17 Temmuz 2022 Pazar

SEVİNÇ ve KEDER

 

  "Elinizi bir dakikalığına sıcak bir fırının içine sokun, sanki bir saatmiş gibi gelir.

 Güzel bir kızla bir saat kadar zaman geçirin, bir dakikaymış gibi gelir. 

İzafiyet budur."

ALBERT EİNSTEİN


***


  (...) Leonis masaya doğru yürüdü. Veli'yi kibarca karşısındaki sandalyeye buyur ettikten sonra yerine geçti. Az önce okumakta olduğu deri ciltli kitabı önüne çekerek, işaretlemiş olduğu sayfayı açtı. Parmağını altı çizili satırda gezdirirken, Latin harfli cümleyi tercüme etti:

  "Bu dünyada zevk mi daha baskındır, yoksa acı mı?" Başını kaldırıp bakışlarını Veli'ye dikti. "Sence?"

 Veli bu ani soru karşısında bir süre düşündü. Derken yüzünde doğru cevabı hatırlayan öğrencilere özgü bir ferahlama ifadesi belirdi. "İkisi de birdir," diye yanıtladı. 

  Leonis tek kaşını kaldırdı. Kitabın kapağına işlenmiş yaldızlı ismi göstererek: "Schopenhauer'in şöyle bir sorusu daha var," dedi. "Kendinizi avını parçalayıp yiyen bir hayvanın yerine koyun..." Burnundan derin bir nefes alarak devam etti. "Sonra da parçalanıp canlı canlı yenen kurbanının yerine... İlkinin aldığı haz mı daha büyüktür, yoksa ikincinin çektiği acı mı?"

  "İkincinin çektiği acı," diye cevapladı Veli, tereddütsüz.

  Leonis başıyla onaylayarak devam etti. "Bizler bedenimizin sağlıklı işleyen organlarını, uzuvlarını, kaslarını değil; ağrıyan dişimizi, boğazımızı, hatta ayakkabımızın vurduğu küçücük bir noktayı hissederiz. Aynı şekilde gündelik hayatta başımıza ufacık bir can sıkıcı mesele gelmeyegörsün; sahip olduğumuz maddi manevi bütün zenginlikleri yok sayarak kafamızı o ayrıntıya takar, gece uykumuzun kaçmasına mâni olamayız."

  Veli hak vererek gülümsedi. "Neden böyleyiz peki?"

  "Çünkü kötülük etken, iyilik ise edilgendir. Yani iyilik dediğimiz şeyi tek başına hissedemeyiz. İyilik, kötülüğün olmadığı haldir. Eskiden mutlu olduğumuzu, mutsuz birine dönüştüğümüzde fark ederiz. O yüzden mesela sen babanın, ben de annemin sağ olduğu yılları hayatlarımızın en güzel dönemleri olarak anıyoruz. Halbuki onlar hayattayken biri fikrimizi sorsa böyle demeyecektik. Diğer çocuklar gibi biz de çocukluğun yoksunluklarından, zayıflıklarından şikâyet edecek, bir an önce büyüyüp yetişkin olmak istediğimizi söyleyecektik."

 Veli usul usul başını sallayarak: "Haklısın," dedi. 

 Leonis devam etti: "Zaman algımız da aynı prensibe göre işliyor. Eğlendiğimizde zaman nasıl da hızlı akar, hatta onu unuturuz değil mi? Oysa sıkıldığımızda, acı çektiğimizde saniyeler geçmek bilmez. Zamanın farkına ancak o ağırlaştığında varırız."

  Veli kollarını göğsünde kavuşturdu. Leonis'in tek kaşı yine havadaydı.

  "Peki, bu dünyada zevk mi daha baskındır yoksa acı mı, diye sorduğumda neden 'ikisi de birdir' dedin?"

  Veli derin bir nefes aldı. Bir süre sessiz kalıp, söyleyeceklerini tarttı. Sonra sakince açıklamaya girişti.

  "Sevinç, kederin yok olmasıdır..."

  (TOLGA GÜMÜŞAY / Veli - Altın Kitaplar Yayınevi)



***



   "Sen demez misin kederle sevinç iç içedir diye" dedi Naciye.

