28 Aralık 2025 Pazar

GÜLÜNÜZ GÜLDÜRÜNÜZ

 


ESRA ALKAN

"Kahkaha parmak izi gibidir"

Bu söz bana şair dostum Sezai Sarıoğlu'nun, "Şiir mana izidir" cümlesinin çağrışımından geldi.
Kahkahaya "sanat" olarak yaklaştığımdan beri her söyleneni "kahkaha" olarak duyar oldum.
Bir gün, "Kahkahasından da tanınır insan" dediğimizde "parmak izi" tanımını tescillemiş olduk. Kahkaha hem parmak izidir hem dildir. Gülümseyerek konuşabilir insan.

İnsan olmakla mizah arasında nasıl bir ilişki var sizce?

Masal çocuğun, edebiyat yetişkinin, kahkaha da her ikisinin düşünce biçimi. Moliére, "İnsan gülebildiği kadar insandır" diye boşa dememiş!
Muhalif olan kahkaha, azınlığın sesi soluğudur. Her şeyi yoluna koyduğunu zanneden aklın şirazesi kaydığında onu yoluna koyup estetize edendir kahkaha. 
Ciddi bir iş olan gülmek öyle mucizevi bir şeydir ki aklı başa getirir de gülmekten kimsenin itiraz edecek hali kalmaz.
Bir şair dünyaya nasıl şiir olarak, felsefeci şüphe ve soru, ressam biçim ve renk olarak bakıyorsa "kahkaha sanatçısı" da kahkaha olarak bakar ve insan olmaya giden yol balsa ağacı misali döşenir.

"Ciddiyet yüceltiliyor, gülmelerimiz tutsak!"

Emperyalizmin yarattığı ciddiyetin sardığı dünyamızda, [s]istemin oyun kurucularının hinoğluhin aklı var örneğin. Kahkaha, toplumun yanlışını bir çizgiyle, bir sözle açık eder. Soru soran, gülen insanı istediğiniz gibi yönetemezsiniz. 
Güldüğümüzde beynimizde "sağ ile sol lop " dengelenir, gerçekleri daha net algılarız. Kötülüklerle baş etmenin iki keyifli yolunu seçtim: Seyahat ve kahkaha.

Metin Altıok'un "Gülerek Direneceğiz" dizesiyle yaşamın yüreğimize yığdığı yüklere karşı direnmek için siz de gülmeyi önceliyorsunuz. Neden?

Çünkü yaşamın çeşitli güçlüklerine karşı üç şey icat edilmiştir: Ümit, uyku ve gülmek.

KAHKAHA SANATÇISI !

Nasıl "kahkaha sanatçısı" olur bir insan?

Sanat, görünmeyeni görünen kılmaktır, "kahkaha sanatı" da içimizin görünmeyen coşkusunu açığa çıkarıp yaşam biçimi sunmaktır. "Kahkaha sanatı" kendimizde farkındalık uyandırmayı amaçlar.
İçindeki Kahkahayı Uyandır kitabı, içimizi havalandırarak derinlerimize kaçmış sevgiyi, şefkati yani vicdanı yüzeye çıkarmayı hedefler.
"Kahkaha sanatçısı" olduğumuzda kendimizin ve yaşadıklarımızın mizahına varır, dengeye yani sağlığımıza kavuşuruz.
Yaşamda zorlananlar kahkahalarını çağırsınlar imdada. 
Acı insanı öldürmez, bir şekilde baş eder insan. Mesele, sıkıntı ve kuruntunun panzehiri kahkahamıza sanat edasıyla yaklaşmaktır. Vicdanları diri tutan içimizdeki kahkahadır. 

Sparta'da Kahkaha Tanrısı Gelos'un heykelinin varlığı, savaşlarda Atina'ya fark atıyor tarihte. Gülmeyi öğrenenler, ciddiyetle savaşanlara karşı hep kazanır mı?

Kazanır. Ciddiyet insanın değil sistemin işidir. Üstelik, yaşam kozmik bir şakadan ibaretken... Kahkahayı bilinç yapan Gelos çok önemli bir tanrı. Spartalılar, genç savaşçıları yetiştirirken tehlike karşısında gülerek moral toplayacaklarının bilincindelerdi. Sistem kahkahayı al aşağı etmek için nelere inandırmış insanları. Makro ve mikro yasaklar kalkınca vicdan kahkahaya koşarak, "başka bir dünyanın mümkün" olabileceğini kendinden ve kahkahadan umudunu kesmeyen herkese hissettirir. 

(ESRA ALKAN - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: HİDAYET KARAKUŞ)


***


"En zorlu dönem ve şartlarda bile bir parça mizaha yaslanmak, beraberliği, dayanışmayı ve direnmeyi besler."


(DİLEK KARAASLAN - BirGün Kitap)







MUTLU YILLAR !

21 Aralık 2025 Pazar

CENNET YERYÜZÜNDEDİR !

 

Şu cennet dünya

Hödüklerle cehennem

Pek güdük dünya


AHMET İNAM
(Kırk Bir Düşünen Haiku)



Evet, dünyamız aslında tam bir cennet.

Öyle olması gerekirken cehenneme çevriliyor pek çok ehliyetsiz "hödükler"in elinde.
Onun için savaşlar, ölümler, acılar hiç bitmiyor.
Her yer ateş çemberi, tam bir cehennem.
Çıkar ilişkileri, yoksulların üstünden yaşamaya alışmışların iktidarları.


GÜLTEKİN EMRE
(Cumhuriyet Kitap)


***


Dostlarıyla buluştuğu akşamlar geçmişten söz açıldıkça, ya da uykusu kaçtığı geceler anılarına daldıkça, cennet yeryüzündedir, diyor inançla.
Gezdiği yaşadığı kadarıyla her köşesinin cennet olduğuna inandırdı onu bu dünya.
Kutsal kitaplarda yazılı cennet ne ki yeryüzünün yanında? Kutsal kitaplar kendi cennetlerinde eşitlik vaat eder yeryüzünde doğruluktan ayrılmayanlara.
Eşitlikse önce yeryüzü cennetinde eşitlik. Bu cennette, cennette yaşar gibi yaşamak gerek.
Evet, onun için bu kavga.
Açlık, yoksulluk, barut kokusu, savaş, katil, işsizlik, sömürü, yalan dolan yeryüzüne yaraşır işler değil.
Onun için bu kavga.
Bir başka gidişinde  Cenova'da dok işçileri grevdeydi. Sokaklarda polislerle çarpışıyorlardı.
"Ekzozlarınızın pisliği ile havamızı kirletmeyin" diye caddeleri tutmuştu New York'lu çocuklar. Kent üniversitesinde "Barış" diye bağrışırlarken, babalarının emeğinden kesilen vergilerle beslenen muhafızlar, bedelini babalarının ödediği kurşunlarla öldürüyorlardı öğrencileri.
Yürüyen gençlerin, işçilerin sıkılı yumrukları, yurdunda, dünyada, en güzel kentlerin ana caddelerinde havada güller gibi tomurcuklanıyor işte.
Cennet yeryüzündedir, diyor inançla.
Onun için bu kavga.
Yeryüzünün sevenlerinin elinde bütünüyle cennet olması yakın.


