21 Mart 2026 Cumartesi

ŞİİRSİZ ASLA !

 

"Şiir insanları sevmeye yarar."

(METİN ALTIOK)

***


AFŞAR TİMUÇİN

Afşar'ın şiiri düpedüz insana dairdir. Ona göre şiir, insan olmanın/olmamızın yolunu gösterir.

Afşar'a göre şiir, kim olduğumuzu göstererek yapar bunu. İnsan için ne yapmamız gerektiğinin yolunu çizer. Çünkü şiir, kimseyi öldürmez, kendi için bir şeyler elde etmek istemez, insanlığı üçe, dörde, beşe bölmeyi düşünmez. İnsana güzelim yüceliğini duyururken aç yatan çocuklar için, işsiz babalar için, acılı anneler için daha doğru bir dünya kurmaya çalışır. Şiir, insan olmanın ve insana adanmanın bilincidir. Şiir ışıktır, umuttur, savaştır, inanıştır.

(ADNAN ÖZYALÇINER - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)

***

biliyorum
matarada su
torbada ekmek
ve kemerde kurşun değil şiir

ama yine de
matarasında suyu
torbasında ekmeği
ve kemerinde kurşunu kalmamışları
ayakta tutabilir.


HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL

***

"Sağlıklı bir insan birkaç gün yemeksiz kalabilir ama şiirsiz asla!"

(CHARLES BAUDELAIRE)







Dünya Şiir Günü Kutlu Olsun!

15 Mart 2026 Pazar

SADECE İNSAN

 

Yalnız kaldığında söylenir durur, "Vay be!" derdi. "Millet-i Sadıka idik, Millet-i Karakoncolos olduk. Türk'ün kötüsü yok mu? Rum'un, Laz'ın, Çerkez'in kötüsü yok mu? Müslüman'ın, Yahudi'nin kötüsü yok mu? Var elbette. İyisi de var, kötüsü de var. İnsanız yahu. İnsanın iyisi de olur kötüsü de. Misal, elma ağacındaki tüm meyveler kan kırmızı, kütür kütür, içi sulu, lezzetli mi olur? Ağaçta hiç mi çürük elma olmaz yahu! Peki dallarında çürük elma var diye, ağacı köklerinden sökmek mi gerekir? Şu hasta dünyaya, hekim gözüyle bakmak lazım. Hekim gözü; dil, din, ırk, renk görmez. Sadece insan görür. Sadece insan. Homo sapiens yahu! Homo sapiens."

(SERHAN KURŞUN - Muhbir, İnkılâp Kitabevi Yay.)


***



Keşke o gün, "İstanbul serserisi babandır," deyip, çarpıp kapıyı suratına çıkıp gitseydim. "Kürt olabilir ama senin gibi hırsız değil," deseydim. "Allah da onu öyle yaratmış," deseydim. "Seni, beni Türk, apartmanına konduklarını Rum, babaannemi Yahudi, dedemi büyüten Mary'yi Amerikalı, Sara'yı İtalyan, komşu kadın Gülistan'ı Laz yarattığı gibi."
İnsan söylemediği, söyleyemediği şeylerde yaşıyor.

(ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Memoria, Everest Yayınları)







Merhaba!

8 Mart 2026 Pazar

UNUTULMAMASI GEREKEN BİR ÖNCÜ: SELMA RIZA

 


İlk Türk kadın gazeteci, Sorbonne Üniversitesi'nde eğitim gören ilk Türk kadınlarından ve ilk Türk kadın romancılarından, İttihak ve Terakki'nin ilk kadın üyesi Selma Rıza kadının toplumdaki yeri mücadelesinin kararlı savunucularındandır.
Meclis-i Mebusan üyesi Ali Rıza Bey'in kızı olan, özel derslerle yetiştirilen, genç yaşında Fransızca öğrenen Selma Rıza, Jön Türk hareketinin, İttihak Terakki'nin önde gelenlerinden, Paris'te Meşveret adlı bir gazete çıkaran ağabeyi "özgürlükçülerin babası" Ahmet Rıza'nın yanına kaçak yollarla gitti (1898) ve orada Sorbonne'da eğitim aldı.
II. Abdülhamit rejimine karşı mücadele eden İttihat Terakki'nin yayın organı haline gelen Meşveret'te çalıştı. Meşveret'te ve Fransızca ekinde, Bahaeddin Şakir'le Samipaşazade Sezai'nin çıkardığı Şura-yı Ümmet gazetesinde kadınların toplumsal yaşama katılımı konularında makaleler yazdı.
Toplumsal açıdan kadın konusuna yoğunlaşarak La Revue ve L'Humanité gibi Fransız yayın organlarında kadın haklarıyla ilgili yazılar yazdı. 
II. Abdülhamit'in baskı rejimine cesurca karşı çıkarak kadınların eğitim hakkı ve eşitlik istemlerini savundu.
Paris'teki Uluslararası Kadın Kongresi'nde Jön Türk delegesi olarak Türkiye'deki Kadınların Hukuki Durumu bildirisini sundu (1900), Uluslararası Kadın Konseyi'nde yönetici oldu. 
Çalışmaları başta Fransız aydınlarınca övgüyle karşılandı, Atatürk'ün de arkadaşı olan Claude Farrere, onun "yetenekli bir toplumbilimci" olduğunu belirtti.

