25 Ağustos 2019 Pazar

ŞAİR BABA VE BALABAN




"resmini yaparken de gördüm balaban'ı ben
resminin konusunu yaşarken de"

HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL
(Balabanca Bir Övgü)







   "O öğretiyordu, ben öğreniyordum. Ama çizdiklerim bir türlü resim, tablo olmuyordu. 'Neden' diye sordum Şair Babama."
    Yaptıklarının resim olması için, çırağın usta olması için, ekonomi-politik, sosyoloji, felsefe öğrenmesi gerekiyordu. Onları da öğretti Şair Baba.
   "Şair Babamla ikimiz buluşmadan önce, el yordamı ile arıyordum kendimi karanlıkta... İlkin onu buldu ellerim. O da alıp koydu beni kendi yerime."
   Köyünde, tarlada çalışan, öküz güden bir çocukken bilirdi ki "Çiçeğin rengi ve biçimi toprağından, ikliminden, doğasından gelir..."
   Nâzım Hikmet Okulu'ndan mezun olunca da "tıpkı, çiçeğin rengi, biçimi gibi; sanatçının eserinin de toplumdan, halkının yaşantısından, doğasından tohumlandığını ve geliştiğini" hiç ama hiç unutmadı. (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)



***



    ..."Şair Baba ve Damdakiler" adlı anlatısını okuduğumda gencecik bir üniversite öğrencisiydim, bu kitabı mutlaka tiyatro oyunu olarak sahneye uyarlamalıyım ve bunu mutlaka zengin olanaklarıyla Devlet Tiyatroları oynamalı diye düşünüyordum. 
   Çok zaman geçti ama düşüme kavuştum. Galada, saklıca balkondan izliyordum. Balaban coşkun alkışlarla sahneye davet edildiğinde, içimi titreten nice şey... Onu izliyordum, onun yatağına sığmayan 'meşe seli' coşkusunu, şehvetle ve şarapnel gibi kullandığı cümlelerini. Sevincini... Ve Şair Baba'ya özlemini. Öyle bir "Şair Baba" deyişi vardır ki, sözcüklerle bir insana sarılmak ne demek öğrenirdiniz. Balaban cezaevine ayıngacılıktan düştü, sonra da cinayetten.
   Şair Baba bir katilden Türkiye'nin en usta, en coşkulu halk sanatçılarından birini, ressam İbrahim Balaban'ı yarattı. İbrahim Balaban da "Şair Baba"sına borcunu hiç unutmadı.
   Şair Baba fırçalarını, boyalarını, en güzel şiirlerinden ikisini ona vermişti.
  "Bundan sonra Türk milletinin resmini sen yapacaksın!" Vazifesini bir de! İbram koğuşundakilere bakmıştı, avluda volta atanlara, demirli pencereden Bursa şehrine, öteki öteki şehirlere. "Bu kadar çok mu?" diye sorabilmişti ancak.
  O kadar çoktu ve o da çok yaptı. O resimler tuvallere, koleksiyonlara, hatta müzelere sığmaz. Taşar renkler Balaban'ın tablolarından. İnsanların el ayaları ışır, alınları ışır, gözleri...
   Tarlalar, başaklar, zenginlik ve yoksulluk ışır; pulluk, karasaban, bayrak, kayık, kelepçe ışır... (HALDUN ÇUBUKÇU - BirGün Gazetesi) 




İBRAHİM BALABAN
"Bahar"




İBRAHİM BALABAN'IN "BAHAR TABLOSU" ÜSTÜNE SÖYLENMİŞTİR

İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban'ın.
İşte şafak vakti, Mayıs ayındayız.
İşte aydınlık:
akıllı, cesur, taze, diri, insafsız.
İşte bulut:
kaymak gibi lüle lüle.
İşte dağlar:
hem de mavi, hem de serin.
İşte sabah seyranı tilkilerin:
uzun kuyruklarında ışık,
sivri burunlarında telâşları...
İşte seyreyle gözüm:
işte karnı aç
tüyleri diken diken
ağzı kırmızı
işte dağ başında kurdun biri.
Kendinde hiç duymadın mı sen
aç kurdun öfkesini sabah vakitleri?

.........
.........
.........

