12 Mayıs 2019 Pazar

"NEDEN"




    Öyle kahırlıdır ki Anadolu... Çaresiz kalmıştır, gücü bitmiştir. Ne Kybele'sinden bir umudu kalmıştır ne Hektor'undan. Ne Şamanlar derman olabilmektedir derdine ne Gök Tanrı... Ne Selçuklu ne Osmanlı adam yerine koymuştur onu. Hep yağmalamışlar, talan etmişler, aç ve çıplak bırakmışlardır. (ÖNER YAĞCI - Büyük Oğul Efsanesi Tonguç'un Romanı)









   Köy Enstitüleri yalnızca köy öğretmeni yetiştirmemiştir. Çünkü Köy Enstitüleri aynı zamanda çok yönlü bir insan yetiştirme projesidir. Ta o dönemde köyden gelen kız ve erkek çocukları öğretmen olarak yetiştirilip tekrardan kendi köylerine veya çevre köylere gönderiliyorlardı. Öncelikle öğretmenler bu bölgenin öğretmenleri oldukları için çevreye uyum sorunu yaşamıyorlardı ve köylüyle çatışmıyorlardı. Ayrıca bu gençler sadece öğretmen değillerdi. Tarım ve inşaattan da anlayan bu öğretmenler enstitü binalarını yapıyor, tarlalara, hayvanlara bakıyorlardı. Adeta yerinden bir köy kalkınması yapacak tüm donanımlara sahiptiler. Bu kadar mı? Hepsi en üst düzeyde hümanist değerlerle donatılıyor, sağlam bir edebiyat, sanat, müzik eğitiminden geçiyorlardı. Köyden kalkınma sağlandığı için hem köyler aydınlanıyordu hem de köyden kente göç engellenmiş oluyordu. Böylece köy-kent ayrımı ortadan kaldırılıyordu. (ŞAHİN AYBEK - Cumhuriyet Gazetesi)








   Türkiye Cumhuriyeti'nin bugün geldiği durumu hangi alanlardaki değişim, dönüşüm ve çözülme yarattı?
   Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinde, "Tam Bağımsızlık" ve "Ulusal Egemenlik" vardır. 
  Tam Bağımsızlık, siyasi ve ekonomik bağımsızlıktır. Ulusal Egemenlik ise insanın yurttaşlık bilinci ve niteliğini kazanması ve bir Ulus toplum olarak ülke yönetiminde söz karar sahibi olması ile sağlanabilir. İzmir'in işgalden kurtarılmasının ardından, zaferi kazandık diye kutlamaya gelenlere Mustafa Kemal'in verdiği yanıt sorunuzun da yanıtıdır; "Asıl savaşımız şimdi iki cephede başlıyor: 1- Cehalete karşı, 2- Sefalete karşı."
  Türkiye Cumhuriyeti'nin bugün iki temel sorunu vardır: 1- Cehalet, 2- Sefalet. Cumhuriyet Devrimi bu iki temel sorun karşısında, Türkiye'ye özgü "toplu eğitim" ve "toplu kalkınma" politikalarını uyguladı. Planlı sanayileşme ve karma ekonomi politikası ile de kalkınmayı hedefledi.
   Ne yazık ki, Cumhuriyet Devrimi yine bu iki alanda kırılmış ve Devrim süreci durdurulmuştur. Kırılmanın temelinde, Cumhuriyetin ekonomisi ve eğitimi ile köye girmesinin engellenmesi vardır. Topraksız köylüye toprak dağıtımının engellenmesi ve Köy Enstitülerinin kapatılması bu sürecin başlangıcıdır. Bilime dayalı laik eğitimden uzaklaşmak da ikinci adımdır.
   Sonuçta bugün, ortalama ilkokul 7. sınıf seviyesindeki eğitim yapımızla, 3,5 milyona yakın "okumaz yazmazımız"la aklı ile değil duygularıyla yaşayan bir toplum olduk. Kapitalizmin raporlarla başlayan, yardımlarla süren yönlendirmesi ile Cumhuriyetin tüm birikimi olan fabrikalarımızı, tesislerimizi sattık, sanayi üretiminden koptuk ve bugün işşizliğin ve yoksulluğun sefaleti içinde yardımlarla yaşayan bir tüketim toplumu olduk. (M. TEVFİK KIZGINKAYA, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap) 








