29 Temmuz 2024 Pazartesi

KÜLTÜRSÜZ KALKINMA OLMAZ

 


REŞİD HALİD GÖNÇ


Gözlükleri, gözlüklerinin arkasındaki yaşam çilesinin biriktirdiği gölgelere rağmen çocuksu kalmış küçük, mavi gözleri, bir ameliyat sonucu yarısı alınmış çene kemiği yüzünden sola çarpık çenesi ve fakirlikten beline iple bağladığı yamalı pantolonuyla Reşid Halid, eski Babıâli'nin ilginç tiplerinden biriydi.
Eski bir İstanbul ailesinin, o dönemlerin deyimiyle "düşmüş" çocuklarından olduğu için, eski İstanbul terbiyesinin çelebiliğinde, çaresizliğiyle yalnızlığını sadece yıkıntısı kalmış bir yaşamın son direnişiyle yoğurarak, köhne merdivenli eski gazete binalarının dünyasında dolaşır dururdu.
Reşid Halid'in dipsiz bir kör kuyuda kaybolup gitmiş yıllarından kalmış tek serveti, yazarlardan, ozanlardan, romancılardan, gazetecilerden tek tek topladığı yazı koleksiyonuydu. Koleksiyonu için seçtiği ünlülerin peşini bırakmaz:
- Sizden bir resim, bir kısa biyografi, bir de üç-beş satır yazı rica ediyorum, derdi.
(...)
Kendisi önemsizdi, ama bütün önemliler el yazılarıyla sadece onun koleksiyonundaydı. Sevdiklerine gösterirdi bunları. Abdülhak Hamit'in de, Mahmut Yesari'nin de el yazılarını orada görmüştüm.
Mahmut Yesari, "Başımdan çektiğimi düşmanlarımdan çekmedim, ne çare ki başsız yaşanmıyor" diye yazmıştı.
Ercüment Ekrem ise bilinen alaycılığıyla "Sen yazı toplayacağına aklını başına toplasan daha iyi edersin" diye yazmıştı, "ama en iyisi para toplamaktır."
Aziz Nesin'in yazısı ise daha derinden ve buruktu: "Senin çenenin istikameti ile benim fikirlerimin istikameti, ikimizin de hayatının ıstırabı olmuştur."
Reşid Halid'in çenesi de sola doğru çarpıktı çünkü.

Türkiye, gerek tarih, gerek edebiyat açısından varmış olduğu boyutların lezzetine hiçbir zaman dönük duramamış toplumlardandır. Bu alanlarda insanı şaşırtacak kadar ortak bir bellek yoksulluğu vardır bizim ülkede. Örneğin, hangi eski ozanın yaşadığı semt yahut evler, küçük bir plaketle olsun belirtilmiştir koskoca İstanbul kentinde?
İnsanlar kendi kültürlerini oluşturan beyin ve gönül bahçelerinin, gözlerine ilişiverecek en küçük anısından bile yoksun olarak yaşarlar Türkiye'de.
Şinasi'nin mezarı kaybolup gitmiştir Hilton temelleri altında. Nedim'in mezarı ise, Karacaahmet Mezarlığı'nda kazara bulunmuş, sonra da unutulmuştur. Yakup Kadri'nin romanlarının kaç dile çevrildiğini bilen bile yoktur. Hele o çevirileri hiç bir yerde bulamazsınız Türkiye'de...
Nâzım'ı ise hâlâ daha okul kitaplarına sokabilmiş değiliz, İtalyanlar ise kendi liselerinde onun şiirlerini okutuyorlar genç kuşaklarına.
Ne doğru dürüst yazılmış tarihlerimiz var, ne ansiklopedilerimiz, ne sanatçılarımıza ait müzelerimiz...
Böylesi bir çoraklıkta, kim içinden Şeyh Galip'in yaşadığı dergâha bir buket karanfil götürmeyi duyar, kim Ahmet Rasim'in kafa çektiği kıyılarda ondan iki şarkı mırıldanmanın tadını yudumlar?
Halklaşma sürecini bir kültür birikiminin fıskiyesinde sulayamadığımız sürece, kaba bir kargaşanın çirkinliğini kolay kolay arıtamayız.
Kültürsüz kalkınma, yaşam tadını duyacak damağı olmayan görgüsüzler sultası demektir ki böyle bir sultada ne sıcak çocuk sevgileri yeşerir, ne de ebemkuşağı kıvancında mutlu aşklar...
Reşid Halid'in koleksiyonu ne oldu bilmiyorum. Barbar bir ilgisizliğin kezzabında kaynayıp gitmişse, gerçekten yazık olmuştur.
Anısız, nüktesiz, renksiz bir toplum, beton ve araba hırsıyla yanıp tutuşsa da, nefes almak için ciğerlerini geliştirememiş sayılır. Ve hırtlığını yaratıcılığının fırınında pişirerek dünya uygarlığına sunamaz. 
Reşid Halid, gözlükleri, çarpık çenesi, iple bağlı pantolonuyla, kişiliği cüzdanıyla orantılı olanların çok ötesine varmış bir insandı. Onun ince ve zevkli merakına hızlı kalkınma zenginlerinin çocukları belki de yüz yıl sonra ancak varabilecekler.

