24 Ocak 2021 Pazar
"TATLI" DİL
17 Ocak 2021 Pazar
EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ
10 Ocak 2021 Pazar
EDEBİYAT DÜŞÜNDÜRMELİ
Orhan Kemal, 'Arka Sokaklar' kitabı dolayısıyla yargılanırken yargıç, Neden hep konularını fakir fukaradan alıyorsun? diye sorduğunda,
"Ben gerçekçi yazarım. En iyi bildiğim konuları alırım. Varlıklı yurttaşların yaşayışlarını bilmiyorum, nasıl yaşadıklarından haberim yok" demiştir.
***
Sait (Faik) ile Sabahattin (Ali) de böyledir benim için. İkisi de insana ve yazıya inanır. Çocuklara, yoksullara, düşkünlere, dışarlıklı olanlara, hayat kadınlarına-bu da ne sözdür ama, sokaktakilere, köylülere, alttakilere merhametle, şefkatle yaklaşırlar, sözcüklerinin gelişinden bellidir daha. Biri İstanbul'dan bakar, biri Anadolu'dan, ama aynı yerlere, aynı insanlara, aynı acılara, sevinçlere bakar ikisi de. (HAYDAR ERGÜLEN - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap)
***
Resim: SEDAT GİRGİN
AYRAN
(...) Kocaman ve altı çivili kunduralarını çıplak ayaklarına geçirmiş olan küçük Hasan, sağ koluna aldığı güğümü, ara sıra dinlenerek sürüklemeye çalışmaktaydı. Bazan sol elindeki çinko maşrapayı yere bırakarak ağır yükünü vücuduna daha az ağrı verecek bir şekilde kavramak istiyordu. Ağzına kadar ayranla dolu olan güğümün alt kenarı her adım atışta dizlerine vurmakta ve dirseğine kadar geçirdiği sapı, kolundan kurtulup önüne yuvarlanmak ister gibi, ileri hamleler yapmakta idi. Kunduralarının arka tarafı o kadar dışarı doğru eğilmişti ki, çocuğun topukları ayakkabının ökçesine değil, doğrudan doğruya çamura basıyordu.
Yaz, kış, her gün gitmeğe mecbur olduğu bu iki saatlik yol bu sefer daha uzamış gibiydi. Tam yarı yolda bulunan küçük ve kuru söğüt ağacı henüz ufukta ve sisler içindeydi.
(...)
Küçük Hasan hiçbir şey düşünmeden ilerliyordu. Ne evde kendisinin dönmesini bekleyen iki küçük kardeşi, ne de dört saat uzaktaki nahiye merkezinde hizmetçilik yapan anası bu anda aklında değildi. Ayranını satıp satamayacağını da düşünmüyordu. Kafasında yalnız bir şey vardı: Bu yolu tekrar yürümek, geri dönmek mecburiyeti...
Uzun bir ağlamanın sonundaymış gibi içini çekti. Maşrapayı tuttuğu elinin çatlaklarla örülü üst tarafı ile burnunu sildi. Gözlerini ileri çevirince istasyona yaklaştığını gördü.
(...)
Küçük Hasan güğümü yerin ıslak kumları üzerine bırakarak rayları seyre daldı. Her gün yüzlerce adamı bilmediği bir yerden alıp bilmediği bir yere götüren bu upuzun ve sonu olmayan demirlerin arasında, gelip geçen lokomotiflerin bıraktığı siyah yağ lekeleri görülüyordu.
Keskin bir düdük sesiyle irkildi. İstasyona gelen tren, kendini haber veriyordu. Lokomotif tam yağ lekelerinin üstüne geldi ve durdu.
Küçük Hasan, kurulu bir makine gibi, güğümü ve maşrapayı yakalayarak trenin boyunca koşmaya ve başını pencerelere kaldırarak:
"Ayran, ayran, temiz ayran!" diye bağırmaya başladı.
(...)
Bir baştan bir başa üç kere koştu. Güğümün keskin kenarlı dibi ince bacaklarına çarpıp acıtıyor, fakat o, azıcık yüzünü buruşturarak:
"Ayran, temiz ayran!..." demeğe devam ediyordu.
Dört bardak, hiç olmazsa dört bardak sayabilseydi. Buna mukabil alacağı on kuruşla eve bir kara ekmek götürebilirdi. Onun gelmesini, aç bir uyuşukluk içinde dörtgözle bekleyen iki küçük kardeşinin hayali gözünden şimşek gibi gelip geçiyor ve o hep bağırıyordu:
"Temiz ayran... Temiz!..."
