25 Ağustos 2014 Pazartesi

YOKSULLUK KADER DEĞİLDİR




"Para her şeyi yapar diyen, para için her şeyi yapar."

BENJAMİN FRANKLİN




   Mustafa Yıldırım'ın "Ulus Dağı'na Düşen Ateş"  adlı romanında Çerkes İsmail Çavuş öfkeden kararmış yüzüyle şöyle der:
   "Elleri toprağa, tezgaha varmamışlar, hep hazırdan yemeye alışmış olanlar; hangi dinden, hangi milletten olurlarsa olsunlar, ruhlarını satmaya hazırdırlar!"



  Yoksulluk, " İnsanı iş sağlayarak onuruna kavuşturacak savaşın zaferine kadar" yeryüzünden kalkmayacaktır. (KERİM KORCAN- Ter Adamları)







O, saatı sordu.
Paşalar: "Üç",dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstüne yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

Saat 3.30.

Halimur-Ayvalı hattı üzerinde
manga mevzidedir.

İzmirli Ali Onbaşı
(kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla 
sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer 
sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona "Deli Erzurumlu" dediler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
İbrahim,
korkmıyacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz 
kaçtığı için korkar.


NAZIM HİKMET
(Kuvayi Milliye-Sekizinci bap)





   
   Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'in önderliğinde halkımızın savaşıydı. Ve Nazım Hikmet kadar hiçbir şair, Kurtuluş Savaşı şairiyim diyenler bile, Mustafa Kemal Paşa'yı hiç bu kadar anlamlı ve güzel anlatmadı. Yahya Kemal'in Kurtuluş Savaşı'yla ilgili tek bir dizesi bile yok. Ama Nazım Hikmet 13 yıl hapishanede yattı. Yahya Kemal ise ömrü boyunca en yüksek maaşlarla çalıştı. Türkiye bu ayrımı yapamadığı için geri kalmışlıktan kurtulamıyor. (AYDINLIK KİTAP) 






HALDUN TANER
(d. 16 Mart 1915, İstanbul-ö. 7 Mayıs 1986, İstanbul)
  ( Öykü, tiyatro,ve kabare yazarı, öğretim üyesi ve gazeteci. Türk Tiyatrosu'ndaki ilk epik tiyatro örneği olan "Keşanlı Ali Destanı" adlı oyunu ile dünya çapında tanındı. 1967'de Devekuşu Kabare'yi kurdu.)


   Haldun Taner "Devekuşuna Mektuplar" adlı kitabında şöyle seslenir Devekuşu'na:

   "Dün ıslıkladığımızı bugün alkışlıyoruz. Bugün övdüğümüzü yarın yuhalıyoruz. 
   Ve işin kötüsü, bütün bunları hiç yadırgamıyor, olağan buluyoruz.
   Hafıza galiba ahlakın ilk şartı.
   Ama ben, bunu, hafızasızlıktan çok, başka bir şeye daha yoruyorum Devekuşu:

   Gerçek kahraman yokluğunda, eldeki mevcuttan yalancı pehlivan yaratma ihtiyacına.."







Merhaba!

   

18 Ağustos 2014 Pazartesi

İBRAHİM ÇALLI



   Çallı ile Edip Hakkı birlikte Paris'te okumuşlar. İstanbul'daki arkadaşlıkları da  berdevam. Resim dalında iki büyük usta. Çallı ufak tefek, üflesen uçacak cinsinden birisi. İkincisi bir insan azmanı.Yürüyüşü bile toprağı sarsmacasına. İkisi de içkide sonuna kadar.
   Bir ağustos gecesi Boğaz'da demlenmişler. Sabaha karşı bardan çıkmışlar, bir taksiye binmişler. Çallı yaşça büyük olduğu için adaba göre küçük olan Edip Hakkı'yı evine bırakacak. Ama Edip Hakkı olmazlanmış ve narayı patlatarak kısa kesmiş:
  "Çek oğlum Cihangir'e."
   Çallı'nın evi Cihangir'de bir apartmanın giriş katı. Edip Hakkı, şoföre beklemesini söyleyip iyice sarhoşlamış Çallı'yı sırtlamış, güç bela kapıyı açmış, pelte halindeki Çallı'yı soyup, cadde tarafında bulunan yatak odasına götürmüş. O zamanlar sivrisineklerden korunmak için karyolanın üstünde tül cibinlikler var. Edip Hakkı cibinliği aralayıp Çallı'yı sallasırt yatağa fırlatmış. Sonra sokağa çıkmış ve biraz önce yatağa yatırdığı Çallı, kaldırımın üstünde büzüşmüş bir hallerde. "Ulan sıçarım ben böyle şakanın içine" deyip yeniden sırtlamış Çallı'yı. Getirmiş yeni baştan tülü aralayıp bırakıvermiş güya yatağın üstüne. Yine çıkmış sokağa ve Çallı yine sokakta kaldırımın üstünde yatmakta. Ve inlemekte ki acaip bir şekilde:
  "Allah belanı versin Edip Hakkı. Ulan cibinlik diye pencerenin tülünü aralayıp beni sokağa atıyorsun ikidir. Allah belanı versin."