  "Öyle, iç içedir ve keder sevincin uzun süre ortalıkta dolaşmasına izin vermez, kendisinden uzun süre uzak kalmasına dayanamaz. Çıkar birden, berbat eder güneşli havayı..." dedi Naci, "Seninki de öyle bir şey mi?"

  (MUZAFFER BUYRUKÇU / Dar Sokaklardaki Duman - Kırmızı Kedi Yayınevi)







Merhaba!

12 Temmuz 2022 Salı

SULAR ÇEKİLİRKEN

 





  Faşizm güncel bir şeydir ve kapitalizmle aynı soydan gelir. Bir yandan yağmalar, diğer yandan ortak eder günahına. Bitmek tükenmek bilmeyen kârlar, komisyonlar ve yüzdelerdir. Yüksek verimliliktir, akıl almaz hesaplardır. Dili bir tuhaftır, zor anlarsınız; bankaların, borsaların ve insan kaynaklarının dilidir. Gevezedir, hastalıklı ekranlardan akıllarınıza hücum eder durmadan.
  Parmağını sallamaktır her seferinde. Çocuklara, kadınlara ve yaşlılara düşman olmaktır. Maden ocağının önünde yan yana yatan genç bedenlere yetmeyen tabutlardır. Kavun deposuna doldurulan cesetlerdir. Nefes alacak hava, bakacak gökyüzü, içecek temiz su bırakmamaktır faşizm. 

  (ERCAN KESAL - BirGün Gazetesi)



***


  (...) İnsanoğlu milyonlarca yıldır aynı suyu kullanıyor, dinozorların içtiği suyu bugün biz içiyoruz. Kullandığımız su tarih çağlarından bu yana doğada dönüp dolaşıp önümüze geliyor. Ancak biz bu doğal döngüyü bozmak üzereyiz.
  Su, yerkürede her zaman tasarruflu kullanılması gereken, fabrikalarda üretilemeyen, en temel doğal kaynaktır.
  Su, teknolojinin hızla ilerlemesine rağmen yerine başka bir maddenin konulamadığı, canlıların, yaşamın olmazsa olmazıdır.
  Su, tek üretim yeri doğa olan, yeryüzündeki en yaygın ve en hayati maddelerden biridir...
  Petrolün alternatifinin bulunduğu günümüzde suyun alternatifi yoktur.
  Ve... Son bir şey, yer altı suları çekildikçe bir bir derelerimize, nehirlerimize, göllerimize veda edeceğiz.

(M. OSMAN AKBAŞAK / Sular Çekilirken - Duvar Yayınları)


***


  "Evrende iki sonsuz yaratıcı güç vardır. Biri insan, öbürü doğa. İnsan, yaratıcılığını yitirdiği gün, doğa yaratıcılığını bitirdiği gün her şey bitecektir. Doğa da insan da yok olacaklardır. Biz, sosyalistler olarak insanları yitirmiş oldukları yaratıcılıklarına kavuşturmak amacındayız. Yeryüzünde en büyük çabamız budur. Çünkü sömürgenlerin ilk ve başlıca işleri insanları kişiliklerinden sıyırmak olmuştur."

   (YAŞAR KEMAL / Abdi İpekçi'ye verdiği röportajdan - 1971)







Merhaba!

3 Temmuz 2022 Pazar

UMUT NEREDE?


Umutsuzluğa kapılmaktan korkup kaçma. Üstüne yürü, geç onu. Karanlığı aşınca umudun ışığını göreceksin.

(ANDRE GIDE)


***


  (...) Sanılır ki mutluluklar, gülümsemeler, sevinçler, heyecanlar... Hayatta ne varsa yüz güldüren, varlığa / varsıllığa bağlıdır. Böyle düşünenlere bombaların susmadığı bir kentte ya da bir deprem sonrası yıkıntılar arasında koşup oynayan çocuklar verir asıl yanıtı hem de kırıp dökmeden hem de yüzlere bile vurmadan.

 Çöplerden toparladıklarını ekmeğe dönüştürme telaşındaki insanın sevinci, hayatı katlanılır kılma inadı sokak lambalarından daha çok aydınlatır umutların köşebaşlarında yittiğini sandığımız sokakları... (Y. BEKİR YURDAKUL)


***


Evet, insana yaraşan da bu. Umuttan umut kesmemek...