Annesi hizmetçi bulunduğu yerden haftada bir kere, birkaç saat için geliyor, yanında biraz yufka, birkaç soğan, bazan da yarım desti pekmez getiriyordu. Fakat bunlar, üç tane aç mideye iki gün bile yetmiyordu... Ondan sonra iki kardeşi beslemek vazifesi küçük Hasan'a düşüyordu.
(...)
Çok akşamlar, koltuğunun altında getirdiği ekmeği ortaya koyarak ayran boşaltmak için bir toprak çanak getirmek üzere ocağın yanındaki köşeye gider, sofra başına döndüğü zaman o balçık gibi ekmekten ortada bir şey kalmadığını dehşetle görürdü. O zaman kendisi bir çanak ayran içer, açlığa alışmış olan midesinin hafif ezilmelerine kulak asmadan, eski bir pösteki üzerinde yatan kardeşlerinin yanına, delik deşik ve yağlı bir yorganın altına sokulurdu.
Onu asıl dehşete düşüren; kardeşlerinin bu kuyu gibi daima yutan ve hiç doymayan mideleri değildi; eli boş olarak döndüğü zaman, bu iki sıska mahlûkun kendisine nasıl parlak ve büyümüş gözlerle ve nasıl sonsuz bir kinle baktığını hatırlayınca tüyleri ürperiyordu. Şimdi de bu korkuyla avazı çıktığı kadar bağırdı:
"Ayran... Ayran!..."
(SABAHATTİN ALİ - Yeni Dünya)
***
Edebiyat, estetik bir ifade etme sanatı değildir yalnızca; olay, his ve hayal dünyamızın bir harmanıdır. Kavrayışımı süsleyen ayrıntılardır zihnimde bu kurgunun doğuşunu sağlayan. Yazın dünyası ne yazıktır ki evrensel sorunlara değinmekten epey uzak artık. Haliyle mayalı sözlerin ticarete katık edildiği bir döneme tanıklık ediyoruz.
Popüler kültürün parçası olmaktansa doğru bildiklerimi, söylenmesi gerekenleri kaleme almayı seçiyorum daima ve beni buna zorlayansa içimdeki insandır, yayın programları değil asla.
(...)
Bir yazar söylenmesi gerekenleri dökmelidir kâğıda. Edebiyat bir aynadır ama son dönemde elime aldığım yeni nesil romanların çoğunda samimiyetsizlik var. Güllük gülistanlık ilişkiler, nostaljik motifler ve tertemiz aşklarla süslü romanlar. Başınızı kitaptan kaldırıp gerçeklerle yüzleşene dek kandırabiliyorsunuz kendinizi ancak... (AYHAN ÜN - Söyleşi: CAN GAZALCI - Cumhuriyet Kitap)
***
3 Ocak 2021 Pazar
UMUDUN ÇİÇEĞİ - BENİM GÜZEL YURDUM
Ayçiçeği
İş becermişlerin yüzündeki çiçek
Kurtuluş Savaşının kaşındaki çiçek
Asyada kabaran ekmek çiçeği
Beş bin yaşında bir komutan
Sen bu kadar yüreklisin
İnce çekingenlik çiçeği
Ha dediklerinde dağda olursun
Ha diyeceklerin ağzındaki çiçek
Umudun çiçeği
Türkiye kadar bir çiçek
ERGİN GÜNÇE
***
CEYHUN ATUF KANSU
Mustafa Kemal'in ölümünün hemen ardından, halkla devrim arasına bir karanlık sızar girer...
Bugüne uzanan kara hikâyemizdir aslında bu.