Ellerim, ellerim dokunun, okşayın, avuçlayın.
İşte anamın sütü, karımın eti, gülüşü çocuğumun.
İşte sürülen toprak...
İşte seyreyle gözüm, işte insan:
dağın, taşın, kurdun, kuşun efendisi,
işte çarıkları,
işte poturunda yamalar,
işte karasaban,
işte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarıyla öküzleri...


NÂZIM HİKMET
(Resim: JAK İHMALYAN)








Merhaba!

18 Ağustos 2019 Pazar

ŞİİR ASİDİR, BOYUN EĞMEZ!




   Karl Marx söyler: "Kapitalist üretim, düşünceye ilişkin bazı üretim dallarının bütününe, özellikle sanata ve şiire düşmandır."
    Kapitalizm de toplumsal gelişimin ileri bir aşaması olduğuna göre, belli bir düzeye kadar sanat verimlerini kendince değerlendirecektir:
   Paris'te çıkan Arts dergisinin sahipleri aynı zamanda ordaki büyük resim galerilerinin de sahipleridirler; Arts dergisinin beş on yıllık planları vardır; bu planlar, depoları dolduran tabloların sürüm planlarıyla uyumlu olarak hazırlanmıştır. Diyelim, Arts dergisinde çıkan yazılar genellikle izlenimci okulu tutacaktır bu beş on yıllık süre içinde, daha çok o okulu eleştirecek, onu öncelikli kılacaktır resimsever görünen alıcının (Amerikalı turistin, fabrikatörün, evine mobilya alır gibi tablo alan zengin kişinin) gözünde; çünkü izlenimci nitelikteki tabloları çok önceden depo etmiş bulunmaktadır; şimdi de başka başka nitelikteki resim ürünlerini ucuz ucuz alıp deposuna atmaktadır; yarın depodaki izlenimci tablolar bittikten sonra, bu kez, bu yenileri üne erdirmeye çalışacak, çok kazançlı bir şekilde bunları elden çıkarmanın yollarını arayacaktır.
   Resim, mobilya olarak da kullanılabiliyor; roman vakit öldürmek için de okunabiliyor; şiir ise kendi akışı dışında, yararlanılabilecek bir nitelik taşımayan bir sanat. Asi bir sanat. Bu yüzden, para-mal-para düzenine pek giremiyor, kapitalist üretimin çarkında "başka bir özel planda" görünerek devinemiyor. Kapitalist üretim de kendisine elverişli gelmeyen bu uğraş alanını kovuyor, gerilere itiyor. Yarattığı hayat biçimleri içinde bir yer vermek istemiyor ona...



CEMAL SÜREYA
(Şapkam Dolu Çiçekle)








Kendisi de dahil hayata itirazdır.
Kendisine de karşıdır, itirazına da...
Savaşa karşı, ama kavganın yanında.
Barışa, özgürlüğe, vicdana taraftır.
Yolsuzluk, rüşvet yoktur defterinde.
Var oluşu baş eğmeyi reddinde.
Montaj, dublaj, kumpas bilmez.
Yazıldığı gibi yaşar anadilinde.
Edebiyatın isyankâr edepsizi,
Dünya halklarının ortak sesidir.
Düş ve gerçek, aşk ve kara sevda
Bir de kendisi dışında her şeydir.
Şiir, şiirden başka bir şey değildir.


 REFİK DURBAŞ
(21 Mart 2014 Dünya Şiir Günü Bildirisi)









   "Şiirin neden edebiyatın ana kaynağı sayıldığı kolayca anlaşılıyor: Hile, yalan, kaçamak kaldırmıyor şiir; dikişleri hemen görünüyor; sığındığı dünya görüşü de onu elinden tutmaya yeltenmiyor..."


TOMRİS UYAR









Merhaba!

  

11 Ağustos 2019 Pazar

GÜLMECE




"İnsan güldüğü kadar insandır."


MOLIERE



***






   "Bu iki özellik, gülmek ve düşünmek herhalde birbirinden bağımsız değildir. Einstein'ın dil çıkaran fotoğrafında görüldüğü gibi zekâ güler. Bunların yasaklanmış olmasının bedelini çok ağır ödüyoruz. Metotlu düşünce olmadığında, gülmek günah sayıldıkça, uygarlıktan ayrı düşüyorsun; insani gelişmelerden, güzel yaşamaktan, hayatı anlamaktan uzak düşüyorsun."


