25 Ekim 2015 Pazar

ÇOCUKLARA KIYMAYIN EFENDİLER




   Ah en zengin sofra çocukların gülüşlerinin olduğu sofra değil midir Agafya?
   Çocukların gülüşleri, narın ikiye ayrılması gibidir, kırmızı kırmızı gülüşler dökülür sofraya, birçok nar tanesi nasıl dökülürse bereketiyle eve...Düşer eline, yemeye kıyamayacağın kadar güzel gülüşler...

ERTÜRK AKŞUN
(Agafya)







   "1946'larda TBMM'de Toprak Kanununa karşı çıkanlardan birkaç milletvekili, Hasanoğlan'a geliyor. Üretilen dedikoduların belgelerini toplayacaklar.Birkaç gün derslere girip çıkıyorlar, kız erkek ilişkilerine bakıyorlar, havadan orakla çekice benzediği keşfedilen! yapıları gözden geçiriyorlar. Enstitüleri karalamaya yetecek tutamak bulamıyorlar. Ayrılacakları gün biraz erken kalkıp sabah hayatını da gözlüyorlar. Öyle 'kaldır kolları, indir kolları' biçiminde bir kültürfizik çalışması yok! 1200 öğrenci geniş bir alanda daire olmuşlar. Ortada mandolinler, sazlar ve kocaman bir davul, zeybek oynuyorlar. Oyun başı, 'Kollar' deyince, 1200 kişi kolları kaldırıyor; 'sek!' deyince sekiyor, 'çök!' deyince çöküyor. Halay horon hep böyle birlik halinde oynanıyor. Sonra türkülere geçiyorlar. 1200 kişi hep bir ağızdan aynı türküyü söylüyor: 'Atımı bağladım nar ağacına.'
   Hemen Tonguç'a koşuyorlar: 'Yahu, bunlar her gün bu oyunları böyle oynarlar mı?' 'Oynarlar.' 'Türküleri söylerler mi?' 'Söylerler.' 'Bu Enstitülerden kaç tane var?' '20-21.' 'Hepsinde de sabahlar böyle mi başlar?' 'Evet, böyle başlar!'
   'Hımmmm' diyorlar. Hım diye diye Ankara'ya koşup kara kazanların altını ateşliyorlar."

FAKİR BAYKURT
(TÖS Gazetesi-20 Nisan 1968)





   Okulda öğrendiklerini köylerde uygulamaya başladılar. Köylüye kooperatif kurdurdular. Köye su, elektrik getirdiler. Köylüye modern tarımı, hayvancılığı öğretmeye başladılar. Motor ve teknik bilgilerini köye taşıdılar. Köylüye her konuda yardımcı oldular. Hastaya iğne yaptılar. Köylünün saban demirini onardılar; evinin temelini attılar, çatısını çattılar. Köyde zihniyet değişmeye başlamıştı. Yüzyıllardır köylünün sırtından geçinenler bu uyanışa izin veremezlerdi. "Böyle giderse çobanlık yapacak kimse bulamayacağız" diye dert yanıyordu bir ağa. 
   Önce Hasanoğlan Müdürü Rauf İnan görevinden alındı. Tonguç "Bir kez kelle verirseniz bir daha önünü alamazsınız" diye uyarmıştı İnönü'yü. 1947'de Tonguç görevden alındı. Arkasından Hasan Ali Yücel'in bakanlığına son verdiler. Köy Enstitüleri programı değiştirildi; tarım ve teknik program uygulanmaz oldu. Tüm Enstitü müdürleri değiştirildi. Öğretmenlerin okulla bağları koparıldı. Hasan Ali'nin yerine gelen Reşat Şemsettin Sirer "Tonguç'un belini kıracağım" diyordu. İki seneden az görevde kalmasına karşın Enstitüleri bitirdi, köy çocuklarının çanına ot tıkadı. Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyetin aydınlanma kurumlarını kendi eliyle boğmuştu. Aydınlanma çocuğu daha serpilip gelişemeden bağırta bağırta boğulmuştu. İşlenen bir cinayetti.
   Sonuç çok acı oldu. Köyler akın akın kentlere geldi. Onları kentlerde din tüccarları bekliyordu. Dini politikaya alet edenler kente yeni gelenleri avuçlarının içine aldı ve başımıza iktidar oldu. Tonguç'un belini kıracakken Cumhuriyetin beli kırıldı.(Aydınlık Gazetesi)