(...) Bir şeyler değişmiştir. Kaynağını halkta bulan Atatürk Devrimi ile halkın arasına, Atatürk'ten sonra eski düzenin artığı sınıflar hortlayıp, girer. Cumhuriyet Devrimi'nin halka tam olarak inemediğini, halkla arasındaki bağı kopmaz bir şekilde kurma fırsatı bulamadığını dosdoğru ortaya koyar Ceyhun Atuf Kansu:
"Burada, Atatürk Devrimleriyle halkın arasına giren bir engelden söz etmenin sırası gelir: Bu engel, ortaçağa bağlı Osmanlı derebeyliğidir. Onun toplumsal, ekonomik gücü ve yapısıdır. Bu derebeyliğin dinsel, ekonomik, tarihsel kökleri vardır. Bir imparatorluk yapısıyla, düzeniyle, ülküsüyle beslenmiş, şekillendirmiştir bu derebeyliği. Atatürk Devrimi, bir imparatorluğu yıkmış, -siyasal bir devrim- ama bu imparatorluğun ana vatandaki toplumsal ve ekonomik tortusunu temizleyememiştir. Cumhuriyet'le halk arasındaki akım, derebeyliğin kapısında durmuştur. Türkiye'nin havası devrimle hareketlenmiş, ama ışık, halka ulaşamamıştır. Ve ne zaman ki Atatürk'ün elektriği, siyasal paratonerlerle havadan çekilir olmuş, o zaman, ortaçağa dayalı Osmanlı derebeyliği, bütün dinsel, ekonomik ve toplumsal güçleriyle yeniden ortaya çıkmış ve Atatürk'ün devrim güçlerinin yerine geçmiştir. Bu derebeyliğin üç ana özelliği vardır ki bunlar:
1- Dinsel güçlere ve hayat anlayışına bağlı kapalı toplum yapısı
2- Ağalığa bağlı bir toprak ve üretim düzeni, bu düzene bağlı ilkel bir tarım ekonomisi
3- Ortaçağ Doğu uygarlığının değerlerine bağlı aşırı gelenekçi, kısır bir kültür hayatı.
Bütün bu öğeler, uyanmış, kurtulmuş, kendini bulmuş bir Türk ulusu yaratmanın karşısındadırlar.
(...) Ortaçağ derebeylik düzeni, bütün özellikleriyle Atatürk çağında, ama devrim gücü egemen olduğu için, sinerek yaşamış, gelişmelerin, devrimlerin halka geçmesini önlemiş, devrimleri kasabada tutmuş, kaynağında halkçı olan Atatürk Devrimi'ne 'kasaba ağalığının' silik, ikiyüzlü, çıkarcı, ürkek ve yarı aydın damgasını vurmuştur. Sakarya toprağı kadar halk gerçeği, halk emeği, halk savaşı kokan devrim, kasabalarda ve ortaçağ derebeylik kaleleri olan küçük Anadolu kentlerinde kasaba orta sınıfının yorumuyla hızını ve rengini yitirmiş, devrimle halkın ve elbette ki büyük çoğunluk olan köylünün bağlantısı kesilmiştir."
"Halkçılık", "Sınıfsız toplum ideali" gibi konuların, Mustafa Kemal'in ölümünden sonra neye evrildiğini en iyi gözlemlemiş olanlardan biridir Ceyhun Atuf Kansu. Dediği gibi, sınıfsız ulus yaratmanın temel koşulu, sınıf ayrıcalıklarını, bu ayrıcalıkların temsili yapıları ortadan kaldırmaktır (Egemen sınıflarla savaşmak). Cumhuriyet devrimi sınıfsız bir toplum istemiş, fakat bunun şartlarını yaratamamıştır. Yaratılamayınca "Halkçılık" ilkesi özünden uzaklaşmış, onun sınıfsızlık ilkesinin gölgesinde bir çıkarlar oligarşisi türemiştir. Şöyle der Ceyhun Atuf:
"Halkçılık ilkesinin iki temeli vardır. Ulusal bağımsızlık, sınıfsızlık. Devrim tabana inerek, tabana dayanarak 'nimetlerde külfetlerde' bir eşitlik yaratmış olabilseydi, elbette, halkçılığın bu temeli 'sınıfsızlık' devrimci bir anlam yüklenecekti. Ama öyle olmamıştır. Ana kaynak, yani yoksulluğun kaynağı köylü gene yoksul olarak kalmıştır. 'Sınıfsızlık' ülküsünün türettiği bir 'yapma devrim orta sınıfı' bu yoksulluk temeli üzerinde yükselmiştir. Halkçılığın birinci temeli ulusal bağımsızlık da bu yüzden sarsılmıştır. Bakın nasıl? "Sınıfsız orta sınıf", ana halk kaynağından kopunca, çıkarlarını Batı anamalına bağlamıştır. Türkiye'nin, on on beş yıllık öyküsü bu yozlaşmış 'çıkar sınıfları'nın Batı anamalıyla giriştiği anlaşmaların, oyunların öyküsüdür. Türkiye, bu 'çıkar sınıfları' yoluyla Batı anamalına (kapitalizmine) bağımlanmıştır." (TAYLAN ÖZBAY - Atatürk ve Devrimin Yönü)
***
Ankara'da Samanlıkbağları Sağlık Ocağı'nda yoksul hastalara bakar BEHÇET AYSAN
Ve bir ağacın altına oturup şu dizeleri yazar:
On beş yıl sonra
o yalnız nar ağacının dibinde
oturup düşündüm bunları
saçlarımıza aklar düşüren zor günleri
kenar mahalleleri
bebek ölüm hızını
çocuk işçileri
biliyorum bir gün
bir başka nar ağacının dibinde
bir başka çocuklar
yine Türkiye'yi konuşacaklar.
Çünkü Cumhuriyet, gerici zihniyetin elinde yarım kalmaya mahkûm edilmiş, büyük bir devrim projesidir.
(EREN AYSAN)
Merhaba!
27 Aralık 2020 Pazar
SAMED BEHRENGİ
Samed Behrengi 1939'da, Azerbaycan'ın yoksul bir köyünde, sayısını bilmediği kadar çok kardeşinin bulunduğu bir evde doğar. Doğduğunda, annesinin yanı başında ne bir doktor ne de bir ebe vardır. Fukara doğar yani. Ve fukaralık o günden sonra Behrengi'nin yakasını bırakmaz, yaşama gözlerini açtığı günden itibaren onun yakasından elini çekmez. İlk ayakkabısına altı yaşında, ilkokula başlayacağı hafta sahip olur. Kim bilir o ilk ayakkabıya sahip olduğunda ne kadar çok sevinmiştir? Okul yoluna düştüğünde bir gözü ayakkabıda bir gözü de okulun onun önünde açacağı yeni ufuklardadır. İlkokulu birincilikle bitirir.
1957'de, öğretmenlik okulundan 18 yaşında mezun olur olmaz, İran'ın en fakir köylerinde öğretmenlik yapmak için gönüllü olur. Bildiği bir yaşamın içine eğitmen olarak dönmesi Behrengi için büyük bir başarıdır. Behrengi, doğup büyüdüğü Azerbaycan'ın o fakir köylerine geri dönmüştür. Kendi yaşadığı o yoksul köylere, yüzleri yanık çocukların içine girip, neyi varsa sunmaya hazırdır. Masallarının kahramanlarının yanına gitmektedir. Onlar, Behrengi'ye yazması için büyük bir güç verecektir.
Behrengi yoksul köy yollarına düştüğünde yine tek bir çift ayakkabısı vardır. Bu bir çift ayakkabının uçlarına baka baka, ilk ayakkabısı olduğunda sevindiği günü düşünerek köye ulaşır. İçinde birikenleri savurmak istercesine bir of çekerek, yalın ayak dolaşan çocuklara bakmaktadır. Çocuklar ve yalın bir yaşam karşısında durmaktadır, hiç örtünmeden hem de.
18 yaşındaki bu genç, Azerbaycan'ın henüz elektrik girmemiş fakir köylerinde öğretmenlik yapmaya, çocuklara okuma yazma öğretmeye başlar. Öğretmenlik yapmak için gittiği bazı köylerde bırakın sırayı, karatahtayı, okulun kendisi bile ortada yoktur! Nerede bir boş mekân varsa orasını derslik olarak kullanır ve çocukların eğitimini hiç aksatmaz. Dedik ya, fukaralık yakasından elini hiç ama hiç çekmez Behrengi'nin. Samed Behrengi, zorluklardan yılmayan biri olduğu için çözüm üretmesini bilir. Azeri çocuklarına "dünyanın en güzel masallarını" anlatmaya başlar. Masallarında derenin ötesindeki nehri, nehrin ötesindeki denizi hayal eden kara balık; bir karga ailesiyle dost olan küçük çocuklar; karıncalarla, güneşle konuşan bir şeftali ağacının öyküsü vardır. Düşünce dünyası her koşulda zengindir. Büyük hayalleri vardır Behrengi'nin. O hayallerini nasıl ki masal kahramanlarına benimsetiyorsa köy çocuklarına da benimsetir.