(ÇETİN ALTAN - Gölgelerin Gölgesi, 1982)





Merhaba! 
 

21 Temmuz 2024 Pazar

KİTAP ve ÇALAR SAAT

 


"... Herhangi bir kitabı oku diyenden korkma, yasak edenden kork...
Okumadığı bir kitabın halka zararlı olacağını söyleyenden daha aşağılık bir insan olur mu?
Olur: Okuduğu bir kitabın halka zararlı olacağını söyleyen...
Bir kitapta her şeyi bulan bütün kitapların düşmanıdır: Her şeyi bulduğu kitabın bile...
Tanrılar, peygamberler değil, 
yalnız softalar ve sömürgenler insanların tek bir kitabı okumasını istemişlerdir..."

(Kitap Üstüne Aykırı Düşünceler)


***


Kitaba, bir organizmaymış gibi yaklaşana hiç rastlamamıştım ta ki Orhan Tüleylioğlu'nun Yalnız Kitap'ını (Karakarga Yayınları) okuyana kadar. Tüleylioğlu'na göre, kitap da her canlı gibi dünyaya geliyor, yaşıyor, yaşatıyor, yakılıyor, yok ediliyor, unutuluyor, uyandırıyor ve kendini "yalnız" hissediyor. Bahtı açık kitap var, olmayan var. Kitabın da her canlı gibi bir kaderi var, dünyaya geldiği yer ve zamana göre şekilleniyor yazgısı: Kimi coğrafyada hâkim tarafından "ceza" olarak da verilebiliyor, bambaşka bir zamanda "şenlik ateşi" için uygun da görülebiliyor.
(...)
Kitapları yasaklayacak olanlardan korkan Orwell ile yaşamımızda bir kez olsun aynı duyguyu paylaşmadık mı? Kitapların yasaklanmasına gerek duyulmayacağından, çünkü kitap okumak isteyecek kimsenin artık kalmayacağından ürperen Huxley'e katılmadık mı? 
Okuyucudan çok yazar üretenlerin, kitap okumadan kitap yazmak isteyenlerin cirit attığı bir coğrafyada, "Kendimi hazırlıyorum. Shakespearelerin, Dantelerin, Goethelerin, Balzacların at oynattığı edebiyat meydanına öyle ellerini kollarını sallaya sallaya giremez insan" diye düşünen Cahit Sıtkı'ya bir kez daha hayran olmadık mı? 
Ya 1964'te kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddeden ve gerekçesini "Ben eserimi yaratırken yeterince ödül aldım. Nobel ödülü buna bir şey katmaz, aksine beni aşağıya çeker. Nobel ödülü tanınma peşinde olan amatörler için güzeldir. Ben yaşlıyım ve yeterince keyif yaşadım. Yaptığım her şeyi severek yaptım. En büyük ödül de zaten buydu" sözleriyle açıklayan Sartre'a?
