Ağladığımı gör diye ağlamıyorum;
Ağladığım için ağladığımı görüyorsun.
ÖZDEMİR ASAF
***
Bir de uyandım ki, her yan çiy dolu. Pencereden bakıyorum, çamlarda, çınarlarda, adlarını bilmediğim bütün ağaçlarda bir üşüme hali. Kuşlar yok olmuş... Elle tutulmaz bir şeydir bu çiy. Sezilir bir güzelliktir; görülmez, duyulur. Güneşin ilk ışınlarını bekler bir özlemle. Eriyip yok olacağını bilmenin hazzıyla. Saat yedidir. Ocak ayında bir sabah. Gece büsbütün uzaklaşmamıştır daha. Uyku bulanıklığı içindeyizdir. Yaşamın yalnız bu anında vardır çiyler, yetişemezsiniz onlara, ele geçiremezsiniz. "Gözlerimde çiy" der [Ahmet Muhip] Dıranas, eski bir şiirinde. Çok gördünüz başkalarının gözlerindeki çiyi siz. Ama sizin gözlerinizdekini başkaları gördü mü, anladı mı? Anladılar mı sizi, sizin onları anlamak istediğiniz kadar? Yakınlaştıkça ittiler mi? Çiy değil yağmurlar yağsa gözlerinizden umurlarında oldu mu? Daha sokağa çıkmadınız. Tek başına doğayı seyreden bir sabah insanının dağınık izlenimleri içindesiniz. Yatak odasının perde aralığından bakılınca görülen dış dünya gerçeklerinin yansıması... Birazdan sokak, dolmuş, vapur; gene dolmuş, işyeri, masa, daktilo, kâğıt, gazeteler, kitaplar, insanlar, insanlar...
Bir köşe başıydı. Bir insan küme'sinin içine düştüm.
Dolmuş orda indirdi beni nedense. Sabah ayazında yırtık ceketli, gömlekli bir yığın emekçi. İş arama yeri burası. Her sabah burda toplanırlar onlar. Beklerler, bir iş, bir ekmek kapısı bir günlüğüne, hatta iki-üç saatliğine... Bunlar "vasıfsız işçi" tanımına girenler. Koca bıyıklı, üşümüş bıyıklı insanlarımız. Kendileri değil üşüyen, titreyen, bıyıkları. Sessiz, durgun bir yığın. Fısıldaşırlar, konuşmazlar. Beklerler beklerler. Güneş bütün çiyleri eritsin, o zaman bu kalabalık kendiliğinden yok olur bu köşeden, bu alandan. İş bulan gider o günkü uğraşına. Bulamayan küser yazgısına, döner kondusuna, hanına, bir yere... Ne çiy görür gözleri, ne çiçek, ne masmavi gökyüzü. Dolaşırlar, aranırlar bir iş, bir ekmek diye... Kopup gelirler geçim derdinin sellerine kapılıp doğulardan, kuzeylerden, güneylerden...
Birden o Romen şiirini hatırladım; "Dokunmayın bana gözyaşı doluyum / Şimdi beni yalnız çiçekler anlar." Kendi iç evrenini bir çirkin giysi gibi bırakmak istiyor insan. Bu işsizler kalabalığını, bu sessiz bekleşen, gözle görülürcesine her gün büyüyen yığını gördükçe... Bir şey yapamamanın utancını duydukça... Yan yanayız onlarla, ama ne denli uzağız onlardan! Girip aralarına sorsak dertlerini, derman arasak, bulsak. Bir bilince kavuştursak onları. Sorunlarını çözsek bir hekimin yansız, soğukkanlı sevgisiyle, ilgisiyle, her şeyi teşhis etsek, ortaya koysak ya...
(...)
"Gözlerimde çiy..." demiş şair. Erir gider o çiy tatlı tatlı. Seven bir bakışla karşılaşır karşılaşmaz. Bir gülüş, bir tatlı dokunuşla... Ağaçlardaki çiyler de öyle, azıcık bir güneşe kavuşunca... Güllerin, karanfillerin, tüm bitkilerin üzerindeki çiyler de öyle, birazcık dokununca elinizle... Ama bu insan pazarları, sabah çiyleriyle birlikte yok olmayan, olamayan, hatta günden güne büyüyen bu işsiz, sahipsiz insan yığınları; bu bitkin, yorgun, kırgın ama onurundan, gücünden hiçbir şey yitirmeyen bu okumasız yazmasız, bu yalnız bırakılmış, unutulmuş insan yığınları gün gün kalabalıklaşarak dikilirler karşımıza kent alanlarında...
"Dokunmayın bana gözyaşı doluyum." Ama dokunun, dokunun aksın bu bencil yaşlar, aksın hepsi. Kurusun göz pınarları. Açıkça görelim gerçekleri, bütün yalınlığıyla, bütün şiirsizliğiyle...
OKTAY AKBAL
(İstinye Suları, 1973)
***
Kör soru
Açıkla, diyor nere gitti onca gülüş
onca söz, ağız ki açmadan solan gonca
onlarla olurdu gece, onlarla apak gündüz
unuttuk şimdi ne var, nerde dildeki tohum
yaprağı kemiren böcek, kozaya dolanan ipek
nerde bakır, taş, tunç ve yontu
çiyden ve düşten şiirler biçen simya?
Merhaba!



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder