Nâzım Hikmet-Memleketimden İnsan Manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nâzım Hikmet-Memleketimden İnsan Manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2026 Pazartesi

HAKLI KAVGA !

 


KARTALLI KÂZIM


Parlıyor arpacık
namlunun ucunda
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
bir damlacık.
O gün merkezden emir aldık:
Gebze'deki İngiliz yüzbaşısının tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur:
satıyor bizimkileri...

İyi hesaplamışım herifin geçeceği yeri.
Söküldü karşıdan.
Beygirin üzerinde.
Beygir yüksek
İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
ortasında demiryolunun
sallana sallana,
ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
onun da başı sallanıyor
belki de uyuyor üzerinde beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
Aramızda kaldı kalmadı dört yüz adım.
namluyu kaldırdım biraz
Mansur'un sallanan başını nişanladım.
Soldaki yamaçtan düştü bir taş parçası.
Bir kuş uçtu sağımdaki ağaçtan,
ağaç çınar,
kuş ürkmüş olacak.

Sustu birdenbire Kartallı Kâzım
sonra devam etti hemen:

Herif namussuzun biriydi,
muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
orası öyle.
Kaç tane din kardeşinin başını yedi,
biliyorum.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim
öyle günlerde bile böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
üzüntü çekmemek için,
ya insanda yürek dediğin taştan olacak,
yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Bizimkisi taştan değildi çok şükür,
fakat namuslu.
Ne malum? dersen:
Dövüştük pir aşkına,
yaralandık birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik aldım, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandık
kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan.
Yalnız işte ara sıra
yerli yersiz böyle anlatırız...

NÂZIM HİKMET
(Memleketimden İnsan Manzaraları)

***

Zaptiyeler gittikten sonra çıktı Nare ortaya; kaynamış süt getirdi, ekmek getirdi; sırtındaki çantaya, yola çıkmak için sabırsızlandığına baktı baktı da, "Çoluğum çocuğum yok dedin ya, bi bekleyenin var senin Çavuş... Git, kavuş hadi..." dedi; Bayram'la birlikte, avlunun çıkışına kadar, arkası sıra yürüdü geldi.

Yolunun üstünde, "Nare iyi, Bayram iyi, insanlar iyi..." diye düşünürdü Yusuf.

Nehir kıyısı boyunca üç saat doğuya yürüdü; ağaçlı, sulak, küçük bir köyün harman yerinden geçti, güneye döndü... Nare iyi, Bayram iyi; insanı insanla yaratanın, insanı insanla sınaması neden?.. İyilik varken kötülük neden? Sıcak da soğuk da bizdense, sıcağı soğuktan nasıl ayırmalı? Bilmeyen bilmediğini kime sormalı, içinin ağusunu nereye dökmeli? Bölükler, taburlar, alaylar... karda kışta, baharda, yazda... topla, tüfekle, bombayla, süngüyle yüzbinlerin birbirinin gırtlağına sarılması, vardığı yere yıkım getirmesi neden? Yerinden, işinden, sevdiğinden ayrılanların kavgadaki acılarını; öçle, öfkeyle bilenişlerini kendi kanında, soluğunda yaşar; yüzü, yüreği kasılır kalır insanın... Kavga olmayacaksa, birileri kavgadan kaçınmalı... Kim, hangisi, nasıl? O kendisi Yusuf, Ferhat oğlu Yusuf, kavgadan kaçınmadı... O kendisi Yusuf, durmak, durulmak, şunun bunun buyruğunda olmak insanın ayıbıdır diye bilir: Suya haktır akıp gitmek... Kuşa uçmak... Kula kul olmamak... Böyle bellemiştir. İşte, haksız olan kavgadan kaçınmalı... Düpedüz bu haklı, bu haksız, nerde görülmüş? İnsan ömrü, halka halka dünyanın girdabında; şimdi haklı, şimdi haksız. İşin incesi ne olursa olsun; o kendisi Yusuf, gücü gücü yetene bir dünyanın hasmıdır... Nerede, ne kadar işe yararsa o kadar hasmıdır... Eli erdiği, gücü yettiği, aklı yattığınca! Sıcağa soğuğa bizdendir demesi Ömer Ustanın, sözün ötesini, iyiliğin kötülüğün de bizden olduğunu bildiğindendir... Bilir, bildiğine yüreklenir, insana öyle bakardı usta. Ömer Usta derviştir... Ömer Usta ereceği yere ermiştir...