"Kıyamet Günü gelip çattığında büyük fatihler, devlet adamları, hukukçular; ödüllerini (taçlarını, onur nişanlarını, en sağlam mermere silinmeyecek biçimde kazınmış adlarını) almaya gelirken Yüce Tanrı; koltuklarımızın altında kitaplarımızla bizim de geldiğimizi görünce, hani neredeyse kendisi de kıskanarak, Aziz Petros'a dönüp şöyle diyecektir: 'Bak, bunlara ödül gerekmez. Onlara verebileceğimiz hiçbir şey yok burada. Onlar okumayı sevdiler'" diyen Virginia Woolf'a bir kez daha saygı duymadık mı? 
"Basılı kitap, internetin ortaya çıkması yüzünden ortadan kalkar mı" sorusuna, "Kitap nesnesinin etrafındaki çeşitlemeler, beş yüz yılı aşkın süredir onun ne işlevini değiştirdi ne de sentaksını. Kitap, tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız" yanıtını veren Umberto Eco sayesinde, basılı kitabın yok olmayacağına yeterince ikna olmadık mı?
Tüm bu isimlerden başka, Yalnız Kitap'ta öyle biri daha var ki gözlemi üstüne epey bir düşünmemiz gerekiyor: V. Karl'ın, Kanuni Sultan Süleyman devrinde Osmanlı sarayında bulunan elçisi Ogier Ghislain de Busbecq. 1 Haziran 1560'ta, İstanbul'da tamamladığı dört elçilik raporunun üçüncüsünde, Osmanlıların matbaayı kullanmaya karşı isteksizliğini şu sözlerle dile getirmiş:
"Yeryüzünde Türkler kadar, başka ülkelerin yararlı icatlarını kolaylıkla alıp benimseyen bir millete daha rastlamak zordur. Buna rağmen nedense, kitap basmaya ve çalar saat kullanmaya bir türlü ikna edilememişlerdir."
Ve yazar Tüleylioğlu'nun, kitap ile çalar saat arasında kurduğu o bağ insanı sarsıyor:
"Her ikisi de insanları uyarmaya ve uyandırmaya yarar." 
"Kitapları seven kişi, kötü insan olamaz" cümlesi de kötüleşen dünyanın durumunu açıklıyor sanki.
Orhan Tüleylioğlu, ülkemiz açısından bu konuya da son noktayı koyuyor: "Eğer Köy Enstitüleri kapatılmamış olsaydı, 1956 yılında Türkiye'de okulsuz köy, öğretmensiz okul, okuma alışkanlığı kazanmamış tek bir öğrenci kalmayacaktı. Planlar buna göre yapılmıştı. Yazık oldu."

(KÜBRA ÇİĞDEM İNAL - Cumhuriyet Kitap)


***


Hegel diyor ki, "Felsefenin birçok hallerini yazdık, düşündük ama en ulaşamadığımız yere edebiyat ve şiir ulaşır." Edebiyat okumak, size hayatlar, zamanlar, yüzler ve serüvenler getirir. O kadar zenginleşirsiniz ki, insan ruhunun maddesinin ve konumlarının her şeyini anlarsınız. Dünyanın en akıllı, duyarlı, yetenekli insanları size kitaplar yazıp bırakmışlar, bundan büyük bir zenginlik olabilir mi?


FÜRUZAN







Merhaba!

14 Temmuz 2024 Pazar

MAYAKOVSKİ: AYNI KAVGANIN İÇİNDE

 


"Şiir yazmalı" diyor kendisine, yazmalı da ama elinden gelmiyordur ki. Yaptığı denemeler başarısızdır, içler acısıdır. O da şiiri bir yana bırakıp resme yönelir. Resim yapmaya başlar. Sonra yine şiire başlar. Çünkü o şairdir. "Şiir yazmalı" der kendisine, "Şiir yaz". Bir gün, bir şiirin "hakkından" gelir. Gece... Sokakta... Arkadaşı şair David Burliuk'a birkaç dize okur. Bir arkadaşının şiiri olduğunu söyler. Arkadaşı durur, "Sizsiniz bunu yazan!" diye bağırır. Sonra da "Dâhi bir şairsiniz siz!" der. Bu yargıya pek sevinir Mayakovski. O akşam "şair olup" çıkar. "Lal rengi ve beyaz", "meslekte" basılan ilk şiiridir. "Vladimir Mayakovski" trajedisi almaya başladığı yolun en güzel örneğidir. Bir isyan trajedisidir bu. Şiirlerindeki can alıcı imgeler kıyımların, ölümlerin iç yüzünü göstermek için vardır. İnsanların güçlerine, akıllarına, iradelerine, dünyayı yeniden kurma yeteneklerine gönülden inanır. Şiirlerinde "aşk" ve "öfke" iç içedir. Ekim Devrimi'ni "Marşımız", "Devrime Övgü", "Sol Marşı" şiirlerinde kucaklar. Mayakovski yenilikçi, direnişçi, sosyalizme yürekten inanmış, onun için savaşan bir şairdir. O, toplum için yazan bir şairdir. "Ben" derken "biz" diyordur. "Sokaklar fırça, alanlar paletimizdir" diyerek sanat ordusuna çağrıda bulunur.
Başkaldıran, yenilikçi şiirlerini meydanlarda okur. Meydanlar hınca hınç dolar. İsyancı tavrı, burjuvaları yerden yere vuruşu, özel mülkiyete karşı duruşu şiirlerinde büyük yer tutar.

Pelteleşmiş beyninizde
kirden parlayan bir kanepede yan gelip yatan semiz bir uşak gibi
hayal kuran düşüncenizi,
kanlı bir yürek parçasıyla tedirgin edeceğim,
dalga geçeceğim, geberesiye küstah ve zehir dilli.

(Pantolonlu Bulut, Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)


Mayakovski hem şiirde hem de pankartta, resimde, çizimde yepyeni bir üslup yarattı, ortaya koydu. Hiçbir söz kıvırtması bulunmayan, özgün, kolay anlaşılan bir dil, yapı oluşturdu.
Pankartları ajitasyon içindir. Bu pankartlarda, çocukluğundaki çok sevdiği halk masallarını, koşmaları, türküleri imgelerinde hep kullanır.
Atasözlerini değiştirerek, deforme ederek yeniden dolaşıma sokar. Beyaz Ordu generali Denikin'i ele alan pankartın altında şu yazar: "Rus, domuzla dost değildir."
Kimi zaman çocuk şarkılarından da yararlanır: "Kanaryacık-geyikçik nerde kaldın?" şarkısının sözlerini, devrim düşmanlarını alaya alarak şöyle değiştirir: "Vrangel Vrangel, nerde kaldın? / Lloyd George'tan tank mı aldın?"
Şair, ajitasyon pankartlarında pek çok düşmanla savaşır: "Churchil, Beyaz Ordu generalleri, Amerikan emperyalizmi, toprak ağaları, çarlık düzeninin geri gelmesi için savaşan bankerler, papazlar ve başkaları..."


1. İşten her kaytarışın
2. Düşmanı mutlu eder
3. Bir emek kahramanı ise
4. Burjuvalar için darbedir. (1920)


Ahmet Oktay, Yol Üstündeki Semender (1987) kitabında intihar eden şairleri ele alırken şiiri "devrimden başka bir şey olmayan" Mayakovski üzerine de ışık düşürür:

Bir kez daha kucakla beni
kara-büyüsüyle bağlandığım gece;
mağma ve kemik tayfunları,
yağmur sularında sürüklenen bir mektubun
sar'alı yazısı gibi silikleşen ün;
ölümün tunçtan dökülme flütü
akkora kesmiş yüreğimi titretmiyor;
Gece,
uçurumlarında belleğin
kılık değiştiren hayalet,
- insan bir tansık
diye yinele;
çünkü sözcüklerin külünden doğdu
yaralı oğlun.


[Mayakovski,] Yesenin'in intiharını eleştirir ama 20 yıllık emeğini ortaya koyan sergisinin açılışından 15 gün sonra o da intiharı seçer. En bilineni Nâzım Hikmet olmak üzere pek çok şairin yolunu açmış, esin kaynağı olmuştur.

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)


Kim daha üstün, şair mi,
yoksa insanlara
pratik yarar sağlayan teknisyen mi?
İkisi de.
Yürek bir motordur çünkü
ve ruh onun çalıştırıcısı.
Eşitiz bizler
şairler ve teknisyenler.
Vücut ve ruh emekçileriyiz
aynı kavganın içinde.

(Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)


VLADİMİR MAYAKOVSKİ
(19 Temmuz 1893 - 14 Nisan 1930)









Merhaba!

7 Temmuz 2024 Pazar

BAŞKASI OLMA, KENDİN OL !

 

"Kendisi olmayan insanın etkileme gücü de yoktur."

(DOĞAN CÜCELOĞLU)


Doğan Cüceloğlu'nun (Doğan Ağabeyimin) ekranlardaki ve konferanslarındaki güler yüzünü Savaşçı (Remzi Kitabevi) adlı kitabında da hissediyoruz.
Tarihte pek çok savaşçı yaşamıştır. Bunlar iki gruba ayrılır; birinci grupta sadece öldürmeye odaklananlar vardır, ikinci grupta ise insanları yaşatmak için uğraşanlar, savaşanlar bulunur.
İkinci grupta "Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir" diyenler, monarşiye, oligarşiye, tek adam rejimine karşı olanlar, laiklikten, bilimden, sanattan yana olanlar bulunur.
Doğan Cüceloğlu ikinci gruptaki savaşçılardan birisidir. Yaşamı boyunca, Savaşçı kitabında da dile getirdiği üzere anlamlı ve coşkulu bir yaşam için, özellikle hakkaniyet ilkesinin yaygınlaşması için savaştı. O, ailede baskıların, toplumda ise yolsuzlukların, hırsızlıkların olmadığı, gelirin adil şekilde paylaşıldığı, hakkaniyetli bir dünya olsun istiyordu.
Cüceloğlu, Savaşçı'da anlaşılır bir dille insanın kendisini nasıl olgunlaştırabileceğini anlatmıştır.
Savaşçı'da insana ilişkin pek çok öğreti var. Bunlardan birisine göre insanlar, hayvanlar, bitkiler, doğal yapılarına uygun davranmak, kendilerini gerçekleştirmek isterler. Bunu yapamayanlar "mış gibi" yaşarlar. Bir aslan savanda da yaşar, hayvanat bahçesinde de. Ancak hayvanat bahçesinde "mış gibi" yaşar. Bir ağacı yıllarca özel tekniklerle budarsanız minyatür ağaç, yani bonzai olur. Bonzai de "mış gibi" yaşar. Kafeslerdeki aslanlar da bonzailer de kendilerini gerçekleştiremezler.
İnsanlar ancak özgür seçimler yaparak kendilerini gerçekleştirebilirler. Toplum kişinin duygularını bastırmasını, reddetmesini, çevrenin istekleri doğrultusunda davranmasını ister. Toplumun galip gelmesi durumunda kişinin kendisini gerçekleştirmesi mümkün olmaz.
Adını hatırlamadığım bir yazar yıllar önce Cüceloğlu'nun görüşlerine benzer bir şekilde şöyle demişti: "Yüzyılımızda insanlar, kendileri yaşamak yerine televizyonun karşısına oturup başkalarının yaşantılarına musallat oluyorlar."

