8 Eylül 2024 Pazar

ŞİMDİ HERKES YABANCI

 


Karikatür: BEHİÇ AK



Birileri iyiye gideceğini öngörüp özellikle karıştırıyor kazanları gibi gelmiyor mu size de?
Biz de bu yemi hep yutuyoruz.

Kapitalist sisteme karşıyız. Karşıyız da davranış kalıplarıyla bireye sızmayı ihmal etmeyen bu yapıyı kendi içimizde eleştiriye tabi tutmadan sistemin ana raylarını bombalayarak nasıl olacak bu dönüşüm? Ekonomik adaletsizlik, sınıf ayrımları, ırkçılık, toplumsal cinsiyet sorunları ve daha nicesi...
Bu alanlarda verilen mücadele her zaman diliminde önemini koruyor. Kazanımları da insanlık için muhteşem. Bu kazanımlarla elde edilecek sonuçla, gerçekleşen pek birbirini tutmuyor sanki.
Her şey gelişiyor ama insanlar giderek daha kaygılı, daha yalnız, daha mutsuz. Mahalle baskısından kurtulmanın getirdiği özgürlük hiç ferah insanlar toplumunu yaratmadı. Bugün ortada yalnızlar toplumları var. Varoluşunu özgürce ortaya koymanın hafifliğiyle kabullenişler geleceğine bireyselleşmenin yargılayıcılığı geldi.
Ne kadar az tanırsak birbirimizi o kadar çok eleştiririz. Birileri bunu iyi saptamış gibi. Üst üste dizilen kibrit kutularına, mahallenin yok edildiği, içerisinde sadece konutu olan sitelere, balkonsuz mekânların içlerine hapsedilen insanlar, nasıl korkmasın tanımadığı diğerinden?
Şimdi herkes yabancı; öyleyse "dernek"lerle yardım edelim diğerlerine. İşlevsiz mi? Tabii ki değil. Belki de baştan beri üzerine lafladığım konunun en iyi örneği: "STK". Bu kadar kalabalık bir toplumda bir meseleyi dert edinen, çözüm arayan insanları aynı şemsiye altında toplayan... Kalabalık dünyada insanların yalnız baş edemediği durumlarla baş etmede ihtiyacımız olan bir sığınak, destek.
Bu kadar iyi bir oluşum, örgütlenme çözümler üretirken birbirimize yardım etmeyi neden bıraktık? Bir şey bir şeye destek olarak gelmiyor, sürekli bir şeylerin yerine geliyor. Neden?
Şimdilerde "Bu sorunu kendin çözüp kurtulmalısın, kimse seni kurtaramaz" modası var! Bu, insanı insan kılan önemli bir farkı yok etmiyor mu?  
Kapitalizmin çok sevdiği doğal seleksiyonun insanlık tarafından kabulü. Çözemediysen tek başına öl o zaman... Çünkü artık herkes yoğun, herkes birey(!)

(EMEK YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)




BURHAN GÜNEL


Haydar, oturduğu yerden ayağa fırlamıştı. İki elini iki yanına dayayıp bağırmıştı:
"Herkes kendi yoluna gitsin! Benim işlerime karışma ağbi!"
Ağbisi, kardeşinin yana kaymış omuzlarına, öfkeli, baş kaldırmalı bakışlarına, kızarmış yanaklarına, kinli gözlerine bakıp kırık dökükleşmişti. Dudakları titremişti, içi kötülenmişti, üzülmüştü çok.
"Peki oğlum, nasıl istiyorsan öyle yap! Geldiğin zamanki gibi değilsin, artık çevreye alıştın, ben olmasam da olur bundan sonra."
Sesi titrekti, kırgındı bunları söylerken.
"Şimdi kanı kaynıyor onun, aklı bir karış havadadır. Bu yaşta duyguları çok güçlü olur insanın. Benim de öyleydi. En sevdiğinden bile tiksinebilir bu yaşta. Kötü söz etmesem daha iyi. Sarılıp öpeyim. Patronuyla konuşayım. Bu çocuk ev geçindiriyor, para yönünden biraz şey etseniz... filan diyeyim."
Bunları düşündükten sonra, elleri belinde, keskin bakışlı bir Haydar gelip karşısında dineliyordu. Yüzüne bağırıyordu sanki:
"Senin bana söz söylemeye ne hakkın var? Bizi bırakıp kaçan sen değil misin? Bana akıl vereceğine eve biraz para gönder! Neden hep bana yükleniyorlar da sen göndermiyorsun?!"
Kötü kötü gülüyordu:
"Herkes kendi yoluna gitsin ağbi! Herkes kendi yolu..."
"Oysa, öyle değişik yollarımız filan yok. Temelimiz aynı. Aynı batağın insanlarıyız. Aynı çürük yapıdanız. Ben ona benzerim, o da benim gibidir. Hep bir şeylerden kaçıp durdum, kaçtığımı sandım, ama baktım ki zincirlerim ayaklarımda, kilitli. Kilidin anahtarı başkalarının elinde. O da kaçamayacak bir başına. Çok iyi biliyorum bunu. çamur, ayaklarımızı salıvermez bizim. Yazgının elleri yakamızdadır. Üstelik, o yazgı deneni değiştirecek bir şey de yapmıyoruz..."

