16 Eylül 2014 Salı

ZİLLİ KURT



                                                                                 
                                                                                    YAŞAR KEMAL

                                                     (d. 1926- Hemite(Gökçedam) Köyü-Kadirli Osmaniye)
     (1973' te Türkiye Yazarlar Sendikası' nın kuruluşuna katıldı ve 1974-75 yıllarında ilk genel başkanlığını üstlendi. Yapıtları kırkı aşkın dile çevrilmiştir.)



                                                                                     ZİLLİ KURT
                                                                                 


     Kurtlar, Anadolu' da bir koyun damına girdimi, bir tanesini yemez, hepsinin boğazını sıkar. Kurdun ağzı değen koyun yaşamaz. Bir gece bütün bir köyün koyununu yok edebilirler. Kurt çeker gider. Köylüler atlara binip kurdun ardından giderler, silahsız, köpeklerle. Köpekler öldürmesin diye, köpeklerin boynundaki dikenli tohtları çıkarırlar. Kurdu yakaladıkları zaman fiske vurmazlar, boynuna sağlam bir kirişle zil takarlar. Kurt ne koyuna yaklaşabilir, ne köye. Acından ölür. (YAŞAR KEMAL)

                           



                                    YAŞAR KEMAL ve AZİZ NESİN                                    

    Ülkü Tamer'den okumuştum:


    Aziz Nesin Moskova'ya gitmiş. Çevirmen olarak Türkoloji'yi yeni bitirmiş Vera adlı genç bir kızı vermişler yanına.
   "Ne kadar şanslıyım", demiş Vera."Mezun olur olmaz sizin gibi ünlü bir yazara çevirmenlik yapıyorum. Üstelik iki gün sonra Yaşar Kemal geliyor, onun çevirmeni olarak da beni görevlendirdiler. Türkçemi ilerleteceğim."
    "Boşuna sevinme", demiş Aziz Nesin. "Yaşar Türkçe bilmez."
    "Türkçe bilmez mi?"
    "Bilmez."
     İki gün sonra Yaşar Kemal'i karşılamış Vera.
   Yaşar Kemal,"Merhaba bacım" demiş. Sarılmış Vera'nın boynuna, yanaklarından öpmüş. Şakır şakır konuşmaya başlamış.
    Vera şaşırmış:
   "Ne kadar güzel Türkçe konuşuyorsunuz!"
   Şaşırma sırası Yaşar Kemal'e gelmiş:
   "Anlamadım.."
   "Sizin Türkçe bilmediğinizi söylemişlerdi de.."
   Yaşar Kemal gülmüş:
   "Haa.. Demek Aziz Moskova'da."



    Şu sözler  de Osman Şahin' in:

    Yaşar Kemal gibi bir dünya devi, 300-400 yılda bir ancak gelebilir. Bu denli büyük bir romancının yarattığı roman dili de büyüktür. Çünkü Türkçe' miz büyük bir dildir. 



                                                                                     Merhaba!
   


9 Eylül 2014 Salı

BARIŞ İÇİN SANAT



Savaş ve barış ve savaş ve barış ve savaş ve barış ve savaş ve - 
Tolstoy'un romanı değil,
İnsanoğlunun sonsuz tarihi bu iki sözcüktür işte.

FERİT EDGÜ


  Yamyamlar tüm tarihleri boyunca yemişlerse on bin insan yemişlerdir. Oysa uygar dediğimiz Almanya'da Hitler, bir kaç yıl içerisinde milyonlarca insanı gaz odalarında öldürtmedi mi?