ZÜLFÜ LİVANELİ - Livaneli'nin Penceresinden
(Fotoğraf: LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN)



***



   ...Aziz Nesin'i küçük düşürmek isteyenler, çeşitli sözcük oyunlarına başvururdu. Örneğin şöyle diyenler vardı: 
   "Siz de ağzınıza geleni söylüyorsunuz!"
    Aziz Nesin o sözün altında kalacak adam mı? Yanıtına bakınız:
   "Ağzıma geleni değil, aklıma geleni söylüyorum." (NUSRET ERTÜRK - Cumhuriyet Gazetesi)


AZİZ NESİN



***



   Hüseyin Siret, bir manzumesini Yahya Kemal'e okumuş ve:
   "Rehgüzarında bir garib horoz
   Eyliyordu benimle istihza"
   diye bitirmiş şiirini. "Nasıl buldunuz?" diye sorunca, Yahya Kemal: "Horozun hakkı var!" diye cevap vermiş.


YAHYA KEMAL
(Karikatür: KOZMA TOGO / Karikatür Dergisi-1946)



***



   Muammer Karaca günlük yaşamında da esprileriyle tanınan biriydi. Çok az bilinen bir esprisi vardır: Göbeğiyle ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı ile yakışıklı ve ince yapılı olan Muammer Karaca bir gün yolda karşılaşırlar. Yahya Kemal, Karaca'ya takılır:
   "Muammer Bey, sizi gören memlekette kıtlık var sanacak."
   Karaca hemen cevabı yapıştırır:
   "Yahya Efendi, sizi gören de kıtlığın sebebini anlayacak."


MUAMMER KARACA



***



   İlk kitap fuarı İstanbul'un orta yerinde Tepebaşı'nda açılmıştı. İki salondan ibaret fuarda her yeri gezip dolaşmak mümkün olabiliyordu. Yazarların önünde imza kuyrukları uzayıp giderdi. Aynı gün hem Aziz Nesin'i hem de Rıfat Ilgaz'ı görüp konuşmak ve kitap imzalatmak mümkün olabiliyordu. Hangisinin imza kuyruğunun daha uzun olduğu karşılıklı bilgi akışıyla kışkırtılırdı!
   Uzun kuyruklara ilişkin en şaşkın hikâye yine iki büyük bir küçük usta arasında yaşanmıştı. O yılların yeni ünlenen mizah ustası Metin Üstündağ fuara gelişi sırasında Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz kuyruklarını görüp, uyanıklık ederek en kısa olan üçüncü kuyruğa giriyor. Diğer iki kuyruk eriyerek ilerlerken Metin'in girdiği üçüncü kuyrukta hiç kımıldama olmuyor. Aradan bir saat geçiyor. Metin Üstündağ'ın kitabevi editörü geliyor: 
   "Ne yapıyorsun burada?"
   "Aziz Abi ile Rıfat Abi'ye kitap imzalatıp kendi standıma geçeceğim. Ama bu kuyruk hiç ilerlemiyor. Hatta giderek uzuyor..."
   "Ulan salak bu kuyruk, senin imza kuyruğun!"
   Metin Üstündağ kendi hayran kitlesinin boyutlarını böylece öğrenmiş oluyor. (NAZIM ALPMAN - BirGün Gazetesi)


METİN ÜSTÜNDAĞ



***



   Mark Twain, "Mizah müthiş bir şeydir, kurtarıcıdır. Ortaya çıktığı anda ne üzüntü kalır, ne öfke" demişti. Ama mizahın en hoş yanlarından biri de, insanın kendi kendini alaya almasıdır. İnsan, kendi kendisiyle dalga geçemiyorsa, beş para etmez... 


CELAL ÜSTER
(Cumhuriyet Gazetesi)











Merhaba!
  
   
   

4 Ağustos 2019 Pazar

ACİL SOSYALİZM - 2




"Biz insanlar zulüm gibi doğaya ters bir şeyi insanın icat etmiş olmasını kabul etmekten aciziz."