(FERİDUN ANDAÇ)



***



 Suat Hayri Ürgüplü'nün babası Mustafa Hayri Ürgüplü, savcı yardımcılığı, Şûrayıdevlet Danıştay) Başkanlığı, Niğde Milletvekilliği, şeyhülislamlık ve bakanlık yapmış bir Osmanlı aydını olmasına karşın Bekir Ağa Bölüğü'nde Fethi Okyar gibi özgürlük yanlılarıyla tutuklu kalır, sonrasında Malta'ya sürülür. Maaşı ödenmez ve ailenin ekonomik durumu bozulur. Okulun taksitleri birikir.
  Milli Mücadele dönemidir. Öğrenci Suat Hayri, bir gün Galatasaray Lisesi'nin bahçesinde arkadaşlarıyla dolaşırken müdür yardımcısı "318 Suat Efendi" diye onu çağırır. Bekleme odasında babasının bir arkadaşının beklediğini söyler. Gider, babasının arkadaşı ona çeşitli sorular sorarak, gerçekten oğlu olup olmadığını anlar ve cebinden çıkardığı bir torbayı onun cebine sokar: "Mustafa Kemal'in gönderdiği bu paralarla biriken taksitlerinizi ödeyin" der. Torbadaki altınları nerede nasıl bozduracağını anlatır.
  Suat Hayri Ürgüplü, aradan yıllar geçtikten sonra kendisine bu altınları getireni TBMM albümündeki fotoğraflardan tanır. Bu, Mustafa Kemal'in yakınında olan Karesi (Balıkesir) Milletvekili olan Vehbi Hoca'dır.
  Mustafa Kemal'in Milli Mücadele yıllarında bile mücadeleyi destekleyenlerin aile sorunlarını çözen bu büyük ilgisi ve duyarlılığı nasıl unutulur? Öte yandan Mustafa Kemal'in böyle bir desteğini kazanmaksa, büyük bir onurdur!
  Suat Hayri Ürgüplü de Galatasaray Lisesi'ni, hukuk fakültesini bitirir. Öğrencilik, çalışma ve siyaset yaşamında hep çalışkan güvenilir biri olur. Çevirmen, yargıç, büyükelçi, bakan ve başbakan kimliğiyle kendi damgasını vurur. Mustafa Kemal'in okuttuğu bir başbakandır! (HİKMET ALTINKAYNAK - Cumhuriyet Gazetesi)  


*** 


  Muazzez Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne öğrenci alınacağı ilanını görmemişti. Babası duymuştu, haber verdi. Muazzez bu sırada 21 yaşında, yeni mezun bir öğretmen olarak Eskişehir'de bir ilkokulda öğretmenliğe başlamıştı. Küçük aylığı ile eve yardım ediyordu. Gidip fakülteye kaydolursa eve yardım edemeyecek, üstelik babasına yük olacaktı. Bir süre bocaladı. Arkadaşı Hatice de "gidelim" diye zorluyordu. Babası "Bu Atatürk'ün kurduğu yeni bir okul, git kızım" deyince razı oldu. Eşyasını küçük bir denk yapıp Hatice ile Ankara'ya geldi. Dengini istasyona bıraktı. Kayıt için geç kalmış olmaktan korkuyorlardı. Okul Ocakta açılmıştı. Şimdi Şubatın 15'iydi.
   Milletvekili seçilmiş olan Fakihe Öymen Öğretmen Okulunda öğretmenleriydi. Telaş içinde Fakihe Öymen'i buldular. Fakihe Hanım okula telefon etti, fakülte öğrenci almaya devam ediyordu. 


