(BURHAN GÜNEL - Sevgi Bağı, 1974)




BEHİÇ AK


Yaşam, 2000'lerin başına göre çok daha acımasız bugün. Genç kuşaklar için bir gelecek vaadi bile yok. Fikirler algoritmalarla oluşturulmuş basit karşıtlıklar arasına sıkıştırılmış. Bu yüzden özgün, yaşamdan yola çıkan, klişe olmayan edebiyat eserlerinin bir özgürlük kapısı olduğunu düşünüyorum.
(...)
12 Eylül'den sonra eskiden toplumcu olan öncü, genç kuşaklar ya tamamen yok edildi ya da Friedman'cı ekonomik dönemin bir parçası haline dönüştürüldüler.
Sistemle bütünleşmeye hazır gençlerin önüne, ya fakir olup fikirlerini savunmak ya da zengin olup çıkarlarını savunmak alternatifi çıkarıldı. Türkiye'ye para pompalandı. Reklamcılık, televizyonculuk, turizm, inşaat, sanat gibi sektörler aşırı büyüdü. Birçok genç bu alanlara kaydı.
Emeğini iyi pazarlayanlar yüksek ücret aldı. Belli bir birikim yaptılar. Yeni orta sınıfı oluşturdular. Birkaç yıl önce ateşli sol fikirleri olan gençler arasından piyasa ekonomisinin azılı savunucuları çıktı. Bu gençler özelleştirmeleri savunarak devlete karşı çıktığını zannederek "anti kamucu" bireylere dönüştüler. Bu yeni orta sınıfın çocuklarının bir kısmı iyi fırsatlar yakalasa da giderek toplumsal meşruiyetleri olmayan, anne baba eline bakan, onların birikimleriyle yaşamaya alışmış bireylere dönüştüler. 
Kendilerine sunulan olanaklar onları hüzünlü bir yalnızlığın esiri olmaktan kurtaramadı. Toplumda kendilerine yer bulmaya çalışsalar da kendilerini, kişiliklerini oluşturamadılar. İstedikleri hayatı kuramadılar. Daralan ekonomi de onları dışladı.
Toplumsal meselelere uzak, kendilerini bireysel olarak ifade etmeleri olanaksız bireyler haline geldiler. Şehrin neresinde yaşarlarsa yaşasınlar kendilerini şehrin dışına atılmış gibi hissetmeye başladılar.
Hem sağcı hem solcu hem devrimci hem kapitalist hem liberal hem özgürlük karşıtı olarak hayli geniş yer işgal eden ebeveynlerinin onlara bıraktığı epey sıkışık bir alanda hayatlarını sürdürmeye çalıştılar. 
Şehrin kurgusu içinde amaçsız, hedeflerine ulaşmaya çalışarak, yapay alanlarda yaşamaya alıştılar. Oysa İstanbul gibi tarihi bir şehir, dedelerinin yaşadığı bir kurguyla yaşandığında sevilecek, tadı çıkarılacak daha da önemlisi anlaşılacak bir varoluşa sahipti. Bu şehir onların şehri olamadı bu yüzden.
Aslında her kuşak aynı şehirde yaşasa da gerçekte aynı şehirde yaşamıyor.

(BEHİÇ AK - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GÜNNUR AKSAKAL )







Merhaba!  


3 Eylül 2024 Salı

ÖDEMİŞ'TEN TELGRAF VAR !