(PROF. DR. ÜSTÜN DÖKMEN - Cumhuriyet Kitap)









Merhaba!


30 Haziran 2024 Pazar

DİLİNİ YİTİREN ŞİİR

 

"Kuzey kutbunda mahsur kalan balinaları bile kurtarmaya gittiler ama bizi kurtarmaya kimse gelmedi."

(ZERRİN TAŞPINAR)


Kitapta yer alan Taşpınar'ın, Kemal Özer'in "Temmuz İçin Yaralı Semah" kitabı için yazdığı yazıya bakıyorum. Bir edebiyat eseri nasıl değerlendirilir, hangi açılardan tekrar tekrar bakmak ve satır aralarını nasıl okumak gerekir görüyoruz. Beni etkileyen en derin yerlerinden biri Sivas'tan dönüşünün hemen ertesi günleri; Ankara'ya evine dönüyor, balkona çıkıyor hava almaya ama bakıyor ki bahçede güller açmış tüm güzellikleriyle. 
İçini öfke dolduruyor, "Benim arkadaşlarım yandı Sivas'ta, şimdi hepsi soğuk mezarlarında yatarken siz orada ihtişamla nasıl açarsınız, güller nasıl açar..."
(...)
Sivas Katliamı'ndan sonra çıkardığı ilk kitabı Tavra'yı yazma nedeni olarak, "Otelin merdivenlerinde oturuyoruz, şairler sohbet ediyor. Biri 'İçimizden birine bir şey olursa ne olur' diyor. Metin Altıok 'Kalanlar onun için bir şiir daha yazar' diye cevaplıyor. Zerrin Taşpınar 'Tamam ben ölmeye hazırım' diyor. Behçet Aysan kahkaha atarak 'Sen ölürsen değil şiir yazmak, Ankara'nın ortasına heykelini dikeriz' diyor. 'Ben ölürüm' dedim, bir ben sağ kaldım. Bu çok feci bir şeydi ve ben orayı anlatmak zorundaydım." diye anlatıyor. 
(...)
Son anı olarak, "Üst katta merdivenlerde oturan Asım Bezirci'nin yanına gittim. Dışarıda arabalar yakılıyordu ve dumanı ulaşıyordu kapalı kapılar ardından. Beni basamaklara oturttu önce, sonra 'Söz ver' dedi, 'Bu taşlamalar şiirine yansıyacak'." Orada Asım Bezirci'ye söz verir o bunun bir veda olduğunu anlamadan.

Ölümün hasatıydı Sivas ve bol ürün oldu
bir tırpan ucunda savruldu sesimiz
sesimiz Yasemin, Gül, Hasret
ince ve uzun kanatları kırlangıçların
sesimiz sabah serinliğinin çiğ damlaları.

Unutsun bütün şarkılarını bu şehir
unutsun ipeksi dönüşlerini turnaların
unut beni sevgilim
yarısı kül bir kadınım artık.

Hep böyle ıssız mı olur katliam sonrası kentler
ırmak bile susar mı, rüzgâr korkar mı sokaklardan
biter mi çığlık ateş ve dumanla...?


Kitabın sonunda ölümle bir kez daha yüzleşmesi yer alıyor. 2019'da yaşadığı mahallede bir araba çarpıyor kendisine, ağır yaralanıyor, ameliyatlar, yoğun bakım derken kalbi duruyor, doktorlar kalp masajı yapıyorlar "Gitme! Bizimle kal! diyorlar. Bilinci yarı kapalı olan Zerrin Taşpınar, "Otele gitmeliyim, arkadaşlarım ölüyor, gitmeliyim... diyor.
Kitabın en çok bu kısmından etkilendiğimi söylemeden geçemem. Kendisine ölümüne çarpan valeden şikâyetçi olmuyor. 26 yıl sonra tekrar ölümle burun buruna geldiğinde yine Madımak'a gitmek istiyor. 
Kitabı bitirdiğinizde Zerrin Taşpınar kimdir, hangi sokakta geçmiştir çocukluğu, şairlik yazarlık serüveni nerede başlamış, nasıl bir yol almıştır, Sivas'a nasıl gelinmiştir, daha da önemlisi Sivas'tan bu yana nasıl gelinmiştir, hepsini bir yolculuğun duraklarından geçercesine, acıyla yolculuk edercesine, umutla geride bırakırcasına okuyorsunuz. Şairin yolculuğu umut. Sözümüz yarına kalmasın.