  "Gidin kaydınızı yaptırın!"
  Fakülteye koştular. Görevli, "Hangi şubeyi istiyorsunuz?" diye sordu. Muazzez "Fransızca" dedi. Aklına başka bir yer gelmemişti. 
  "Orası dolu. Ben size hocası yeni gelen bir bölüm tavsiye edeyim."
  "Buyrun."
  "Hititoloji. Yanında Sümeroloji ile Arkeoloji derslerini de alacaksınız. Tamam mı?"
  Bu sözcükleri ilk kez duyuyor, ne olduğunu hiç bilmiyorlardı. Ama ikisi birden atılıp "Tamam" dediler. Amaç yükseköğrenim yapmaktı. Kaydoldular. Yüzleri güldü. Duruşlarına bir çalım geldi. Artık bir fakülte öğrencisiydiler. 
  Samanpazarı'nda çok odalı bir evin alt katında çıplak bir oda buldular. Camı gazete kâğıdı ile kapatıp yataklarını serdiler. Mevsim kış, aylardan Şubat. Sobayok, ocak yok, su yok, elektrik yok, eşya yok, üzerinde çalışılacak eski bir masa bile yok. Yakın bir aşçı dükkânından tek kişilik yemek alıp paylaşacaklardı. Tutumlu yaşamak zorundaydılar. Donmamak için yatağın içinde çalışacaklardı.
 Hocaları Alman Landsberger'di, yardımcısı Güterbock. Hoca dersi Almanca anlatıyordu. Çevirmen Türkçeye çeviriyor, öğrenciler not tutuyorlardı. Hepsi üç-beş öğrenci. Kaytarmak imkânı yoktu. Hoca bir gün önce anlattığını ertesi gün istiyor. Sıkı çalışmak şart. Ama geçim için para da gerek. Muazzez bir yandan da iş aramaya başladı.
  Sabahları fakülteye ısınmak için koşa koşa gidiyorlardı. Fakülte hamam gibi sıcaktı. Küçük bir çay ocağı vardı. Çayla içleri de ısınıyordu. Hiçbir sorunu büyütmeden, üşüyünce ağlamadan, aç kalınca sızlanmadan, ışık yok diye hayata küsmeden, masasız çalışılır mı diye isyan etmeden okumaya kararlıydılar. Yatılı olma hakkını kazanınca rahatlayacaklardı. Devlet yatılı öğrencilere çok iyi bakıyordu.* 
  Muazzez ünlü bir Sümerolog olacak, Türkiye onu Muazzez İlmiye Çığ olarak tanıyacaktı. (TURGUT ÖZAKMAN - Cumhuriyet Türk Mucizesi / Bilgi Yayınevi) 

  *Muazzez İlmiye Çığ yatılı olmayı şöyle anlatıyor: "O fena odadan sonra bize yatakhane cennet gibi göründü. İki tane yatak, kar gibi kolalı çarşaflar, emrimize ait iki beyaz dolap. Eğer cennet varsa, o işte burasıydı... Yatılı olduktan sonra çalışmama gerek kalmadı. Öyle bir yatılıyız ki bir elimiz yağda bir elimiz balda. Hep turfanda yemek yerdik. Günde altı tür yemek. Giyimimizi veriyorlar. Harika bir öğrencilik geçirdik." (M. İlmiye Çığ Kitabı, Çivi Çiviyi Söker, Söyleşi: SERHAT ÖZTÜRK)  


***



ZEYNEP ORAL & MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ


  Yaş gününü kutlamak için aramıştım. Telefonu "Canım benim sana uzun ömürler diliyorum" diye açtı. Sesi cıvıl cıvıldı. Benimkinden çok daha genç ve dinamikti. En son 2019 yılının kasım ayında buluşmuştuk. Mersin'de Kongre ve Sergi Sarayı'nda sahneyi iki ulu çınarla; biri 106, biri 91 yaşındaki iki ulu çınarla Muazzez İlmiye Çığ ve ressam, hattat Etem Çalışkan'la paylaşmıştım. Harf devrimini, Cumhuriyet devrimlerini, Atatürk sevdasını konuşmuştuk. Muazzez Hanım konuşurken sık sık ellerimi yakalıyordu. Ve hiç unutmuyorum ellerim kuş oluyor, su oluyor, ateş oluyor, bir elim Sümer ve Hitit'e; bir elim Atatürk'ün harf devrimine uzanıyordu... (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)





Umut nerede?   
  

26 Haziran 2022 Pazar

BULUNMAZ HİNT KUMAŞI !



 

   19. yüzyıl Avrupa'daki toplumların müthiş bir sıçrama çağıydı. 

