Kurtuluş Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurtuluş Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2025 Salı

NE, NEDEN, NASIL ?

 


DOĞAN AVCIOĞLU

En büyük sorun, ülkenin yeniden emperyalist bir hegemonya altına girerek, yarı sömürge ve yarı feodal bir nitelik kazanmasıydı. Aydınlanma ve sanayi devrimi yarım kalmış, Cumhuriyet ihanete uğramıştı. Emperyalizmin hegemonyasının nasıl kırılacağını düşündükçe öfkeleniyordu. Bu öfke onu ateşleyen en önemli dürtüydü. Emperyalizmin Türkiye'ye kurduğu tuzakları, uğradığı ihanetleri düşündükçe öfkesi de devrimci heyecanı da artıyordu. "Bu tuzakları görmemek için kör olmak gerekir" diye düşündü Doğan... Yeni sömürgecilik yoğun bir sis gibi ülkeyi sarmıştı. 
İlk kez bir Amerikan filosu İzmir'e gelmişti. Bu ziyaretlerin arkası gelecek, yurtseverlerin tepkileri büyüyecek ve protesto eylemlerinde birçok devrimci canından olacaktı. Türkiye'ye kurulan tuzaklar 1947'de Truman Doktrini ile devam etmişti. Köy Enstitüleri'ne de bu sıralarda saldırmaya başlamıştı toprak ağaları ve gericiler... Batılı emperyalistler de kendi değerlerine ihanet ettiklerine aldırmaksızın, Türkiye'yi yeniden köleleştirecek bu gerici saldırıları destekliyordu. Kapitalizmin çıkarları her şeyin üstündeydi. Köy Enstitüleri sayesinde özgürleşen köylü, Cumhuriyet'in demokratik devrimini içselleştirebiliyordu. Hâlâ bir köylü toplumu olan Türkiye ağaların ve şeyhlerin toplumsal kontrolünden çıkıyordu. Bu yüzden bu okullar kapatılmalıydı. Öyle de yapıldı.

Kara Kuvvetleri -ki bu ülkenin kurulmasında en büyük etkisi olan kurum- bile askerlerinin giysilerini Amerikan modeline göre değiştirmişti. Türk subayları artık Amerika'da eğitim almaya da başlamıştı. Karın eriyerek yavaşça ayakkabının içine sızması gibi ABD kanımıza, kültürümüze sızmaya başlamıştı. Ulusal ordu, giderek bir NATO silahlı gücüne dönüşüyordu. 
Bu arada yardım heyetleri adı altında Amerikalılar sık sık topraklarımızı ziyaret etmekten geri kalmıyordu. Türkiye, 1948'de bir yıl önce katıldığı IMF'den 50 milyon dolar kredi almak için başvurmuştu. Ülke, emperyalizmin kucağına düşüyordu. Laiklik de o günlerde çiğnenmeye başlamıştı. Din dersleri ilkokullarda dayatılmış, ilk ilahiyat fakültesi Ankara'da açılmıştı. Türbeler de açılmış, bastırılmış kimi tarikatlar yeniden yeryüzüne çıkmaya başlamıştı. Bütün bu gelişmeler Demokrat Parti iktidarının habercisiydi. Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında tarafsız kalması çok önemli ve doğru bir politika olmakla birlikte, el altından Nazi Almanyası ile yürütülen ilişkiler nedeniyle büyük bir korku yaşadığı günlerdi. Bu korku, savaştan dev bir güç olarak çıkan Sovyetler Birliği ile ilişkilerin bozulmasından kaynaklanıyordu. İnönü yönetimi, savaşı Nazilerin kazanacağı varsayımıyla 1922 tarihli Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması'na aykırı işler yapmıştı. İşte bu yanlış ve onun yarattığı korku, kocaman ülkeyi yeniden Batı'nın ve ardından NATO'nun kucağına düşürmüştü. Adeta bir panik yaşanıyordu. Bu koşullar altında emperyalist Batı, İnönü yönetimini seçime zorluyordu. Sonuçta, Türkiye çok partili rejime geçecek, 14 Mayıs 1950 tarihinden itibaren iktidara Celal Bayar ve Adnan Menderes yönetimindeki Demokrat Parti gelecekti.
Kurtuluş Savaşı'nda silahla kovulan "emperyalizm" artık siyasetle, parayla, eğitimle, yatırımla ülkemize giriyor, istediğini yaptırıyordu.