Ölü çocuklarda doğurgandır ölü aşklar gibi
kesilmiş kavaklar da ıslık çalar
dilini yitirmişse de şiir
bir deniz feneri çizmenin tam zamanıdır.

 (FİLİZ TANYA - Cumhuriyet Kitap / Şiir: ZERRİN TAŞPINAR)






unutMADIMAKlımda!


23 Haziran 2024 Pazar

GERİSİ HİKÂYE !

 





Her zaman başıma gelen olaylardan esinlenerek yazıyorum.
Hikâye benim için gerçek değilse okur için de gerçek olmayacaktır.


Güzel bir hikâye tıpkı müzik gibi bestelenmeli bence.
Tamamı tek bir tondan söylenen hikâye yavan ve tekdüze olabilir.

(JOY COWLEY)


***


Hayata dair her şey nasıl anlatılır, hayatınıza dair her şeyi bir öyküde nasıl görebilirsiniz? Sanırım herhangi bir Alice Munro öyküsünü okuduğunuzda bunların karşılığını bulacaksınız.
İnsandan insana giden bir anlatıcıdır o. Kadının varoluş gerçeğini yaşadığı anların seyrinden alıp dünle bugünde oluşagelen her bir durumuyla yansıtır. 
Hayata sezgisel bakar. İzlenimci bakışının ardındaki ayrıntılar gene insanın iç dramına dairdir. Orada derin yarılmalar, bilinç kanamaları, hatırlamalar, kayıplar, iz bırakan yalnızlıkların dramı vardır. 
Bu anlamda yazdığı, gerçekliğini anlattığı her insanlık durumunu bir yer/mekân duygusuyla adeta taçlandırır. Taşıyıcıdır, başka seslerin renklerin anlatısına yansımasına kapı aralar [Alice Munro]:


"Genelde bir hikâyeyi yazmaya başlamadan önce onunla epey tanışıklığım olur. Yazacak düzenli bir zamanım olmadığında hikâyeler kafamda o kadar uzun süre dönüp dururdu ki yazmaya başladığımda onlara tamamen hâkim konumda olurdum. Şimdi bu işi defterleri doldurarak yapıyorum."

(FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)


***


Hadi çıkar not defterini. Hadi, yaz içinden geçenleri. Bir öykü, bir roman, bir kitap... Hadi bir kitap daha... Sözcüklerin, tümcelerin yeter mi kucağında bebeğiyle başı yana dönük, kimsenin yüzüne bakamayan o kadının kaygılı gözlerini anlatmaya? En bilinen, en yetenekli, en çok satan, daha büyük, çok daha büyük yazarların gücü yetebilmiş mi? Cilt cilt kitaplardan bize kalan... Daha yol kıyısına atılırcasına bırakılırken küçülen kara birer insan lekesi...
Tüm bu yazdıklarının üstünü çiziyor. Üstünü çiziyor her şeyin. İçi daralıyor. Bu dönemde edebiyat dediğin geçici bir müsekkin.

(CAN ÇELEBİ / Bodrum Terzisi - Artemis Yayınları)






Merhaba!
 