 



Der'aliyyede tarafdaran-ı istibdadın Sadr-ı azamı Tevfik Paşa'ya,

Meftunu hürriyet olan ve bu uğurda kanlarının son damlasını akıtmaya her anu zaman müheyya bulunan seksen beş bin nüfusu mütecaviz ve fedakârlık ve dilâverliği ile müştehir kazamız sekenesinin hadim ve mahsul-i istibdad olan kabinenize zerre kadar itimadı yoktur. Sadaret Makamını mezar taşınıza yazdırmak için kabul ettiniz ise üç gün de kafidir. Yok, vatanı mahv ve milleti dereke-i sülfiyete indirmek ve kan döktürmek için deruhte ettiniz ise bu alçaklıktır, hainliktir. Cezasız kalmaz. Sükût et, yoksa indireceğiz.

Umumi ahali namına
Ödemiş Belediye Reisi 
ALİ HAYDAR


***


Bayındır ve Tire işgal edildikten sonra Rum ve Ermeni papazlar kaymakamlık binasında toplanıp Yunan ordusunun Ödemiş'e girişinde yapılacak karşılama töreninin hazırlığı ile uğraşırlarken Rum papaz Jandarma Komutanı Tahir Bey'e "Kumandan Bey, şimdiye kadar biz ağladık, bundan sonra Türkler ağlayacaktır ve ağlamalıdır" der. Bunun üzerine Ödemiş Kaymakamı Bekir Sami (Baran) Bey, İstanbul'a Dâhiliye Nezaretine bir telgraf çekerek şöyle yazar; 

"Yunanlılar güzel İzmir'i işgal ettiler. Bizim kâfi kudret, kuvvet ve imanımız vardır. Emrinizi makine başında bekliyorum." 

Bu telgrafa Dâhiliye Müsteşarı Kirya Timolyan imzalı şu yanıtı alır:

"Talimatı validen alınız."

İzmir Valisi İngilizlerin adamı olarak bilinen Kambur İzzet'tir. Onun vereceği talimat zaten bellidir. Bunun üzerine Kaymakam Bekir Sami Bey bir devlet adamı olarak davranmayı sürdürerek tekrar Dâhiliye Nazırına telgraf çeker ve şöyle der:

"Ben Timolyan adında bir müsteşarı tanımıyorum. Sizin imzanızla emir bekliyorum." 

Bu kez nazırın imzasıyla aynı emir gelir:

"Talimatı validen alınız."

Kaymakam bu defa doğrudan Padişah'a telgraf çeker. Ancak Sadrazam Damat Ferit'ten de benzer yanıt gelir. Mevcut işgal durumu altında gerçekleşen bu telgraf trafiğinin tek bir anlamı vardır: Artık devlet bitmiştir. Kaymakam en sonunda tarihe geçen bir protesto bildirisi yayınlar ve bildiriyi İzmir Valiliğine gönderir. Bildiride özetle şöyle denmektedir:

"Sizinle yaptığımız Ateşkes Anlaşması bizim ve sizin namusunuz değil miydi? Biz buna uyduk. Siz uymadınız. Güzel İzmir'i Yunan'ın pis ayağıyla çiğnettiniz. Şuna emin olunuz ki; Hristiyanlara dün de bugün de kötü işlem yapılmadı. Bundan sonra da yapılmayacaktır... Yunan işgal kuvvetleri İzmir'den çekilmediği takdirde dökülecek kanın sorumluluğu sizin ve temsil ettiğiniz milletlerin olacaktır... Artık bilin ki kalem değil silah konuşacaktır..."

(BEHİÇ GALİP YAVUZ - Ödemiş'in Tarihi, Ödemiş Belediyesi Yayını)



Ödemiş'in kurtuluşu, 
3 yıl 3 ay 3 gün süren Yunan işgali sonrasında
3 Eylül 1922 tarihinde gerçekleşti.

KUTLU OLSUN ! 
 

1 Eylül 2024 Pazar

HERKESE YETER DÜNYA

 



Önce sömürgecilik, devamında emperyalizm politikalarıyla dünya egemenliği kuran devletler sıralaması yapıldığında 15. yüzyıldan itibaren her yüzyıl sırasıyla; Portekiz, İspanya, Hollanda, Fransa ve İngiltere'nin oldu. İngiltere'nin 19. yüzyılda dünyanın bütün kıtalarındaki egemenliği, "Üzerinde güneş batmayan imparatorluk" olarak tanım buldu.
20. yüzyıl ise ABD'nin oldu.
ABD, 21. yüzyılı şu projeyle karşıladı:
New American Century (Yeni Amerikan Yüzyılı)!

(MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Gazetesi)


***


"Bize yeni bir Aydınlanma Çağı gerekiyor"


ERTÜRK AKŞUN


Bizi buraya neoliberalizm sürükledi. 1973'te neoliberalizm, Batı cephesinde yaşama geçmeye başladı.
1980'e geldiğimizde Batı dünyası, net olarak neoliberalizm tarafından yönetilmeye başladı. Reagan-Thatcher gericiliği diye de tanımlanan bu dönem, neoliberalizmin ister evrimsel isterse karşıdevrimci darbeler aracılığıyla ülkelere yerleştirilmesi sürecini başlattı.
Neoliberalizm, ideolojik olarak her şeye özgürlük sloganıyla yola çıktı. Ama özgürlüğün sadece sermayeye olduğu çok geç fark edildi.
Üçüncü dünya ülkeleri, IMF ve Dünya Bankası eliyle fakirleştirildi ve Batı etkisi altına alındı. Tüm üçüncü dünya ülkelerinde etnik milliyetçilik, antiemperyalizmin yerine geçirildi. 
Neoliberalizm ile birlikte tekeller aşırı büyümeye başladı. Küreselleşme adı altında bütün üçüncü dünya ülkeleri sömürüye açık hale getirildi. Tekelleşme, emperyalist durum dünyayı yeni bir dünya savaşının eşiğine getirdi.
(...)
Neoliberalizm en büyük tahribatı insan aklında yaptı. Bu kolay düzeltilebilecek bir tahribat değildir. Aklın yerine hurafe, gerçeğin yerine yalan, mücadelenin yerine şaklabanlık konuldu ve bunlar kolayca düzelemez. Doğa tahribatını saymıyorum bile.
Nedeni ise kapitalizm eninde sonunda sadece kendi çıkarına göre hareket eder ve şöyle bir kolaycılığa her zaman için kapısı açıktır: "Ben yapmazsam bir başkası nasıl olsa yapacak." 
Ve elbette neoliberalizm, dünyayı bir savaşın eşiğine getirmiştir ve bunun sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.
[Ş]u an "yeni ortaçağ"dan çıkmak üzereyiz veya sonuna iyice yaklaştık. 1973'ten itibaren dünya "yeni ortaçağ"ı yaşamaya başladı ve günümüze kadar geldi.
(...)
Şimdi bir yol ayrımındayız ve dünyanın daha karanlık bir hal alması veya daha aydınlık bir çağa girmemiz ancak aydınların, solcuların, içinde insani değer taşıyanların yapacağı ve ortaya koyacağı mücadeleyle belirlenecektir.

(ERTÜRK AKŞUN - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: ZEYNEP TÜTÜNCÜ GÜNGÖR)


*** 



DEMİRTAŞ CEYHUN


Yaşama örgütlü bir insan ve aydın olarak katılma sorumluluğuyla uzun yıllar Mimarlar Odası'ında, Türk Edebiyatçılar Derneği'nde, TYS'de yöneticilik yapan Demirtaş Ceyhun, günümüz aydınının yurtseverlik damarına bağlı olmaksızın var olamayacağını düşündü ve yazdıklarıyla, konuştuklarıyla bu düşüncelerinin yaygınlaşmasına, tartışılmasına, etkin olmasına çabaladı.
"Melih Cevdet, Telgrafhane adlı şiirinde 'Düzelmeden memleketin hali/Uyumayacaksın/Bir sis çanı gibi gecenin içinde/Ta gün ışıyıncaya kadar/Vakur metin sade/Çalacaksın' derken şairlerin işinin halkı uyandırmak olduğunu mu kastetmektedir yoksa önce ulemalığı hâlâ en üst aşama kabul eden aydınların içine kolayca düştükleri aymazlıktan kurtarılması gerektiğini mi acaba?
Halkımızın okuma özürlü bir toplum olduğu düşünülürse, doğrusu Melih Cevdet ağabey de yazılı edebiyatın temel görevinin halkı değil, önce aydınları uyandırmak olduğunu kastetse gerektir ola ki..." diye başladığı bu son yazısında, sanki kendisinden sonra gelen aydınlara bir çeşit vasiyetini sunmuştu:
"Aydınlarımızın, emperyalizmin ülkemizde iki yüz yıldır çevirdiği dolapların, oynadığı oyunların farkında olduğunu söyleyebilmenin galiba gerçekten olanağı yok... Galiba külahımızı önümüze koyup, önce aydın kavramını sil baştan irdelemeliyiz."