Yaşamın ve zorlukların karşısında yılmayı değil, tam tersine güçlü olmayı öğretir. Sadece okuma yazmayı değil, zorlu hayatta, nasıl karşı konulması ve direnilmesi gerektiğini de kavratır çocuklara. Hayalinin en büyüğü sosyalist bir ülkenin yaratılmasıdır ve bu yüzden her işinin sosyalist kültüre hizmet etmesi için çabalar. (KEREM PORAZAN - Milliyet Blog/2010)
20 Aralık 2020 Pazar
ÇALINMIŞ ZAMANLAR
13 Aralık 2020 Pazar
SALGIN, AÇLIK, İKLİM KRİZİ; SAVAŞ VE BARIŞ
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, BM Genel Kurulu'nda düzenlenen Covid-19 Zirvesi'nde yaptığı konuşmada, "Zengin ve güçlü ülkelerin aşı izdihamında fakir ülkelerin ezilmesine müsaade edemeyiz." dedi. Salgının üzerinden neredeyse bir yıl geçtiğini ve "tünelin sonundaki ışığın daha parlak hale geldiğini" belirten Ghebreyesus, pandemiden sonra ise dünyayı daha zorlu sorunların beklediği uyarısında bulundu. Ghebreyesus, "Yoksulluk ve açlığın aşısı yok, eşitsizliğin ve iklim değişikliğinin aşısı yok." diye konuştu. Pandeminin küresel bir kriz olduğuna dikkati çeken Ghebreyesus, çözümün de adil ve küresel olması çağrısı yaptı. (AA)
***
Marksist sosyolog, filozof ve kültür eleştirmeni Slavoj Zizek: "İğrenç bir barbarlığa doğru sürükleniyoruz"
Bu salgının gelecek gerçek krizin yalnızca küçük bir testi olduğunu söyleyen Zizek, "Toplum iğrenç bir barbarlığa doğru sürükleniyor. Umut etmek istiyorsak, eski hayatımızın bittiğini kabul etmeliyiz. Yeni bir normal icat etmeliyiz. Üçüncü dalga bir akıl hastalığı dalgası olacak" diyor.
Kitabınızda, bir felaket kapitalizminin panzehiri olan bir "felaket komünizminden" bahsediyorsunuz. Şöyle yazıyorsunuz: "Devlet, maskeler, test kitleri ve ventilatörler gibi temel malzemelerin üretimini organize etme, otellere ve diğer tatil yerlerine el koyma, yeni işsizlerin geçimlerini sağlama gibi konularda çok daha aktif bir yol üstlenmekle kalmamalı, bütün bunları piyasanın mekanizmalarından vazgeçerek yapmalı."
Her şey ya çok daha kötüye gidecek ya da çok daha iyi olacak. Bu tamamen bize bağlı. Covid-19 öylece kaybolmayacak. Aşılara rağmen, insanoğlunun da davranış ve yaşam biçimini değiştirmesi gerekecek. Ama beni en çok kaygılandıran şey, çok başka bir şey. Sibirya'daki sıcaklığı gözlemlediniz mi? Temmuz ayında 35 derecenin üzerinde sıcaklıklar ölçüldü. Bundan gerçekten korkmalıyız. (Söyleşi: Tomasz Kurianowicz, Çeviri: Nurcan Dikme Yaşar, BirGün Gazetesi)
***
Silahlı çatışmalar, iklim krizi dünyada açlıkla karşı karşıya kalanların sayısını her geçen gün artırmaya devam ediyor. Yapılan araştırmalar, Covid-19 salgını ile birleşen çatışmaların ve ekonomik krizin gıdaya erişim sorununu rekor seviyeye çektiğini gösterdi.
Birleşmiş Milletler'e (BM) bağlı kuruluşlar, 20 ülkede yaklaşık 250 milyon insanın önümüzdeki dönemde gıda krizi ve hatta kıtlık tehdidi altında olduğu konusunda uyarıda bulundu. BM Gıda ve Tarım Örgütü raporlarında, "Krizde veya daha kötü seviyelerde akut gıda güvensizliği ile karşı karşıya kalan insan sayısı çarpıcı bir şekilde artış gösterdi" dendi. Örgüt, çatışma, gıda fiyatları ve geçim kaynaklarını etkileyen Covid-19 salgınının etkilerinin sorunu daha da kötüleştirdiğini söylüyor. Dünya Gıda Programı ise şiddet ve çatışmaların Batı Afrika'nın Orta Sahel bölgesinde 7,4 milyon insanı şiddetli açlığa sürüklediğini bildiriyor.

