JOSE SARAMAGO






   ...İnsan dışındaki canlı dünyasında cana kıymanın tek nedeni, beslenme gereksinimi, yanı sıra da kendini, ya da türünü korumak için savunmadır. İnsan ise her türlü nedenle cinayet işleyebiliyor. Nedensiz, ya da sadistçe güdülerle de cana kıyabiliyor. İnsan dışındaki canlı dünyasında işkence yoktur. İşkence gibi görülen kimi uygulamalar yine beslenme gereksinimiyle ilgili uygulanan kimi yöntemlerdir. İnsan, kendi soyuna, yanı sıra da başka canlılara işkence uygulayan tek canlı türüdür. Sadece bu iki kötü özellik bile, insanı bütün öteki canlılardan köklü biçimde ayırıyor. Doğa kendi düzeni içinde yaşamını sürdürürken, insan soyu bu sürece de müdahale ediyor. İklimleri bozuyor, hem bitki hem hayvan dünyasında türleri değiştiriyor, canlı ve cansız doğanın yasalarını, işleyişini, doğallığını altüst ediyor.
   Evren insan türü olmadan da vardı. Doğa da insan türü ortaya çıkmadan önce vardı, varlığını sürdürmekteydi. Doğa kendi yaralarını kendisi iyileştirecek yetenektedir. İnsan ise kendi türüyle birlikte doğayı da yok eden ve giderek bu yok edişte bugün hiçbir canlı türünün sahip olmadığı ve olamayacağı olanaklara sahip tek canlı türüdür. Hem kendisi, hem canlı ve cansız bütün varoluş için en tehlikeli, hatta tek tehlikeli canlı türü, insan dediğimiz bu türdür.
     İnsan hiç var olmasa, bu canlı türü ortaya hiç çıkmamış olsa, canlı cansız doğa ve bütün bir evren ne kaybederdi?
     Belki hiçbir şey...
   Bütün bir insanlık tarihindeki ve günümüzdeki akıl almaz, tüyler ürpertici kötülükleri, alçaklıkları, zalimlikleri bir arada düşündüğümde, insan dediğimiz ve benim de bir mensubu olduğum bu türe inancım, güvenim, sevgim, en temellerinden sarsılıyor. Bilimde, kültürde, sanatta ulaşılmış olan bütün üstün başarılara karşın kötülük, insanın kimliğinde ilaçlara göre şekil değiştirerek, yeni kimliklere bürünerek yaşamaya devam eden alt edilemez bir mikrop gibi varlığını sürdürüyor. İyilik, merhamet, özveri, kötülüğe karşı başarılar kazansa da onun bütünüyle üstesinden gelemiyor. İnsan, hem kendisinin, hem canlı cansız varlıklarıyla doğanın, hem üzerinde var olduğu gezegenin en korkulur düşmanı olarak, kendini beğenmişliğin zirvelerinde var olmaya devam ediyor.
    Bu böyle nereye kadar sürer, belli değil...  


ATAOL BEHRAMOĞLU
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



   "Avrupa kavruluyor" haberlerini okuduğumuz şu günlerde, iki hafta önce Avrupa'da bir doğa bilimciden dinlediğim dehşet senaryosunu anımsıyorum: "Siz yırtabilirsiniz, biz yırtabiliriz ama çocuklarımızın çocuklarının, şimdi doğacak çocukların bir geleceği yok. Yıllardır bu konuda araştırmalar yapıyoruz. Bu gidişle 50 yıl sonra dünya kendisini yok edecek. 2-3 derecelik bir ısınma sonucu yok olacağız. Hadi hesaplarımızda hatalar yapmış olalım, 50 değilse 75 yıl sonra, ama kaçınılmaz!"
   Bu dehşet senaryosu, bilim insanının ağzından araştırma konusu hakkında yaptığı soğukkanlı bir değerlendirme olarak dökülüyor: "Dünya bu zamana kadar birçok türün yok olduğu 5 büyük kitlesel tükenme (mass extinction) yaşadı. Bazen büyük bir meteor çarpmasıyla, bazen farklı nedenlerle. Şimdi 6'ıncısını yaşıyoruz; yalnız bunun öncekilerden farkı, insanın kendi elleriyle kendini yok etmesi olacak. Şimdiye kadar dünyada yaşamış türlerin yüzde 90'ı yok oldu, ama onlar kendi kendilerini yok etmediler."
   İnsanın kendi eliyle kendini yok etmesi, "küresel ısınma"?
   Durum, böyle faili genelleştirip muğlaklaştırılacak bir durum değil. 
  İnsanlığı intihara sürükleyen, "gemisini kurtaran kaptan"dır diyen kapitalizmdir. Bu gidişle, çok daha az insanı barındırabilecek dünyada, gemisini kurtarabilecek olanaklara sahip bir azınlığın, insanlığın yüzde 90'ını yok edecek edecek savaşları, salgın hastalıkları tetiklemesi işten bile değil.
  Kapitalizme hayır demeden solcu olamazsınız, ancak kapitalizmin çılgınlığına sadece solcu olduğumuz için değil, insan olduğumuz için de dur demek zorundayız! (L. DOĞAN TILIÇ - BirGün Gazetesi)