NECATİ CUMALI
(Kente İnen Kaplanlar, 1970)







Merhaba!

14 Aralık 2025 Pazar

YURDUNU SEVMEKLE BAŞLAR ...

 


Ben Gaziantepliyim, yani eski uygarlıkların beşiğinde büyümüşüm.

Öğretmen olan annem, biz çocuklarını o zamanlar adı Belkıs harabeleri olan Zeugma antik kentine, Urfa'nın Balıklıgöl'üne, bir masal kenti olan Mardin'e ve Dara harabelerine, İskenderun'un dalgasız denizine, Gaziantep'in o zamanlar kimsenin bilmediği Yesemek: Hitit Açıkhava Heykel Müzesi'ne götürmeseydi bu kadar meraklı ve gezgin ruhlu olamazdım.

Maarif Müdür Muavini olan babam da anneme benzerdi, şoför gocuğunu kuşanıp, beni kendi kullandığı cipine atar, dillerini bilmediğim, kadınların dövmeli yüzlerine hayretle baktığım, yolları bile olmayan dağ köylerine götürürdü. Dokuz yaşında beni trendeki kişilere emanet edip İzmir'in güzelim bağlarında yaşayan halamlara göndermişti. 

Şimdi bu anlattıklarım yeni kuşaklara masal gibi gelebilir, öyle de! Ben masal gibi bir çocukluk geçirdim.

Kitabınızın [Haydi Yola Çıkıyoruz - Remzi Kitabevi] bir yerinde şöyle diyorsunuz: "Dünyanın tüm renklerini gördüm, dinleri, gelenek ve görenekleri yaşadığım ülkeden çok farklı coğrafyalarda dolaştım. Ve kürkçü dükkânına, İstanbul'a döndüğümde, 42 uygarlığın tüm haşmetiyle var olduğu dünyanın en renkli ülkesinde yaşadığıma defalarca sevindim. Her seferinde ülkemi hep daha çok sevdim." Açar mısınız?

Evet, şöyle bir örnekle başlayalım: Örneğin, eski Mısır uygarlığı çok renkli, çok değişik bir uygarlık. Bunu biliyoruz, ben Mısır'a ilk kez, çektiğim "Seni Seviyorum Rosa" filminin İskenderiye Film Festivali'nde gösterilmesi nedeniyle davetli gittim. İkinci seferimde Hurgada'daki muhteşem ötesi Kızıl Deniz'de dalmaya, Firavunlar Vadisi ve göz kamaştırıcı eski Mısır'ı tavaf etmeye gittim. 

Evet, muhteşem ama tüm bu muhteşem uygarlık on gün sonra kendini tekrar etmeye başlıyor. İşte işin püf noktası bu! Yıllar önce Kapadokya'da Hollandalı gezgin bir çifte rastlamıştım. Lafladık, iki aydır ülkemizi geziyorlarmış, Ağrı'dan başlamışlar gele gele henüz Kapadokya'ya gelmişler. Her adımlarında değişik bir uygarlığın eserleriyle gözleri kamaşmış.

Yahu bu topraklardan 42 uygarlık gelip geçmiş, bu ülke uygarlığın beşiği, nasıl sevmezsin?

(IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Kitap / Söyleşi: BETÜL DURDU) 


***


"İnsanlık sevgisine ancak insanın kendi yurdunu sevmesiyle varılabilir."


YEVGENİ YEVTUŞENKO







Merhaba!

7 Aralık 2025 Pazar

SEMİZOTU

 


CELÂL SILAY


Petrograd tam bir buluşma ve tanışma yeridir. Beyoğlu'na çıkan sanatçılar, hiç değilse camdan içeri bir göz atmadan edemezler. Gerçi kimileri Viyana Kahvesi'ni de sık sık yoklarlar ama Nisuaz'la Petrograd, Beyoğlu'nun göbeğinde olduğu için çokluk buralara düşerler.
(...)
Napolyon Celâl'in (Celâl Sılay) de Sait Faik'le, 1939 yılında ilk orada tanıştığını belirtmeliyiz. Celâl, daha ilk günden Sait'in "lan", "bok" sözlerini ağzından hiç eksik etmediğini görmüştür. Ama zamanla onun bu sözleri daha çok sevdiklerine söylediğini anlar. O yılların Sait'ini isterseniz bize bir kez de Celâl Sılay anlatsın:
"Gece yarıları portakal soyardık. Yarısına kadar ısırırdık. Suları damlardı. Sonra o bir şarkı tuttururdu. Makamına uyardım. Ben bir şarkı tuttururdum, makamına uyardı. O bekârdı, ben bekârdım. Akşamları severdi, akşamları severdim. Beyoğlu'nda gezerdi, Beyoğlu'nda gezerdim. Yanında boş bir adam arardı. Yanımda boş bir adam arardım. Konuşmak istemezdi, konuşmak istemezdim. Büyük laflardan hoşlanmazdı, büyük laflardan hoşlanmazdım. Küfredilecek bir herif arardı, küfredilecek heriftim."


Bu sözler Celâl Sılay'ın da çeşnisini koyar ortaya. Celâl büyük acılılardandır. Ama bunu kimseye belli etmez, yüzüne taktığı çokça sırıtkan bir maske ile neşeli insanlardan biri görünmek ister. Maskesini çıkarmak zorunda kaldığı vakit de kahvenin dışarısında, caddeden birinin geçtiğini görmüş gibi fırlar gider.