16 Haziran 2024 Pazar

BUDALALIK

 



Gerçek bir hayvansever olan Romain Gary, eşi Amerikalı oyuncu Jean Seberg ile Los Angeles'ta yaşarken bir gün çok güzel, uysal ve sevecen, başıboş bir Alman kurdu köpek bulur ve sahiplenir.
"Ağzının sağ tarafında ben gibi bir siğili ve burnunun etrafında yanık tüyleri olan gri bir köpekti, bu nedenle onu Nice'de çocukluğumun geçtiği lisenin yakınlarındaki Sigara İçen Köpek adlı tütüncü dükkânının tabelasındaki sigara tiryakisine benzetiyordum" diyen yazar, böylece ilk satırlardan itibaren insanlar ve hayvanlar arasında doğrudan bir ilişki kurar.
Ancak Romain Gary ve eşi kısa bir süre sonra yazarın -Rusça "ağırbaşlı" anlamına gelen- Batka adını verdiği bu köpeğin evlerine gelen siyah konukların boğazına atlamaya başlaması üzerine, zencilere saldırmak üzere koşullandırılmış eski bir polis köpeği, yani bir "Beyaz köpek" olduğunu idrak ederek dehşete düşerler.
Bütün çabalarına karşın, bu saldırılara engel olamayacağını anlayan Gary, olası bir trajediyi önlemek amacıyla, Batka'yı öldürmeye karar verir.
Köpeği ıssız bir araziye götürür, ama tabancasını çıkardığında gözleri yaşarır, elleri titrer ve tetiğe güçlükle basarak ıska geçer.
O andaki duygularını şöyle yorumlar: "İntihar girişimimde başarısız olmuş gibiydim."
Bunun üzerine kendine bir görev belirler: Batka'yı ne olursa olsun "iyileştirmek" yani "ırkçılığından" arındırmak. Ama ne yazık ki köpeği bu amaçla emanet ettiği Kara Panter Partisi üyesi siyah eğitmenin de kendine gizlice bir görev biçtiğinin farkında değildir...



Beyaz Köpek adlı yapıtında bu olaydan yola çıkan Romain Gary, yalnızca bir köpeğin hikâyesini anlatmakla yetinmez. 
O yıllarda sıkı bir insan hakları militanı olan eşi Jean Seberg, beyazlarla eşit haklara sahip olabilmek için mücadele eden siyahlara destek olmak amacıyla çeşitli toplantılara ve yürüyüşlere katılıyor, maddi açıdan bağışlarda bulunuyordu.
Bu vesileyle, aynı zamanda o dönemin ABD'sinin karanlık tablosunu çizen Romain Gary soruna tamamen nesnel bir bakış açısıyla eğilir: 
Özgürlüğe kavuşmak için yeni yollar arayacaklarına, kendilerine zulmedenleri taklit ederek "tersten ırkçılık" yapmaya başlayan Afro-Amerikalı aktivistler ve onlar tarafından kurulan Kara Panter Partisi'nin düştüğü çelişkiler konusunda onulmaz bir düş kırıklığı içinde olduğu belirgindir. 
(...)
Yazarın birer masumiyet abidesi olarak gördüğü hayvanlara önemli bir yer ayırdığı bütün romanlarındaki gibi, ilk satırlardan itibaren sevecen bir köpek olarak betimlenen Batka, insanlar tarafından bir silah olarak kullanılmak amacıyla acımasızca soysuzlaştırılmıştır. 
Sembolün ötesinde bir özdeşleşmedir söz konusudur olan:
Beyaz Köpek, insanın hem arılığının hem de sapkınlıklarının bir aynasıdır ve Romain Gary, ırkçı beyazların koşullandırdığı Batka üzerinden kötücül insanlığın kurbanı olan masumiyet temasını işler.
"Gözünüzün önünde acı çeken her şey insandır" diyen yazar, eziyet edilen bir hayvan ve zulüm gören bir insan arasında hiçbir fark gözetmez.
Dolayısıyla Jean-Jacques Rousseau'dan da esinlenerek insan müdahalesinin doğanın saf güzelliğini nasıl yozlaştırdığını anlatır.
Sorunu irdeledikçe, gerçek sorunun insanlığı çaresiz bir hastalık gibi kemiren budalalık olduğu sonucuna varır.

(FERDA FİDAN - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!