   Karalama kampanyalarına rağmen Köy Enstitülerinin  toplumsal bellekteki olumlu izi silinemedi ve mezunlarının sesi yurdun dört bir yanında duyuldu.
   Yoksul köylü çocuklarının devrimci, toplumcu, halkçı, aydınlanmacı birer Cumhuriyet aydınına dönüşmelerinin ve kendileri gibi kuşaklar yetiştirmelerinin öyküsü kuşaktan kuşağa aktarıldı.
  







   Pamukpınar Köy Enstitüsü'nde yetişen Emin Özdemir'in "Gençler Anadolu'ya" parolasını  iliklerinde duyan 17 yaşında bir genç olarak başladığı köy öğretmenliği büyük bir düş kırıklığıyla sonuçlanır. Cehaletin elinden güzel bir kız çocuğunu kurtaramaz, okuldan zorla alınıp evlendirilmek üzereyken çocuk intihar etmiştir. Çok güzel, etkili konuşan Emin Bey, cenazenin başında köylülere tek bir söz söyleyemez, tutulur kalır, yere tükürür sadece.


EMİN ÖZDEMİR






Merhaba!

18 Ekim 2015 Pazar

FUTBOLA DAİR







   1938'de Niğde'de askerliğini yapan Mehmet Raşit Öğütçü, 'yabancı rejimler lehinde propaganda yapmak ve isyana teşvik' suçlarından tutuklanarak beş yıl hapis cezası alır. Önemli suçları arasında Maksim Gorki ve Nâzım Hikmet okumak da vardır.
   Bursa'da çile dolduran Öğütçü, esaretinin ikinci yılında cezaevine düşen yeni bir mahkûmla tanıştırılır. Avluda, karşısında topuklarını bir asker gibi birleştirerek elini sıktığı kişi, kendisini okuduğu için suçlandığı Nâzım Hikmet'ten başkası değildir. Cezaevinde kısa sürede dost olurlar.
   Öğütçü, şiirlerini takma isimlerle çeşitli dergilere yollar. Nâzım, onu düzyazı ve romana teşvik eder. Bursa'daki hapishane bahçesine ilginç anılar düşer.
   Avluda futbol oynamaya hevesli olanlardan biri de Nâzım Hikmet'tir. Hikmet, futboldaki kişisel başarısını bir şiirle özetler:

   "Futbolda eski kurdum.
   Fenerbahçenin forvetleri 
   mahallede kaydırak oynayan birer piç kurusuyken
   ben
   en ağır hafbekleri yere vururdum.
   Futbolda eski kurdum..."

   Oysa Mehmet Raşit'in bu konuda söyledikleri daha farklıdır:
   "...İşe uzun boylu, sarı saçları kıvır kıvır, kırk yaşlarında mavi gözlü şair de karıştı. Hem de takımın en zor yerinde oynuyordu: "Ortahaf." Şiirleri kadar usta ya da nefesli olmadığı için, onu ve defansı geçer, onu çıldırtırdık.
   Mehmet Raşit, Nâzım'ın futbolculuğunu yerden yere vursa da onun hayattaki duruşu ve edebiyattaki ustalığına hayrandır. Önerilerini dinleyecektir. 1943'te İkdam Gazetesinde bir öyküsü yayımlanır. Bu öyküsünde ilk defa bir mahlas kullanacak ve bunu bir daha değiştirmeyecektir."Asma Çubuğu" adlı öykünün altında Orhan Kemal imzası bulunur! (ERK ACARER- BirGün Gazetesi)
   