(SEVİM KAHRAMAN - Avcıların Üç Günü, Destek Yayınları)





28 Ekim 2022 Cuma

EVİN ASIL SAHİPLERİ

 


Resim: HALİL DİKMEN




   30 Mayıs Pazar günü (1920 - k. n.) Fransız esirler Gülek'ten Bucak köyüne doğru yürüyüşe geçirildi. Gülek köylüleri orada kaldıkları süre boyunca Fransızların karınlarını doyurmuş, kötü muamelede bulunmamış ama onlardan hoşlanmadıklarını tavırlarıyla hissettirmişti.
  Bu durum Binbaşı Mesnil'in dikkatini çekmişti. Yanında yürüyen Yüzbaşı Journois'ya gözlemlerini aktardı ve ekledi:
   "Türkler misafirperver bir millet değil miydi?"
   Yüzbaşı tereddüt etmeden yanıtladı:
   "Evet, öyleler."
   "Peki, sence bizden neden hoşlanmadılar?"
   "Sanırım Türkler misafirliğe gittikleri eve silahla girmedikleri için olabilir."
  "İyi de bizi buraya davet eden zaten Osmanlı Devleti'nin İstanbul'daki yöneticileri değil miydi?"
   "Onlar evin asıl sahibine haber vermeyi unutmuş olabilirler."

   (MEHMET ULUĞTÜRKAN / Kayıp Sancak - İnkılâp Kitabevi) 


***


   "Ben Cumhuriyetle yaşıtım. Cumhuriyetimiz, 7 büyük savaşın ardından kurulmuştur. 1856 Kırım Harbi, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı, 1911-1912 Trablusgarp Harbi, 1912-1913 Balkan Savaşları, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, 1919-1923 Kurtuluş Savaşı. Kurtuluş Savaşı vatandaştan sadece canını, kanını istememiştir. Atını, arabasını, kağnısını, sabanını, hayvanını, çorabını alarak kazanılmıştır. Türk köylüsünün yanında Türk aydınlarının en yiğit, en idealist, en iyi eğitimlileri geri gelmemiştir. Büyüklüğü, harabeye dönmüş bir memleketten, bitmiş bir ekonomiden, yepyeni ve özgür bir vatan çıkaran Gazi Mustafa Kemal'in başarısında gizlidir."

   (Prof. Dr. İLHAN BAŞGÖZ)







YAŞASIN CUMHURİYET !

5 Eylül 2021 Pazar

İZMİR'E DOĞRU, İZMİR'E DOĞRU!

 

   Enver, düşünde birini gördü. Karayağız bir ata binmişti. Hemen tanıdı Karabiber'i. Üzerindeki de kendisi. Ayakları toprağa değmiyordu atın. Uçuyordu Karabiber. Arkasında bir gök gürültüsü vardı. Birileri vardı peşinde.
   "Aman Allah'ım!"
 Yüzlerce, binlerce mızraklı süvari nal şakırdıyordu peşinde. Mızraklarının ucunda kırmızı beyaz kurdeleler uçuşuyordu.
   Bizimkiler, diye geçiyordu içinden. Bizimkiler bunlar.
   Ve ansızın Afyonkarahisarı'nda gördüğü o yalçın kaya giriyordu düşüne. O duruyordu kayanın doruğunda.
   Enver, 'Sarı Paşam," diye haykırdığını duyuyordu. "Bak, biz geliyoruz..."
  Mustafa Kemal'in başı bulutlara değiyordu sanki. Cigarası elindeydi. Düşünceliydi. Gözlerinde yine şimşekler çakıyordu. O kayanın üzerinde kartal gibi durmuş aşağıda, ovadan akan sele bakıyordu.
   Sabırsızlık dalga dalga büyüyordu. Nereye koşuyorlardı böylece çılgınca?
   Birden ovayı nallarıyla döven atların gümbürtüsündeki sihirli tempoyu yakaladı:
   "İzmir'e doğru!"
   "İzmir'e doğru!"
   "İzmir'e doğru!"
   İleride, ovaların, tepelerin gökle buluştuğu yerde bir mavilik vardı.
   (...)
   Buram buram istiklal kokuyordu geceler. Her yürek, "İzmir'e doğru, İzmir'e doğru!" diye çarpıyordu. "İzmir, İzmir!"