SABAHATTİN KUDRET AKSAL


Celâl Sılay'la arkadaşlık kolay işlerden değildir. Çokça alıngan olduğu için arkadaşları onunla sık sık bozuşur. Onunla ikide bir selamı sabahı kesip, sonra yine barışanlardan biri de Sabahattin Kudret'tir. Sabahattin onunla bir kez de 1957 yılında bozuşmuştur. O sıralar Celâl, Moda'da oturur. Bir gün Sabahattin evine gelir. Celâl: "Otur da beraber yemek yiyelim" der. Sonra da sofraya alengirli bir semizotu yemeği getirir. Sabahattin semizotunu çok sevmiştir. Her ne kadar çatal kullanırsa da yemekle birlikte parmaklarını da yer. Akşamüstü de Beyoğlu'nda rastladığı Baha Çalt'a, Celâl'in yemeğini iyisinden över. Nedir, o günden sonra Celâl'e nerde rastlarsa Celâl başını çevirir. Üç ay, dört ay, beş ay. Bir gün Sabahattin dolmuşta Celâl'in yanına düşer. Celâl ona dirsek vurarak sırıtır. Bu kez Sabahattin ona yüz vermez. Celâl yine dürter. Sonunda Sabahattin:
- Bak Celâl, şimdiye değin seninle birkaç kez küstük. Ama hepsinin nedenini bilirdim. Bu kez neden bozuştuk bilmiyorum.
- Yahu, sen bende semizotunu iyi pişirmekten başka övülecek bir şey bulamadın mı?

(SALÂH BİRSEL -  Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, 1976)







Merhaba! 

30 Kasım 2025 Pazar

YAZMAK

 

"İnsan yazmaya galiba, 

yaşadığı çağda kimsenin ama kimsenin kendisini can kulağıyla dinlemediğini fark ettiğinde başlıyor." 

(TEKİN DENİZ)


***



"İnsan bir iletişim ve diğerleriyle buluşma ihtiyacından yazar; kendisine acı vereni açıklamak ve mutluluk vereni paylaşmak için. İnsan kendi yalnızlığına ve başkalarının yalnızlığına karşı yazar. İnsan edebiyatın bilgileri aktardığını varsayar, yazdıklarını okuyan kişinin dilini ve hareketlerini etkilediğini ve birlikte kurtulmak için birbirimizi daha iyi tanımamıza yardım ettiğini varsayar."

(EDUARDO GALEANO - Biz Hayır Diyoruz, Çeviri: BÜLENT KALE - Metis Yay.)


***



Çehov 1886 yılında -o zamanlar 26 yaşındadır- Grigoroviç'ten bir mektup alır. Grigoroviç, Dostoyevski'nin, Belinski'nin dostudur. Sözü dinlenen, önünde pata çakılan bir yazardır. Çehov'un öykülerindeki deha kıpırtılarını ilk o sezmiştir. Öykülerin düttürü gülmece dergilerinde yayınlanmış olması bile kendisini etkilememiştir. Mektupta der ki:
- Sizin dünyaya kimi görkemli yapıtlar için geldiğinize inanıyorum. Edebiyatı kesinkes kucaklayan yapıtlar. Sizden beklenene karşılık vermeyecek olursanız çok büyük bir günah işlemiş olursunuz. Bakın yapılacak şey şu: İnsanlara pek kıt dağıtılan yeteneğe saygı göstermelisiniz. Ardınızı bırakmayan işlere boş verin. Para durumunuzu bilmiyorum. Darlık çekseniz de eskiden bizim yaptığımız gibi açlığa yatmayı yeğlemelisiniz. İzlenimlerinizi de bilinçli, özenli bir çalışmaya saklamalısınız. Çalakalem at koşturmaya da kalkmayın. Yazmak için iç dünyanızın mutlu saatlerini bekleyin.

(SALÂH BİRSEL - Yapıştırma Bıyık,1985)


***


"Korktuğum şey yazmayı bırakmak değil. Yazmama neden olan o heyecan her neyse onu bırakmaktan korkuyorum." 


ALİCE MUNRO
(Fotoğraf: CHAD HİPOLİTO - Associated Press)







Merhaba!

23 Kasım 2025 Pazar

KALEMİN UCUNDAN DÖKÜLEN

 


SAİT FAİK

"Türk edebiyatında büyük yıldızlar vardır. Hikâyeci Sait Faik de bunlardan biridir."

Bir gün bana , 'Gel seninle edebiyata getirmek istediklerimizi anlatalım' dedi. Ben de 'İyi olur, anlatalım' dedim. 'Başlayalım öyleyse.' 'Başlayalım' dedim. Ve başladık:

'Bir; benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki; insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamayasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçup gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.' 

Bütün kötülükleri saydık, kötülükler uzadı gitti. Kötülükler, zulümler bitmiyordu. Sonunda 'bizim kitaplarımız,' demeye başladık, 'eninde sonunda biz iki yazarız. Bu kadar savaşı, zulmü bizim kitaplarımız ortadan kaldıramaz ki.' 'Kaldıramaz' dedim. Sait: 'Dur' dedi, 'buldum' dedi. 'Bizim kitaplarımız yalnız kalmayacak' dedi. 'Nâzım Hikmet de var. Kitaplarımızı okuyanlar onu da okuyacak.' Ben 'Melih Cevdet de var' dedim, 'Orhan Kemal de.' Sonra çok insan çok çok yazar da saydık. Çok kitap saydık."


YAŞAR KEMAL

***

"Bu yaralı dünyanın, bu çılgın gidişin şiirden daha önemli tesellisi ve kurtarıcısı yok."

(NEŞE YAŞIN)

***


OSCAR WİLDE

Platon, şairleri Devlet'inden kovsa da zamanın ve mekânın ruhunu dünden bugüne taşıyan şairlerin boş işler yaptığını kim söyleyebilir ki? İlhan Berk'in Pera'sı, Galata'sı, James Joyce'un Ulysses'i, Dublinliler'i olmasaydı Pera, Galata ve Dublin sadece birer mekân olarak yaşayacaktı belleklerimizde. Ancak bu mekânlar, yazıldıktan sonra başka bir kimlik edindiler.

Yalnız şiirde değil, diğer sanat alanlarında da aranır bu soyutlama. Bunun için "Ressamlar, Thames Nehri'ni sisli gösterdiği günden beri Thames üzerinde sis vardır" diyordu Oscar Wilde.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)


***

"Çiçek açıp soluyor,
kelebeğin ömrü bir gün oluyor,
gelincik narin ömrünü doğada çok az görünerek tüketiyor,
doğa mevsimlere göre renk alıyor, renk veriyor.
Bir tek kalemin ucundan dökülen gelincik
kalemin ucunda açan çiçek,
kalemin ucunda uçuşan kelebek ölümsüz oluyor."