   "20. yy. insanlık tragedyalarının yaşandığı iki büyük savaşa tanıklık etti. İnsanlık bu iki büyük kıyımdan ne yazık ki dersini alamadı. Auschwitz kampında Naziler'in yaşattığı acıların insanlığa öğretemediği ders, bugün bir başka şekliyle Gazze'de yaşanıyor. Üstelik acıyı yaşamış bir toplumun siyasetçileri eliyle, yine siyasi gerekçe ve uydurma bahanelerle çocuk, yaşlı, hasta, özürlü, genç, sivil, masum, ağaç, çiçek, böcek ayırt etmeden her şey ve her değer insafsızca katlediliyor. Kan ve gözyaşı akıtılıyor. Dünya, kör şeytan misali, Hocalı, Srebrenitsa, Bağdat'ta ve diğerlerinde olduğu gibi tüm coğrafyalarda barbarca yaşananları bir kez daha sessizce izliyor."
   Diyor ve Aydınlık Gazetesi'ndeki yazısına şöyle devam ediyor Okday Korunan:
   Sanat, insanoğluna sanatlı insanı var etmeyi öneriyordu...
   ...Barbarlar, sınırlı aklın cehalet ve bağnazlığını kullanarak Tanrı'yı, toplumu ve sanatı kandırmayı seçerler. Barbarlıklarını yüzlerine vuran sanatın karşısında (dekadan sanat) sanat olmayan sanatı var ettiler. Erdem ve etik unutulduğunda suç ortaklığından ileri gidilemez...  




   Kaya Özsezgin'in sözleriyle: Türü ne olursa olsun, görsel olsun ya da olmasın, edebiyat dahil, her sanat dalının ürünleri, izleyicisiyle karşılıklı iletişim içinde olduğu sürece, onların tadından ve lezzetinden pay almayı bilen kimselere, yaşamın güzel ve alımlı yanlarını gösterir, yaşamı sevdirir.



Auschwitz'in giriş kapısı ve üzerinde yazan ünlü slogan: "Çalışma insanı özgürleştirir."


   Nazi toplama kamplarında esir tutulan bazı çocuk ve yetişkinlerin gizlice resim yaptıkları bilinir. Yakalansalar, bunun için öldürüleceklerini bilmeleri onları yıldırmıyordu. "Her gün yaşayabilmek için bunu yapmak zorundaydık" demişti oradan kurtulan biri. Sanat, özgürlük duygusunu büyütüyor.



   Ekrem Ataer'in sözleriyle: Tiranların, diktatörlerin karşısına umarsızca dikilen yegane direnç kapısı sanattır. Onun için muhaliftir sanat, onun için insana ve onun özgürlüklerine taraftır. Sanatın muhalif gücü, öğrenmenin, kitleleri uyarmanın, öğretmenin, öncü olmanın ve tanıklık etmenin tarihsel damarını besler. Onun için diktatörlerin, tiranların hedefindedir.



   Birinci Dünya Savaşı'nı başlatan Gavrilo Princip'in Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahtı Franz Ferdinand ve eşi Sophie'yi öldürdüğü suikastın 100. yıl dönümü kapsamında Saraybosna'da konser veren Viyana Filarmoni Orkertrası Başkanı ve kemancı Clemens Hellsberg, konseri "zamanda yolculuk" olarak adlandırarak, "Firavun'dan Romalılar'a, Habsburg Hanedanı'ndan üzerinde güneş batmayan tüm imparatorluklara kadar, her ne kadar yenilmez görünseler de yok oldular. Biz onları tarih kitaplarında okuyoruz, sanatın şahitliğinden öğreniyoruz. Sanat, bizim doğamızın onursuz tarafını unutmamıza yardımcı oluyor. Tek yapmamız gereken, sanatın sesini dinlemek..."şeklinde konuştu.





ÖMER HAYYAM

(d,18 Mayıs 1048 Nişabur-ö.4 Aralık 1131 Horasan)
(İranlı şair, filozof, matematikçi ve astronom)


Doyacak kadar aşın varsa,
başını sokacak bir damın,
insanoğluna kulluk etmiyorsan,
başkasının sırtında değilse geçimin,
tamam, güneşli günler içindesin.