   (DEMET ALTINYELEKLİOĞLU - Kara Zeybek/Artemis Yayınları)




***




   Teğmen Ali Rıza Akıncı, Mustafa Kemal Paşa'nın İstiklal Ordusu'nda çarpıştı. Fahrettin Altay Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu, 2. Tümen, 4. Alay, 2. Bölük Süvari Takım Kumandanı olarak, İzmir'e girdi ve Hükümet Konağı'na Türk bayrağını çekti. 
   Yaşar Aksoy'un yeni kitabı İstiklâl Süvarisi: İzmir'in Kurtuluşu'nda anlatılan, İstiklal Ordusu'nun en altındaki aç, susuz, uykusuz, atı ve tüfeğinden başka hazinesi olmayan ama vatan aşkı ile kavrulan insanların emperyalizme karşı destansı isyanının hikâyesi... Ve İzmir'in Kurtuluşu...
   Dünyada örneği olmayan, tüm yoksulluklara, yoksunluklara karşın yedi düvele meydan okumanın adıydı Kurtuluş Savaşı'mız. Büyük Kurtarıcı Atatürk'ün çabasıyla bir destan yazılmıştı. Şair Ceyhun Atuf Kansu'nun deyişiyle Anadolu'da boy atan "Yedi veren Bağımsızlık gülü" ydü.
   (...)
   9 Eylül bağımsızlığımızın taçlandığı büyük gündür. Konak Meydanı'na giren ilk Türk Süvarisi Konyalı Teğmen Ali Rıza Akıncı, Hükümet Konağı'ndaki Yunan Bayrağını indirip, sonsuza dek dalgalanacak, bağımsızlığımızın sembolü, bağımsızlık gülümüz bayrağımızı oraya dikmişti. (SAVAŞ ÜNLÜ - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!  

4 Mart 2018 Pazar

MUSTAFA KEMAL' İN KADINLARI





   "1918 yılının o uğursuz Kasım günlerinde Avrupa'nın geniş savaş alanlarında top sesleri kısılıp da 'Ateşkes' borusu çalındığında 'evi barkı yalnızca askerlik hizmeti' olan eski yiğitlerden kim kendi kendine şu soruyu sormamıştır: 
   'Şimdi ne olacak?'
   'Ne yapmalı, ne etmeli?'
 - Çoğumuzu, gül kokulu döşekler beklemiyordu ve herkesin bir genel müdür dayısı yoktu."
  Alman ordusunda Yüzbaşı olan Hans Tröbst, önsöz yerine yazdığı bu girişte, savaş sonrası ruh halini böyle anlatıyor. Sonunda, Almanya'nın edilgen durumuna isyan ediyor, isyan eden birini, bir ülkeyi arıyor. Duyuyor ki Mustafa Kemal, Avrupa'ya kafa tutuyor: 
  "Sürdüm atımı 'Kemalciler' yönüne
   Duydum ki seferber olmuşlar İzmir'e" diyor...


 ...İstanbul'dan Gelibolu'ya, oradan Ankara'ya gelişi tam bir serüven bu yüzbaşının. Oradan da Milli Savunma Bakanlığı onu, Eskişehir'e gönderiyor. Eskişehir'de istihkâmda görevlendiriliyor.
  "Beni burada en çok vagon fabrikası ilgilendirdi, burası büyük bir beceriyle askeri bir tamirhaneye çevrilmişti. Yetenekli montajcılar burada İngilizlerden ele geçirilen iki bozuk uçaktan bir sağlam uçak yapıyorlardı; demir tornacıları, İtilaf Devletlerinin işgal sırasında ülkede bıraktıkları topları kullanılmaz hale getirmek için çıkardıkları top kamalarını vagon akslarından yeniden imal ediyorlardı. Bu atölyelerde akıl almaz şeyler görmek mümkündü; bunların birçoğu ne kadar yetersiz araçlarla yapıldıklarını düşününce mucize sınırındaydı." 


    Cepheye mermi taşıyan kadınlarımızı mitolojik kahramanlarla eş tutar Hans.
  "İstasyon meydanında şahane halılarla eski gümüş işlerine hayran kalmak mümkündü. Zira halılar burada bavulların ve çuvalların yerine geçiyordu, muazzam denklerin üstünde ve yanında mutsuz sahipleri oturuyordu: Çoğunlukla kadınlar ve çocuklar.
  Ve en büyük felaket en katı örf ve âdetleri, en kutsal fikirleri yıkıp geçiyordu. Geniş, dalgalanan, kara ipek giysileriyle hemen bütün kadınlar peçelerini arkaya atmışlar, yüzlerini avuçlarına dayayarak kocaman, koyu, badem gözlerini umutsuz, önlerine dikmişlerdi.
   Bu Niobe endamlıların yanından geçerken Schiller'in zafer şenliğinden şu sözler aklıma geldi:
   Ve uzun sıralar halinde bakınıp / Oturuyordu Truvalı kadınlar kümesi..." (HİDAYET KARAKUŞ Aydınlık Kitap)