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)  


***



RUHİ SU


Okuduğum her iyi kitap tepeden tırnağa tedirgin ediyor beni. Kendi hallerime, günümüzde olup bitenlere (ya da bir türlü bitmek bilmeyenlere), insanlığın çağlara yayılan hallerine bakıyorum. 
Yeniden sorguluyorum bildiğimi düşündüğüm hallerimizi... Niye bitmiyor dalaşmalar, çatışmalar, savaşlar; insanın oradan oraya, sılasından bilmediği topraklara savrulmaları?
Dünyanın bütün kara parçalarında neden milyonlar her gün yeniden sınanıyor açlıkla, yoklukla, yoksunlukla, umarsızlıkla?
Bir sözcük yetmemiş yerimizden yurdumuzdan olmalarımızı anlatmaya: Göçmen demişiz; sonra muhacir, mübadil, mülteci... Başardığımız iyi, güzel, başarılı işleri çoğaltıp çeşitlendirsek de o türden işlerimiz için yeni sözler, sözcükler arasak ya...
Sonra tutuyorum, adına savaş dediğimiz şu başı sonu belirsiz yıkıcılığı düşünüyorum. Birilerinin merak edip araştırdığı, dünyanın savaşsız geçen yıllarını düşünüyorum.
Yıllar mı? Yok öyle bir şey! Ancak savaşsız "günler"den söz edebiliyoruz. Ve tüm bu hengâme içinde insanın insana ettiği düşüyor aklıma, mahcup oluyorum.
Okuduğum bütün kitapları kapatıyorum, bütün kitaplarımı yeniden açıyorum. Topraktan kopmuşluğumuza, parçasıyken kendimizi egemeni sandığımız doğanın dilini unutmalarımıza; sabırsız, hayata sağır ve kör hallerimize varıyorum.
Ateşin, toprağın, suyun, havanın, cümle hayatın diline yabancı umarsızlara dönüşmelerimizi düşünüyorum.
Müziğimizin büyük ustası Ruhi Su'nun "Herkese yeter dünya, herkese yeter ekmek..." deyişini anımsıyorum.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!


25 Ağustos 2024 Pazar

KOMÜNİST

 

"Tut ki o neoliberal masalları yuttuk. İyi, hoş, güzel de... Devekuşu gibi kafamızı kuma gömsek bile, kokusu burnumuzun direğini kıran mevcut düzenin pisliklerini ne yapacağız?"
"Hadi diyelim ki Afrika'yı sildik haritadan... Nasıl olsa yakında hepsi AIDS'ten, açlıktan ya da kabile savaşlarında ölecek. Brezilya'daki milyonlarca sokak çocuğunu da unuttuk... Zaten polis onları tek tek 'itlaf' ederek nesillerini kurutuyor. Hindistan'daki nüfus patlaması için tasalanmamıza bile gerek yok... Yarın nasıl olsa Pakistan'la kapışırlar, nükleer teknoloji sayesinde o mesele de kökünden hallolur! Irak gibi yaramazlık yapanlara da bir iki bomba salladık mı, işler yoluna girer... Emperyalizmin politikası bu!"
"Peki, ucuz Üçüncü Dünyacılık yapmayalım... hay hay... Ya Avrupa'nın göbeğindeki kırk milyon işsizi ne yapacağız? Enikonu çürüyüp umutsuzluğa kapılarak, yarın faşist partileri iktidara getirmelerine nasıl engel olunacak? Böyle bir şey hiç mi etkilemez o sözümona uygar Batı'yı? Kentlerin varoşlarına yığılan yerliyabancı göçmenlerin, başka umut kapısı kalmadığı için fanatik dinci ya da etnik kimliklere sarılıp çağımızın Romalarının yoz saltanatına son verecek olmalarının da mı hiç önemi yok? Alttakilerin umutsuzluğunun er ya da geç her şeyi yakıp yıkarak barbarlığı getireceğini kimse gömüyor mu?"
"Sonracığıma... İnsanlığın yarıdan çoğu açlıktan kırılırken, zengin ülkelerin üretim fazlası tarım ürünlerini, bir de üstüne para verip imha etme saçmalığını daha ne kadar sürdüreceğiz? Çevrecilerle dalga geçmekten, uyarılarını hafife almaktan vazgeçmek için gezegende, insanlar dahil tüm canlı yaşamın yok olmasını mı bekleyeceğiz?"
Konferansın uzamakta olduğunu gören Devrim, muzipçe sözünü kesti: "Aman baba, sen de nelerle uğraşıyorsun, ne gereksiz şeylere kafa yoruyorsun." Erdinç, bir an için Devrim'in ciddi olmasından ürkerek donup kaldı, sonra oğlunun alaycı ifadesini görünce rahatladı. "Haklısın," dedi aynı muziplikle, "Artık tüm insanlığın kaderiyle ilgilenen benim gibi birkaç 'komünist fosil' dışında kimse kalmadı, çok şükür." Birden yüzü asıldı. "En çok neye kızıyorum, biliyor musun? Düzeni fütursuzca savunan o sinik yazarların çoğu eski solcu. Her şeyin farkındalar, bile bile yalan söylüyorlar. İnsanı aptal yerine koymalarına, çokbilmiş edalarla mevcut düzeni insanlığın kaderi olarak kabullendirme gayretkeşliklerine deli oluyorum."