  1600'lerden başlayarak dört yüzyıl boyunca Afrika'nın ve Uzakdoğu'nun üstüne bir kâbus gibi çöken emperyalist devletler, yaşattıkları vahşetin semeresini bu yüzyılda aldılar. 

  Endüstriyel devrim, Batı'yı bir sanayi toplumu haline getirirken altta kalanların dramını, çocuk işçilerin uğradığı haksızlığı, Afrikalı kölelerin yaşadığı mezalimi, zamanın nabız atışını şakağında duyanlar ise sanatçılardı.

  Ezilenin, açın, hastanın, kadının ve mağdurun adına konuşmalıydı sanat. Sessiz yığınların çığlığı olmalıydı. Güçlülere ve hegemonlara muhalif, adaletin ve haklılığın sözcüsü olmalıydı.

  Ülkelerin başına gelenler kâh Guernica olarak çıktı ortaya kâh Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok olarak kâh Ateşten Gömlek olarak. Sanatçı, ışığı alnında ilk duyan kişidir tanımı doğruydu elbet. Çağın insan acısı, sanatçının fırçasında ve kaleminde görünür oldu. (ÇİĞDEM ÜLKER - Cumhuriyet Kitap)


***


 "Çok da farklı değil aslında. Bazılarını duyuyoruz, bazıları hâlâ tarihin karanlık sayfalarında gizli. İngilizlerin Hindistan hakimiyeti 1612'de East India Company (Doğu Hindistan Şirketi) aracılığıyla önemli şehirlerinde ticari merkezler kurmasıyla başlıyor. Demir, kömür, çay, pamuk, velhasıl bölge oldukça bereketli olduğu için İngilizler 1803'e kadar Pencap bölgesi hariç ülkenin tamamını sömürgeleştiriyorlar. Verimli Hint pamuğunun ucuz işgücüyle üretilmesini sağladıktan sonra gemilerle İngiltere'ye taşıyor, makinalarla kumaşa çeviriyorlar. Geriye İngiliz kumaşını dünyaya pazarlamak kalıyor. Pazarlardan biri de nüfusun yoğun olduğu Hindistan. Ancak Hintliler kumaşı beğenmiyor ve kendi dokudukları kumaşı kullanmaya devam ediyor. İşte asıl mevzu burası, engel olmak için başvurdukları insanlık dışı yöntem. Evlerine bir lokma ekmek götürme derdiyle günün büyük kısmını çıkrık başında geçiren Hintli, Bengalli ustaların Hint kumaşı dokumasına engel olmak için parmaklarını kestiriyorlar. Özellikle de düğüm atamasınlar diye başparmaklarını. Öyle üç beş değil neredeyse yüz bine yakın ustadan bahsediyorum. Velhasıl bir dönem Hint kumaşı dokunmaz, haliyle bulunmaz oluyor. Bizim de dilimize bulunmaz Hint kumaşı deyimi kalıyor. İngiltere Hindistan'ı 1874'e kadar bu şekilde sömürüyor. Açtırma konuyu, andırma kötülüğü kızım." (SEMA SOYKAN / Keşke - Alfa Basım Yayın) 


***


  Ne diyordu egemen görüş: Medeniyet doğuda, eski Mısır'da doğmuş, eski Yunanlılar sayesinde zirveye ulaşmış ve daha sonra ticaret yollarıyla Avrupa'ya taşınmıştı. On dokuzuncu yüzyıldan beri geliştirilmeye çalışılan karşı tez ise Avrupa burjuvazisinin kendini "medeniyetler beşiği" olarak ispatlama çabası; yirminci yüzyıla dek egemen güç olan Avrupa kapitalizminin emperyalist anlayışını "bilimsel" bir temele oturtma girişimiydi. Diğer kültürlerin yaptığı etkileri bütünüyle görmezden gelip bilim ve sanatın Rönesans'ta yaşlı kıtada doğduğunu ispatlama çabasıydı. Avrupa sömürgeciliğinin ana sloganı olan "ilkel ülkelere medeniyet götürme" sahtekârlığının altını doldurmaktan başka bir işlevi yoktu bu tezin. (UĞUR MÜLDÜR / Antik Roman - A7 Kitap)









Merhaba!