Hatay'ın Anavatan'a Hasreti 
(İBRAHİM ÇALLI)






İBRAHİM ÇALLI
(d. 13 Temmuz 1882 Çal, Denizli-ö. 22 Mayıs 1960 İstanbul)
 ( Şeker Ahmet Paşa'nın önerisi üzerine 1906 yılında şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin Sanayi-i Nefise Mektebi'ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi.)


  

Zeybekler
(İBRAHİM ÇALLI)


  Mide kanaması sonucu yaşamını yitiren Çallı'yı Hasan Ali Yücel, ölümünden sekiz gün sonra  30 Mayıs 1960'ta kaleme aldığı "Dostum Çallı" yazısında, şöyle anlatıyor:
   "O'nu son defa Taksim civarında görmüştüm.O şakacı Çallı, benimle uzun bir seyahate çıkacakmış gibi içli içli konuştu. Sesi, kederli bir inilti kadar  ihtiyar ve bitkin, titriyordu. Ayrılırken öpüştük, aksi yönlere yürüdük. Garip bir iç dürtüsüyle arkama döndüm, ne göreyim, o da  bana bakıyordu. Birbirimizi bir kere daha selamladık."




Merhaba!

11 Ağustos 2014 Pazartesi

ADAM GİBİ ADAMLAR-CAN YÜCEL



Biliyorum suçluyum, razıyım cezama
Çalmadım, öldürmedim ama
Daha kötüsünü yaptım.
Na'aptım biliyor musunuz Reis Bey?
Tuttum insanları sevdim.



(d. 21 Ağustos 1926,İstanbul-ö. 12 Ağustos 1999, İzmir)


  Can Yücel, tek parti döneminin yedi yıl bakanlığını yapmış "adam"ın oğluydu. Sınava girip burs kazandığı halde babası "bakan kendi oğluna torpil yaptı derler!" diyerek yurt dışına göndermedi. BBC'de Türkçe yayınlar servisinde spiker olarak çalışarak kendi parasıyla Cambridge'de okudu.


Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla-ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezberledim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu
40'ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim




HASAN ALİ YÜCEL
(d. 17 Aralık 1897, İstanbul- ö. 26 Şubat 1961, İstanbul)
(Öğretmen, Milli Eğitim eski bakanı, Köy Enstitülerinin kurucusu)




"Koskoca Can Yücel grip olacak değil ya, kanser olmuşuz tabi."


  12 Ağustos 1999 gecesi ölen Can Yücel'in cenazesi dönemin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın çabaları ile Datça'ya getirildi ve büyük Gölcük depreminin meydana geldiği 17 Ağustos 1999 tarihinde, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak defnedildi.






"Gittin mi büyük gideceksin! Ayrılık bile gurur duyacak seninle."

( CAN YÜCEL )




Merhaba!

4 Ağustos 2014 Pazartesi

HİROŞİMALAR OLMASIN-SAVAŞA DAİR-2


                                                                                     OKTAY AKBAL  
                                                                   ( d. 1923- İstanbul, Gazeteci, yazar)   

             Sadako Sasaki. Hiroşimalı binlerce küçük kızdan biri. Atom bombasının atıldığı 1945 yılında iki yaşındaymış. Yaralanmamış, hastalanmamış. Okuluna gidiyormuş güzel güzel. Yıllar geçmiş. Sadako, kentinin her gün biraz daha düzeldiğini, yeni yapılar yapıldığını görmüş. On iki yaşındayken birden hastalanmış. Radyasyonun vücudunda yarattığı onulmaz bir hastalıkmış bu. Doktorlar, uzmanlar incelemişler, kurtuluş olmadığını anlamışlar. On iki yaşındaki Sadako ölecek. Kendi de biliyor bunu.
            Ama bir Japon geleneğine göre kağıttan bin turna kuşu yapan kişinin dileği muhakkak gerçekleşir. Oyalanması için Sadako'ya bu inancı veriyor çevresi. Mektuplar alıyor bu konuda. Sadako hasta yatağında başlıyor kağıttan turnalar yapmaya. Ben çok uğraştım turnalar yapmaya, yapamadım o kuşları. Bir, iki, üç kez katlıyorsun, kıvırıyorsun derken bir kuş çıkıyor ortaya.
            Sadako günlerce uğraşmış, yüz, iki yüz, beş yüz, altı yüz, altı yüz kırk altı tane kağıttan turna kuşu yapmış. Onlar birbirlerine de bağlanıyor, metrelerce uzunlukta  bir kuş dizisi çıkıyor ortaya. Sadako Sasaki bin turnayı tamamlayamamış. Bin turna yapabilseydi kurtulacak mıydı ölümden? Kimbilir?
            On iki yaşındaki bir kızın öleceğini bilerek, bin turnayı tamamlarsa ölümden kurtulacağını hayal ederek, umut ederek gece gündüz kağıttan turna yapması geliyor gözümün önüne. 646' nın bitişi, 647' ye başlayamamak ve çekip gitmek bu hem güzel, hem çirkin, hem yüce, hem aşağılık dünyadan.





   ÜLKÜ TAMER
(d.1937- Gaziantep) Şair, Çevirmen

            Savaşla ilgili bir başka anekdotu Ülkü Tamer'den okumuştum:

          Vietnam savaşı sürüp gidiyor. Amerikalılar, Japonya'da bir hava üssü açmak istiyorlar. Üs, Vietnam'ı bombalamak için bir sıçrama tahtası olacak. Hiroşima'yı, Nagasaki'yi yaşamış Japon halkı karşı çıkıyor buna. Ama Japon hükümeti "olur"unu veriyor. Uzun tartışmalardan sonra üs kuruluyor.
        Üssün açılacağı gün büyük bir tören düzenleniyor. Japon hükümetinin üyeleri, devletin ileri gelenleri, Amerikalı generallerle birlikte, kurulmuş tribünlerde yerlerini alıyorlar. Söylevler veriliyor, marşlar çalınıyor. Ufukta belirecek Amerikan uçak filosu beklenmeye başlanıyor.
           Uçaklar gelecek, piste konacak, üs de "resmen" açılmış olacak.
       Biraz sonra uçaklar beliriyor. Tam piste alçalacakları sırada binlerce, onbinlerce balon yükseliyor gökyüzüne. Üssün yakınlarına "mevzilenmiş" Japonlar, getirdikleri balonları havaya salıveriyorlar. Gökyüzü balonlarla kaplanıyor.                                                  
           Sonuçta hiçbir uçak inemiyor piste. Filo dönüp gidiyor.     



                                                                        



   Savaşı anlayabilir miyiz? Kolumuzun çarptığı bir insandan özür dilediğimiz, garsona teşekkür ettiğimiz, kırmızı ışıkta durduğumuz bir dünyada yaşarken, insanların bir anda parçalara ayrıldığı, bebeklerin ve çocukların topluca öldürüldüğü, kadınlara topluca tecavüz edildiği bir dünyayı nasıl algılayabiliriz? (TAYLAN KARA) 


     

                                                                                          Merhaba!



30 Temmuz 2014 Çarşamba

EDEBİYATA DAİR



 Victor Hugo: "Nedir edebiyat? İnsan zekasının harekete geçirilişi! Nedir uygarlık? Yürüyen insan zekasının her adımda yaptığı sürekli buluşlar. İlerleme bundan doğar." Der ve halkların edebiyatlarına göre değerlendirilmesi gerektiğini savunur.





    VİCTOR HUGO (d. 1802 Besançon,-ö .1885 Paris) Hugo'nun en büyük ve en sevdiği kızı Léopoldine, 19 yaşındayken Seine Nehri'nde bir gemi kazasında öldü. O zaman Fransa'nın güneyinde seyahat etmekte olan Hugo, kızının ölümünü oturduğu kafede okuduğu bir gazeteden öğrendi.






        "Yazar, yeri, zamanı gelince yıllar önceki soluğuna sinen ayrıntıları yazmaya, açmaya, anılarını, şiir, öykü, roman yoluyla süzmeye başlar. Bu süreç bütün kış dağ başına yağan karın, yağmurun, süzülerek aylar sonra dağın dibinden pınar olarak kaynamasına benzer. Artık o pınar suyu, ne yağan kardır, ne de yağmurdur. Süzülmüş, tertemiz bir pınardır."



     OSMAN ŞAHİN ( d.1940, Aslanköy-Mersin) Öykülerinde kullandığı ilk dil yatağı Toroslardır. Bu dil, Yörük ve Türkmen dilidir. Bu dil, Toros insanının ana memesidir. Bu dil, düşüncenin toprağıdır.Yörük ve Türkmenlik ise büyük bir doğa ve insanlık birikimidir. (Son Yörük adlı kitabının arka kapak yazısından)




  "Şiir yazmakla okuma yazma birbirine benzemez. Şiir yazmak acıkmak gibidir, yıkanmak gibidir, öpmek gibidir. Bunların okumayla, yazmayla ilgisi yok. Ben okuma yazma bilmeden büyük bir rastlantıyla şiir denen 'tansığı' sezdim. Bu, anne babaya, kardeşe benzemiyordu. Bu gökyüzüne benziyordu."

   


        FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA (d.1914, İstanbul / Osmanlı İmparatorluğu-ö. 2008, İstanbul / Türkiye)
                  1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından " En İyi Türk Şairi" seçilmiştir.


   

Senin dudakları pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!

Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!

Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!

Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkiyalar basardı,
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!

Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgarları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!

Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz!




   CAHİT KÜLEBİ (d.1917 , Zile-Tokat, ö.20 Haziran 1997 Ankara) Halk şiirinden, türkülerden yararlanarak çağdaş bir şiir oluşturmuş, konu olarak yurt, insan ve doğa sevgisini işlemiştir. "Atatürk Kurtuluş Savaşı"nda adlı eseri, Nevit Kodallı'nın "Atatürk Oratoryosu'na temel olmuştur.

                                                                         
          
                                                  

   Yazar Alper Akçam'ın sözcükleriyle, edebiyatı bir tür dil oyunu, insanın tanımını da Hollandalı filozof Johan Huizinga'nın yaptığı gibi Homo Ludens (oynayan yaratık) olarak kabul ettiğimizde çok önemli bir tarihsel zenginlikle karşı karşıya kalırız.



TOROSLAR'DA YÖRÜKLER





Merhaba!

22 Temmuz 2014 Salı

SAVAŞA DAİR-FİLİSTİN





     " Hiçbir ordu, vakti gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir."

Demiş Victor Hugo ve devam etmiş:

  " İnsanın bütün bilgeliği şu iki kelimededir: Uzlaşma ve yeniden uzlaşma; düşünceler için uzlaşma, insanlar için yeniden uzlaşma! İnsanlığın gerçek kurtuluşu budur. Kini yıkmak."


 
 Öner Yağcı'nın sözleriyle:

   Filistin halkı için İsrail'in kurulduğundan beri uykusuzluk, yoksunluk, acı, ölüm var yalnızca. Zorla yurtlarından sürgün edilme var. Köklü bir halkın özgürlüğünün elinden alınması var. Kundağındayken kanlar içinde bırakılan bebekler var. Bir halkın katledilmesi, varlığının yağmalanması var. O gün bugündür Filistin'in şairleri hep özgürlük çığlığı attı.



                                                                                    ÖNER YAĞCI


Yurdumda ölmek bana yeter,
gömülmek yurdumun toprağına,
toprakta dağılmak, karışmak toprağa, yok olmak,
sonra dönmek bir gün yeryüzüne tekrar,
bir yeşil ot olarak, dönmek bir gün
ülkemde büyüyen bir çocuğun elinde
bir demet çiçek olarak
yeryüzüne tekrar.
Yeter bana yurdumun bağrında olmak,
toprak, ot, çiçek.

FETVA TUKAN
(d.1914 Nablus-ö. 14 Aralık 2003 Nablus-Filistinli kadın şair)

   

   Mehmet Faraç'ın yazdığına göre İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırısında 7 Temmuz'dan bu yana ölen Filistinliler'in sayısı 600'e ulaştı. Yaralı sayısı 3200'ü geçti.
   İsrail Başbakanı Netenyahu her ne kadar uluslararası tepkileri engellemek için Gazze'ye yönelik operasyonun "teröre karşı" yürütüldüğünü iddia etse de, İsrail Meclis Başkan Vekili Moshe Feiglin 'in son açıklaması, İsrail zulmünün ardında Gazze'nin "insansızlaştırılması" çabaları olduğunu net biçimde deşifre etti.
   Gazze'ye yönelik saldırının "daha da acımasızca" yapılmasını da isteyen Feiglin şöyle demiş:
   "Gazze bizim vatanımızın bir parçası, sonsuza dek burada kalacağız...Gazze, bölgedeki terörizmin temizlenmesinden sonra, İsrail'in bir parçası haline gelecek ve Yahudiler buraya yerleşecek, bu aynı zamanda İsrail'deki konut krizinin hafifletilmesine de yardımcı olacak..."
   Şöyle devam ediyor Mehmet Faraç:
   İsrailli yöneticinin bu vahim itirafı, bu vahşetin asıl amacını da dışa vuruyor; Musevilere konut yaratmak için Filistinliler mezara gönderiliyor!...





