"Kuzey kutbunda mahsur kalan balinaları bile kurtarmaya gittiler ama bizi kurtarmaya kimse gelmedi."
(ZERRİN TAŞPINAR)
"Kuzey kutbunda mahsur kalan balinaları bile kurtarmaya gittiler ama bizi kurtarmaya kimse gelmedi."
(ZERRİN TAŞPINAR)
Nedir zorbalık? Eflâtun'un bu konuda bir sözü var. Zorbayı şöyle tanımlamış iki bin dört yüz yıl önce yüce filozof: "Zorba, gözünü dört açıp kimlerde yürek, kimlerde üstünlük, akıl, güç olduğunu bir bakışta görmek zorundadır. İstesin istemesin bunlarla uğraşmadan, ayaklarını kaydırmadan rahat edemez. Sonunda devleti temizler hepsinden... Evet, hekimlerin başvurduğu temizlemenin tam tersi. Onlar bedende kötü ne varsa atıp yalnız iyiyi bırakırlar, zorba ise iyilikleri atıp kötüleri bırakır. Yapabileceği iki şey birbirinden beterdir: Ya yaşamaktan vazgeçecek, ya çoğu kendisini sevmeyen aşağılık insanlar arasında yaşayacak."
Görüyorsunuz, "zorba" binlerce yıl geçmiş, ona has niteliklerini hep korumuş! Düşman olduğu değerler belli; yüreklilik, üstünlük, akıl!.. Hepsini temizleyecek ki kendisi gibi irili ufaklı zorbalarla topluma, devlete egemen olabilsin. Bir toplumda ne kadar erdem varsa hepsini kökünü kazıyacak ki kendini huzurlu, güvenli bulsun!
Zorbalığın ana kuralları var, hiç değişmeyen, yüzyıllar sonra bile yürürlükte, ayakta kalan. Bunları da Aristo şöyle özetlemiş: "Zorbalık kuralları şunlardır: En önemli kişileri elden geldiğince alçaltmak. İşten en iyi anlayanları devletten uzaklaştırmak. Halkın dernek kurmasını, şenlik yapmasını, okuyup öğrenmesini önlemek, ruhu yükselten ve insana güvenlik veren her şeyi engellemek, okula gitmelerini, toplanıp eğlenmelerini yasak etmek, insanlar arasındaki ilişkiler onlara güven verdiği için, yurttaşların birbiriyle düşüp kalkmasını önlemek için her çareye başvurmak, gece gündüz sokaklarda devriyeler gezdirip kapıları dinletmek, herkesin mahrem hayatını açığa vurmak. İnsanlar böylece yavaş yavaş köleliğe alışırlar. Her yerde casuslar bulundurulur yapılan ve söylenen her şeyi öğrenmek için. Hieron'nun Sirakuza'da yaptığı gibi toplantılar yapılan her yere curnalcı ve iftiracılar salınır." Aristo zorbalığın ayakta kalmak için başvurduğu önlemleri sıralarken şunları da ekliyor: Yurttaşları yoksul bırakmak, savaş açmak...
Değişmiyor, hedefinden şaşmıyor, yeni yöntemler aramıyor, hep aynı çizgide, hep aynı kesin kurallarla çalışıyor zorbalık!.. Halkı sindirmek, önemli kişileri elden geldiğince aşağılatmak, halkı parçalamak, köleleştirmek... Eskiden bir "zorba" bunu tek başına yapardı, tabii yardakçıları ile... Şimdi aşırı sağcı partiler, dernekler, politikacılar toplumu tek bir zorbanın buyruğuna sokmak için aynı yolu yöntemi izliyorlar. Her şeyden önce yasaları ayaklar altına almaktır başlıca tutumları.
"Ben ezilmiş insanların
Acı çeken, sancı çeken çocuğu
Irgatların Irgatı"
"Napoli'yi gör de öl derler. Yok a canım! Esas Gökova'yı gör de yaşa!