BRUNO METSU


   Dünya futbol tarihinde söylenen bazı söylemler futbolun sadece futbol olmadığını gösterir... Nitekim, 15 Ekim 2013'te hayatını kaybeden, bir dönem Senegal Milli Takımı'nın teknik direktörlüğünü üstlenen Bruno Metsu da bu sözlerin sahiplerinden biriydi. 2000 yılında Gana'daki görevinden ayrılıp ardından Senegal'le anlaşarak, 2002 Dünya Kupası'nda boy gösteren Fransız Metsu, finallerde Fransa'yı eleyince, özellikle ülkesinden tepkilere maruz kaldı. Aldığı tepkilerin ardından açıklamalarda bulunan Bruno Metsu, "Ben kalbi siyah olan bir beyazım" ifadeleriyle özellikle ırkçılığa karşı sağlam bir duruş sergilemiş ve gönülleri fethetmişti. Beyaz Büyücü lakaplı futbol adamı, futbolculuk kariyeri boyunca Fransa dışında forma giymezken, teknik direktörlük kariyerinin son 12 yılını ise Arap ve Afrika ülkelerinde geçirdi. (HÜSEYİN KAYA-Aydınlık Gazetesi)


Al Wasl'lı futbolcular, Metsu kansere yakalanıp görevi bırakınca gollerine böyle sevinmişlerdi.










   Savaş yüzünden genç yaşında Sırbistan'dan ayrılmak zorunda kalan Ergiç, işçi olan babasının da etkisiyle futbolun yeni düzenini hep sorguladı. İsviçre Basel'de taraftarın sevgilisi oldu. Bursa'da 4 büyüklerin egemenliğini kırıp şampiyonluk gördü. "Neden hakemler gol sevinçlerinde formayı çıkartmaya sarı kart gösteriyor? Forma reklamı görülmüyor diye. Para, futbolun dengesini bozuyor..." Böyle buyurmuştu Bursa'nın en baba adamı İvan. Sponsor ve menajerleri hep reddetti, elinden geldiği kadar futbolun endüstrileşen kısmından uzak tuttu kendini. Bursa, Şampiyonlar Ligi'ne çıkınca kente gelen Manchester United'ı seyredebilsinler diye okullardan gizlice 630 çocuğu kale arkasına yerleştirdi. Onun için "Bir çocuğun Bursa'da Manchester United'ı izlemesinden daha önemli bir şey olamaz"dı. Çocukların velilerinden biri biletin kaynağını araştırıp bulunca bunun duyulmasından hayli rahatsız olmuştu. (BirGün Gazetesi)




İVAN ERGİÇ






   Halka en yakın yer neresi? Çizgi. Ben de çizgide beklerdim. Antrenör ve idarecilerin olduğu tarafta oynamayı sevmiyorum. Kapalının önünde oynamamak için bir devre sağ açık, bir devre de sol açık oynardım."




"Futbol borsada değil arsada oynanır."

METİN KURT








Merhaba!

11 Ekim 2015 Pazar

ŞİİR VE ÖLÜM




Ne o, kımıldamaz oldun, taş kesildin, ne o.
Yeller duruverdi
Duruverdi ses.
Nereye gittin ha, kınalı kuzum, çabucak nereye gittin
Ölüme deme.


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA







   "Şiir, çağının seslerinin yankısını taşır. Kahkahalar, çığlıklar, ıslıklar... Aşk şarkılarına marşlar karışır, ağıtlara çocuk sesleri. Çok sesli bir korodur şiir, bir orkestra...
   ...Şiir, çağının seslerinin yankısıdır. Sokaklardan kopup gelen seslerin uğultusudur. Zafer şiirlerinde ölen askerlerin analarının ağıdı duyulur. Aç çocuk ağlayışları ve dul kadınların çığlıkları. Bu yüzden ürperir bu şiirleri okuyanlar.
   Çağının seslerinin yankısı duyulur şiirde. Şiirinde güzel seslerin yer almasını isteyen şairin işi zordur. Çünkü açlığı, savaşları durdurmak için uğraşmak zorundadır. O şairlerin seslerini duyarız, çocuk seslerine kulak verdiğimizde."


SENNUR SEZER






   "Bu yüzyılda hayatın bize çizdiği özgürlük ve güzelliklerle dolu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı. Hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve savaşların içine sürükledi. Hızımızı artırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz."