***



"Sosyalizm veya barbarlık ikilemi hiç bugünkü kadar kendini dayatmamıştı."

   Kapitalizm sürekli büyümek zorunda. Büyümeden varlığını koruyamaz. Dolayısıyla her kapitalist veya kapitalist işletme için büyümek veya yok olmak dışında bir seçenek yoktur. Kapitalizmde durmak diye bir şey yoktur. Hiçbir kapitalist "bu kadarı bana yeter" demez. Bu yüzden de her kapitalist ileriye doğru kaçmak zorundadır. Zira, mücadele çılgın, vahşi bir rekabet ortamında devam ediyor. Fakat temel bir çelişkiyle de malûl. Büyüyebilmek için her seferinde daha ileri, daha gelişmiş üretim tekniklerinin, teknolojilerin devreye sokulması gerekiyor. Bunun anlamı, canlı emeği, yani işçiyi makineyle ikame etmektir. Her seferinde daha az canlı emek kullanmak demek, 'işsizler ordusu'nu sürekli büyütmek demektir. Üretilenin satılmasının yani realizasyonun zora girmesi, üretimle tüketim arasında bir uyumsuzluk demektir. Tabii üretilenin satılamaması da kriz demektir.
   Şimdilerde sistem artık yeteri kadar 'yeni değer', 'fazla değer', 'artı değer' üretemiyor. Makine-robot daha çok ve daha çabuk üretmeyi mümkün kılar ama yeni değer yaratmaz. Yeni değeri, fazla değeri sadece eti-kemiği olan insan, işçi, yani canlı emek yaratır-üretir. Makine-robot sadece daha önce yaratılmış, makinede 'dondurulmuş' değeri yeni ürüne aktarır, transfer eder. Şimdilerde sistemin tıkanmasının, patinaj yapmasının birinci nedeni, yeteri kadar yeni değer yaratamaması. Tıkanmanın ikinci bir nedeni daha var: Kapitalistler üretimin insani-toplumsal ve ekolojik sonuçlarıyla ilgili değillerdir. İnsana ve doğaya verilen zararla ilgili değillerdir. Oysa bir şey üretmek, doğadan bir şey çekmekle, eksiltmekle mümkün ve üstelik üretirken de, tüketirken de kirletmek kaçınılmaz. Sistem sınırsız büyüme-genişleme eğilimine ve dinamiğine sahip ama bu dünyanın kaynakları sınırlı. Bir önemli şey de, kapitalizmin kendini yeniden üretme hızıyla, doğanın kendini yeniden üretme-yenileme hızı arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkmış bulunuyor. Eğer buraya kadar söylediklerim doğruysa, bu artık kapitalist dünya sisteminin hem iç, hem de dış sınırına dayandığı anlamına gelir. Aynı şeyi başka türlü ifade edersek, artık bildik kriz veya krizler söz konusu değil. Bu tartışmasız bir uygarlık krizi. Dolayısıyla, neden söz ettiğini bilmek önemlidir. Artık sistem dahilinde çözüm yok! Bir tarihsel dönemin sonuna gelindi.     



FİKRET BAŞKAYA
(BirGün Gazetesi)



***



Delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
Yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
                                                                    taş çatlasa batacak.
Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
                                                                       kuracağız Pirâyem...


NÂZIM HİKMET








Merhaba!