(ŞEMSETTİN ÜNLÜ - Yüz Uzun Yıl)






Merhaba! 

14 Ağustos 2022 Pazar

KARA TREN YOL ALIYOR

 

Bir dönemeci geçiyor tren.

Arkadaki vagonlar görünüyor 

birer birer

bağlı birbirine

ve çok uzak.

Şaşırıyor birdenbire insan

bu çok uzak ve çok arkadaki şeylere bağlı oluştan.


NÂZIM HİKMET

(Memleketimden İnsan Manzaraları)




Resim: SÜLEYMAN KARAKUL




   Bir yanda başı bulutlara değen demir madeni, öte yanda Çaltı Çayı boyunca dolaşıp, uzaklardan türküler getiren demiryolu... Sabahat Akkiraz'dan yürek dağlayan "Kara Tren de Yol Alıyı Cürek'ten" türküsünü dinlediyseniz, ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur.
   Böyle bir şehirde (Divriği) geçtiyse çocukluğunuz ve ilk gençlik yıllarınız, madenin de, demiryolunun da ne demek olduğunu iyi bilirsiniz.
   Hele Hüseyin Gazi'den, Uluzar'dan görünmeye başlayınca trenin dumanı, hele de Parmak Damgası filmindeki gibi, "heey, Hançer geldi, uyanın Karakaleliler Hançer geldi, haberler getirdi, ilaçlar getirdi, mektuplar getirdi, uyanın" narasını andıran düdüğü, Divriğili herkeste ayrı çağrışımlar yapar. Yürekler hoplar, derin nefes alınır, düdük bitinceye kadar pürdikkat dinlenir. Hançer gelmiştir çünkü. Demiryolu, uzaklara giden ağabeydir, kavuşulamayan yavukludur, Almanya'dır, Yeşilçam'dır, varmaktır, kavuşmaktır, sarılmak koklaşmaktır, okumak adam olmaktır. Demiryolu okuldur, hastanedir, hayattır.
   İstasyondan kalkarken her defasında vagonun arkasına asılır, 300-500 metre de olsa sallanmakla düşmek arası macera yaşarken, etimizde kemiğimizde hissediyorduk demiryolunu...

   (MEHMET AKKAYA / Aydınlık Gazetesi - Mayıs 2019)


***


Yeryüzündeki trenler demirden

Gökyüzündeki trenler düşlerimden


SÜREYYA BERFE


***


   (...) Bu Doğu köylerinin çoğu gibi, Cinis de neredeyse harabe halinde, 2004 depreminden kalmış ufalanmış harabeler. Eskiden burada iki bini aşkın insan yaşıyormuş. Şimdi sayıları bunun yarısından az. Köyün yeni yüzyıla girdiğini göstermek için, şimdi Cinis iki şerefeli minaresi olan yeni yapılmış bir camiyi sunuyor. Osmanlı günlerinde bu bir lése-majesté olayı sayılabilirdi, çünkü yalnızca Sultan'ın böyle israfa hakkı vardı.
  Uzaktan bir atlı araba görünüyor. Tahta tekerlekler yerine otomobil lastikleri takılmış, neredeyse yüzyıl önce Tanpınar'ın gördükleri gibi. Bir kavak tohumları fırtınasında, üç yaşlı adam çamurdan bir yolun köşesinde duruyor ve beni çaya davet ediyorlar. 
  Daha sonra, otuz kilometre kadar uzakta, İkinci Dünya Savaşı'nda cezalandırılan "azınlıklar"ın getirildiği Aşkale kasabasına ve tren istasyonuna geliyorum. Bilet gişesi penceresinde şu muhavereyi duyuyorum:
   Adam: "Bir sonraki tren kaçta?"
   Biletçi: "Bilet mi istiyorsun?"
   Adam: "Hayır, trenin geçişini seyretmek istiyorum."
   (...)

   (ALBERTO MANGUEL / Tanpınar'ın İzinde Beş Şehir - Yapı Kredi Yayınları)






Merhaba!