   Türkiye'de, 1960'lı yıllarda nüfusun % 70'i kır, % 30'u kent olan dağılımı bugün hemen tersine döndü.
 Tarım emekçisi aileler onlar için hiçbir planlama veya devlet desteği olmaksızın, nerede emek güçlerini satabileceklerse, tam anlamıyla bir üretim anarşisi içinde kentlere sürüklendiler. Devlet kentlerin kenarında bir mülkü işgal etmelerine ve yoksulluk içinde yaşamalarına izin verdi, çünkü imalat sermayesinin işçi yığınlarına gereksinimi vardı. 
   Kabul edilebilir ölçülerin dışında dev kentler oluştu.
   Neden?
  Çünkü sanayiye yatırım yapan sermaye sınıfı, ülkenin eşitlik içinde kalkınmasını değil, sadece kendi çıkarını düşünüyordu. Sermayenin "en ucuz emek gücüne, en kolay pazara nasıl ulaşırım" dan başka kaygısı yoktu. 
  Öte yandan kapitalizmin yapısal krizi ile son kırk yıldır sanayiden gelen kâr oranları azalmaya başladı. Kentin kendisi bu azalan kâr oranlarını telafi etmenin başlıca aracına dönüştü.
   Köylerden kentlere sürüklenen emekçi yığınları bu sefer kentin yapısına da şekil veren bir tüketime sürüklendiler. Bir yanda aşırı üretim, bir yanda giderek hizmet sektöründe güvencesizliğe itilen yığınların deli gibi tüketmesi için kent yeniden düzenlendi. Mali sermaye, belediyeler, ticaret ve imalat sermayesi arasında yeni bir işbirliği ve döngü tanımlandı.
  Kentlere mümkün olduğu kadar çok otomobilin sığması ve mümkünse durmadan hareket etmesi için yeni bir planlama (!) yapıldı. Üst ve alt geçitler, otobanlar, tek yönlü yollar... Çocukluğumda çift kale maç yaptığımız sokak, bugün her dışarı çıkışımızda içi timsahlarla dolu bir akarsuya, bizse timsahlara yem olmamak için büyük bir tedirginlikle karşıya geçmeye çalışan hayvan sürülerine döndük. Daha çok araba sığsın diye apartman önlerindeki ağaçlar kesildi, arabalar çıksın diye kaldırımlara verilen açılar yüzünden yaya yolunda bile yürüyemez hale geldik. (ERHAN NALÇACI - soL Haber)











Karikatür: BEHİÇ AK











Merhaba!

5 Mayıs 2019 Pazar

TOPLUM İÇİN, TOPLUMCU GERÇEKÇİ SANAT




Ne dediğini bilen bir yazar için, sınıflar dışında bir edebiyat yoktur.


ORHAN KEMAL


   Orhan Kemal'in yaşamı ile eserleri arasında derin bir bağ vardır. Orhan Kemal ancak orta üçe kadar okumuştur. Yaşama önce fabrikalarda atılır, sonra okuma bilinci kazanır, en son yazmaya yönelir. Onu okumayla tanıştıran da fabrikada tanıdığı bilinçli işçilerdir: "20 yaşındaydım... Kafam bir türlü çözemediğim sorunlarla yara olmuştu... Sanki yere basmıyor, havada boşluktaydım. Ve bir gün, bir kahve köşesinde tanıdığım işçi dostum İsmail Usta... Sonra kitaplar... Birçoğu İsmail Usta'nın hediye ettiği kitaplar... Serseriler, Stepte, Istratsi Mordasti, La Dam O Kamelya, Madam Bovary, Jerminal, Benim Üniversitelerim, Kroyçer Sonat, Umumi Tarih, Fransız İnkılâbı Tarihi..." Orhan Kemal o yıllarda, okuduğu Gorki ve Istrati gibi toplumcu gerçekçiliğin büyük yazarlarının kaderini paylaşıp bu topraklarda kendi romanlarının da anlam kazanacağını kuşkusuz bilemezdi ama 1940 yılında Bursa Cezaevi'nde birlikte kaldığı Nâzım Hikmet sayesinde yeni bir dünya açılır önünde. O yıllarda romantik, süslü, ölçülü şiirlerle uğraşan Orhan Kemal'i hikaye ve romana yönlendiren Nâzım Hikmet'tir.