YAŞAR SEYMAN






Merhaba!

16 Kasım 2025 Pazar

YEVTUŞENKO İÇİN 'ŞİİR'

 


YEVGENİ YEVTUŞENKO
(Fotoğraf: SASHA KRASNOV)

"Şiir aldanmaz... Şiir yalanı bağışlamayan kıskanç bir kadındır." 
Ve elbette şiir "yoğun bir biçimde hayattır"

Yevgeni Yevtuşenko, şiir üzerine şu yorumla şiir dünyasının kapılarını açıyor:
"Benim şiirimde dile getirdiğim yeni düşünce ve duyuşlar ben daha şiir yazmaya başlamadan önce Sovyet toplumunda yer etmişti ama henüz şiire dökülmemişlerdi. Ben olmasam bir başkası yapacaktı o işi."
Devamı da şöyle:
"Hem ben ben olayım hem de başkalarının henüz dile getirilmemiş fikirlerini gün yüzüne çıkarayım. Varım ben buna. Bütün hayatım boyunca. Biliyorum çünkü, ben ben olamadım mı o fikirleri gün yüzüne çıkarma gücü de benim olmayacak."
Peki ama o kim?

Ah! şiirim de
bana benzesin isterim:
benim gibi farklı, çoğul ve değişken,
nice acılara katlansam da uğruma.
Ama, ne olursa olsun,
pençesindeyim sanatın
çoktan.
Bu yüzden başkalarının yapıtında
ilk önce kendimi ararım.
Yakın akrabalarımdır
Yesenin'le
Walt Whitman..
(...)
Çılgınca kitap okurum
ve odun taşırım.


(Fotoğraf: SASHA KRASNOV)

1952'de ilk şiir kitabı Geleceğin Madencileri'ni yayımlar. Kitabının ardından yazdıklarının kimseye bir yararı olamayacağını görür. "Güzel kafiyelerim, çarpıcı benzetmelerim, hep, boşlukta süsler gibiydiler. Biçim arama çabama öyle dalmıştım ki yolun sonuyla, yolu birbirine karıştırmıştım. Öyle iyi yazıyordum ki hiç iyi değildi."
Kazandığı ilk telifini Moskova Nehri'ne atar, kabullenemez. Bir süre şiir yazamaz ama sonra değişerek yazmaya başlar, şaşırtır etrafındakileri, okurları.
Rusya'da "Şairler fabrika fabrika, şantiye şantiye gezip dolaşıyorlar, lakin makineleri işleten insanları değil, makinelerin şiirini yazıyorlar" dır. "Makineler şiir okusaydı, o şiirleri herhalde ilginç bulurlardı. İnsanlar hiç de ilginç bulmazlar" bu şiirleri.
Yevtuşenko için "şiir": "Şiir / bir barış sığınağı değildir. / Şiir / yaratıcı gücü savaşın."
(...)
Nâzım Hikmet'in, yaşamında ve şiirinde nasıl derin izler bırakan bir yeri olduğunu "Nâzım'ın Kalbi" şiirinde açıkça, gurur duyarak dünya âleme şöyle duyuruyor:

"Usandığım zaman gerçeklerin yalanından
kaygan küstah baskıdan
tunç Nâzım'ı hatırlarım
ve sesini
biraz hançeri:
"Merhaba kardeşim... Ne o neden suratın asık öyle?
Boş ver!
Yoksa şiir takıldı mı bir yerde?
Gel beraber bitirelim.
Para mı yok?
Çaresine bakarız dert değil.
Sevgili mi yok?
Aldırma buluruz..."
Oysa asıl kendisinde bir şey var
içini yaralayan
yüzünün buruşuklarından dehşetle akan:
"Hepsi iyi ya
şu kalp ağrısı...
Adam sen de
ağrıyadursun yaşıyoruz ya..."

[Yevtuşenko]'ya göre şiir, yaşamın yoğunlaşmış halidir! Haklı değil mi?

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)








Merhaba!

14 Kasım 2025 Cuma

KAPALI ÇARŞI & OTOPSİ

 

O yıllarda, bir gece Beyoğlu'nda, Balıkpazarı'nda, Cumhuriyet meyhanesinde Orhan'la Halim [Şefik Güzelson] yine karşılıklı kafayı buluyorlardır. Orhan bir ara Halim'den bir kalem ister. Halim'in mendil cebinde küçük bir kalem her zaman bu gibi işleri bekler. Kalemi alır, kendi cebinden bir de uzun bir kağıt çıkarır. Üzerinde 50-60 dize. Yarım saat önce, Ankara Caddesi'nde Ölmez Eserler Yayınevi'nin önünde Orhan, Halim'e onları okumuş sonra da düşüncesini sormuştur. Halim'in karşılığı:
- Herhalde bir taslak bu.
Gerçekten bir taslaktır bu. Cumhuriyet'te Halim'den kalemi aldıktan sonra Orhan onların çoğunu silip atmaya başlar. Atar, atar. Beş dakika sonra geriye sadece 16 dize kalmıştır. Bu da "Kapalı Çarşı" şiirinden başkası değildir:

Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
Sandık odalarında;
Senin de dükkânın öyle kokar işte.
Ablamı tanımazsın, 
Hürriyet'te gelin olacaktı, yaşasaydı;
Bu teller onun telleri, 
Bu duvak onun duvağı işte, 
Ya bu camdaki kadınlar?
Bu mavi mavi,
Bu yeşil yeşil fistanlı...
Geceleri de ayakta mı dururlar böyle?
Ya şu pembezar gömlek?
Onun da bir hikâyesi yok mu?
Kapalı Çarşı deyip de geçme;
Kapalı Çarşı,
Kapalı kutu.

(Varlık, 1947)

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır)


***


İlk şiirleri 1943 yılında Servet-i Fünûn, Uyanış dergisinde yayınlanan Halim Şefik Güzelson'un şiirlerinde Garip şiirinin etkisi gözlenir. Yayınlanmış tek şiir kitabı olan "Otopsi" yayınlandığında Melih Cevdet Anday kitabı eleştirirken:

"Ozan Halim Şefik neden sonra çıkardı kitabını; oysa birlikte başlamıştık şiir yazmaya; gerçi az yazardı, seyrek yazardı, ama yazdıkları belleğimizde kalırdı hep. Otopsi'yi görünce yıllar öncesini anımsadım bundan ötürü. Halim Şefik. bu küçük kitabı ile bizim kırk yıllık şiirimizi temize çıkarmıştır. Evet, küçük bir kitap, ama yaşamı savaşım içinde geçmiş, acı çekmiş bir kişinin tanığı" demiştir.