Edip Cansever'in dediği gibi:

"Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor." 


Filistinli çocukların gökyüzüleri çalındı  yaşamlarından!




Merhaba!

19 Temmuz 2014 Cumartesi

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU





BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU
(d. 1911 Görele,Giresun-ö. 21 Eylül 1975 İstanbul)


  1934'te akademi diploma yarışmasında "Yol İnşaatı" konulu resmi ile üçüncü olan Bedri Rahmi, bu sonuçtan memnun kalmayarak yeniden yarışmaya hazırlanmak için mezun olmayı istemedi. 
  Güzel Sanatlar Akademisi'nin 1936 yılındaki diploma yarışmasında "Hamam" adlı çalışması ile birinci olarak mezun oldu.





Marifet hiç ezilmemek bu dünyada
Ama biçimine getirip ezerlerse
Güzel kokmak 
Kekik misali
Lavanta çiçeği misali
Fesleğen misali
Itır misali
İsa misali
Yunus misali 
Tonguç misali
Nazım misali





   Halikarnas Balıkçısı'nın başlattığı mavi yolculuk turlarına pek çok sanatçının yanı sıra Bedri Rahmi'de katılmış. Tadına doyulmaz sohbetlerin eşliğinde uğradıkları bazı koylara ait anılar biriktirmişler, bazılarına da somut anılar bırakmışlar. İşte bu şanslı koylardan biridir Bedri Rahmi koyu.



  1949'da bir gün İstanbul Büyük Kulüp'teki bir toplantıda, davetliler Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan bir şiir okumasını istediler. Eyüboğlu ayağa kalktı ve Karadut'u okumaya başladı:

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem  
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.


     Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözünden yaşlar süzüldü. Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştı, tabii herkesten çok, hemen yanı başındaki karısı Eren Eyüboğlu. Çünkü şiirde "kadınım-kısrağım-karımsın" dediği kadın, karısı değildi. Bu şiiri üç yıl önce, bir başka kadın için yazmıştı. Mari Gerekmezyan için.
     Bedri Rahmi'nin asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi'nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmişti.O dönem askerliğini yapmakta olan şair- ressamın sinesine "kara saplı bir bıçak" gibi saplanmıştı.
     Mari, Bedri Rahmi'nin bir büstünü yapmıştı. Bedri Rahmi bu büstü, Mari'nin çeşit çeşit portresiyle ve ona yazılmış şiirlerle yanıtlamıştı. Artık aşklarından bütün İstanbul haberdardı. Bedri Rahmi sanatında tam bir patlama yaşıyor, Eren Eyüboğlu ise sabırla eşinin kendisine dönmesini bekliyordu.
    Yorgun yürek "Karadut" 1946'da menenjit tüberküloz kaptı. İyileşebilmesi için antibiyotik lazımdı. Savaş yeni bitmişti ve ilaç ateş pahasıydı. Bedri Rahmi, genç sevgilisine ilaç alabilmek için tablolarını elden çıkarmaya başladı. Ancak bu çabalar da sonuç vermedi ve Mari Gerekmezyan'ın ölüm haberi geldi
    Bedri Rahmi yıkılmıştı. Sevgilisini sonsuzluğa uğurladıktan sonra keder içinde eve döndüğünde kendisini teselli eden, yine eşi Eren olacaktı.
    Eren Eyüboğlu, eşinin bu zor dönemi atlatmasına yardımcı oldu. Onu yeniden sanatıyla buluşturmak için çabaladı. Başardığını sanıyordu. Ta ki Büyük Kulüp'teki o geceye kadar. ("ATAKAN'LA ŞİİR DÜNYASI " PROGRAMI -RADYO 59)



  


Kimi eskidiği için yaşar
Kimi yaşadıkça eskir
Ne tohumda keramet
Ne toprakta 
Ne başakta
Marifet yaşamakta






Merhaba!