrıcalığını anlatacak yazarlar. Belki bir gün, insanların tümü için mutlu bir dünyadan söz edilirken, daha bir mutlu dünyaya nasıl adım atılacağını işleyecek yazılar. Belki bir gün, insanlar başkalarını ve yaşamı mülk edinmediklerinde; 'sevgiyi' ise mülk edinmek sanmadıklarında, yaşamın anlamı üzerine yazılar çoğalacak.

   Herkes yaşamın anlamını sevgide arayacak belki bir gün. Bir bakışın, elvedanın, aşkın, sevmenin, belki de ölümün anlamını. Belki bir gün, insanın ölümü sadece doğal yollardan gerçekleştiğinde; trafikten savaşlara kadar; insan 'insan eliyle' ölümden uzaklaştığında; ölüm üzerine farklı yazılar yazılacak. Belki değerli insanlar ölmeden önce, değerlerini anlatacak yazılar. Belki bir gün, yönetenler yalan söylemekten vazgeçtiklerinde; sadece tarihteki unutulmuş yalanlar üzerine, eğlendiren, hoş yazılar yazılacak.  

   Belki bir gün hepimiz, özellikle 'sizlere' ve 'bizlere' bölünmekten vazgeçtiğimizde; özgür insanın yaşam tarzı üzerine yazılar yazılacak. Belki de özgürlüğün değeri üzerine. Belki bir gün, bir yazı bir martının kanat çırpınışlarını anlatacak sadece. Bakacaksınız bir gün, sadece kelebekleri anlatacak yazılar. Denizin dalgalanışını belki. Okyanusların ıssızlığını. Mavinin kucaklanışını sanki.

   Bütün renklerin nasıl kurtulduğunu son anda kirlenmekten. Ve beyazın eşitler arasında nasıl birinci olduğunu belki. Bir gün bir yazı, belki balıkların da hissettiklerini mesela. Belki bir gün, 'açlık' unutulduğunda. Bu dünyada aç çocuklar kalmadığında; geçmiş anımsanıp hüzünle gelip geçecek bir kalemin dünya için kısacık bir serüveni daha. (ÜNAL ERSÖZLÜ - Yeryüzü Misafiri)


***


Victor Hugo, ölmeden iki gün önce şöyle bir not yazmış defterine:

"Sevmek, eyleme geçmek demektir."





Haydi o zaman, merhaba!


6 Eylül 2020 Pazar

BUDALA İNSAN BUDALA






   "Bak şu güneşe, herkese eşit veriyor ışığını. Yalnız çalışana daha çok veriyor. Çünkü çalışan insan o ışıktan daha çok yararlanıyor. Bak biz çapaladık bağımızı. Güneş toprağın içine değin sızar, oradaki canlıları, toprağın daha verimli olması için çalıştırır. 
   Yalnız güneş mi? Rüzgâra bak. Her bağa eşit eser. Toprağın yüzünü kurutur, ağaçların havasını çoğaltır. Kimseye haksızlık etmez. Estiği zaman o hepimizindir." (HİDAYET KARAKUŞ - Anne Beni Bekleme)


***




   Wakan-Tanka, Kızılderili dilinde 'Büyük Sır' anlamına geliyormuş.
   Minicik bir kitap, bu ad altında Kızılderili deyişlerini toplamış. Şöyle başlıyor:
   "Bildiğimiz tek şey, dünyanın insana ait olduğu değil, insanın dünyaya ait olduğudur."
   'Büyük Sır' şöyle bitiyor:
   "Toprak yaratıldığında üzerinde sınır çizgileri yoktu, onu bölmek insanlara düşmez."


***




   Savaşla şiddetin, açla açıkta kalanın son bulduğu, başta kadın-çocuk, genç, yaşlı herkesin özgürce yaşayıp kendini gerçekleştirdiği, doğayla uyumlu, adaletli bir yaşamın kurulduğu dünyaya dönük özlem her geçen gün artıyor. (M. SADIK ASLANKARA - Cumhuriyet Kitap)


***


   Günümüz insanı, önce para, sonra daha fazla mülk, daha çok şatafat, üstüne mümkünse iyi bir koltuk, eğer uygunsa bir de daha çok şöhret için, kendi ruhundan o kadar çok şey veriyor ki.
   Anlatması zor. Alman filozof Schopenhauer'ın yıllar önce söyledikleri, insanlığın değişmeyen aynasında, bu nedenle hâlâ tazeliğini koruyor:
   "Dışarıdan bir şeyler kazanabilmek için, içeriden bir şeyler yitirmek, yani şan şöhret, mevki, ün kazanmak için, huzurunu, boş zamanını ve bağımsızlığını bütünüyle ya da önemli ölçüde feda etmek büyük bir budalalıktır."
  Hırslarının peşinden koşan insanoğlu, bir yanıyla ne çok masum ve insansa; diğer yanıyla ise değişmeyen, uyanmayan, anlamayan, algılamayan bir budala.
    İnsan, doğanın sesini anlamaktan, çok derinlerde bir yerde; örneğin bir sonbahar yaprağının ağaçlardan kopuşunu izlerken, bir derenin akışını dinlerken, onu hissetmekten ne çok uzaklaştı. Oysa serin rüzgârların eşliğinde toprağa dokunmak, ağaçların, bitkilerin sesini dinlemek, doğayla bütünleşmek, onun bir parçası, ondan bir parça olduğunu hissetmek, hep iyi gelir insana. Günümüzde çoğu zaman kendini kötü hisseden insana. Doğanın zekâsında acı yoktur çünkü. Her şey öylesine uyumlu, öylesine mükemmel ki, insan aysbergin altına bakınca, şaşırır kalır. Ama dünyanın aklını da anlamak gerekir. Çünkü Schopenhauer'ın dediği gibi:
    "Aklı olmayana, dünyanın tüm aklının bir yararı dokunmaz." (ÜNAL ERSÖZLÜ - Yeryüzü Misafiri)





Merhaba!