   Amin Maalouf'un "Semerkant" romanında Ömer Hayyam ile Nizamülmülk karşılaşırlar.Ömer Hayyam "Sen bugün ölsen yerine geçecek bir sürü adam çıkar" der Selçuklu'nun efsanevi vezirine."Ama benim şiirimi benden başka kimse yazamaz!"
   Nizamülmülk büyüklüğünü, Ömer Hayyam'ın bu sözlerine hak verip şairi cezalandırmayarak gösterir.  




"Tiranı yaratan edilgen, itaat toplumudur.

ERDAL ATABEK




Merhaba!

1 Eylül 2014 Pazartesi

ADAM GİBİ ADAMLAR-RIFAT ILGAZ





    RIFAT ILGAZ
(d.7 Mayıs 1911, Cide-Kastamonu-ö.7 Temmuz 1993, İstanbul)


  Rıfat Ilgaz İstanbul'dayken hem Karagümrük Ortaokulu'nda Türkçe öğretmenliği yapıyor hem de fakültede felsefe okuyordu.
  1944'ün Ocak ayında yayınladığı "Sınıf" kitabıyla adliyeler ve hapishaneyle tanışmış oldu.6 aya çarptırılan yazar, hapishaneden çıktığında hem öğrenciliğini hem de öğretmenliğini kaybetmişti. Sağlığı da oldukça bozulan Ilgaz, Heybeliada Sanatoryumu'na yattı.1946 yılında öğretmenliğe kısa bir süreliğine dönse de sonunda 1947'de temelli olarak bu şansını kaybetti. Bununla birlikte sanatoryuma yatabilme hakkını da kaybetmiş oluyordu.






    Öner Yağcı'nın sözleriyle O,"yaşamak bir yürek işçiliği" düşüncesiyle yaşamı sanatlaştırarak aynaya yansıtan bir edebiyatçıdır. O'nun yaşamının aynası kitapları,kitaplarının aynası ise yaşamıdır.
   O, halk ve insan kaynağına yurtsever, cumhuriyetçi, özgürlükçü, demokrat, laik, devrimci, aydınlanmacı bir aydın olarak eğilmiş; eğitimciliği ve insan sevgisiyle de, Can Yücel'in dediği gibi, "Anadolu'nun yüce bir dağı" olmuş; eteklerinde kitaplar."
  İnsanın, insan emeğinin en yüce değer olduğu; insanın doğaya egemen olarak yaşamı değiştiren bir varlık olduğu; yaşamı değiştirirken kendisinin de değiştiği; tek birey olarak değil de toplumsal ilişkiler içinde yaşayan bir varlık olduğu; doğayla ve başka insanlarla ilişkilerindeki duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının çelişkilerle dolu olduğu; bu çelişkilerin ortadan kaldırılması için insanın uğraş vermesi gerektiği; doğasında özgürlük ve ölümsüzlük arayışı olan insanın bu arayıştaki savaşımının onu asıl kimliğine ulaştırdığı...düşünceleri Rıfat Ilgaz'ın yaşamının ve sanatının ilkeleridir.




AYDIN MISIN?

Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyormusun

Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere 
Çabuk ol

Tam çağı ise başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol





İyi insan, güzel söz söyleyen değil,
söylediğini yapan ve yapabileceklerini söyleyen adamdır.

KOFÜÇYÜS



Merhaba!

25 Ağustos 2014 Pazartesi

YOKSULLUK KADER DEĞİLDİR




"Para her şeyi yapar diyen, para için her şeyi yapar."

BENJAMİN FRANKLİN




   Mustafa Yıldırım'ın "Ulus Dağı'na Düşen Ateş"  adlı romanında Çerkes İsmail Çavuş öfkeden kararmış yüzüyle şöyle der:
   "Elleri toprağa, tezgaha varmamışlar, hep hazırdan yemeye alışmış olanlar; hangi dinden, hangi milletten olurlarsa olsunlar, ruhlarını satmaya hazırdırlar!"