28 Temmuz 2019 Pazar

ÖLMEZ AĞACI




   "Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz.
Nehirler kendi suyunu içemez.
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez.
Güneş kendisi için ısıtmaz.
Ay kendisi için parlamaz.
Çiçekler kendileri için kokmaz.
Toprak kendisi için doğurmaz.
Rüzgâr kendisi için esmez.
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz.
Doğanın anayasasında ilk madde şudur: Her şey birbiri için yaşar!"








Uzun yoldan gelmişsin
Azıcık bulut azıcık kuş
Otur ısınsın yüreğin
İçinde söz buz tutmuş

Kan kurumuş dudağında
Gece ıslak karanlık zor
Yürüyor tohuma toprak
Su yatağına yürüyor

Kaçak yolcusu dünyanın
Sürgünün kırılgan sesi
Denizin taşıdığı kum
Rüzgârın usul ezgisi

Uzun yoldan gelmişsin
Heybende kızıl güller
Ben kuşları oyalarım
Sen yağmuru tut yeter.


TOZAN ALKAN












MUZAFFER AKYOL
(Cumhuriyet Ağacı Ölmez Ağacı - 2011)








"Tüm dünya gün doğmuş gibi apaydınlık oldu.
Dağların karanlığı durdu,
gecenin karanlığı durdu.
Siz ışıktan kocaman,
karanlığa oyulmuş gibi kocaman,
dünya kadar bir ağaç gördünüz mü?
Işıktan kocaman bir ağaç!"



YAŞAR KEMAL
(Ortadirek - Dağın Öte Yüzü-1)











Yeni yeni anlıyorum,
Her şey şu gecelerin içinde oluyor,
Aydınlığa her şey hazır çıkıyor,
Su geceleyin yürüyor dikkat ettim
Geceleyin biz uyurken ağaçlara.

Hiç unutmam bir gün geç vakit,
Tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı
Büyüme saati bir ormanın,
Şöyle iyice dinlesem sanırım artık
Bütün ormanları büyürken duyarım.

Beni beklemişler kardeşçiğim,
Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü,
Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini,
Bir kere girdikten sonra şiirlerime,
Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini...



İLHAN BERK
(Fotoğraf: ARA GÜLER-1981)










   "Gerçek edebiyat hayata başkalarının gözüyle bakabilmeyi sağlar. Paranın gözüyle değil, insanın, hayvanın, doğanın; kadının, çocuğun, denizin, toprağın, ağacın, suyun gözüyle..." 


FEYZA HEPÇİLİNGİRLER
(Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap)











   "İnsan olmak için , insanın taşıması gereken insani özelliklere sahip olmak gerekir. Vicdan sahibi olacaksın, hayat ufkun olacak. Doğaya taparcasına bağlı olacaksın. Emeğin safında duracaksın, savunmasız canlıların, çocukların, dalın, çiçeğin, böceğin, çekirdeğin, baharın, suyun, havanın, derenin, sakanın, serçenin safında duracaksın. Bu duruş sessiz değil, uğrunda dövüşme ruhu taşımalı." 



NİHAT BEHRAM









Merhaba!

21 Temmuz 2019 Pazar

BİR FOTOĞRAF, BİR RESİM, BİR ŞİİR: ZOYA







   Öğrenciyken gittiği Paris'te, Saint Michel'de dolaşırken bir kitapçının vitrininde, kapağında Hitler'in gırtlağına kadar paraya battığı bir kitaba rastlıyor Zehra Aral. Kitabı kurcalamaya başladığında, bir daha hiç unutamayacağı bir fotoğrafla karşılaşıyor, boğazındaki urgandan çekilen 18 yaşındaki genç kadın Zoya Kosmodemyanskaya'nın fotoğrafı...
   Henüz lise öğrencisi olduğu 1938 yılında, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin gençlik yapılanması Komsomol'a katılan Zoya, 1941 yılında Alman işgali altındaki bir köyü yakarken yakalanır ve 18 yaşında idam edilir. İdam fotoğrafının bulunduğu kitabı alacak parası olmayan Aral, kitapçıdan ayrıldıktan sonra eline geçen ilk peçetenin üzerine Zoya'nın son halinin eskizlerini çizmeye başlar. (AYÇA HAN - Cumhuriyet Gazetesi)




ZEHRA ARAL: 'ZOYA'