(YİĞİT BENER - Eksik Taşlar / Everest Yayınları)


***


"Yoksulların, açların karnını doyurduğum zaman benim bir aziz olduğumu söylüyorlar.
Ama yoksulların neden yiyecekleri olmadığını, 
açların neden aç olduğunu sorduğum zaman da benim bir komünist olduğumu söylüyorlar."


HÉLDER CÁMARA






Merhaba!

19 Ağustos 2024 Pazartesi

AY BÜYÜRKEN UYUYAMAM !

 


Aylı geceler, büyüyen ayla birlikte daha da uzardı uykusuzlukları! Odasına dolan ay ışığı, aşksızlığını, yalnızlığını ansıtır, bütün özlemlerini uyarır, bütün anılarını karanlıktan aydınlığa çıkarırdı sanki.
Ay dolanırdı odasında!
Ah o taşra geceleri! O küçük kıyı kentinde akşam oldu mu işleyen saatler dururdu sanki. Akşam karanlığından gözü uyku tutuncaya kadar geçmek bilmez bir süre uzanırdı önünde. Evliler, yerli arkadaşları çeker giderlerdi evlerine. Mermer masalı bir lokantada, çoklukla yalnız, iştahsız iştahsız yerdi yemeğini. Bazı geceler üç beş arkadaş toplanır, içerler, poker oynarlardı. Gösterilen film iyi mi kötü mü diye düşünmeden kentin tek sinemasına giderler, filmden çok sinemaya gelen kadınlar kızlarla ilgilenirlerdi. Ama çoğu geceler şaşırıp kalırdı ne yapacağını. Dükkânları erkenden kapanan, ıssızlaşan, susan kentin küçük alanında, lokantadan çıkınca tek başına bulurdu kendini.
(...)
Ayın erkenden doğduğu bir gece, her akşamkinden daha yalnız kaldı. Yemekte iki kadeh rakı içti. Gece yarılanırken, gidecek başka bir yer bulamayarak, biraz yorgun, oda kiraladığı eve döndü. Kapıyı gürültüsüz açtı. Alt katta, bir oturma, bir yemek odası, bir sofa vardı. Pencerelerden sızan ay ışığı, sessizliğini bozuyordu sanki sofanın. Evin üst katında, denize bakan yönündeydi odası. Evin karaya bakan yönünde iki oda daha vardı. Birini yaşlı bir öğretmen kiralamıştı. Öbüründe evini kiraladığı kadın kendi oturuyordu. 
Üst kata çıkan merdivenlere bir türlü gitmiyordu ayakları. Konuşmak, dertleşmek, eski aşklarını anlatmak, yaşamak istiyordu kısacası. Bir kımıldama oldu sofada. Hiç dikkat etmemişti, baktı, denize bakan pencerenin kenarında birinin oturduğunu gördü. Karaltı ayağa kalkınca tanıdı. Evin kadınıydı.
Kadın yavaşça:
- Benim, dedi. Sinemaya mı gittin?
Kadına doğru yaklaştı:
- Dolaştım. Sinemaya gitmedim. 
- İyi etmişsin..
Üç aydır evinde oturuyordu. İlk kez dikkatle baktı kadına.
(...)
- Bu aylı geceler deli ediyor beni, dedi..
Kadın iç çekti:
- Kimi etmiyor ki?
- Ay büyürken uyuyamıyorum! Silip alıyor gözümden uykuyu..
Kadı daha uzun bir iç çekti:
- Hep öyle..
Dalgaların hafif hafif kıyıya çarptığı duyuluyordu pencereden. Köpek ulumaları duyuluyordu. Bir köpek uzun uzun uludu.
Kadın:
- Aya uluyor! dedi.
O, biraz şaşkın karşıladı bu sözü:
- Aya mı?
- Aya elbet! Bu ay hangi canda rahat bırakır ki?