   Resim: Prof. Dr. MEHMET BAŞBUĞ







   Mustafa Kemal'in heryerde adamı vardır. Hatta içlerinde kadın olanlar da vardı. Nihat Hala, Doktor Fahri tarafından yeminli olarak Mustafa Kemal'in gizli teşkilatına katılmıştı. Şişli'deki bir konakta oturan ve nişanlısı cephelerde kalmış Nigar Hanım da teşkilata katılmıştı. Nihat Hala ve Nigar Hanım'ın görevleri Pera Palas, Serkldoryan gibi yerlerde haber alıp bunu merkeze bildirmekti. Ve bir gün akşamüzeri ikisi de Pera Palas'ta işgal devleti generallerini dinlemekteler. İkisi de konaklarda dadılarından yabancı dil öğrenmişlerdir. Ve bir işgal generali konuşmaya başlar:
   "Anadolu'daki Kemalist milliyetçiler, Kuvayı Milliye derslerini alacaklar. Zaten Mustafa Kemal'in elinde ordu da yok. Silahlarını da aldık. Artık Anadolu topraklarında istediğimiz paylaşımları yapacağız. Kati hâkimiyet bizimdir."
   Nihat Hala ve Nigar Hanım generale şöyle derler:
  "Siz bir gün gideceksiniz. Çanakkale'de olduğu gibi orada da karşınızda Mustafa Kemal Paşa ve ordumuz vardır. Ve siz emperyalistler sanmayınız ki arzularınıza ulaşabileceksiniz... Ateşle oynuyorsunuz... Ve o ateşle yanacaksınız."
 Bir işgal generali, "tutuklanmaktan çekinmeden bu sözleri nasıl söylüyorsunuz" deyince ikisi de aynı anda cevaplarlar:
  "Biz Türk kadınları için vatan mevzubahis oldu mu ölüm dahi bize hiç gelir." (TAYLAN SORGUN - Mütareke Dönemi ve Bekirağa Bölüğü)











Merhaba!




25 Ağustos 2014 Pazartesi

YOKSULLUK KADER DEĞİLDİR




"Para her şeyi yapar diyen, para için her şeyi yapar."

BENJAMİN FRANKLİN




   Mustafa Yıldırım'ın "Ulus Dağı'na Düşen Ateş"  adlı romanında Çerkes İsmail Çavuş öfkeden kararmış yüzüyle şöyle der:
   "Elleri toprağa, tezgaha varmamışlar, hep hazırdan yemeye alışmış olanlar; hangi dinden, hangi milletten olurlarsa olsunlar, ruhlarını satmaya hazırdırlar!"



  Yoksulluk, " İnsanı iş sağlayarak onuruna kavuşturacak savaşın zaferine kadar" yeryüzünden kalkmayacaktır. (KERİM KORCAN- Ter Adamları)







O, saatı sordu.
Paşalar: "Üç",dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstüne yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

Saat 3.30.

Halimur-Ayvalı hattı üzerinde
manga mevzidedir.

İzmirli Ali Onbaşı
(kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla 
sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer 
sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona "Deli Erzurumlu" dediler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
İbrahim,
korkmıyacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz 
kaçtığı için korkar.


NAZIM HİKMET
(Kuvayi Milliye-Sekizinci bap)





   
   Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'in önderliğinde halkımızın savaşıydı. Ve Nazım Hikmet kadar hiçbir şair, Kurtuluş Savaşı şairiyim diyenler bile, Mustafa Kemal Paşa'yı hiç bu kadar anlamlı ve güzel anlatmadı. Yahya Kemal'in Kurtuluş Savaşı'yla ilgili tek bir dizesi bile yok. Ama Nazım Hikmet 13 yıl hapishanede yattı. Yahya Kemal ise ömrü boyunca en yüksek maaşlarla çalıştı. Türkiye bu ayrımı yapamadığı için geri kalmışlıktan kurtulamıyor. (AYDINLIK KİTAP) 






HALDUN TANER
(d. 16 Mart 1915, İstanbul-ö. 7 Mayıs 1986, İstanbul)
  ( Öykü, tiyatro,ve kabare yazarı, öğretim üyesi ve gazeteci. Türk Tiyatrosu'ndaki ilk epik tiyatro örneği olan "Keşanlı Ali Destanı" adlı oyunu ile dünya çapında tanındı. 1967'de Devekuşu Kabare'yi kurdu.)


   Haldun Taner "Devekuşuna Mektuplar" adlı kitabında şöyle seslenir Devekuşu'na:

   "Dün ıslıkladığımızı bugün alkışlıyoruz. Bugün övdüğümüzü yarın yuhalıyoruz. 
   Ve işin kötüsü, bütün bunları hiç yadırgamıyor, olağan buluyoruz.
   Hafıza galiba ahlakın ilk şartı.
   Ama ben, bunu, hafızasızlıktan çok, başka bir şeye daha yoruyorum Devekuşu:

   Gerçek kahraman yokluğunda, eldeki mevcuttan yalancı pehlivan yaratma ihtiyacına.."







Merhaba!