18 Haziran 2022 Cumartesi

ÇOCUK DEYİP DE GEÇME !

 

  "Aslanım" sözü sadece saray hanımlarının dilinin pelesengi değildir, her evin kendine göre bir ya da birkaç aslanı vardır, bizimkinin aslanı da İbrahim'di. Kökleri Halep Mevlevi dergâhına kadar uzanan Mahinur Kalfa, eve geldiğinin haftasında onu baş tacı etti, ama yabani aslan yavrusunu tatlı sert Osmanlı terbiyesiyle doğru dürüst bir şekle, şemaile kavuşturmayı da ihmal etmedi. Yatması kalkması, yemesi içmesi yoluna girmişti İbrahim'in, ona verdiğim küçük ödevleri bitirdikten sonra Yusuf'un onun için tahtadan oyduğu kılıcı eline alıp, at başlıklı değneği bacaklarının arasına sıkıştırıp avluda kim bilir hangi hayâli düşmanın peşinde koşturuyordu. Atının adını benim koymamı istemişti, ben de Rozinante olsun demiştim, şu daha önceden sizlere sözünü ettiğim, bizim okulda öğrendiğimiz uzun hikâyedeki atın adıydı bu. İbrahim'in bu tuhaf kelimenin ne demek olduğunu soruşuyla birlikte evde olduğum her akşama Don Kişot da maceralarıyla dâhil oldu. Göklerdeki mekânında dinlenen değerli Cervantes umarım beni, o güzel serüvene küçük bir çocuğu güldürmek amacıyla yapmış olduğum birkaç gayretkeş ilaveden ötürü hoş görür. İspanyol şövalye ve atı Rozinante'nin maceraları başka merakların da kapısını açtı İbrahim'de, İspanyolca ne demekti, Yusuf'la ben neden Macarca konuşuyorduk ve Mahinur Kalfa onu niçin Arapça azarlıyordu? Dünyanın başka yerlerinde insanların ekmeğe, suya, havaya farklı kelimeler yakıştırması onu heyecanlandırmıştı, ama en çok Rozinante'nin dilinden anlamayı istiyordu, böylece atıyla o çok uzak ülkeye gidebilirdi. (SOLMAZ KÂMURAN / Macar - İnkılâp Kitabevi Yayınları)   






(Karikatür: BEHİÇ AK)






"Çocuklar hayatın ölüme verdiği gözdağıdır..."

(SÜREYYA BERFE)






Merhaba!

12 Haziran 2022 Pazar

İNSAN YÜREĞİNİN DERİNLİĞİ

 

  "Türbeden çıkarken çok ince bir duyarlılıkla yapılmış ahşap oyma kapıya da uzun uzun bakmıştım. Mutiğim tam bana doğru bir şey söyleyecekken, kapının oyması içine gizlenmiş ve okuya okuya iyice bellediğim bir yazıyı bir çırpıda söyleyivermiştim:

  - Türbenin kapısını 'Tebrizli Ali bin Hacı Ahmed' yapmış Ustam. Herhalde o da Acem bir ustaydı değil mi?

 O vakur koca adamın kendini tutamadan bana bakıp keyifle gülmesini, enseme hafif bir şaplak vurarak, 'Aferin çömez!' deyişini hâlâ hatırlıyorum. İnan olsun Sai, hayatımda bu aferinin yeri, ustalık yıllarımda yaptığım eserlere karşılık olarak cihan padişahlarından alacağım övgülerden daha küçük olmadı. Yaşamın gerçek besini yaşadığın bu tür şeyler. Yediğin içtiğin, giydiğin çıkardığın, malın mülkün unutuluyor. Sevdiğinle, sevildiğinin toplamı kadar yaşıyorsun aslında."

  Nakkaş Sai de dostunun bu sözleriyle gülüşüne içtenlikle katıldı.

  "Doğru dersin, Koca Sinan. Hiç eğri dediğini de görmedim ya zaten..."