  Yoksulluk, " İnsanı iş sağlayarak onuruna kavuşturacak savaşın zaferine kadar" yeryüzünden kalkmayacaktır. (KERİM KORCAN- Ter Adamları)







O, saatı sordu.
Paşalar: "Üç",dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstüne yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

Saat 3.30.

Halimur-Ayvalı hattı üzerinde
manga mevzidedir.

İzmirli Ali Onbaşı
(kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla 
sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer 
sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona "Deli Erzurumlu" dediler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
İbrahim,
korkmıyacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz 
kaçtığı için korkar.


NAZIM HİKMET
(Kuvayi Milliye-Sekizinci bap)





   
   Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'in önderliğinde halkımızın savaşıydı. Ve Nazım Hikmet kadar hiçbir şair, Kurtuluş Savaşı şairiyim diyenler bile, Mustafa Kemal Paşa'yı hiç bu kadar anlamlı ve güzel anlatmadı. Yahya Kemal'in Kurtuluş Savaşı'yla ilgili tek bir dizesi bile yok. Ama Nazım Hikmet 13 yıl hapishanede yattı. Yahya Kemal ise ömrü boyunca en yüksek maaşlarla çalıştı. Türkiye bu ayrımı yapamadığı için geri kalmışlıktan kurtulamıyor. (AYDINLIK KİTAP) 






HALDUN TANER
(d. 16 Mart 1915, İstanbul-ö. 7 Mayıs 1986, İstanbul)
  ( Öykü, tiyatro,ve kabare yazarı, öğretim üyesi ve gazeteci. Türk Tiyatrosu'ndaki ilk epik tiyatro örneği olan "Keşanlı Ali Destanı" adlı oyunu ile dünya çapında tanındı. 1967'de Devekuşu Kabare'yi kurdu.)


   Haldun Taner "Devekuşuna Mektuplar" adlı kitabında şöyle seslenir Devekuşu'na:

   "Dün ıslıkladığımızı bugün alkışlıyoruz. Bugün övdüğümüzü yarın yuhalıyoruz. 
   Ve işin kötüsü, bütün bunları hiç yadırgamıyor, olağan buluyoruz.
   Hafıza galiba ahlakın ilk şartı.
   Ama ben, bunu, hafızasızlıktan çok, başka bir şeye daha yoruyorum Devekuşu:

   Gerçek kahraman yokluğunda, eldeki mevcuttan yalancı pehlivan yaratma ihtiyacına.."







Merhaba!

   

18 Ağustos 2014 Pazartesi

İBRAHİM ÇALLI



   Çallı ile Edip Hakkı birlikte Paris'te okumuşlar. İstanbul'daki arkadaşlıkları da  berdevam. Resim dalında iki büyük usta. Çallı ufak tefek, üflesen uçacak cinsinden birisi. İkincisi bir insan azmanı.Yürüyüşü bile toprağı sarsmacasına. İkisi de içkide sonuna kadar.
   Bir ağustos gecesi Boğaz'da demlenmişler. Sabaha karşı bardan çıkmışlar, bir taksiye binmişler. Çallı yaşça büyük olduğu için adaba göre küçük olan Edip Hakkı'yı evine bırakacak. Ama Edip Hakkı olmazlanmış ve narayı patlatarak kısa kesmiş:
  "Çek oğlum Cihangir'e."
   Çallı'nın evi Cihangir'de bir apartmanın giriş katı. Edip Hakkı, şoföre beklemesini söyleyip iyice sarhoşlamış Çallı'yı sırtlamış, güç bela kapıyı açmış, pelte halindeki Çallı'yı soyup, cadde tarafında bulunan yatak odasına götürmüş. O zamanlar sivrisineklerden korunmak için karyolanın üstünde tül cibinlikler var. Edip Hakkı cibinliği aralayıp Çallı'yı sallasırt yatağa fırlatmış. Sonra sokağa çıkmış ve biraz önce yatağa yatırdığı Çallı, kaldırımın üstünde büzüşmüş bir hallerde. "Ulan sıçarım ben böyle şakanın içine" deyip yeniden sırtlamış Çallı'yı. Getirmiş yeni baştan tülü aralayıp bırakıvermiş güya yatağın üstüne. Yine çıkmış sokağa ve Çallı yine sokakta kaldırımın üstünde yatmakta. Ve inlemekte ki acaip bir şekilde:
  "Allah belanı versin Edip Hakkı. Ulan cibinlik diye pencerenin tülünü aralayıp beni sokağa atıyorsun ikidir. Allah belanı versin."