***




   Zoya, okul çağında kitaplara düşkün oldu; edebiyatı çok sevdi. Tolstoy, Puşkin, Lermontov gibi Rus edebiyatçılar ve Cervantes, Dickens, Goethe, Shakespeare, Moliere okudu. Okudukları hakkındaki düşünceleri defterine yazdı: "Shakespeare'in trajedilerinde bir kahramanın ölümüne her zaman yüksek ahlaki bir zafer eşlik ediyor."
   Genç yaşında Beethoven ve Çaykovski dinledi.
   Sovyetler Birliği Komünist Parti gençlik örgütü "Komsomol" a katıldı.
   Hitler, 22 Haziran 1941'de "Barbarossa Harekatı" emrini verip, Naziler Sovyetler Birliği'ni işgale başlayınca, genç Zoya gönüllü olarak askere yazıldı. Annesi vazgeçirmeye çalıştı, dinlemedi: "Düşman bu kadar yakınken başka ne yapabiliriz?"
   İşgal altındaki bölgelerde oluşturulan düzensiz askeri güçlere katıldı; yani Partizan oldu; "Tanya" kod adını aldı.
   Tarih: 27 Kasım 1941.
   Zoya/"Tanya", bir Alman süvari alayının konuşlu olduğu Petrischevo köyünü yakmak için emir aldı. At ahırlarını ve evleri ateşe vermeyi başardı. Ancak, bir Rus işbirlikçisinin ihbarıyla yakalandı. Gece boyunca yapılan işkence ve tecavüze rağmen konuşmadı. Ertesi sabah ilçe merkezine götürüldü ve idam edildi. Gülümseyerek çıktığı idam sehpasında son sözleri şu oldu: 
 "Yoldaşlar! Neden bu kadar kasvetlisiniz? Ölmek için korkmuyorum! Halkım adına öleceğim için mutluyum!"
   Sovyetler Ordusu Ocak 1942'de bu toprakları ele geçirene kadar, Zoya/"Tanya" idam sehpasında asılı kaldı...
   Yıl, 1945...
   Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'nde...
   Tolstoy'un "Savaş ve Barış" çevirisini yeni tamamlamış; La Fontaine'den Masallar çevirisi üzerinde çalışıyordu. Elle yazmak çok zamanını alıyordu; cezaevindeki dokumadan kazandığı parayla ikinci el daktilo aldı. Sağlık sorunları vardı.
  Ama... Çok mutluydu; kasvet günleri bitmişti; Naziler savaşı kaybetmişti. O günlerde yazdı; "Tanya" şiirini... (SONER YALÇIN - Sözcü Gazetesi)



Tanya, Bursa Cezavi'nde karşımda resmin,
Bursa Cezaevi'nde.
Belki duymamışsındır bile Bursa'nın adını.
Bursa'm yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
Bursa Cezaevi'nde karşımda resmin.
Sene 1941 değil artık sene 1945.
Moskova kapılarında değil artık
Berlin kapılarında dövüşüyor seninkiler,
bizimkiler,
bütün namuslu dünyanınkiler.
Tanya,
senin memleketini sevdiğin kadar
ben de seviyorum memleketimi.
Sen komsamolkaydın, genç komünisttin,
ben 42 yaşında ihtiyar komünist,
sen Rus, ben Türk,
ama ikimiz de komünistiz.
Seni astılar memleketini sevdiğin için,
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim.
Ama ben yaşıyorum,
ama sen öldün.
Sen çoktan dünyada yoksun,
zaten ne kadar az kaldın orda:
on sekiz senecik.
Doyamadın güneşin sıcaklığına bile.
Tanya,
sen asılan partizan,
ben hapiste şair.
Sen kızım, sen yoldaşım.
Resminin üstüne eğiliyor başım:
kaşların incecik,
gözlerin badem gibi,
ama renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil.
Fakat yazıldığına göre,
koyu kestaneymişler.
Bu renkte gözler çok çıkar benim memleketimde de.
Tanya,
saçların ne kadar kısa kesilmiş,
oğlum Memet'inkilerden farkı yok.
Alnın ne kadar geniş, ay ışığı gibi,
rahatlık ve rüya veriyor insanın içine.
Yüzün ince uzun, kulakların büyücek biraz.
Henüz çocuk boynu boynun:
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan.
Ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan:
süsünü sevsinler mini mini kadın.