  (MEHMET CORAL - Işıkla Yazılsın Sonsuza Adım / Mimar Sinan'ın Romanı - Doğan Kitap) 


***


  Bir gün meraklı bir turistin, elindeki kitabı gösterip bunu okudun mu diye sorması acı acı güldürmüştü Mustafa'yı. "Kitap kim biz kim bey, anca ekmeğimizi çıkarıyoruz işte" diye cevap verdi, kitaba acayip bir nesne gibi bakarak. Ama turist ısrar etti: 

  "Bu kitap da senin gibi bir balıkçıyı anlatıyor. Amerikalı bir yazarın romanı. Buralarda kılıç var mı, avlar mısınız?"

  "Tabii" dedi Mustafa, "denizden ne çıkarsa, Allah ne kısmet ederse, nasip."

  "Bak" dedi turist, "buradaki balıkçı senin gibi genç değil, yaşlı bir adam. Bir gün çok ama çok büyük bir kılıç balığı zokayı yutuyor, başlıyor kayığı çekmeye. Anla, o kadar büyük yani, günlerce gecelerce sürüklüyor, ihtiyar adamın elleri yara bere içinde kalıyor. Aç biilaç dayanıyor. En sonunda balık yoruluyor, adam koca balığı zıpkınla öldürüyor, kayığa alamayacağı için yanına bağlıyor iple, sonra dönüşe geçiyor ama dönerken ne oluyor dersin?" 

  Mustafa ters ters, "Bu adam iyi bir balıkçı değilmiş" diye söylendi, "Sevmedim onu."

 Turist şaşırdı ama "Dinle" dedi, "esas heyecanlı yerine geldik, dönüşte köpek balıkları çıkıyor, başlıyorlar o koca balığı yemeye..."

  Mustafa "Bırak bey bırak" diye araya girdi. "Adamı sevmedim işte, bana uymaz, iyi bir balıkçı değilmiş."

 Sonunda Mustafa'nın inadını kıramayan turist, o balıkçıyı niye sevmediğini sormayı akıl edebildi. Mustafa dedi ki "Madem o kılıç o kadar harika bir balıkmış, madem günler geceler boyu can teslim etmemek için savaşmış, o balıkçı da oltayı kesiverip, hadi aslanım yaşamayı hak ettin, helal olsun sana bu denizler demeliydi. Bazen koca bir balık yakalarsın beyim, tam sandala çekerken göz göze gelirsin mübarek hayvanla, sana öyle acıklı bakar ki kıyamazsın, denize salarsın gerisin geriye."

  (ZÜLFÜ LİVANELİ - Balıkçı ve Oğlu / İnkılâp Kitabevi)


***


"Bildiğim tek sıcak iklim, insan yüreğinin derinliğidir!"

(VOLKAN HACIOĞLU)




Merhaba!   

5 Haziran 2022 Pazar

MÜŞTAK ERENUS


  "(...) Yıl 1914. Osmanlının tükenmiş imparatorluğu. Babam anamı seviyor. Vermiyorlar. Boşnak makinist babam da Afyon'da trenin terkisine atıp anamı Şam'a kaçırıyor. Şam'da bir güzel sevişiyorlar. Ben oluyorum. (...)"




 "Şiire gelince" diyor Müştak Erenus, "ömrümü adadığım bu renkli çile. Türkçenin efendisi. Aydınlık pencerem. Güzelim. Şiire ne zaman ve nasıl başladığımı bilemiyorum."
  İlk şair dostu Celal Sılay. Melih Cevdet, Oktay Rifat, Orhan Veli, Behçet Kemal Çağlar, daha sonra Bedri Rahmi Eyüboğlu öteki şair arkadaşları.
  (...)
  Müştak Erenus'un şiirinin eksenini insan sevgisi oluşturuyor. Katıksız bir insan sevgisi. Bu insan sevgisinin beslediği yurt, toplum ve "zilli" olmayan "milli günler"in coşkusu karışıp kaynaşarak karşımıza yalın bir şiir olarak çıkıyor. Yalın ama slogan olmayan toplumcu bir şiir.


Gergefte kırmızı bir gül gibiyiz
Umutlu ve keyifli.
Onurluyuz bu kavgamızla
Öyle bir güç taşıyoruz ki
Kime ne zaman nerede demeden
İşte buradayız.
Bir çelik ki bu zincirin halkaları
Bilek bilek korkusuz
Yılmayan bu yürek güzelliğinde
Böyle elele.