Ülkemizde kadınlarca yazılan ilk romanlardan biri olan Uhuvvet "Kardeşlik" (Sadeleştiren: Nebil Fazıl Alsan, Kültür Bakanlığı Yay.) romanını yazdı.
Selma Rıza'nın 1892-1897 yılları arasında yazdığı, yayımlanamayan roman, elyazmalarını hurda kâğıtlar arasında bulan Nebil Fazıl Alsan'ın çabasıyla günışığına çıktı:

"Garip bir tesadüf sonunda elime geçen, iki eski okul defterine el yazısı ile yazılmış bir roman müsveddesi arasında yine el yazısıyla yazılmış soluk iki sayfa yazıyı okumuş olmasaydım bu iki defteri kaldırıp bir kenara atacak, kim bilir belki de bu yaptığım hareketle hem bu roman hem de yazarı geçmişin karanlıklarına, bilinmezliklerine gömülüp kalacaklardı."

Selma Rıza'nın kadınların sorunlarına dikkat çekmek için, toplumu aydınlatma düşüncesiyle "Halka yaranmak, namımı teşhir etmek maksadıyla değil ihvanıma bir yadigâr olmak üzere yazılmıştır" diyerek sunduğu roman, Osmanlının son yüzyılında kadınların sorunlarına ve toplumdaki konumuna tutulan bir aynaydı.
Romanda, Osmanlı toplumunda hiçbir hakkı olmayan kadının acıklı durumu sergileniyor, kız çocuklarının okutulması, cariyelik, görücü usulü evlilik gibi kadın sorunlarına dikkat çekiliyordu. 
(...)
Tüm kötülüklere karşı iyiliğin ve kardeşliğin yeniden sağlanabileceği düşüncesiyle çeşitli haksızlıklara, iftiralara uğrayıp ölen Sabiha'nın kızı olan ve aldığı eğitimle insanlık bilincine ulaşan, toplumda kardeşliği, eşitliği, özgürlüğü gerçekleştirme umuduyla dolu olan Meliha'nın kişiliğinin öne çıkarıldığı romanda, kadınların eğitiminin ve toplumdaki yerinin yükseltilmesinin toplumsal ilerlemenin anahtarı olduğu vurgulanır.
Dönemin eğitim sistemi, aile yapısı, evlilik anlayışı, kadınların toplumdaki yeriyle ilgili toplumsal ve derinlikli bir incelemenin de yapıldığı romanda, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerindeki toplumsal değişimler, modernleşme çabaları, Batılılaşma süreci kadınların gözünden anlatılır ve toplumsal yapı eleştirilir:

"İlk yaratılışta insan yokmuş... Evet yeryüzü daha rahattı. İnsan kendi cinsine de esir! Dine, şeriata, düzene, âdetlere de esir! Esir!.. Her şeye esir!.. Bu hal nedir ya rab?! Kurtuluş yok mu? Ah uçmak!.. Bu esaret zincirinden kurtulmak!.. Özgürlük, özgürlük!.."

1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla döndüğü İstanbul'da Hanımlara Mahsus Gazete ve Kadınlar Dünyası gibi kadın dergilerinde kadınların eğitim hakkını savunan, kadınların yalnızca eş ve anne olarak görülmesine karşı çıkan, onların birey olarak varlıklarını sürdürmeleri gerektiğini vurgulayan yazılar yazan Selma Rıza, Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nde (Kızılay) beş yıl genel sekreterlik yaptı, Türkiye'nin ilk yatılı kız lisesinin (Kandilli Kız Lisesi) açılması için çabaladı.
31 Mart Olayı'nda (1909), gerici gruplar, kızların okumasını savunan, bir erkeğin dört kadınla evlenmesine karşı çıkan, kadınların mirastan eşit pay almasını isteyen, "İki dudak arasından çıkan sözle bir kadını boşayamazsın!" diyen Selma Rıza'nın evini taşladı. 
1919'da mandacılığı savunan Halide Edib'e (Adıvar), "Halide sen kapa bakayım bir çeneni. Bu vatanın her karış toprağı Kuvva'nın, Türk askerinin kanı ile sulanmıştır. Mandayı kafandan çıkar Halide. Türk devleti tam bağımsız bir Cumhuriyet olacaktır" diyerek tam bağımsızlığı savundu.
Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş sürecinde Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimlerini destekleyen Selma Rıza, baskı rejimine karşı yiğitçe direnen, çağ dışı değerlere savaş açan, bağımsızlık için sesini yükselten ve kadınların toplumsal alanda var olabilmesi için yılmadan çalışan bir öncüydü.

(ÖNER YAĞCI Cumhuriyet Kitap)






Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun!

1 Mart 2026 Pazar

HASAT GÜNLERİ


Her yıl 6 Ağustos sabahı Hiroşima'da "barış çanı" çalınıyor ve bin beyaz güvercin uçuruluyor. Nuh söylencesinde, tufan sonrası gagasında bir dal zeytinle dönen güvercin midir onlardan biri? O güvercin, güvercinler tufanla yitip gitti belki de. Ne onlar kaldı, ne de zeytin ağaçlarıyla örtülü Parnassos Dağı'nın eteğindeki o kutsal ova. 

Odysseus, toprağına döndü mü? Bu soruya erinçle verilecek yanıt, Antik çağdan bugüne savaşsız bir yeryüzünün yemişlerini kardeşçe bölüştüğümüzü de gösterir. Bu olası mı? Apollon Tapınağı'nın alnındaki üç buyruk da yeryüzünü savaşlardan alıkoyamadı: "Kendini tanı.", "Aşırı bir şey yapma.", "Bir davaya bağlanmak mutsuzluk getirir." Barış için üç öğüt.

(...)

Şiir, yeni insanın ancak evrensel bir bilinçle yaratılabileceğinin ayrımındadır artık. Çünkü çağlar boyunca savaş da şairin savaşa bakışı da farklılaşmıştır. Yeryüzünde savaş yine olacaktır. Ancak şiir, savaşa karşı insanlığa taşıyacağı bu yeni bilinçle onun aydınlanmasındaki işlevini sürdürmekten geri durmayacaktır. "Hangi barış?" sorusu, günün birinde anlamsızlaşana değin.