CHARLİE CHAPLİN








Ankara'daki terör eyleminde 100'e yakın ölü ve 150'ye yakın yaralı var.
Ülkede üç günlük yas ilan edildi.
 Teröre lanet olsun!

2 Ekim 2015 Cuma

ACIYI BAL EYLEDİK





kör olasın demiyorum
kör olma da
 gör beni

damda birlikte yatmışız
öküzü hoşça tutmuşuz
koyun değil şu dağlarda
san kendimizi gütmüşüz
hor baktık mı karıncaya
kırdık mı kanadını serçenin
vurduk mu karacanın yavrulusunu
ya nasıl kıyarız insana

sen olmasan öldürmek ne
çürümek ne zindanlarda
özlem ne ayrılık ne
yokluk ne yoksulluk ne
ilenmek ne dilenmek ne
işsiz güçsüz dolanmak ne
gün gün ile barışmalı
kardeş kardeş duruşmalı
koklaşmalı söyleşmeli
korka korka yaşamak ne

kahrolasın demiyorum
kahrolma da
 gör beni

HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL










   "Değerleri ayırt etme bilincine eren bireylerden oluşan toplumlar, değerlerine sahip çıkar. Bu bilince ermedikçe bilim, eğitim, politika, sanat, her alanın sahtesi gerçeğinin yerini alır. Her alanda gerçekleriyle değil, çalıntıları ya da kopyalarıyla gözü boyarlar."

ADNAN BİNYAZAR








   "...Bu kez de İstanbul Tevkifhanesi'nden dağıtım başladı. Benim de içinde bulunduğum bir kısım mahkum Sinop'a, meşhur Sinop Cezaevi'ne postalandı. Bizi vapurla yolladılar Sinop'a. Daha biz varmadan adımız sanımız varmış Sinop'a: 'Komünistler geliyor!'
   Halk rıhtıma yayılmış bize bakıyor. İn miyiz, cin miyiz, neyiz? Baktılar ki adamız, hoşlanmadılar. Hemen dağıldılar..."




Dün iddianame dağıttılar,
Beni de asacaklar...
Bilirsin,
Asılanı soymazlar.
Oraya, iki şey götüreceğim.
Üzerinde 
Ellerinin izi gömleğim
Ve DAVAM.
Ölüm ölümdür, Nasıl olursa olsun.
Fakat
Benim ölümüm
Bayram yerine gide bir çocuk gibi
Sevinçli ölüm...
Üzülme gülüm...

SEYFİ BABA
(SEYFİ TEKDİLEK)








"Hayat üç buçuk ile dört arasındadır. Ya üç buçuk atarsın, ya da dört dörtlük yaşarsın."

NEYZEN TEVFİK








Bugün kırk yıllık çocukluk arkadaşım TUNCER NOYAN SAYIR'ı kaybettik.


Uğurlar olsun!



   

27 Eylül 2015 Pazar

YAŞAR KEMAL ANADOLUDUR





Yazar bir yere aittir evet, o aidiyetini yazdığı dil belirler. Bu anlamda Yaşar Kemal Türkçedir, Anadoludur.

FERİDUN ANDAÇ








"Türkçe Yaşar Kemal'in çocukluk arkadaşıdır adeta, birlikte büyümüşlerdir."