NÂZIM HİKMET & ORHAN KEMAL


   Orhan Kemal işçi sınıfının içinden gelmiş, işçi mahallelerinde yaşamış ve onları gözlemleme şansına sahip olmuştur. Önce basımevine işçi olarak girer. Görevi, kâğıt kesme makinesinde kol çevirmektir. Milli Mensucat Fabrikası'nda kâtiplik yapar. Sonra imalat ambarı memuru olur: "Adana'da Milli Mensucat Fabrikası'nda uzun yıllar küçük memurluk, kâtiplik yaptım... Gurbete çıkan, Adana'ya inen köylülerle tanıştım... Çırçır işçileri... Pamuk işçileri... Onların mektuplarını yazdım... Onların dilekçelerini yazdım..." diyen Orhan Kemal, bütün bu toplam içinde sanat anlayışını biçimlendirmiş, kendi sınıfının romanını yazmıştır.
   Bugün Orhan Kemal romancılığını besleyen işçi mahalleleri yoktur kuşkusuz ancak yüksek binalar arasına sıkışmış yeni bir tür işçi figürü belirmemiş midir? İşçi ölümlerinin büyük rakamlara ulaştığı madenlerde yüzlercesini kaybettiğimiz bu insanlar roman sayfalarında neden görünmüyor? Şehirler başka formlara evrilmekteyken bunun toplumun katmanlarına hiçbir yansıması yok mudur? Bütün bu trajediler yaşanırken gerçekçilik neden kendini yenileyemiyor? Bugünün modern yenilikçi edebiyatının Orhan Kemal gerçekçiliğiyle büyük bir savaşı var. Bugün iç dünyaların, kişisel hezeyanların anlatısı Orhan Kemal gerçekçiliğinin üzerine toprak atarken, içinde bulunduğumuz çağın anlatısının Orhan Kemal'in sanat anlayışından neler alabileceği önümüzde duran bir sorundur. Orhan Kemal'in eserlerindeki gerçekçilik bu soruyu bugün bize sordurabildiği için dahi çok değerli ve anlamlıdır. (DAMLA YAZICI - Aydınlık Gazetesi)









   İnsan doğa ilişkisi, insan toplum ilişkisi siyasanın kendisidir. Ekonomik çabaların, yaşam çabasının adı siyasadır. Bu nedenle hiçbir şey siyasadan soyut değildir genel anlamda. Gündelik siyasal çalkantıların izi de düşer ama onları yazar, genel siyasanın, insanın kendiyle, toplumla, doğayla verdiği savaşımın bir parçası olarak ele alır.
   Olaylara bakarken sözcüklerin insanda yarattığı kavramsal izler, düşünceler gerçeğin peşindeki yazarın ışığıdır. Çünkü gerçek kişide vicdan yaratır. Edebiyat vicdan yaratmak için vardır. Bugün toplumumuzdaki kadın, çocuk cinayetlerinin, onlara yapılan saldırıların temelinde vicdan eksikliği yatıyor. 
   Biz bunu eğitime bağlıyoruz ama okuma yazma edimiyle yani diplomayla bu cinayetleri engelleyemiyoruz. Eğitim edebiyatla, sanatla kişiyi vicdan sahibi yapar. Bu nedenle sözcüklerin bize kazandıracağı gerçeklik aynı zamanda vicdanın kapısını açar. Sözcüklerin vicdanı insanın vicdanını yaratır.

  
HİDAYET KARAKUŞ
(Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap)









   İnsan, insanı ezmekte, sömürmekte, karanlıklara hapsetmekteyken sanat inat eder. Çünkü sanat, yaşamın ve insanın güzelleşmesini ister. Aydınlık-karanlık savaşımında sanat, aydınlığın yanındadır, aydınlıktır...
   Bugün sanatı insansız bir kanala çeken, sürükleyen zorba ve bağnaz karanlık, "yeni bir düzen" sunuyor. "Yeni yaşam biçimi" diyor adına. Önerilen, egemen kılınmak istenen yaşam biçimi; insanın kendine hapsedildiği, piyangolara, kazıkazanlara, loto-totolara, sosyal yardımlara bel bağladığı bir çirkinlikle geliyor karabasan gibi. Borsaya, reklama, vitrinlere, süse, medyaya, stadyuma, paraya, "parası olan yaşasın"a tutsak etmek istiyor insanı.  
   Sanat, insansızlığa sürükleyen bu yaşama biçimine karşı çıkıyor, karanlıklaştırılan yaşamı, insanlığın götürüldüğü yeni düzeni, sanatın aydınlık onuruyla reddediyor. Öfkenin ve vicdanın çığlığı da olan sanata yakışan, insandan ve aydınlıktan yana olmaktır, insansızlığa hayır demektir.