Anday'ın "Ah günüm yetse görmeye seni / Seni övmeye gücüm yetse / Barış çağı altın çağ / Son ozanı ben olayım bu özlemin / Bu özlem bitse" dizeleri unutulana değin. Barış Çanı yılda bir gün değil, her gün çınlayana değin. 

Ne diyordu Latin şair Tibullus:

"Barış çağında ışır / Orak ve saban."

Kardeşçe paylaşan bir yeryüzü için.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)



***


Geldiği vakit hasat günleri
iki ayrı ağızda aynı anda
beliren bir gülümseme gibiyiz seninle
ve iki ter damlası gibiyiz alnında
elbirliği ile üretilip
kardeşçe bölüşülen bir dünyanın.


KEMAL ÖZER







SAVAŞA HAYIR !

22 Şubat 2026 Pazar

KAPİTALİZM BELASI

 

Nasıl oluyor da insan kendi seçtiği yolun kalebenti haline geliyor ya da rüyalarımız dahi tekdüzeleşiyor?

Bunun sorumlusu kim?

"Kapitalist düzenin, neoliberal politikaların insanlığa getirdiği yaşamlar birer nimet mi yoksa bir tür kölelik düzeni mi? İnsan kendi iradesiyle nasıl köleleşir? Köle deyince siyahlar geliyor aklımıza, peki bugün bir market kasasında oturmadan saatlerce ayakta kalan Dilek, sistemin kölesi değil mi? Ya da can güvenliği, sosyal güvencesi olmadan çalıştırılan işçiler, çocuklar köle değil mi?"


EDA KÖPRÜ YILMAYAN


***


[A]sıl husus, üretim tarzları mı yoksa gücü kimin elinde tuttuğu mu? Çünkü neden? He abim, neden? Kapitalizm, meta mübadelesi ve krediye, borçlanmaya dayalı. Ama yine bu sebeple hep krize açık. Göçebe, avcı toplayıcı toplumlardan geçiş; depolama, mülkiyet ve biriktirme ile başlıyor. Devlet yapısıyla hareket özgürlüğü sınırlanınca ve üstüne bir de biriktirme ile güç dengesi kaybolunca, insanlar yönetilebilir ve sömürülebilir hâle geldiler. Yani kapitalizmin şemsiyesi para ve kredi. Zengin görüntüsünü, iki temel kaynağı; toprağı yani doğayı ve insanı kurutarak yaratıyor.

(FUAT SEVİMAY - Aziz İle Nikola, İthaki Yayıncılık)


***


"Kapitalizmden sürekli çalmak gerek,
zira ne kadar çalarsanız çalın onun sizden çaldığı miktara asla ulaşamayacaksınız,
o sizden neşeyi çalıyor ve neşenin fiyatına paha biçilemez."


(MANUEL VILAS - Neşe, Bilgi Yayınevi)






Merhaba!

14 Şubat 2026 Cumartesi

BEKLE BENİ

 


İkinci Dünya Savaşı'nda ordu gazetesi Kızıl Yıldız'ın ve Savaş Bayrağı'nın savaş muhabiridir Konstantin (Mikhailovich) Simonov.
Askerliğini gazeteci olarak yapar. Cepheden cephe gerisindeki Sovyet halkına savaşla ilgili haberleri ulaştırıp durur. Bu haberler ona Stalin Ödülü'nü kazandırır.
Savaş, cephe izlenimlerini, lirik ve epik şiirler yazar. İkinci Dünya Savaşı yıllarının unutulmaz şiiri "Bekle Beni", cepheye savaşmaya gönderilen gençlerin geride kalanlara içten seslenişidir.
(...)
Romanlarıyla da ülkemizde tanınan Simonov, Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazetelerinde çalışırken İkinci Dünya Savaşı başlar. Nazi ordusu Moskova'yla Stalingrad kentlerini kuşatır. Simonov'un çalıştığı Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazeteleri onu savaş muhabiri olarak Stalingrad cephesine gönderir. 
Simonov, İkinci Dünya Savaşı'nın en kanlı günlerinde yaşananları cephe gerisindeki halka duyurur yazılarıyla, haberleriyle. O yalnızca bir gazeteci değil, yarbay rütbeli bir askerdir de. 
Dünyanın en tanınmış, en bilinen, savaşı anlatan; cepheden sevdiğini, Valentina Serova'yı düşüne düşüne, onu özleye özleye yazdığı "Bekle Beni" şiirinin yazılış öyküsüne gelince:
Cephede, savaşın en soluk kesici biçimde sürdüğü, mermilerin havada uçuştuğu, çığlıkların, ölümlerin, yaralanmaların alıp başını gittiği bir gece, 25 yaşındaki Simonov hep olduğu gibi sevgilisinin yanında olmasını ister, onu düşünür, özler.
Çıldırmak üzeredir savaş ortamından, gecenin dayanılmazlığından. Bunu önlemenin tek bir yolu vardır: Sevdiği kadınla konuşmak! Günün birinde geri dönecek, sevgilisine kavuşacaktır, buna yürekten inanır. Günü gelir, döner de. Sevdiğiyle de evlenir. Uzun mutlu bir yaşamları olur sonu ayrılık da olsa. 
Savaş yıllarının o ünlü şiiri "Bekle Beni" o korkunç, dehşet saçan gece doğar, yazılır. Simonov, sevgilisi Valentina'yla birlikte yaşamayı düşlediği yılları da düşünür bu şiiri onunla konuşur gibi yazarken:

"Bekle beni, döneceğim
Bütün gücünle bekle.
Bekle, sarı yağmurlar
Hüzün getirdiğinde.
Bekle karda, tipide
Bekle bunaltırken sıcak
Bekle, kimseler beklemezken
Geçmişi unutarak.
Bekle, uzak yerlerden
Mektup gelmez olduğunda,
Bekle, birlikte bekleyenler
Beklemekten usandığında."