HAYDAR ERGÜLEN






   Yıl 1974...Yaşar Kemal, Elia Kazan ve ben bir yolculuğa çıktık...İstanbul'dan başlayıp otomobille Truva, Bergama, İzmir..."Amerika, Amerika" filminin yasaklanması nedeniyle Elia Kazan'ın Türkiye'ye gelmeye korktuğu, daha doğrusu gizli geldiği günlerdi. Yol boyunca Yaşar Kemal bize Homeros'u, İlyada'yı anlatıyor. Anlatıyor mu dedim? Anlatmıyor, yaşıyordu...
   Bergama'da dolaşmaktan yorgun düşmüştüm. Bir taşa tüneyip dinlenirken onlar hoplaya zıplaya uzaklaştılar. Bir ara yanıma bir delikanlı geldi. Bütün gün her taşa, her sütuna eğilerek geziyi sürdüren Elia Kazan'la Yaşar Kemal'i göstererek "Kim bunlar" diye sordu. Ben de ona, "Neden sordun ki", dedim. Çocuk, "Deminden beri onları izledim. Biri Türkçe konuşuyor, öteki İngilizce ama bir anlaşıyorlar, bir anlaşıyorlar; ben bu işten bir şey anlamadım" dedi. "Biri İngilizce öğretmenim, (gizli geldi ya, öyle diyorduk) öteki Yaşar Kemal" deyince çocuğun yüzü aydınlandı ve şöyle dedi: "Ha o zaman anlaşıldı. Yaşar Kemal Toroslar'da ağaçlarla, sularla, dallarla, çiçekler, böcekler, arılarla bile konuşur anlaşırmış. Bu İngiliz'le mi anlaşamayacak!"
    
ZEYNEP ORAL










Koca Yaşar Kemal. Ulu çınar. Anadolu'nun yüce çınarlarından biri. "Daldan eğme değil, kökten sürme."

Topal karıncanın dostu, karıncanın su içtiği yer. Türkçeye su veren usta.

HAYDAR ERGÜLEN







   2007 yılı. Sonbahar. İtalya'nın ünlü La Scala Operası'nda Yaşar Kemal'in 1953'te yazdığı "Teneke" operasının prömiyeri var. Milan'dayım. 
   Eseri besteleyen Fabio Vacchi...Sahneye koyan sinema dünyasının efsanevi yönetmeni Ermanno Olmi...Sahne ve kostüm tasarımını yapan ünlü heykeltıraş Arnaldo Pomodoro...Benim "devlerin buluşması "diye nitelediğim muhteşem bir yaratıcı ekip!
   Görkemli opera salonu ağzına dek doluydu. Şeref locasında ev sahibi rolünde kraliçe edasıyla oturan Leyla Gencer'in yanında oturan Yaşar Kemal, kocaman bir çocuktan farksızdı...Heyecanını gizlemeye çalışan kocaman bir çocuk...Opera sona erip, millet ayağa fırlayıp alkışladığında, tüm kadroyla birlikte Yaşar Kemal'de sahnedeydi...Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Durdu durdu, herkesle birlikte bir kaç kez selam verdi, sonra...Sonra bir anda döndü, hemen yanı başında duran Arnaldo Pomodoro'yu kucaklayıverdi. Ama ne kucaklayış!  Sıcaklığı, tüm operayı sardı! Adamın ayakları yerden kesildi;Yaşar Kemal'in kollarında kayboluverdi. Sanki "Sen misin  Anadolu'yu sahneye taşıyan, işte Anadolu kucaklaşması" der gibiydi...
   Bu sahneyi benim gibi gözyaşlarıyla izleyen bir İtalyan arkadaşım, sonradan şöyle diyecekti: O kucaklaşma anı, tıpkı romanları gibiydi. Öylesine sahici..."

ZEYNEP ORAL










"İri cüssesi ve tok sesiyle, herhangi bir mekana girdiğinde, o mekan silme Yaşar Kemal kesilirdi."

IŞIL ÖZGENTÜRK








Merhaba!

20 Eylül 2015 Pazar

SAVAŞ VE GERÇEK




   "Önce ekmekler bozuldu sonra her şey...Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu. Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığı şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı."



OKTAY AKBAL
(Önce Ekmekler Bozuldu)






                                                                          

                                                                           
Ailesiyle Suriye'deki savaştan kaçan 13 yaşındaki Kenan'ın sözleri de sığınmacı dramının faillerini ve Batı ülkelerinin sığınmacılara yönelik tavrını tüm gerçekliğiyle gözler önüne serdi. Gittikleri ülkelerde hoş karşılanmadıklarını söyleyen Kenan dünyaya önemli bir mesaj verdi:









   Ölüm tacirleri son dönemde özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki ülkelere sattıkları silahlardan milyarlarca dolar kazanmaya devam ediyor. Bu işten en çok kârlı çıkan doğal olarak silah satan ülkeler ve bunlara aracılık eden taşeronlar. Yılda en az 250 milyar dolar hacmi olduğu bilinen Ortadoğu silah pazarının da "büyük oyuncuları" ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa...Ortadoğu'da son dönemde yaşanan Suriye, Irak ve Yemen benzeri krizlerin Amerikan silah sanayii için ortaya çıkardığı yeni "fırsatları" geçtiğimiz aylarda New York Times gazetesi yazmıştı. Ortadoğu'daki çatışmalara fiili müdahalede bulunmaya başlayan petrol zengini körfez ülkelerinin Amerikan silah şirketleriyle milyarlarca dolarlık yeni silah anlaşmaları için masaya oturduğunu aktardı. 
   Son bir yılda Fransa'dan Lübnan'a 3 milyar dolarlık silah gönderildi. Silahların maliyeti Suudi Arabistan tarafından karşılandı. Suriyelilerin yurt dışında sığındığı ülkelerin başında 1 milyon 140 bin mülteciyle Lübnan başı çekiyor.
   Almanya'nın toptan silah ticaret hacmi 5 milyar 850 milyon euroya yükseldi.  

(GAZETELER)






"Gerçeği susturup, yeraltına gömseniz bile, büyüyecektir."



EMİLE ZOLA








Merhaba!

13 Eylül 2015 Pazar

ÖNCE EKMEKLER BOZULDU




"Kapitalizm, er ya da geç kendi krizini yaratacaktır."


KARL MARX







   Birleşik Amerika, özel teşebbüsün gücüne inanan yalnız kovboyunu; onun hayalperest ve iyimser bireyciliğini; aslında uluslararası sermaye örgütlenmesini rahatlatmak için, çocukluğundan başlayıp, herkese aşılıyordu.
   Bulmacanın çözümü, medyayı - sinema dahil - krema burjuvazi dışındaki kalabalığı avutmak ve oyalamak için, usturuplu kullanabilmekte yatıyordu: Eğer halk, eğitim ve öğretimde, 'akıllı' yöntemlerle 'cahil' bırakılırsa; gözden ve kulaktan alacağı telkinler, onu 'Amerikan Rüyası' na inandıracaktı.




ATTİLA İLHAN







İnsan olmanın suç sayıldığı karanlık ormanda,
Sevenin eli sevilenin elini elyordamıyla arayıp buldu.
Görür dedi, gözün görmediğini ozanın sözü,
Gördü Marx'ın gördüğünü: Önce ekmekler bozuldu.

HÜSEYİN HAYDAR
(Oktay Akbal için)