ÖNER YAĞCI
(Cumhuriyet Gazetesi)










Sanat balık gibidir, toplumsal suyun içinde yaşar, toplumsal olmayan ne bir düşünce, ne bir dize vardır.  


SADRİ ERTEM












Merhaba!




1 Mayıs 2019 Çarşamba

ÖZGÜRLÜK YOLU





MELİH CEVDET ANDAY
(Fotoğraf: ARA GÜLER)



   Melih Cevdet Anday anlatıyor:

  "Sartre'ın bir sözü vardır, onu size hatırlatayım. Der ki; 'Her sanat eseri bir mitosa varmalıdır. Yahut bir mitostan çıkmalıdır.' O uzun şiirimde önemli olan taraf da şuydu benim için; Odysseus'a Kirke diyor ki, şu yoldan gideceksin memleketine. Şöyle gideceksin, böyle gideceksin, yani yol gösteriyor. Fakat diyor ki, 'Bir yere geleceksin, iki yol çıkacak karşına. Orada artık sen seçeceksin.' Bu söz beni çok kurcalamıştır."
   Masada duran kitaplardan birinin sayfalarını karıştırdı. "Şurayı okumanı istiyorum."
   Kitabı aldım, okumaya başladım.
   "İyi dinle söyleyeceklerimi
   Her şeyi olduğu gibi anlatacağım sana
   Ki yeni uğursuzluklar yüzünden
   Denizler ortasında kalma bir daha
   Önce sirenlere rast geleceksiniz
   Koruyun onlardan kendinizi
   Yabansı ezgilerle büyüleneceksin
   Ordan çarçabuk uzaklaşmalı ki
   Büsbütün yok olmasın İthaca
   Sirenleri aştıkça kürekçilerin
   İki yol çıkacak karşına birden
   Acaba bunlardan hangisi?
   Artık onu orada sen bileceksin"
   Dinledikten sonra kısa bir süre bekledi, "Şöyle ki," dedi, "ben bunu Ankara'da başlamıştım düşünmeye, İstanbul'a gelirken. Bu mitostan ne çıkarılır? Kişisel karar. Sen seçeceksin doğru yolu diyor ya, doğru yolu bulmak insana özgürlük getirir... (AYHAN BOZKURT - Söz Simyacıları)







Özgürlük, sorumluluk demektir. Birçok kişinin özgür olmaya cüret edemeyişinin nedeni de budur.


GEORGE BERNARD SHAW











NİHAT BEHRAM


   Doğadan örnek vereyim: Hiçbir hayvan yuvadaki yavrusuna zehirli yem taşımaz. Ben yavrumun biberonuna tek damla kirli süt koymadım. İnanmadığım ve kirli olan tek sözcük yüreğimden/beynimden kalemime düşmedi. Yazdıklarımın geliriyle o biberonu dolduramadığımda, anlımın teriyle yan işler yaptım. Bu yaşımda hâlâ da öyle. 'Babandan miras kalmadı' sözün doğru değil! Babamdan mal/mülk değil ama onur/dürüstlük/yurt ve insan sevgisi; suya, toprağa, havaya, arıya, çekirdeğe, dala, başağa saygı/tutku gibi dünya parasıyla ölçülemeyecek paha biçilmez miras kaldı. Bu konuda, "Miras" adında bir romanım bile var. "Dikili ağacın yok" sözün de doğru değil! Evren Cuntasınca T.C vatandaşlığından çıkarıldığımda, bir zarf geldi yurdumdan, açtım baktım, ağladım, açtım baktım ağladım... Bir fotoğraf var içinde, Toroslar'ın Akdeniz'e bakan yüzünde, bir fidan, bir yanında Ahmed Arif oturuyor, bir yanında Metin Demirtaş. Fotoğrafın arkasında "Seni kimseler bu yurttan sökemez, şair amcaları sürgünde doğan kızın için ve onun adıyla Mavi adlı bu fidanı dikti" yazıyor. Açtım baktım ağladım, açtım baktım ağladım. 'Dikili ağaç' ne, yurdumda benim ormanım var, kökleri kalbimde! (Söyleşi: CANSU FIRINCI - soL Haber)








Kuşağım, acılı kuşağım
Acılarla sevinçleri böyle yoğun yaşamak
Kimselere nasip olmadı.
Bize düştü tarih ırmağının önünü açmak
Gülsün diye geleceğin çocukları.