Simonov, izne çıkan bir askere şiirini verir çalıştığı gazeteye bırakması için. Savaş tüm hızıyla sürer, ölümler, acılar, korkular sürer de sürer. Sonra da savaşın acımasızlığı her yeri kuşatır.
Simonov, şiirinde herhangi bir haber alamaz ama şiirin etkisi almış başını gidiyordur bütün ülkede. 
Herkesin dilindedir şiir. Cephede oğlu, sevgilisi, eşi olanlar adeta bu şiire sığınırlar. Beklemekten başka çaresi olmayanlar bu şiirle güç bulurlar bir bakıma.
"Bekle Beni", savaşın zorluklarını ve insan ilişkilerini yalın bir dille anlatır:

"Döneceğim, bekle beni
Ve iyilik dileme
Artık unutmak gerektiğini
Söyleyenlere.
Varsın oğlum ve anam
Yok olduğuma inansınlar.

Varsın, yorulup beklemekten
Otursun ateşin başına dostlar
İçsinler o acı şaraptan
Rahmet dileyerek yitene
Bekle. O şaraptan 
İçmekte acele etme.

Bekle beni döneceğim
Tüm ölümlerin inadına.
Varsın, beklemeyenler
Yorsunlar bunu şansa.
Anlayamayacak onlar
Nasıl ortasında ateşin
Kurtardı beni
Senin bekleyişin.
Nasıl sağ kaldığımı
İkimiz bileceğiz sadece:
Başardın beklemeyi sen,
Kimsenin bekleyemediğince."

(Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!

8 Şubat 2026 Pazar

DİL VE DÜŞÜNCE

 

Beklerken dayanamadım, alaylı bir filozof olduğunu bilirdim.
"Baba, Batı'da ilk yıl ciddi bir düşünce tarihi dersleri veriyorlar gençlere," dedim.
"Felsefe mi?"
"Öncelikle felsefe, bilim tarihi."
"Evet evet... Altyapının sağlamlığı. Beynin kıvrımlarını harekete geçirmek. Düşüncenin serbest bırakılması, hatta tetiklenmesi. İnsanoğlunun en büyük icadı dil, en müthiş aracı düşünce. Felsefe bütün bilimlerin ana kraliçesi. Bir filozof öyle demişti. Russell'dı sanırım, Popper miydi acaba? Yoksa yanılıyor muyum? Neyse, söz önemlidir, söyleyen sonra gelir."

(FATİH ATİLA - Beethoven Club, KeKeMe Yayınları)


***


"...Barış davasına mı katılmak istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın... Köylünün kalkınmasını mı istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın... Veremin kalkmasını mı istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın... Önce dil. Dil düşüncenin aracıdır da onun için. Dilsiz düşünülemez. O sizin söylediğiniz davaların hepsi düşünceye dayanır. 
O sizin söylediğiniz davalara Avrupalılar bizden daha iyi çalışıyorlar. Neden? Yüzyıllardan beri kurulmuş dilleri var da onun için, o dille düşünebiliyorlar, o dilin yardımı ile düşündüklerini söyleyebiliyorlar da onun için. XVI. yüzyılda Ronsard, Rabelais, Amyot, Montaigne gibi adamlar Fransız dilini kurmasalardı, bir Descartes yetişemezdi, Voltaire, Rousseau, Montesquieu, Diderot yetişemezdi, Fransız Devrimi olmazdı..."

(NURULLAH ATAÇ - Ararken, TDK Yayınları)


(Nurullah Ataç kazandırmasaydı "anı, anlatı, aşama, bağnaz, beğeni, bellek, betimlemek, bildiri, bilge, bilim, bilinç, birey, çeviri, dayanışma, devrim, doğa, düşün, eleştiri, erdem, esin, etki, eylem, ezgi, gerçekçi, giysi, giz, güldürü, günce, içerik, izlenim, karabasan, katkı, konut, kuşak, nesnel, olay, olumlu, ozan, ödev, öğreti, önermek, öykü, özgün, özgürlük, sav, sorumluluk, sorun, söyleşi, tanım, toplum, tutku, ulusçuluk, us, utku, uyak, uygar, yanıt, yankı, yapıt, yargı, yasa, yaşam, yazım, yazın, yetki, yoksun, yöntem" ve daha yüzlerce sözcükle tanışmayacaktık.)

***


"Dil yürüyor! Yürüyenin önünde durulmaz."


NÂZIM HİKMET






Merhaba!

1 Şubat 2026 Pazar

DOĞAN KUBAN

 

"Bizim kuşak İslam dünyasında eşi olmayan bir Cumhuriyet Devrimi'nin içinde yetişip ona omuz veren bir kuşaktır. Bizi yabancı emperyalizmler değil, ona karşı çıkanlar yetiştirdi."

DOĞAN KUBAN


'SORUMLU AYDININ GÖREVİ AÇIK: 
ÇAĞDAŞ DÜNYAYA BİLGİ TOPLUMUNU ÖRGÜTLEYEREK KATILMAK İÇİN TOPLUMU HAZIRLAMAK !'