- Orhan Veli'ye ağıt -
   

OTOPSİ

Morgda açılınca kafatası,
Doktor beyler beyin gördüler.
Ve indirince tenkafesine neşteri,
Doktor beyler yürek gördüler.
Hayran kaldılar!
Yürekte ne gördüler dersiniz?
Yürekte.. memleket gördüler, dünya gördüler.
Bir de dost gördüler..
Ama bu işde doktor beyler,
Besbelli geç kaldılar,
Çok geç kaldılar.


HALİM ŞEFİK GÜZELSON







Orhan Veli'nin vefatının 75. yılı, özlemle...

9 Kasım 2025 Pazar

ÇÖP

 

Karşı kaldırımdaki çöp konteynırının başında Leon dikiliyor. Apartmandan dışarı adımımı atmamla ürpertici bakışlarına kıskıvrak yakalanmam bir oluyor. Orada öylece beni mi bekliyordu, yoksa çöpü karıştırırken tesadüfen mi gördü bilmiyorum. Ellerimi elektrik direğine yaslayıp esneme hareketleri yapmaya koyuluyorum. Ak gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi dik dik bana bakmaya devam ediyor. Diğer bacağımı esnetmeye hazırlanırken, başını hafifçe oynatarak yolu gösteriyor. Ve çekçekiyle hareketleniyor. 
Kısa bir tereddüdün ardından peşine düşüyorum. Dereboyu'nu geçip sahil yoluna çıkıyor. Arada göz ucuyla beni kontrol ediyor. Arkasında olduğumu görünce hızlanıyor. Yağmur çiseliyor. Gri, pis bir hava var.
(...)
Çıkmaz bir sokağın ucundaki metruk yapının önünde duruyoruz. Ulu bir çınarın büyük ölçüde gizlediği bu üç katlı tarihi ev kısmen yanmış, yarı yarıya yıkılmış durumda. İşlemeli saçaklarından, çiçek oymalı balkon korkuluklarından, ince aralıklı pencere kafeslerinden, yosun kaplı teneke saksılardan buram buram keder tütüyor.
(...)
Leon, çuvaldaki son poşet elinde, giriş kapısına yöneliyor. Tüylerim ürperiyor.
(...)
Ufacık, tek göz bir yer burası. Duvar dibindeki pas izli döşeğin üzerinde hamam böcekleri geziniyor. Rampa çıkmayı sevenler battaniyenin koyu renkli desenine karışıyor. Battaniyenin duruşu, içinden çıkmış gövdenin şeklini koruyan bir yılan derisini andırıyor. Kırık camlardan tekinin altında mavi bir küçük tüp var. Tüpün üstünde sırları dökük bir emaye çaydanlık. Yanında su dolu bir teneke. Tenekenin içinde maşrapa niyetine boş bir peynir kutusu. Rengini yitirmiş yuvarlak bir plastik kap, evye olarak kullanılıyor. Onun içindeki yağlı suda dibi tutmuş bir tencereyle kirli bir alüminyum sahan duruyor. Pervaza birkaç parça kararmış gümüş çatal bıçak, Bavyera porseleninden pastoral desenli iki tabak, pervanesinin ucu kırılmış yel değirmeni şeklinde bir tuzluk dizili. 
Kırık camdan içeri bir serçe giriyor. Leon torbasındaki ekmekten bir parça koparıp avcunu açıyor. Serçe, zayıf ışık altında asırlık bir zeytin dalı gibi gözüken kemikli, eğri büğrü ele konup ekmeği didiklemeye koyuluyor. Leon ilk kez gözünü benden ayırıyor. Yavrusunu emziren anne şefkatiyle serçeyi seyre dalıyor. Ondan bana bir zarar gelmeyeceğinden o an emin oluyorum. 
(...)
Odanın ortasındaki minik masa, üç portakal kasasının üst üste dizilmesiyle oluşturulmuş. En üstteki kasaya örtü niyetine gazete kâğıdı serilmiş. Kâğıdın üzerindeki yemek artıklarının etrafında küçük sinekler geziniyor. Gazetedeki güzel kadın resminin göğsüne beyaz bir bakkal mumu dikilmiş. Masanın başındaki tek portakal kasası, sanırım tabure vazifesi görüyor. 
Leon, gazeteyi toplayıp kapının dışında silkeliyor. Serçe kırık camdan uçup gidiyor. Leon kasalardan tekini indirip bana da bir sandalye ayarlıyor. Çatır çutur oturuyorum. [Leon] [k]asanın üzerine tekrar serdiği gazeteyi avcuyla sıvazlayarak düzlüyor. Mumu aynı yere, kadını sol göğüs ucuna dikiyor.
Arada yağmur damlaları kırık camın boşluğundan geçip tenimi buluyor. Rüzgâr, serin serin enseme üflüyor. Leon iki üç denemenin ardından nemli kibrit kutusunun kuru kalmış köşesinde kibriti tutuşturmayı başarıyor. Tüpü yakıyor. Demliği kaldırıp çaydanlığa su dolduruyor. Poşetten çıkardığı bir parça kaşarı, pizza kutusunu, domates ve biberleri gazete kâğıdının üzerine diziyor. Peynirin küflü dış tabakasıyla sararıp kurumuş kenarlarını temizliyor. Domateslerle biberlerin çürümüş yerlerini de ayıkladıktan sonra, evyede hepsini sudan geçiriyor. 
Pizza kutusunun içinden yarım karışık pizza çıkıyor. Çayı demledikten sonra bıçağın sivri ucunu ince pizza hamuruyla kurumuş mozerellalı malzemenin arasına sokup iki katmanı birbirinden ayırıyor. Kasanın altında sakladığı soğanlardan birini çıkarıyor, kabuklarını soyuyor. Sonra soğanı, ayıklanmış domates ve biberleri, kaşarı ve pizza malzemesini ince ince doğruyor. Çaydanlığı, tüpün üstünden kaldırıp yere koyuyor. Onun yerine yerleştirdiği tencerenin dibini yağlıyor. Önce soğanla biberi, ardından domatesi ve son olarak da kaşarla pizza malzemesini içine atıp hepsini bir güzel kavuruyor. Ortalık mis gibi yemek kokmaya başlayınca, tavandaki tahtaların aralarındaki farelerin boncuk gibi parlayan gözleriyle pembe kedi burunları beliriyor. 
Leon, pizzanın hamur tabanlarını tencereye kapak yapıp çayları dolduruyor. Taze demlenmiş çay kokusu duyularımı hepten keskinleştiriyor. Isınınca yumuşayan pizza hamurunu ekmek niyetine çaylarımızın yanına bıraktıktan sonra geri dönüşmüş yemeğimizi porselen tabaklara pay ediyor...