 AHMET ERHAN













İŞÇİ VE EMEKÇİNİN BAYRAMI KUTLU OLSUN!









    

23 Nisan 2019 Salı

ÇOCUKLAR NASIL ÖĞRENİR?




  " Ne öğrenirsek, yaptığımız hatalara bakarak öğrenebiliriz; ancak yanıla yanıla ustalaşır insan."


AHMET ERTAN MISIRLI






 ... Dünyanın kendi kötü değil aslında... Onu kötü yapan bizleriz. Biz insanlar... Eğer çocuklarımızı kötülükten korumak istiyorsak, ayıklama yapmasını da bilmeliyiz. Yaban otlarını, zehirlileri çekip çıkarmalıyız topraktan... Tekrar çıkacaklarını bile bile hem de...
    Edebiyat, bir "ilaç", bir "aşı" değildir. Yalana şu kitap, korkuya şu kitap iyi gelir diyemeyiz. Öteden beri "kötü" olmuştur ve olacaktır kitaplarda... Yeter ki zemin sağlam olsun. Çocuklarda bir "edebiyat terbiyesi", bir "dil bilinci" gelişmiş bulunsun... Karanlıkta yollarını bulur onlar! (NURGÜL ATEŞ - Aydınlık Kitap)







Senin şiirin yok mu kelimelerden başka
Senin yağmurun yok mu annenden başka
Senin çocukluğundan başka yabancın yok mu  


HAYDAR ERGÜLEN 









   "Çocukluğundan sağ çıkmayı başarabilmiş biri, gelecek hayatında kendine yetecek kadar bilgiye sahip olmuştur."


FLANNERY O'CONNOR






Bir keresinde futbol oynayacak ayakkabım olmadığı için ağlamıştım,
sonra ise ayağı olmayan bir adamla tanıştım.


ZİNEDİNE ZİDANE









ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN!


17 Nisan 2019 Çarşamba

EĞİTİMİN AMACI





TALİP APAYDIN


   Apaydın'ın babası, başkalarının tarlalarında ortakçılık yapan, okuması yazması bile olmayan bir çeltik-pirinç üreticisi, yani bütün yıl ailesiyle birlikte çalışıyor, ekiyor-biçiyor, çıkan ürünün yarısı toprak sahibinin yarısı kendisinin. Yaşamları zor, yoksunluklar içindeler. Öğretmen olabilmesi bile hayal olan Apaydın, nasıl oldu da çok sevilen, tanınan bir yazar olabildi? Bu bir mucize miydi, şans mıydı? Talip Apaydın olmanın gizemi neydi? Bu sorunun yanıtı, Köy Enstitüleri'nde verilen eğitimde ve yoksul bir köy çocuğuna bu olanağı sağlayan eğitim politikasında gizlidir. (FEYZİYE ÖZBERK - Aydınlık Gazetesi)