"Her toplumun geleceği kendi elindedir. Kafası değişmeden yaşayan toplumlar sadece sömürülenlerdir. Geleceği kurtarmanın tek yolu kirletilmiş, içeriği saptırılmış kavramlarla savaşmaktır. Gelecek ütopyalarının hayale değil akla gereksinmesi var.
Cehalet vurdumduymazlık maskesi takmış ve ülkenin afakını sarmış, siste kimse bir şey görmüyor. Bilim teknoloji ikilisinin ve bütün dünya kültürlerinden süzülmüş verilerin katılarak tanımlanan tek uygarlığa katılması çağdaşlığı tanımlayan olgudur.
Sorumlu aydının görevi açık: Çağdaş dünyaya bilgi toplumunu örgütleyerek katılmak için toplumu hazırlamak."
Gelecek ve Kendini Öğrenemeyen Toplum adlı kitaplarında "Aklı geçmiş toplum modellerinde kalmış olan bir toplum çağdaş teknolojiyi kullansa da önceliklerin neler olduğuna karar veremeyeceği için geleceğini programlayamaz" düşüncesiyle 15. yüzyıldan bu yana Batı dünyasını yönlendiren dünya görüşü ışığındaki yazılarını "Cumhuriyetçi kuşaklar birbirlerinin hocasıdır" düşüncesiyle sundu. 

'CAHİLİN ÖZELLİĞİ, KOLAY YÖNLENDİRİLMEKTİR;
BAĞNAZ, KIŞKIRTILAN CAHİLDİR.
SÖMÜRÜLMEK DE BUNUN DOĞAL SONUCUDUR !'

Emperyalistlerin bağımlı kılmak istediği Müslüman dünyasını el altında tutmak için "cehalet"i kullandığını, Kemalizm ya da Atatürkçülüğün "Çağdaş olmaya çağrı" olduğunu söyleyerek vurguladı:
"Bilimsel düşüncenin sürekliliği Avrupa'da Descartes'a kadar uzanan dört yüz yıllık bir felsefi ve bilimsel birikimdir. Bu, çağdaş dünya görüşünün ayrılmaz bir parçasıdır.
Bunu değiştirecek güç dünyada yoktur. O nedenle onu dışlayacak bir entelektüel çaba da olamaz. Onu dışlamaya çalışan kendini de dünyadan dışlamayı göze alan demektir.
Müslümanları ırk ve mezhep propagandasıyla birbirlerine düşürmek İngiliz emperyalizmi ile başlayan bir Batı stratejisidir. Cehalet ve dinin gerici yorumu, 1.5 milyarlık bir köle dünyasını elden kaçırmamak isteyen Batı dünyasının 21. yüzyıldaki en büyük silahıdır.
Cahilin özelliği, kolay yönlendirilmektir; bağnaz, kışkırtılan cahildir. Sömürülmek de bunun doğal sonucudur. Dünyada garip şeyler oluyor, İslam ülkelerinde gökdelenlerle mücahitler aynı hızla çoğalıyor ve bilim aynı hızla dışlanıyor."

'ÖĞRETİM YARI CAHİLİN YA DA SÖMÜRÜCÜNÜN ELİNDEYSE AMACINA ULAŞAMIYOR'

Bütün kötülüklerin "bilgisizlik sömürüsü"nden kaynaklandığını, "cehaletin temel bir hastalık" olduğunu söyleyerek Yarını Baştan Tanımlamak'ta uyarmaya devam etti:
"Einstein çok zaman önce 'Eğer dünyada yaşayacaksak her şeye yeniden başlamak gerekecek!' demişti. Aydının savaşı burada başlıyor.
İnsanlara geleceğin ne hazırladığını anlatma yollarını bulacaklar. Bu yeni bir devrimdir. Silahla değil akılla olacak.
Bu bütün buluşlardan daha zor görünüyor. Arapça olursa daha dindar, Farsça olursa daha edebi olur diye düşünmüş bir kültürden geliyoruz. Bilgisizlik sömürüsünden kaynaklanan kötülükler ekonomik dengesizliğin temel nedenlerinden biridir.
Bizim sorunumuz cahil toplumu eğitmektir. Ne var ki öğretim yarı cahilin ya da sömürücünün elindeyse amacına ulaşamıyor. Türkiye cehaletiyle övünen olağanüstü bir ülke!."

'TÜRKİYE BÜYÜK BİR YALAN ORTAMINDA YAŞIYOR'

Uygarlaşamamanın nedeninin cehalet olduğunu söyleyen Kuban, Umutsuzluk Yakışmaz'da "Türkiye'nin uygarlaşamamasının nedeni kendi cehaletidir. Düşünme insanın işidir fakat her insan düşünmez.
Koca ülke neden debeleniyor? Çünkü yaşam düşünce odaklı değil nesne odaklı. Bu tavır çağdaş dünyaya paralel. Bu durumu biraz rahatlatan, binlerce yıldır orada burada birikmiş bilgelikler. En az biriktirenler debeleniyor.
Türkiye büyük bir yalan ortamında yaşıyor. Buna olanak veren toplumun cehalet mirasıdır. Bu, kavramsal düşüncenin gelişmemiş olmasından kaynaklanıyor. Büyük kente gelen köylü birkaç yılda ne kadar kentli olabilirse o kadar çağdaş olabiliyoruz" sözleriyle uyarmayı, aydınlatmayı, cehaletle savaşıma çağırmayı sürdürdü.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)








Merhaba! 

22 Ocak 2026 Perşembe

SAKINCALI PİYADE - 2

 

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin öğrencisiyken "Türk Sosyalizmi" başlıklı makalesiyle 1962 Yunus Nadi Makale Yarışması Birincisi olan bir bozkır çocuğuydu Uğur Mumcu.