Hatay'ın Anavatan'a Hasreti 
(İBRAHİM ÇALLI)






İBRAHİM ÇALLI
(d. 13 Temmuz 1882 Çal, Denizli-ö. 22 Mayıs 1960 İstanbul)
 ( Şeker Ahmet Paşa'nın önerisi üzerine 1906 yılında şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin Sanayi-i Nefise Mektebi'ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi.)


  

Zeybekler
(İBRAHİM ÇALLI)


  Mide kanaması sonucu yaşamını yitiren Çallı'yı Hasan Ali Yücel, ölümünden sekiz gün sonra  30 Mayıs 1960'ta kaleme aldığı "Dostum Çallı" yazısında, şöyle anlatıyor:
   "O'nu son defa Taksim civarında görmüştüm.O şakacı Çallı, benimle uzun bir seyahate çıkacakmış gibi içli içli konuştu. Sesi, kederli bir inilti kadar  ihtiyar ve bitkin, titriyordu. Ayrılırken öpüştük, aksi yönlere yürüdük. Garip bir iç dürtüsüyle arkama döndüm, ne göreyim, o da  bana bakıyordu. Birbirimizi bir kere daha selamladık."




Merhaba!

11 Ağustos 2014 Pazartesi

ADAM GİBİ ADAMLAR-CAN YÜCEL



Biliyorum suçluyum, razıyım cezama
Çalmadım, öldürmedim ama
Daha kötüsünü yaptım.
Na'aptım biliyor musunuz Reis Bey?
Tuttum insanları sevdim.



(d. 21 Ağustos 1926,İstanbul-ö. 12 Ağustos 1999, İzmir)


  Can Yücel, tek parti döneminin yedi yıl bakanlığını yapmış "adam"ın oğluydu. Sınava girip burs kazandığı halde babası "bakan kendi oğluna torpil yaptı derler!" diyerek yurt dışına göndermedi. BBC'de Türkçe yayınlar servisinde spiker olarak çalışarak kendi parasıyla Cambridge'de okudu.


Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla-ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezberledim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu
40'ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim




HASAN ALİ YÜCEL
(d. 17 Aralık 1897, İstanbul- ö. 26 Şubat 1961, İstanbul)
(Öğretmen, Milli Eğitim eski bakanı, Köy Enstitülerinin kurucusu)




"Koskoca Can Yücel grip olacak değil ya, kanser olmuşuz tabi."


  12 Ağustos 1999 gecesi ölen Can Yücel'in cenazesi dönemin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın çabaları ile Datça'ya getirildi ve büyük Gölcük depreminin meydana geldiği 17 Ağustos 1999 tarihinde, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak defnedildi.






"Gittin mi büyük gideceksin! Ayrılık bile gurur duyacak seninle."

( CAN YÜCEL )




Merhaba!