(TOLGA GÜMÜŞAY - Kaçak Roman, Remzi Kitabevi)


***
    


AYŞE KULİN

Çöp toplayanlara ben çok kızardım. 
Annem Topağacı'nda otururdu. Oradan aşağı inerken hep toplarlar. Bir şeyler saçılır, kediler, köpekler oraya buraya taşırdı çöpleri. Çok kızarım, penceremi indiririm "Ya ayıp değil mi, ne yapıyorsunuz, pislik yapıyorsunuz, ayıptır, günahtır!" falan der penceremi kapar geçerim. 
Yine o yoldan evime dönüyorum, yine önüme gelen çöp toplayıcısına bağıra çağıra evime gittim. Akşam kitabımı aldım. Ertesi gün programa çıkacağız. Baktım kitaba, arkasını çevirdim. Aa kadın, yani yazar ilkokuldan terk. Allah Allah dedim, yani ilkokuldan terk, demek ki -beş yıldı o zaman ilkokul- üçüncü sınıftan çıkmış. Ne yazdı acaba bu kadın? Oturdum yatağın içine, incecik de bir kitap böyle, 132 sayfa mıydı neydi, başladım okumaya...

Güneydoğu'dan göçmüş bir aile, yerleşmiş varoşlara, hayatını çöp toplayarak geçiriyor. Ve ben kitabı okurken o çöp toplayanların evindeyim sanki. Büyük bir içtenlikle yazmış, gayet doğal bir samimiyetle yazmış. Ne yapıyorlar? Bizim, yani şuraya bir sigara külü düşer, atarız. İşte, çorap kaçar, atarız, ucundan parmağımız çıkar, çorabı atarız. Rengi beyazdan döner, artık beyazlatamayız, atarız. Onları çöplerden topluyorlar. Tamir ediyorlar, yıkıyorlar, ütülüyorlar, giyiyorlar. Düğünleri takip ediyorlar. Büyük otellerin çöp atılan yerlerine gidiyorlar. Kocaman pastalar atıyorlar oralara. Onları alıyorlar, kenarlarını kesiyorlar, ortasında kalan yeri ve konu komşu davet ediliyor. Pasta geldi, çaylar içiliyor. Çürük meyvaları onları da topluyorlar, çünkü o meyvaların çürümeyen bir tarafları da oluyor. Onları kesiyorlar, temizliyorlar, yiyorlar...
Gözümden böyle yağmur gibi yaş iniyor okurken. Şu anda bile ağlayabilirim bunu anlatırken. Nasıl utandığımı bilemezsiniz! Kitabı kapattım, yahu dedim ben ne biçim insanım? Bir an düşünmedim mi bir insan niçin çöpe kafasını sokup, başka birinin pisliğini deşeler? Hiç mi aklına gelmedi, yani bunu bir tek çöp deşmek olarak mı gördün?
Şimdi bakın bir kitap beni bir mahallenin içine soktu, bir evin içine soktu, hayatta düşünemeyeceğim bir yaşamı bana anlattı.
Onun için kitap çok önemli! Bir ilkokulu bitirmemiş kadının kitabı bile sizi kalbinizin bir yerinden vuruyor, sizi adam ediyor. Onun için kitap okuyun. Başkalarının duygularını, sizin gibi olmayan insanları tanımak için mutlaka kitap okuyun!


***




(Karikatür: BEHİÇ AK, Cumhuriyet Gazetesi)








Merhaba!

2 Kasım 2025 Pazar

MİZAHİ

 

"Sanat, dünyadaki tek ciddi şeydir. Sanatçı ise asla ciddi olmayan tek kişi."

(OSCAR WİLDE)


***


İşte sırtım, vurun.

Bu öyküler, onları bilenlerin ağzından çıktığı gibi yazılmıştır.

Muallim Naci: "Arz-ı hakikat eyledim, efsane sandılar" demişse de, burada söylenceye yorulabilecek en küçük fırdalar bile öykü dışı tutulmuştur. Belki zaman zaman -o da yazarlık belası- sözcüklerin gözü çıkarılmıştır ama, gerçeklerin gözü çıkarılmamıştır. Diyeceğim, biz boş kuyuya taş atmıyoruz, kalemi elimize aldığımızda da kafamızı bir yerlerde bırakmıyoruz.

(SALÂH BİRSEL - Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi)




Burada biraz soluklanalım. Aynaya bak bak gözlerimiz karardı. Daha doğrusu, ey okur, sen çimenler üzerine biraz uzanıp dinlen de biz de buraya Keçecizade İzzet Molla'yı getirelim. Bu kez de onu öldüreceğiz. Daha doğrusu o kendini öldürecek. Bunun için de kendimizi 1810 yılına ışınlamamız gerek. Mollamız o yıllarda varını yoğunu içki ve cümbüşte bitirmiştir. Düşmanları da onun bu durumunu öne sürerek adını bilginler defterinden kazıtmışlardır. Molla da bütün bütüne tango rengine boyanıp, kendini öldürme bozuk düşüncesine çengel atar. Bu işi de Göksu'da uygulamak için yanına bir binlik rakı alarak kayıkla Göksu'nun yolunu tutar. Vaniköy'den geçerken yalısının penceresi önünde oturan bir Bükreş Beyi kendisini evine çağırır. Bükreş Beyi, Ahmet Vasıf Efendinin Vasıf Tarihi diye bilinen Mehansinü'l Âsâr ve Hakayikü'l Ahbar adlı kitabını okuyordur. Tarihin kimi cümlelerine takıldığından o sırada bilgin kılıklı bir kişinin oradan geçişini nimet bilmiştir. Molla, Göksu'ya gideceğini söyleyerek bağışlanmasını isterse de Bükreş Beyi -kimi kaynaklar bu Beyin Kuruçeşme'de yalısı olan Hançerli Bey olduğunu söyler- üstelediğinden yalıya girmek zorunda kalır. Bey, soracağını sorar, karşılığını da alır. Keçecizade'den pek hoşlanmıştır. Molla ikide bir: "Artık izin veriniz, Göksu'dan sonra gideceğim yol pek uzundur. Geç kaldım" derse de yalı sahibi pek kulak asmaz. Onu ancak birkaç saat sonra salıverir. Ne var ki, Molla, Göksu kıyısına gelip dayanınca hoş görünümlü uşaklar -onlar niçin uşaktır bilinmez- koltuğuna girip kayıktan çıkarırlar, çok alengirli ve çok lebalep bir içki sofrasına götürürler. Biraz sonra Hançerli Bey de -hadi biz de ona Hançerli Bey diyelim- gelir. Sazlar çalınır, şarkılar okunur. Öyle yemekler yenir ki Keçecizade düş gördüğünü sanır. Bre aman, bu ne biçim kendini öldürmedir? Yoksa Molla, bizi maskaralığa mı almak istersin? Okurlara verdiğimiz söz ne oldu?
Yeniden bize yüz bin eyvah! Molla o anda değilse de, ertesi sabah -o geceyi Hançerli'nin yalısında geçirmiştir- kafasındaki bütün ölüm düşüncelerini siler süpürür. Hançerli Beye yaşamın yükü altında ezildiğinden buralara kendini öldürmek üzere geldiğini anlatmıştır. Rastlantıya bakın ki -böyle zamanlarda rastlantı hiç eksik olmaz- bizim Halet Efendi, o sıralar, Hançerli Bey'den bir armağan istermiş. Ertesi gün Bey, Molla'yı Halet Efendi'ye götürür:

-İşte Efendimiz, değerli bir armağan sunuyorum.

Halet Efendi, Molla'nın adını işitince burkulur. Keçecizade'nin bilginler katından indirildiğini biliyordur. Ama Molla ile laflamaya koyulunca yavaş yavaş ona değer göstermeye başlar. Böylece Keçecizade ile Halet Efendi de birbirlerini tanımış, birbirlerine çengel takmış olurlar. 
(...)
Şimdi izin verirseniz buraya bir de Hekimbaşı Behçet Efendi'yi getireceğiz. Yine İzzet Molla'nın yaşadığı günlerdeyiz. Göksu'ya adımını attıkta derenin kenarında bir takım testiler görür. Bunları İzzet Molla'nın ısmarladığını öğrenince, testiciye beş on kuruş verip testilerden birinin üstüne şu dörtlüğü kazdırır:

Sana nisbetle gevheri şair
Şenfera'ü Ferezdak olmuştur
İzzeta eski bildiğin çamlar
Kırılıp şimdi bardak olmuştur.

Şenfera ile Ferezdak eski Arap şairlerindendir. Hekimbaşı eski çamların bardak olduğunu söylerken Şenfera ile Ferezdak'ı çama, İzzet Molla'yı da testiye benzetmiştir. Keçecizade testileri alırken dörtlüğü kimin yazdırdığını sormuş, testici de: "Bir hoca efendi yazdırdı" yanıtını vermiştir. Molla, Behçet Efendi ile karşılaştığında dörtlüğü kendisinin yazdırdığını söyleyince Hekimbaşı:

-Benim yazdırdığımı nerden bildin?

-Neden bilmeyim, Şenfera ile Ferezdak'ı İstanbul'da bilen, senden benden başka kim kaldı?

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır)


***


"Okuduğun her şeye inanacaksan, hiç okuma daha iyi."

(Japon atasözü)







Merhaba!

28 Ekim 2025 Salı

NE, NEDEN, NASIL ?

 


DOĞAN AVCIOĞLU

En büyük sorun, ülkenin yeniden emperyalist bir hegemonya altına girerek, yarı sömürge ve yarı feodal bir nitelik kazanmasıydı. Aydınlanma ve sanayi devrimi yarım kalmış, Cumhuriyet ihanete uğramıştı. Emperyalizmin hegemonyasının nasıl kırılacağını düşündükçe öfkeleniyordu. Bu öfke onu ateşleyen en önemli dürtüydü. Emperyalizmin Türkiye'ye kurduğu tuzakları, uğradığı ihanetleri düşündükçe öfkesi de devrimci heyecanı da artıyordu. "Bu tuzakları görmemek için kör olmak gerekir" diye düşündü Doğan... Yeni sömürgecilik yoğun bir sis gibi ülkeyi sarmıştı. 
İlk kez bir Amerikan filosu İzmir'e gelmişti. Bu ziyaretlerin arkası gelecek, yurtseverlerin tepkileri büyüyecek ve protesto eylemlerinde birçok devrimci canından olacaktı. Türkiye'ye kurulan tuzaklar 1947'de Truman Doktrini ile devam etmişti. Köy Enstitüleri'ne de bu sıralarda saldırmaya başlamıştı toprak ağaları ve gericiler... Batılı emperyalistler de kendi değerlerine ihanet ettiklerine aldırmaksızın, Türkiye'yi yeniden köleleştirecek bu gerici saldırıları destekliyordu. Kapitalizmin çıkarları her şeyin üstündeydi. Köy Enstitüleri sayesinde özgürleşen köylü, Cumhuriyet'in demokratik devrimini içselleştirebiliyordu. Hâlâ bir köylü toplumu olan Türkiye ağaların ve şeyhlerin toplumsal kontrolünden çıkıyordu. Bu yüzden bu okullar kapatılmalıydı. Öyle de yapıldı.

Kara Kuvvetleri -ki bu ülkenin kurulmasında en büyük etkisi olan kurum- bile askerlerinin giysilerini Amerikan modeline göre değiştirmişti. Türk subayları artık Amerika'da eğitim almaya da başlamıştı. Karın eriyerek yavaşça ayakkabının içine sızması gibi ABD kanımıza, kültürümüze sızmaya başlamıştı. Ulusal ordu, giderek bir NATO silahlı gücüne dönüşüyordu. 
Bu arada yardım heyetleri adı altında Amerikalılar sık sık topraklarımızı ziyaret etmekten geri kalmıyordu. Türkiye, 1948'de bir yıl önce katıldığı IMF'den 50 milyon dolar kredi almak için başvurmuştu. Ülke, emperyalizmin kucağına düşüyordu. Laiklik de o günlerde çiğnenmeye başlamıştı. Din dersleri ilkokullarda dayatılmış, ilk ilahiyat fakültesi Ankara'da açılmıştı. Türbeler de açılmış, bastırılmış kimi tarikatlar yeniden yeryüzüne çıkmaya başlamıştı. Bütün bu gelişmeler Demokrat Parti iktidarının habercisiydi. Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında tarafsız kalması çok önemli ve doğru bir politika olmakla birlikte, el altından Nazi Almanyası ile yürütülen ilişkiler nedeniyle büyük bir korku yaşadığı günlerdi. Bu korku, savaştan dev bir güç olarak çıkan Sovyetler Birliği ile ilişkilerin bozulmasından kaynaklanıyordu. İnönü yönetimi, savaşı Nazilerin kazanacağı varsayımıyla 1922 tarihli Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması'na aykırı işler yapmıştı. İşte bu yanlış ve onun yarattığı korku, kocaman ülkeyi yeniden Batı'nın ve ardından NATO'nun kucağına düşürmüştü. Adeta bir panik yaşanıyordu. Bu koşullar altında emperyalist Batı, İnönü yönetimini seçime zorluyordu. Sonuçta, Türkiye çok partili rejime geçecek, 14 Mayıs 1950 tarihinden itibaren iktidara Celal Bayar ve Adnan Menderes yönetimindeki Demokrat Parti gelecekti.
Kurtuluş Savaşı'nda silahla kovulan "emperyalizm" artık siyasetle, parayla, eğitimle, yatırımla ülkemize giriyor, istediğini yaptırıyordu.