"Benim sol anlayışım, ulusal sol diye özetlenebilir. Ulusal, insancıl ve çağdaş. Ekonomide plancı devletçi, siyasette çoğulcu Batı demokrasisi, ideolojide Kuvayi Milliye ruhu. Ve Batı türü demokrasi, hukuk devleti ve çağdaş öğretiler. Sol bunun sentezidir. Siyasal görüşüm, bu ana çerçeve içindedir." (ilmeden Bükülmeden)

"Geriye doğru Türk tarihine bakarak düşünüyorum. 1908'lerde yaşasaydım ve kolağası olsaydım Hareket Ordusu'na katılırdım. 1919'larda yaşasaydım Mustafa Kemal'in yanında Kuvayı Milliyeci olarak yer alırdım.
Ve tarihe böyle sıcak duygularla bakarsak, İttihatçılar bugün yaşasalardı bizlerle beraber olurlardı, Kuvayı Milliyeciler yaşasalardı yine bizlerle beraber olurlardı diyorum.
Böyle düşünüyorum. Yani İttihatçı bugün yaşasaydı çağdaş, bağımsız, demokratik, sosyalist olurdu; Kuvayı Milliyeci yaşasaydı çağdaş, bağımsız, demokratik, sosyalist olurdu.
Ben tarihsel kökene böyle bakıyorum; yoksa Kuvayı Milliyeciler geldiği zaman, elbette boyunlarında fişekler, başlarında kalpaklarla gelmeyecekler, çağdaş düşüncelerle gelecekler, İttihatçılar da Babıâli baskınlarıyla gelmeyecekler. 
Neyle gelecekler? Bağımsız çağdaş, demokratik toplum özlemleriyle gelecekler." (Cumhuriyet Gazetesi, 16 Mart 1980)


12 Mart döneminde sıkıyönetim mahkemesince verilen yedi yıl hapis cezasının Yargıtay'da bozulmasıyla cezaevinden kurtulmuştu ama askerliğini "sakıncalı piyade" olarak yapmaktan kurtulamamış ve yaşadıklarını Sakıncalı Piyade adıyla ölümsüzleştirmişti. 12 Mart dönemini iğneleyen bir siyasal taşlama olan ve Ankara Sanat Tiyatrosu'nca sahnelenip büyük ilgi gören oyunun önsözünde Aziz Nesin, "Kendi yazdıklarıma gülemem. Ama senin yazdıklarını gülerek okudum. Acı acı gülmek deyimi vardır ya, işte öyle acı acı güldüm." yazdı. 


SESLENİŞ

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler mum ışığında bitirirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük.
Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...


"Sesleniş"inde "Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi" diyen, tüm kitaplarıyla bilgimizi, özgürlüğümüzü çoğaltmaya, duygu ve düşüncemizi zenginleştirmeye devam eden Uğur Mumcu'yu Ataol Behramoğlu'nun "Uğur'a Ağıt Değil Övgü" şiiriyle bir kez daha basalım bağrımıza:

Günümüzde insan olmanın
Çok ağır bedeli var
Ya parçası olacaksın alçaklığın
Ya seni parçalarlar

Oysa insan olmak
Çoğalabilmektir başkalarıyla
İnsansın, birinin canı yanarken
Senin de canın yanıyorsa

Bir bombayla canına kıyılan
Çoğalmasını bilen biriydi
Daha az Uğur Mumcu'yduk dün
Daha çok Uğur Mumcu'yuz şimdi.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!

18 Ocak 2026 Pazar

GÖZYAŞLARI

 

Ağladığımı gör diye ağlamıyorum;

Ağladığım için ağladığımı görüyorsun.


ÖZDEMİR ASAF


***


Bir de uyandım ki, her yan çiy dolu. Pencereden bakıyorum, çamlarda, çınarlarda, adlarını bilmediğim bütün ağaçlarda bir üşüme hali. Kuşlar yok olmuş... Elle tutulmaz bir şeydir bu çiy. Sezilir bir güzelliktir; görülmez, duyulur. Güneşin ilk ışınlarını bekler bir özlemle. Eriyip yok olacağını bilmenin hazzıyla. Saat yedidir. Ocak ayında bir sabah. Gece büsbütün uzaklaşmamıştır daha. Uyku bulanıklığı içindeyizdir. Yaşamın yalnız bu anında vardır çiyler, yetişemezsiniz onlara, ele geçiremezsiniz. "Gözlerimde çiy" der [Ahmet Muhip] Dıranas, eski bir şiirinde. Çok gördünüz başkalarının gözlerindeki çiyi siz. Ama sizin gözlerinizdekini başkaları gördü mü, anladı mı? Anladılar mı sizi, sizin onları anlamak istediğiniz kadar? Yakınlaştıkça ittiler mi? Çiy değil yağmurlar yağsa gözlerinizden umurlarında oldu mu? Daha sokağa çıkmadınız. Tek başına doğayı seyreden bir sabah insanının dağınık izlenimleri içindesiniz. Yatak odasının perde aralığından bakılınca görülen dış dünya gerçeklerinin yansıması... Birazdan sokak, dolmuş, vapur; gene dolmuş, işyeri, masa, daktilo, kâğıt, gazeteler, kitaplar, insanlar, insanlar...
Bir köşe başıydı. Bir insan küme'sinin içine düştüm.
Dolmuş orda indirdi beni nedense. Sabah ayazında yırtık ceketli, gömlekli bir yığın emekçi. İş arama yeri burası. Her sabah burda toplanırlar onlar. Beklerler, bir iş, bir ekmek kapısı bir günlüğüne, hatta iki-üç saatliğine... Bunlar "vasıfsız işçi" tanımına girenler. Koca bıyıklı, üşümüş bıyıklı insanlarımız. Kendileri değil üşüyen, titreyen, bıyıkları. Sessiz, durgun bir yığın. Fısıldaşırlar, konuşmazlar. Beklerler beklerler. Güneş bütün çiyleri eritsin, o zaman bu kalabalık kendiliğinden yok olur bu köşeden, bu alandan. İş bulan gider o günkü uğraşına. Bulamayan küser yazgısına, döner kondusuna, hanına, bir yere... Ne çiy görür gözleri, ne çiçek, ne masmavi gökyüzü. Dolaşırlar, aranırlar bir iş, bir ekmek diye... Kopup gelirler geçim derdinin sellerine kapılıp doğulardan, kuzeylerden, güneylerden... 
Birden o Romen şiirini hatırladım; "Dokunmayın bana gözyaşı doluyum / Şimdi beni yalnız çiçekler anlar." Kendi iç evrenini bir çirkin giysi gibi bırakmak istiyor insan. Bu işsizler kalabalığını, bu sessiz bekleşen, gözle görülürcesine her gün büyüyen yığını gördükçe... Bir şey yapamamanın utancını duydukça... Yan yanayız onlarla, ama ne denli uzağız onlardan! Girip aralarına sorsak dertlerini, derman arasak, bulsak. Bir bilince kavuştursak onları. Sorunlarını çözsek bir hekimin yansız, soğukkanlı sevgisiyle, ilgisiyle, her şeyi teşhis etsek, ortaya koysak ya...
(...)
"Gözlerimde çiy..." demiş şair. Erir gider o çiy tatlı tatlı. Seven bir bakışla karşılaşır karşılaşmaz. Bir gülüş, bir tatlı dokunuşla...  Ağaçlardaki çiyler de öyle, azıcık bir güneşe kavuşunca... Güllerin, karanfillerin, tüm bitkilerin üzerindeki çiyler de öyle, birazcık dokununca elinizle... Ama bu insan pazarları, sabah çiyleriyle birlikte yok olmayan, olamayan, hatta günden güne büyüyen bu işsiz, sahipsiz insan yığınları; bu bitkin, yorgun, kırgın ama onurundan, gücünden hiçbir şey yitirmeyen bu okumasız yazmasız, bu yalnız bırakılmış, unutulmuş insan yığınları gün gün kalabalıklaşarak dikilirler karşımıza kent alanlarında...
"Dokunmayın bana gözyaşı doluyum." Ama dokunun, dokunun aksın bu bencil yaşlar, aksın hepsi. Kurusun göz pınarları. Açıkça görelim gerçekleri, bütün yalınlığıyla, bütün şiirsizliğiyle...