ZOYA









Merhaba!



14 Temmuz 2019 Pazar

ANADOLU' DAN




   Doğanın emrine emanet edin yüreğinizi, sesleri duyun, renkleri fark edin. Doğanın bin bir sesi kulaklarınıza dolsun. Kuşların, böceklerin, yaprakların, pınarların sesi...
  Ve renkleri fark edin, yaprağın yeşilini, dağın zirvesindeki karın beyazını, mor çiçeklerin, al çiçeklerin rengine çevirin gözlerinizi... Yürüyün bakın sizi nereye götüreceğim.


   Erzincan'dan doğuya doğru gidelim bugün, Fırat'ın kıyısından yürüyelim. Önce dilerseniz Girlevik Şelalesi'ne uğrayalım. Otuz bir kilometre yol yapacağız; muhteşemdir şimdi. İlkbaharın renkleri, dallarda kuşlar, dağlarda kar çizgi çizgidir Keşiş Dağı'nın tepesinde. Söğüt ağaçları kollarını uzatır yolun üstüne, şelale önünde 'hazırol'da bekler söğütler... Su süzülür kayaların arasından tel tel otlara değer, yosunlara değer, muhteşem bir ses dolar kulaklarınıza. O ritme dayanamaz yüreğiniz, oturur bakar durursunuz suyun düşüşüne...


    
   Dönüşte Cimin ilçesinin yemyeşil tarlalarının içinden, doğanın güzelliğine uygun bir tepe yükselir... Altıntepe'dir orası... Yüzyılların içinden günümüze ulaşan kalıntılara çıkmadan olur mu? Urartu, Bizans ve Osmanlı medeniyetlerinin yaşadığı mekan tanıtılsa insanlar koşa koşa gelir, bu yuvarlak tepeye çıkar, tarihin derinliklerinden gelen eserlere bakar, yemyeşil Erzincan Ovası'na hayran olur da gider... (LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN - Aydınlık)




***





HATTUŞAŞ - Hitit Başkenti


   "Kitaplarda görmüş olduğum Batı resimlerini, Avrupa'ya gidince müzelerde gördüm. Hepsini de beğendim. Onların hiçbirinden örnek almadım. Fakat benim öz kaynaklarım olan Doğu'daki; Asur, Sümer heykellerini ve Hitit rölyeflerini, Hattuşaş'a gittiğimde gördüm: Bereket Tanrısı'nı, Savaş Tanrısı'nı, daha birçok rölyefin desenini çizdim. Hepsine de hayran oldum. Ama örnek almadım. Fakat ibret aldım."


İBRAHİM BALABAN




***






   ...Cennetin Kapısı Anadolu'dadır, İstanbul'un Fethi'nden 225 yıl önce yapılmıştır.
   Evet! Divriği Ulucamii ve Şifahanesi'nin kuzey taç kapısından söz ediyoruz. Kapıya bu adı yakıştıran Doğan Kuban anlatıyor: İslam sanatının en büyük taş oyma başyapıtı bu. Bir heykel gibi yekpare taştan oyulmuş (öteki taç kapı da öyle). Başka bir deyişle, üç boyutlu yontu nitelikli bir taş oyma. Dünyada benzeri yok. Üstündeki bezemeler, işlemeler, oymalar nerdeyse insanüstü bir ustalık ürünü. "Onbinlerce motifin bir daha kendini tekrar etmemesi" ölçüsünde ince bir işçilik.
   Kapıya oyulan biçimlerin içeriği de güçlü. İki yanda birer hayat ağacı. Kat kat güneş. İnsanın içini açan palmetler kademe kademe... Cennet Kapısı'nda bütün biçimler yukarı doğru devinim halinde, Cehennem Kapısı'nın tam tersi yani. İnsan ruhunun düşüşünü değil, yükselişini betimlemiş yapının mimarı Ahlatlı Hürremşah... Kimdir Hürremşah? Bilmiyoruz, ama Doğan Kuban'ın dediği gibi, sanat tarihimizin yıldızlarından biri olduğuna kuşku yok. Yapıtının değerini bilelim. (OĞUZ DEMİRALP - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!