4 Ağustos 2014 Pazartesi

HİROŞİMALAR OLMASIN-SAVAŞA DAİR-2


                                                                                     OKTAY AKBAL  
                                                                   ( d. 1923- İstanbul, Gazeteci, yazar)   

             Sadako Sasaki. Hiroşimalı binlerce küçük kızdan biri. Atom bombasının atıldığı 1945 yılında iki yaşındaymış. Yaralanmamış, hastalanmamış. Okuluna gidiyormuş güzel güzel. Yıllar geçmiş. Sadako, kentinin her gün biraz daha düzeldiğini, yeni yapılar yapıldığını görmüş. On iki yaşındayken birden hastalanmış. Radyasyonun vücudunda yarattığı onulmaz bir hastalıkmış bu. Doktorlar, uzmanlar incelemişler, kurtuluş olmadığını anlamışlar. On iki yaşındaki Sadako ölecek. Kendi de biliyor bunu.
            Ama bir Japon geleneğine göre kağıttan bin turna kuşu yapan kişinin dileği muhakkak gerçekleşir. Oyalanması için Sadako'ya bu inancı veriyor çevresi. Mektuplar alıyor bu konuda. Sadako hasta yatağında başlıyor kağıttan turnalar yapmaya. Ben çok uğraştım turnalar yapmaya, yapamadım o kuşları. Bir, iki, üç kez katlıyorsun, kıvırıyorsun derken bir kuş çıkıyor ortaya.
            Sadako günlerce uğraşmış, yüz, iki yüz, beş yüz, altı yüz, altı yüz kırk altı tane kağıttan turna kuşu yapmış. Onlar birbirlerine de bağlanıyor, metrelerce uzunlukta  bir kuş dizisi çıkıyor ortaya. Sadako Sasaki bin turnayı tamamlayamamış. Bin turna yapabilseydi kurtulacak mıydı ölümden? Kimbilir?
            On iki yaşındaki bir kızın öleceğini bilerek, bin turnayı tamamlarsa ölümden kurtulacağını hayal ederek, umut ederek gece gündüz kağıttan turna yapması geliyor gözümün önüne. 646' nın bitişi, 647' ye başlayamamak ve çekip gitmek bu hem güzel, hem çirkin, hem yüce, hem aşağılık dünyadan.





   ÜLKÜ TAMER
(d.1937- Gaziantep) Şair, Çevirmen

            Savaşla ilgili bir başka anekdotu Ülkü Tamer'den okumuştum:

          Vietnam savaşı sürüp gidiyor. Amerikalılar, Japonya'da bir hava üssü açmak istiyorlar. Üs, Vietnam'ı bombalamak için bir sıçrama tahtası olacak. Hiroşima'yı, Nagasaki'yi yaşamış Japon halkı karşı çıkıyor buna. Ama Japon hükümeti "olur"unu veriyor. Uzun tartışmalardan sonra üs kuruluyor.
        Üssün açılacağı gün büyük bir tören düzenleniyor. Japon hükümetinin üyeleri, devletin ileri gelenleri, Amerikalı generallerle birlikte, kurulmuş tribünlerde yerlerini alıyorlar. Söylevler veriliyor, marşlar çalınıyor. Ufukta belirecek Amerikan uçak filosu beklenmeye başlanıyor.
           Uçaklar gelecek, piste konacak, üs de "resmen" açılmış olacak.
       Biraz sonra uçaklar beliriyor. Tam piste alçalacakları sırada binlerce, onbinlerce balon yükseliyor gökyüzüne. Üssün yakınlarına "mevzilenmiş" Japonlar, getirdikleri balonları havaya salıveriyorlar. Gökyüzü balonlarla kaplanıyor.                                                  
           Sonuçta hiçbir uçak inemiyor piste. Filo dönüp gidiyor.     



                                                                        



   Savaşı anlayabilir miyiz? Kolumuzun çarptığı bir insandan özür dilediğimiz, garsona teşekkür ettiğimiz, kırmızı ışıkta durduğumuz bir dünyada yaşarken, insanların bir anda parçalara ayrıldığı, bebeklerin ve çocukların topluca öldürüldüğü, kadınlara topluca tecavüz edildiği bir dünyayı nasıl algılayabiliriz? (TAYLAN KARA) 


     

                                                                                          Merhaba!