OKTAY AKBAL
(İstinye Suları, 1973)


***

Kör soru

Açıkla, diyor nere gitti onca gülüş
onca söz, ağız ki açmadan solan gonca
onlarla olurdu gece, onlarla apak gündüz
unuttuk şimdi ne var, nerde dildeki tohum
yaprağı kemiren böcek, kozaya dolanan ipek
nerde bakır, taş, tunç ve yontu
çiyden ve düşten şiirler biçen simya?


MUSTAFA KÖZ - İki Yüzlü Zar, Ve Yayınevi
(Fotoğraf: METE ÖZEL)







Merhaba!

11 Ocak 2026 Pazar

GERÇEK NEDEN

 



ABD özel güçleri Maduro'yu kaçırdı, tutsak aldı. Trump "Ülkeyi biz yöneteceğiz" diyor. Bu haydutluk, salt zengin petrol rezervlerine çökme arzusuyla açıklanamaz. Karşımızda, küresel finansal sistemin ve ABD iç siyasetinin dönüşümüne ilişkin çok katmanlı bir yaklaşım var. Trump yönetimi, bu yaklaşımı, klasik emperyalizm döneminde, Latin Amerika'yı, ABD dışındaki ülkelerin kullanımına kapattığını ilan eden Monroe Doktrini'ne atıfla "Donroe Doktrini" olarak tanımlıyor.

PETROL VE DOLAR

Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip. Ancak bu, "ağır-acı" denen, özel rafinelerde işlenmesi gereken, maliyeti yüksek petrol, kolay gasp edilecek bir "ganimet" değil. Bu petrole göz koyacak ABD şirketlerinin, milyarlarca dolarlık, uzun vadeli sabit sermaye yatırımlarını göze almaları gerekiyor. Zayıf bir hukuk sistemi, istikrarsız bir rejim ve iç çatışma riski altında, hele dünya petrol piyasalarında bir doygunluk varken, dünya petrolden çıkmaya çalışırken, şirketlerin bu devasa yatırımlara, devlet garantisi ve askeri koruma olmadan girişmesi olanaklı değil. 
Asıl stratejik sorun petrol ile değil dolar egemenliği ile ilgili. Bir süredir Rusya, Çin ve diğer BRICS ülkeleri dolar dışında bir ödeme sistemi inşa ediyorlar. "Ağır-acı" petrolü daha çok BRICS ülkelerine satan Venezuela da dolar egemenliğini tehdit eden bu ödeme sistemine katılmaya hazırlanıyordu. ABD'nin yıllık bir trilyon dolara yaklaşan borç servis yükünü çevirebilmesi, bu borcu enflasyon yoluyla eritebilme ayrıcalığını koruyabilmesi için doların rezerv para olarak hegemonyasını koruması gerekiyor. Dolar bu hegemonyasını kaybederse, ABD, borçlanma kapasitesini, halkın tüketim düzeyini koruyamaz, ordusunu finanse edemez. Öyleyse ABD müflis bir ülke durumuna düşmemek için ne pahasına olursa olsun doların statüsünü korumalıdır.