(NECATİ CUMALI - Ay Büyürken Uyuyamam)




Aynı saatlerde, Sinanlı'da Siren Hanım, yatağında dönüp durmaktan sıkılıyor. Kalkıp pencereden bakıyor. Tepede kocaman bir ay. Gökyüzü pürüzsüz lacivert bir cam. Bir fiske vursa çınlayacak. Ay büyümüş. Köpek ürümeleri o tepeden öte tepeye kadar birbirine eklenip uzuyor böyle gecelerde. İnsanların huzursuz uykusuzluğunda biraz da eski vahşet çağlarından kalma tedirginlik yok mudur?

(AYLA KUTLU - Asi... Asi)







Merhaba!

  

11 Ağustos 2024 Pazar

DÜŞÜNMEK - ANLAMAK

 

Anlama, çok az kimse tarafından anlaşılan bir kavramdır."

(FRIEDRICH SCHLEIERMACHER)


***



PAUL VALÉRY

Paul Valéry'nin "Çok tehlikeli bir durum: Anladığını sanmak" sözünde ise bambaşka bir anlam var. Bir konuyu 'iyi anlamak' için onu 'iyi bilmek' gerektiği... Söz gelişi "sizi anladım, bu konuyu anladım" derken kişinin yanlışlar batağına yuvarlanacağını belirtmek istiyor. Kolay iş değildir 'anlamak' diyor. Kişi kendini bile anlayamaz, tanıyamaz. Bir ömür boyu 'kendisi' diye bambaşka birini 'anlar'. Son soluğunda belki kendine gelir, ama iş işten geçmiştir artık!
Yine Paul Valéry der ki: "Bizim için söylenen her söz yanlıştır. Ama bizim kendimiz için düşündüklerimizden daha yanlış değil." Valéry'ye göre "Kişi, düşüncesine oranla çok daha karmaşık" bir yaratıktır. Paul Valéry'nin 'Defterler'inde, böyle binlerce 'düşünce' vardır. André Gide, "Valéry'nin 'Defterler'inin yanında benim 'Günce'm önemsiz kalır" derken hiç de yanlış bir şey söylememiş. 
Bugün de 'anlamak' konusundaki sözleri beni aldı götürdü bir yerlere... Anlamak için önce düşünmek gereklidir. Düşünmek, belli bir bilgi, bir deneyim, belli bir çaba ile gerçekleşir. Herkes 'düşünemez', ama 'düşündüğünü' sanır. En çok kötü politika adamlarında görülür bu 'düşündüğünü sanma' olgusu... Ağzına geleni söyler, nasıl olsa karşısındaki kalabalık dinlemektedir. Ama 'anlamak'ta mıdır? Neyi anlasın? Gerçek bir düşüncenin ürünü olmayan laf kalabalığının anlaşılacak bir yanı yoktur ki! Bu tür sözlerin, konuşmaların 'anlam'lı bir niteliği bulunmaz. Halk dinler, belki alkışlar ama sonra kendi kendine sorar, ne dedi, ne istedi? Nereye varmaktı amacı, bize ne gibi bir katkısı oldu ya da olacak? Uçmuş gitmiştir o sabun köpüğü sözcükler... Bir anlamsızlık, bir düşüncesizlik, bir 'zamanı geçirme' boşluğu kalmıştır geriye...
Öte yandan "Anlamak, hep anlamak, ama ben anlamak istemiyorum" der Jean Anouilh'un bir kahramanı... Ne olacak 'anlayacağız' da?.. Kendimizi ya da başkalarını! Keyfimiz kaçabilir, canımız sıkılabilir. Gelmiş gidiyoruz işte! Anlasak ne olur, anlamasak ne olur? Bu da kişinin bir yanıdır, 'boş veren, aldırmayan' bencil yanı... Aragon da bir dizesinde "Anlamak için çok zaman harcadım" demez mi? Demek ki 'anlamak' bir çaba işi, yorucu, üzücü, zaman zaman da kızdırıcı, bıktırıcı bir uğraş... Ne kendimizi, ne başkalarını, ne olayları, ne gidişi, ne çıkışı... Hiçbir şeyi anlamaya bakmamalı öyleyse! Bizden istenen, hep istenen budur, anlamadan benimsemek sözleri, istekleri, buyrukları... Düşünmeden, anlamaya kalkışmadan...
Ama gerçek bir 'insan' isek olacak iş değildir bu! İnsanoğlu düşünür, düşünmeyi öğrenmek ister, önüne ne denli engeller dikseler, ne gibi cezalar verseler de düşünme çabasından döndüremezler onu... Descartes "Düşünüyorum, var oluyorum" demişti. Valery ise düşünmenin zorluğunu bilen bir yazar olarak, şöyle düzeltmiş bu ünlü sözü: "Bazan düşünüyorum, bazan var oluyorum."