   Annem Aliye Esma Atay, 1940 yılında Beykoz'un Dereseki köyünden Arifiye Köy Enstitüsü'ne (Adapazarı) yol tuttu. O günden sonra artık o, "Cumhuriyet'in kızı" idi. Ömrü boyunca da bunun hem gururu hem sorumluluğu ile yaşadı. 
 Çocukluktan başlayarak hayal kırıklıkları, duygusal ve ruhsal ciddi sarsıntılarla geçen hayatında Arifiye Köy Enstitüsü anneme yeni bir "aile" olmuştur aslında. Cumhuriyeti "baba", Arifiye'yi "anne" bildi o!..
   Köy Enstitüleri annemin hayatına değmiş, onun hayatının akışını değiştirmiş, makus talihini yenmesini sağlamıştır da tabii esas amaç, bunu bütünüyle toplum ölçeğinde yapmaktı. Bir "çiftçi imparatorluğu"ndan geriye kalan bitkin ve çaresiz insanları çağdaş bir ulus-devlete ümitle bağlı yurttaşlar kılma yolunda iddialı, idealist, en önemlisi "romantik" bir hamledir bu. Çünkü Cumhuriyet'in acelesi vardır! Batı'da yüzlerce yıla yayılan ekonomik, teknolojik, demografik, düşünsel, kültürel, dinsel ve siyasal dönüşümler birkaç on yıla sığdırılmak istenmektedir. Öyle ki köylülüğün Batı'da yaklaşık 200 yıla yayılan kentlileşme, burjuvalaşma (ve tabii proleterleşme) macerasını bekleyecek vakit yoktur. Köylüyü köyde dönüştürme yolunda ve köyün kendi çocukları (Köy Enstitülüler) marifetiyle bir proje hayata geçirilmiştir. Tabii bir yandan da kırsal-feodal toplumsal düzenin yerel hâkim güçlerine karşı "içeriden" bir kitlesel seferberlik için bilinç inşasına dönük bir motivasyon da vardır. (TAYFUN ATAY - Cumhuriyet Gazetesi)








   "Köy Enstitüleri kendisinden beklenen sonuçları sağlamış mıdır?" sorusuna ise yine bu bağlamda yanıt verirsek tek sözcükle: Hayır, diyebiliriz. Çünkü Köy Enstitüleriyle, toprak reformu ve köyün aydınlanması amacı birlikte düşünülmüştü. Ancak II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye'de muktedirlerin "batıyı" tercih etmesi ve Marşal "Yardımı"nı almak için, karşılık olarak istenen;
  - Toprak reformunda vazgeçilmesi,
  - Köy Enstitülerinin kapatılması,
  - Demir yolu ulaşımının geri plana itilmesi,
  - Planlı kalkınmadan vazgeçilmesi
  koşullarını kabul etmesi, bu okulların da kaderini belirlemiştir. (MUSTAFA DEMİR/Eğitimciler Derneği Genel Başkanı - soL Haber)
       









"Başardım, çünkü beni Köy Enstitüleri mezunları yetiştirdi."


Prof. Dr. AZİZ SANCAR
(2015 Nobel Kimya Ödülü)











   Köy Enstitülerinde, insanoğlunun erdeminin ve yaratıcılığının, elleriyle beyni arasında kurabileceği uyumla doğru orantılı olduğu gerçeğine uygun biçimde yetişiyordu yeni insan. Eğitimin gerçek ereği, halk kaynağını harekete geçirmek, üstündeki karanlık perdeyi, yetişen çocukların eliyle kendisinin yırtıp atmasını sağlamaktır. Böyle eğitim kurumu, böyle yetişmiş insan istenmiyor. Bu yüzden de Atatürk'ün Türkiyesi eğitimsiz, işsiz, yönsüz-yöntemsiz, idealsiz insanları, din tüccarlarının ülkesi oldu. Öğretmen yetiştirmekten bile korkuyoruz. Dünyasal, çağcıl, bilimsel ve laik bir eğitim uygulamasına geçemeden, düşünen, konuşan, ülke sorunlarının çözümü için didinen insanı yetiştirmeden ve de bu insanlardan yana davranacak yöneticilere kavuşmadan hiçbir yere varamayız. Geriye geriye giderek gericiliğin çıkmazına girdik. Köy Enstitüleri uygulamasının günümüz koşullarına göre işletilmesi bir seçenek olabilir.


MAHMUT MAKAL













Merhaba!

14 Nisan 2019 Pazar

ŞAİRANE




   Görüşleri gibi delikanlılık günleri de bir arada gelişmiştir. Orhan Veli, Oktay Rifat'ı on üç, Melih Cevdet'i on beş yaşında tanımıştır. Bu onlara başka şiir topluluklarında görülmeyen soydan bir yakınlık, ortak bir söz hazinesi, hatta ortak bir şiirsel sözdizimi kazandırmıştır. Hemen hemen aynı temaları işlemeleri de ayrı. Çıkış günlerindeki büyük dayanışmanın ardında birbirlerine karşı içten, sağlam bir sevginin bulunduğu da kuşkusuzdur. Nitekim Oktay Rifat, mezartaşına şunun yazılmasını ister:

Akşamları parka çıkmaktı
En büyük eğlencesi
Şair Orhan Veli'yi
Melih Cevdet'i severdi hayatında
Ağaçlardan kavağı severdi
Yıldızları da severdi
Ve en rahat
Anasının serdiği döşekte uyurdu
Şimdi burda yatıyor 




ORHAN VELİ & ŞİNASİ & OKTAY RİFAT & MELİH CEVDET 


Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi...
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar...
Babası daha ölmemiş Oktay'ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.