UZAKTAN KUMANDALI SÖMÜRGECİLİK

Bu bağlamda ABD, kaynaklarına çökmeye, dolar sistemi içinde tutmaya çalıştığı Venezuela'yı, adeta bir "uzaktan kumandalı sömürge" modeliyle yönetmeyi planlıyor. Bu fantastik modelde rejimin başı tasfiye ediliyor, ordu, bürokrasi yerinde kalıyor, yerel elitler, yaptırımlar, kişisel tehditler veya ödüllerle hizaya getiriliyor. 
"Demokratik muhalefet" lideri Maria Machado, kitle desteği yok gerekçesiyle, (halkın çoğunluğunun Maduro'yu seçmiş olduğu zımmen kabul edilerek) bu nedenle bir kenara itildi, Maduro'nun ekibinden Delcy Rodriguez görevi devraldı. 
Trump yönetimi Rodriguez'i, hem Chavezci bürokrasiyle bağları güçlü hem de baskı ve ödülle "hizaya getirilebilir" bir ara figür olarak görüyor. ABD operasyonunun bu kadar kolay tamamlanması, içeriden ciddi bir istihbarat desteği olmadan pek mümkün görünmediğinden, bu tablo, "sakın Venezuela'da devletten sorunlu sınıflar rejimi koruyabilmek için (Mısır'ı, Cezayir'i anımsatır biçimde) Maduro'yu feda etmiş olmasın" sorusunu akla getiriyor. Bu "tuhaf ortaklık" da Venezuela halkı için yeni bir "uzaktan kumandalı sömürge" statüsü anlamına geliyor. 

BİRİ REJİM DEĞİŞİKLİĞİ Mİ DEDİ ?

Venezuela'da Maduro tasfiye edilmiş olsa da başkanlık koltuğuna anayasal olarak Rodriguez otururken; savunma ve içişleri bakanları ile kilit kadroların yerlerinde duruyor olması, ordunun "devrime" bağlılık vurgusu, "Bolivarcı milislerin" seferberliği, rejimin çekirdeğinin değişmediğini gösteriyor. Galiba gerçek rejim değişikliği de Caracas'ta değil Washington'da yaşanıyor.
Venezuela, Kongre'nin onayı alınmadan, hatta bilgilendirilmeden, anayasal savaş yetkisi tartışmaları baypas edilerek bombalandı, [Yüzü aşkın güvenlik görevlisi ve sivil katledildi], devlet başkanı kaçırıldı. ABD'de güçler ayrılığı modeli artık işlemiyor. Başkanın sınırsız güç kullanmasının önünün açılması, "olağanüstü hal rejiminin" yerleştiğini, "süreç olarak faşizmin" hızlandığını gösteriyor.
Bir coğrafya, siyasi meşruiyet üretmeden, sadece bombalayarak istikrarlı bir tedarik üssüne dönüştürülemez. Dünyanın en büyük ordusunu elinde tutan ancak giderek daha müflis bir imparatorluğa dönüşen ABD'nin başvurduğu bu "özel operasyonlar", yalnızca Latin Amerika'yı değil, bizzat ABD'nin kendi iç demokrasisini de yıkıma sürüklüyor. Dışarıda sömürgecilik bir büyük savaş olasılığını beslemenin yanı sıra, içerde faşizmi hızlandırıyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)




Dünya söyleniyor... Trump eğleniyor!

MUSTAFA BALBAY 
(Cumhuriyet Gazetesi)







SAVAŞA HAYIR !

7 Ocak 2026 Çarşamba

YAPAYALNIZ

 




Bahçeyi suluyorum. Esmer akşam, masmavilikleri, kızıllıkları ve pembelikleriyle bir süre oyalıyor, aldatıyor. Işıklar yanmaya başlıyor pencerelerde. Aileleriyle yaşayan insanlar. Bunu düşününceye kadar iyiyim, akşamdan hoşnutum. Ama birdenbire bıçak saplanıyor: senin kimsen yok! Böylesini ben istemiştim; buna niye üzülüyorum? Akşam da gönül okşamıyor artık. Ayrılığımız saplanıyor. Bahçe beni dinlemekten yoruluyor, uyuyakalıyor. 

(SELİM İLERİ - Yarın Yapayalnız / Everest Yayınları)







Yalnız Evler Soğuk Olur'un ismi nereden geliyor?

Bu romanımın ismini aşırdım açıkçası. Şöyle ki; bir kış günüydü, Sadri Alışık ölmüştü fakat Kanlıca'daki kiralık yaz evi duruyordu. Hafta sonları orada buluşurduk Çolpan İlhan, Attilâ İlhan ve ben. Orada akşam yemeği yenirdi, onlar kalırdı ben dönerdim.
Benim evim soğuktu, Kanlıca'daki ev sıcaktı. Bir gün dedim ki "Benim evim çok soğuk". Attilâ Bey bir durdu, bana baktı ve "Yalnız evler soğuk olur" dedi. Hiç unutamadım o sözü. Romanımın ismi o yumruk gibi gerçeklikten geliyor.

(SELİM İLERİ - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)







Merhaba!

4 Ocak 2026 Pazar

SAVAŞ VE TOPRAK

 


"Savaş, eziyetten ve zulümden başka bir şey değil. Kazandı, denen bile kaybediyor aslında. İlkin insanlığını kaybediyor. Çünkü toprağın bir kıymeti yoktur. Alın size mezarlık. Koynunda sakladığı ölülerle Altın Boynuz'u seyre dalmış toprak parçası. Üzerinde medeniyet yoksa, ilim yoksa, düşünce, fikir yoksa, toprak topraktır sadece. İğne ucu kadar bir yerde medeniyet varsa işte orada yaşanılır. Savaş önce hayatı öldürür. Kaybeden için de, kazanan için de. Yokluktan varlık oluşmaz. Yok hep yoktur ve yok kalır.

(ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Memoria, Everest Yayınları)



***


Bir pilottu kardeşim,
Güzel bir günde emir geldi.
Hazır etti çantasını,
Güneye doğru koyuldu yola.

Bir fatihti kardeşim.
Yerimiz yoktu yaşamaya.
Topraklar ele geçirmekti
Öteden beri hayalimiz.

Kardeşimin fethettiği yer şimdi
Guadarrama dağlarında.
Boyu tam bir seksen
Derinliği bir elli.


BERTOLT BRECHT






SAVAŞA HAYIR !