(SEVİM KAHRAMAN - Avcıların Üç Günü, Destek Yayınları)





26 Ekim 2025 Pazar

KRALLARA HAYIR !

 

İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.



'GELECEK' TÜKENDİĞİNDE

Geçtiğimiz aylarda, küreselleşmenin, neoliberalizmin dağılması hızlanır, yeni bir finansal kriz olasılığına ilişkin tartışmalar yoğunlaşırken Madagaskar'dan Nepal'e, Bangladeş'e, Sri Lanka'ya, Endonezya'ya, Fas'tan Kenya'ya, Peru'ya, Paraguay'a, hatta Arjantin'e sokaklarda isyan havası esiyordu. Gençler (Z  kuşağı) hemen her yerde, işsizliği, yolsuzlukları, adaletsizlikleri, düzenin bir "gelecek vaat edememesi"ni protesto ediyorlar. Bu eylemlerde, çoğunlukla Japon mangası One Piece'ten alınan hasır şapkalı kuru kafalı bayrak dikkati çekiyor. O bayrak, yaşlı, yorgun iktidarların gölgesinde doğan bir kuşağın isyanını simgeliyor.
Bu öfkenin ekonomik kökleri derin. Genç işsizliği, borç, düşük ücret, kamu hizmetlerinin çöküşü... Teknoloji onlara dünyayı gösteriyor, kendi yaşamlarıyla kıyaslama olanağı sunuyor ama o dünyanın kapılarını açmıyor; yoksunluk duygusunu küreselleştiriyor; "Z kuşağı" artık sadece kendi ülkesindeki değil, bütün bir sistemin çürümüşlüğüne itiraz ediyor. Madagaskar'da elektrik kesintileri, Nepal'de sosyal medya yasağı, Fas'ta Dünya Kupası harcamaları, Arjantin'de neoliberal yıkım... Tetikleyici nedenler farklı olabiliyor ama yöntem aynı: kitlesel protesto, mizah, müzik, görüntü ve parodiyle harmanlanmış bir başkaldırı dili.
Kurulu düzenin seçkinleri, bu genç kuşağın adalet arzusunu, ironik dilini anlamakta, cevap vermekte zorlanıyor. Sol siyasi hareketlerde özgün dinamiklerini... Bu isyanların, lidersiz, merkezsiz, saniyeler içinde örgütlenebilen, TikTok ve Discord gibi dijital ağlarla birbirine dokunan biçimi, geçen yüzyıla damgasını vurmuş, merkeziyetçi-bürokratik siyasi geleneklerin mirası olan yapılara sığmıyor.


(Fotoğraf: KAMİL KRZACZYNSKİ, Getty İmages)

KRALLARA HAYIR

ABD'nin 50 eyaletine yayılan, "Krallara Hayır" (No Kings) eylemleri de bu küresel dinamiğin bir parçasıydı. 7 + milyon kişi, Trump rejiminin otokratik gücüne (süreç olarak faşizme) karşı renkli kostümler, mizah dolu pankartlar, müzikli yürüyüşlerle sokağa çıktı. O yürüyüşlerde "One Piece" bayrağı yoktu ama adalete ilişkin benzer talepler vardı.
Bu isyanlar salt politik tepkiler değil, yaşlanan iktidarlara / "adamlara" karşı, kuşaklar arası bir sınıf savaşının kültürel ekoları.
Bu hareketlerle eşzamanlı olarak, merkez ekonomilerde, dünyanın geri kalanını da etkilemeye aday bir kriz dinamikleri güçleniyor. Warren Buffett ve The Economist geçen hafta zengin ülkelerin "borç içinde boğulduğuna" işaret ediyorlardı: "Devletler borçlarını sessizce eritmenin yolunu yine enflasyonda" arayacakmış. Bu tercih, orta sınıfın birikimlerini, genç kuşakların geleceğini tüketiyor. Ekonomik düzlemde yaşanan bu en zenginlerden yana sessiz yeniden bölüşüm, siyasal düzlemde gençlerin (işçi sınıfının bu kesiminin) öfkesini tetikliyor. Onlar kendilerinin sadece politik sistemin değil, ekonomik düzenin de dışına itilmiş hissediyorlar.
Türkiye'de de bu dalgaların yankıları hissediliyor: Üniversite mezunu işsizliği, artan kiralar, gelecekte hayat kurma olanaklarının giderek daralması, kültürel baskılar, yargıya güvensizlik, ifade, yaşam tarzı özgürlüğünün kısıtlanması... Gençler, sık sık umutsuzluğu, mizaha çevirerek, fırsat bulduğunda sokaklara çıkarak, bu yılın başından bu yana CHP mitinglerine katılarak direniyor. 
Bu kuşak henüz neyi istediğini tam formüle edemiyor ama kalıplaşmış, çürümüş güç-adalet ilişkilerini, "adamların" yukarıdan buyruklarını istemediğini iyi biliyor. Bu paradoks belki bir zayıflık ama yeni bir tahayyül alanı açtığı da bir gerçek.
Bugün hem ekonomik hem siyasal düzen, kendi ağırlığı altında çatırdıyor. Kurulu düzenin korunma refleksi "süreç olarak faşizmi" besliyor. Tarih yine, bir büyük hesaplaşmaya doğru akıyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)



Karikatür: MUSA KART







Merhaba!