(OKTAY AKBAL - Yaşayıp Görmek)






Merhaba!     

4 Ağustos 2024 Pazar

YA REÇELİN KOKUSU ?

 

Arketipler yüzyılların ötesinde çıkarılıp havalandırıldı, nörolojik çalışmalar, genetik araştırmalar insanın sırrını çoktan çözdü, şimdi yapay zekânın, kimilerini korkutan kimilerini heyecanlandıran dünyasına giriyoruz.

İnsanı çözmek muamma olmaktan çıktı, fizyolojik bütün veriler elimizde. Ya duygular... Hayatı birdenbire karmaşık hale getiren duyguları kim irdeliyor? Evet tabii yine bilim, ama insanı en çok inceleyen sanatçılardır.

(ECE ÖZBAŞ - Cumhuriyet Kitap)

***


GEORGES DUHAMEL

Uygarlık sözü hangi anlama geliyor? Fabrikalar, makineler, uçaklar, kısacası başarıdan başarıya giden teknik ilerleme uygarlık mıdır? Yoksa uygarlık insanoğlunun kafasına, yüreğine yerleşecek bir insanlık anlayışı, sevgisi mi? Teknik gelişmeler insanı eskisinden daha mutlu mu kıldı, yoksa akla hayale gelmez mutsuzluklar mı getirdi ona? 
Georges Duhamel, daha 1918'de "uygarlık" sözünün gerçek anlamını çizmeye, aramaya girişmişti. İlk Dünya Savaşı'nı cephelerde bir doktor olarak geçiren yazar, sayısı dört bine varan askerin ameliyatını yapmıştı. Dost, düşman, hepsi insanlığa yararlı olmayan bir teknik gelişmenin kurbanıydılar. Çünkü insan teknik uygarlığa egemen olamamış, yarattığı araçlara kendini kaptırmış, giderek ona tutsak haline girmişti. Duhamel'in ilk yapıtlarından "Uygarlık" bu anlamı derinliğine işleyen öykülerle doludur.
Duhamel, gerçek uygarlık bütün bu toplardan, tüfeklerden, uçaklardan ötededir diyordu. Ona göre uygarlık "birbirinizi sevin" ya da "kötülüğe karşı iyilikle karşılık verin" diye bağıran bir sesti; şarkı söyleyen bir insan topluluğuydu. Makine tekniğinin gelişmesi insanoğlunu gerçek uygarlıktan uzaklaştırmıştı. Duhamel'e göre insanlığın yararına bir uygarlık yalnızca bilime ve tekniğe dayanmamalıydı. O, estetiğe ve aktöreye dayanan bir uygarlığın kurulmasını özlüyordu. İnsanlar kendilerini makine uygarlığına kaptırmamalıydılar, tersine, onu gerektiği gibi incelemeli, tanımalıydılar. 
(...)
O, Batı uygarlığının, Avrupa kültürünün bir aydınıydı. Ancak böyle bir toplulukta yetişebilirdi. Sovyetler Birliği'ne ve Amerika'ya yaptığı gezilerde düş kırıklığına uğraması tam bir Avrupalı olmasının sonucudur. Şu kısa öykü Duhamel'in kişiliğini yansıtır: Bir gün evlerde reçel pişirmenin hem yorucu hem de masraflı bir iş olduğunu, fabrikalarda seri halinde yapılan reçellerin çok daha ucuza çıkacağını söyleyen bir iktisatçıya Duhamel şu soruyu sormuştu: "Ya reçelin evin içine yayılan kokusu, onun hiçbir anlamı yok mu?" 
(...)
Duhamel 82 yıllık yaşamınca özlediği uygarlığı bulamadı. Tam tersini, tekniğin dev adımlarıyla ilerlediğini, "insanca uygarlığın" gittikçe ortadan silindiğini gördü. Bugün insanoğlunun yararına olmayan bir uygarlık kavramıyla karşı karşıyayız. Ona büsbütün tutsak olmadan önce yapılacak şeyler var. Bu uygarlığı eleştirmek, incelemek, anlamını duymak. Kısacası, bütün yeryüzü insanlarının, devlet adamlarının, bilginlerinin, savaşçılarının Duhamel'in şu tek cümlesindeki korkunç anlamı duymaları gerek: "Uygarlık insanoğlunun kalbindedir, orada değilse, hiçbir yerde değildir."

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat, 1968)







Merhaba!