OKTAY AKBAL








   M'ba, Afrika 'milliyetçisi' piyano siyahı o zenci kız, Montparnasse'daki Dupont'un orta katında oturur, bardağını pembe avcunda  ısıtarak, akşam yemeğinden sonra, bir Calvados içerdi; o zamana kadar, hemen hiç kafa yormadığım, yeni sömürgecilik bahsinde, hayli kitap karıştırmıştı; sık sık derdi ki:
   "...eskiden, toprağı sömürge edinirdi bunlar, Üçüncü Dünya'nın uyanışından sonra, ülkeyi değil pazarı sömürge ediniyorlar! Arada fark çok: ikincisinde sen kendini 'hür' ve 'bağımsız' sanıyorsun: hatta, 'kalkındığına' bile inandırabilirler: Pazar, bütünüyle ona bağımlı olduktan sonra, 'kalkınmışlığın' ne yazar: malı onlar götürüyor!"
   Nüansı, epeyce sonra anlayabildim: pazarı sömürge edinmek, zaten senin bir miktar kalkınmışlığını gerektiriyor; onu, orman ve gıda, turizm ve tekstil gibi hantal endüstrileri sana bırakarak sağlıyorlar; tabir-i meşhuruyla 'bölgenin manavı, kasabı, bakkalı oluyorsun', son zamanlarda, 'tuhafiyecisi' ve 'manifaturacısı'; peki, bunların getirdiği dövizi sana bırakırlar mı, yağma yok, işte o zaman onlar için senin pazarın bir sömürgeye dönüşüyor; çünkü kazandığın dövizleri, onlardan ithal edeceğin mallara yatırıyorsun!
   O 'mallar' neler? Ülkenin gerçek kalkınmasına gerekli 'yatırım malları'mı? Elektronik, petro / kimya, sibernetik ya da uzay teknolojisi üretmek için araç gereç mi? Bekle! Seni, alacağın şeyler için de 'şartlandırıyor', bu maksatla kullandığı en büyük alet, media dediğimiz o yanar-döner dünya: sinema, televizyon, şov ve pop dünyası, hatta renkli ve lüks baskılı dergiler, magazin basını vs. Söylemiştim ya, bizim nesil, coca-cola'yı filmlerde gördü, pizza yemeyi oradan öğrendi; 'araba merakını', 'beyaz perde'den kaptı. Çocukluğumuzda, Henry Ford'un fabrikalarında günde bilmem kaç araba üretildiğini, bizim gazetelerimizde okur, şaşardık, bunları kim alır diye; meğer, bizim çocuklarımız ya da torunlarımız alacakmış! Üstelik, kendi toprağımızda üretildiği için, kendi malımızdır zannederek!
   ABD Ticaret Bakanlığı'nın iki yıl süren büyük bir araştırmadan sonra, Türkiye'yi en çok gelişen 'stratejik pazarlar' arasında saydığını yazmıştım değil mi?




ATTİLA İLHAN
(4 Mart 1998)







"Yabancılarla içli dışlı oldunmu, sana milli politika güttürmezler.
Direnmeye başlarsan, birini musallat edip yenik düşürürler."


KEMAL TAHİR








      MUHAMMED MUSADDIK, İran'da petrolün millileştirilmesini sağlayan başbakandır. Başbakanlık yaptığı süre içinde maaş almadığı gibi başbakanlık kurumunun masraflarını da bizzat üstlenen Musaddık, XX. yüzyıl İran tarihinin en önemli devlet ve siyaset adamlarındandır. Musaddık'ın başbakanlıktaki ilk icraatı petrolün millileştirilmesiyle ilgili kanunu uygulamaya koymak oldu. İngilizler'in tehditlerine boyun eğmeden İran petrollerini elinde tutan Anglo-İranian Oil Company'yi tasfiye ederek İngiliz teknisyenlerini yurt dışına çıkardı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ile Lahey Adalet Divanı'nda icraatını savunan konuşmalar yaptı; bu başarılarından dolayı Time dergisi tarafından yılın devlet adamı seçildi. 17 Temmuz 1952'de çıkar çevrelerinin baskısı sonucu istifa etmek zorunda kaldı. Milliyetçilerin ve komünist Tudeh Partisi'nin başlattığı isyanlar üzerine 22 Temmuz günü tekrar başbakanlığa getirildi ve Savunma Bakanlığı da onun uhdesine verildi. Musaddık ordudaki muhalif subayları görevinden uzaklaştırdı; Şah da 16 Ağustos 1953'te Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'nin gizli planlarına uygun olarak onu azlettiğine dair bir kararname yayımladı. Musaddık, halkın desteğiyle bu kararı akamete uğratıp Şah'ı Roma'ya kaçmak zorunda bıraktıysa da sokak gösterilerinin üçüncü günü Amerikan ve İngiliz istihbarat örgütleriyle iş birliği yapan General Fazlullah Zâhidi'nin düzenlediği bir hükümet darbesiyle iktidardan düşürülerek tutuklandı (20 Ağustos 1953); Şah da yeniden İran'a döndü. Yargılanan ve 21 Aralık 1953 tarihinde önce idam cezasına çarptırılan, ardından cezası üç yıl hapse çevrilen Musaddık 5 Mart 1967'de Tahran'da vefat etti ve Ahmedâbâd'daki evinin bahçesinde toprağa verildi.




MUHAMMED MUSADDIK








Bir suda iki balık kavga ediyorsa bilin ki oradan bir süre önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.

(Kızılderili atasözü)










Merhaba!