(HALİKARNAS BALIKÇISI)
O zamanlar "Mavi Yolculuk" kavramı bile yokken babamın Gökova'ya gittiği günler onun balıkçılık dışında asıl Gökova'yı keşfettiği günlerdir. Hemen hemen her kitabında bahsettiği, gördüğü bu güzellikleri içi titreyerek dostları ve sevdikleriyle paylaşmak isterdi. İşte bu nedenle daha biz Bodrum'dan İzmir'e taşınmadan önce İstanbul'daki çok sevdiği dostlarına, özellikle de Sabahattin Eyüboğlu'na mektuplar yazar;
"Yahu kırın artık şu zincirleri, bırakın İstanbul'u birkaç gün; gelin güneye, kendi gözünüzle görün benim gördüklerimi" diye diretirdi. Herhalde Eyüboğlu bu ısrarlara dayanamamış olacak ki birkaç arkadaşı ile Bodrum'a gitmeye karar vermişti.
Yıl 1946, yani sonradan türeyen birçok "Mavi Yolculuk" uzmanının yazdığı veya söylediği gibi ilk Mavi Yolculuk 1961'de başlamadı, 1946'da yapıldı.
Bu ilk Mavi Yolculuk'a sekiz kişi katıldı. Bu ilk "Mavi Gezi"ye Cevat Şakir'in ısrarıyla katılan bu kişiler, zamanın kültür hayatına büyük katkıda bulunan çok özel insanlardı. Onların yaşantıları, siyasal düşünceleri yadırgansa da her biri birer değerdi. Nedense hepsine solcu ve komünist yaftası yapıştırılmış ve mimlenmişlerdi. Buna rağmen hepsi vatansever, eğitimli kişilerdi, hepsi de insan sevgisiyle dolu hümanistlerdi.
(İSMET KABAAĞAÇLI NOONAN - Anılar Akın Akın / Bilgi Yayınevi, 2009)
Tarihi boyunca Anadolu, kendisini tutsak almak isteyen tüm yeni kültürleri bağrında eritmeyi bilmiştir.
(ÖNER YAĞCI)
***
Ben, Anadolu'nun korkunçluğunu görmüş, yüreğimde duymuş kişiyim. Makal da öyle, Fakir de öyle... Oyunlarınızı bize yutturamazsınız. Bundan sonra mağaradan, yer altından, açlıktan gelen hiç kimseye yutturamayacaksınız. Biliyor musunuz, haberiniz var mı, biz değil, o mağaradan beter yerlerde yaşayan ışıksızlar da görür gibi oldular oyunlarınızı. Heeeey, gözünü sevdiğimin yirminci yüzyılı, sen olmasan, sendeki halkın gücü olmasa, üstümüzdeki kara bulut, karanlık gece böyle kolayca kalkar mıydı?
Bu yirminci yüzyıldır. Yılanların Öcü oynanmasa da olur. Fakir yazmasa da, öğretmen olmasa da olur. Yüzlerce Yılanların Öcü yazılacak, binlerce Fakir Baykurt çıkacak.
Dün oyununuzu açık oynuyordunuz. Bugün bir paravan buldunuz. Yarın, er geç, o paravan önünüzden çekilecek. Ve siz Anadolu düzlüğünün ortasında çırılçıplak, ışığımızın içinde yarasalar gibi, baykuşlar gibi halkımızın karşısında, gerçek vatanseverlerin karşısında kalacaksınız.
Yobazlarınızla, ağalarınızla, yalanlarınızla, yutturmasyonlarınızla, bütün karanlık, gerici gücünüzle bir zaman daha oyalanacaksınız, biraz daha ışığımıza bent kurmaya çalışacaksınız. Ama sonunda ışığımız gözlerinizi kör edecek.
Ama siz içimizde, insanlığımızda birer çirkin yarasınız. Geçen yazımda da söyledim, bizim memleketimizde sizin gibiler var diye, ben yirminci yüzyıldan utanıyorum. (11 Şubat 1962)