  O, ekmeğini yediği bu halkın, Anadolu'nun şairi. Onun için de, halkın sorunlarına kayıtsız değil. Zaman zaman hepimizin her gün yaşadığı günlük sıkıntıları şiire döküyor.
   Müştak Erenus'un diğer güzel bir yanı da, başka şairlerle alıp veremeyeceği bir şeyin olmamasıdır. O, ortaya kayda değer bir şeyler koyan her şairi sever. En yakın arkadaşı Bedri Rahmi Eyüboğlu için ressamların "resmini bilmeyiz ama, şiirlerine diyecek yok", şairlerin de "şiirini bilmeyiz ama, resimlerine diyecek yok" demelerine çok bozulur. Sanatçıların birbirlerini çekememelerine üzülür.
  Müştak Erenus, sadece kendi halkının şairlerini değil, bütün dünya şairlerini de kardeşi bilir. Onlar için üzülür, sevinir. "Lorca Kardeşim" adlı şiiri bunlardan biridir. Ataol Behramoğlu bir yazısında "bu hengame içinde kaçımız farkında olduk?" diye sorar bu güzel şiir için. (ABDÜLKADİR PAKSOY -  Pireotu / Yazılar)


LORCA KARDEŞİM

Ölmek istemiyorum diyordu içinden
İri taşlı kirli bir duvar önünde
Fazla bekletilmeden
İki beyaz bulut geçti
Ve iki beyaz kelebek
Mavi bir diken üstünde
Sevişemeden uçtular.

Her şey ortada soğuktu
Ve güneş
Sabahları bilerek dikine çıkıyordu.

Biz bütün bu olanları
Anlaşılmaz bir uzaktan seyrettik
Kapılarımız inadına üzerlerimize çiviliydi.
Korkak sokaklarda sarı ışıklar
Geceler boyu çekinmeden umutları yedi.
Bilinen bir dua için eğri çıkıyorlardı tepeyi.
Berikiler orta yerde durup
Bir başka şarkı tutturdular
Ve sabahları boşuna erkende
Budalaca düşlerini anlatıyorlardı.
Biri bir kuyu dibinde
Dipten yukarı ışıklara bakıyordu
Yukarda çırpınan bir böcek
Boşuna suyu karıştırıyordu.

İki beyaz bulut
Ve iki beyaz kelebek
Mavi bir diken üstünde
Sevişemeden uçtular
Gün ertesi
Çirkin bir ışıkta
O yıkık taşlı kirli duvar önünde
Koca kafalı bir koyun otlattılar.



  Toplum içinde yaşadığının farkında olan her yaratık, taşıyacağı yükümlülüklerin de farkındadır ve farkında olacaktır. Bu büyük gerçek düpedüz insanın namusudur ve bu namusun gereği de aydın sınıfının ve toplum içindeki yazar çizerlerin omuzlarına yüklüdür. 
  Bir yazar, bir şair insanlarının nerden gelip nerelere gittiğimi bilerek, onlara bu kargaşada reva görülen çamur haksızlıkların karşısında yerini alacaktır. Bugün bir avuç kalan bu gariban dünyanın patronu olmak sapık gayretindeki, namustan habersiz kişilerin türlü çeşitli oyunları içindeyiz. Hele şu tükenesi zıkkım petrolün bizlere taşıdığı bu aklımız dışındaki çilede, nefesimizi aldığımız havadan, yutabildiğimiz lokmamıza kadar her nesnenin mafyası nöbettedir. Esasta, hâşa min huzur, bu çamur oyunun sahibi tektir ve de bu haşmetli patronun dinli dinsiz, donlu donsuz bir yığın uşağı vardır.
  İşte batıp da çıkası böyle bir dünyada yaşayan bir yazar ve bir şair olarak yükümlülüğümüzü biliyoruz. İnsan aklına, insan namusuna tarih boyunca oynanan bu oyunun bir sonu olması gerektiğine inanıyoruz. Şiirimizden, elimizden geleni yaparız. (MÜŞTAK ERENUS - mustakerenus.com)






Merhaba!