   Her sanat, kendine göre bir yöntemle gelişir. Ayrıca, bütün sanatlar birbirinin içinden yürürler. Sözgelimi, bir şair, aynı zamanda bir portre çizebilir. Bir romancı romanına şiirsel bir tema koyabilir. Bir şair bir olayı anlatabilir. Ama yine de sanatlar arasında bir ayrım görmeye çalışırsak, şu noktaya gelebiliriz: Söz sanatı olduğu halde romanın birimi de bir olaydır, bir tiptir, bir sorundur. Şiirin birimi sözcüklerdir. Şair sözcüklere dayanarak yazar.
   Sözcük nedir?
   Sözcük aynı zamanda duygudur, düşüncedir, hayatın bütünüdür.
   Şunu demek istiyorum: Şair sözcüklere dayanarak yazar, deyince, "söz salatası yapar" demek değil, bu tanım. Şair sözcüklere, kendi araçlarına dayanarak hayatı, durumu açıklamaktadır.
   Şiirde dil, düzyazıda olduğundan biraz daha başkadır. Düzyazı için, sözgelimi bir romancı için, dil bir araçtır. Bir düşünceyi, bir durumu anlatmak için bir araçtır. Şiirde dil, hem araçtır, hem de ortamdır. Şiirin, bir yerde, gövdesi gibidir. Kuşun kanatlarıyla uçması gibidir. Bir motor gibi değildir. Bunun için, şiirde dilin ayrı bir işlevi ortaya çıkıyor. Şiir dilin kendisi oluyor bir yerde. Dilde çıkan bir yangın oluyor sözgelimi. Bir zekâ yangını, bir duyarlık yangını gibi. Bu bakımdan, şiirde "masa" sözcüğünün, masadan daha çok bir işlevi de olabiliyor. Masadan başka bir şeyi de anlatabiliyor... (CEMAL SÜREYA - Şapkam Dolu Çiçekle)


"Şair yaşadığı kelimelerle kurar şiirini."


CEMAL SÜREYA








Adam yaşama sevinci içinde 
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.


EDİP CANSEVER










Merhaba!



7 Nisan 2019 Pazar

ACİL SOSYALİZM!




   24 Mart 2019

   Batı Afrika ülkelerinden Mali'nin, kabileler arası etnik çatışmaların yaşandığı orta kesimlerinde, silahlı bir grubun saldırısına uğrayan Peulh kabilesine mensup 134 kişi hayatını kaybetti. Katliam Mopti bölgesindeki Egossagou köyünde meydana geldi. Bölgeden gelen ilk raporlara göre, ülkenin merkezinde bulunan Peulh kabilesine ait bir köye düzenlenen saldırıda 134 kişini Dogon kabilesi milislerinin kıyafetlerini giyen silahlı adamlar tarafından katledildiği bildirildi. 
   Fulani Derneği Tabital Pulaaku Başkanı Abdulaziz Diallo, Dogon kabilesi milislerinin sabah saatlerinde Egossagau köyüne saldırısı sonucu aralarında hamile kadınlar ve çocukların da olduğu onlarca masum kişinin yaşamını yitirdiğini söyledi. 
   Ağırlıklı olarak Mali'nin orta kesiminde yaşayan ve çoğunluğu çoban olan Fülaniler, son yıllarda bölgede yaşanan cihatçı terör olaylarıyla bağlantılı oldukları iddialarıyla çeşitli saldırıların hedefi oluyor.
   2018 yılında benzer gerekçelerle düzenlenen saldırılarda 200'den fazla sivil öldürüldü, binlerce kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı, bölgede yoksulluk ve açlık yükseldi. İnsan hakları örgütlerinin raporlarına göre ölenlerin çoğu Dogon ve Bambara kabilelerine ait "öz savunma grupları"nın hedefindeki Peulh kabilesi üyeleriydi.
   İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün Aralık 2018 tarihli bir raporuna göre, şiddet olaylarının yaşandığı bölge Mali'nin orta kesimlerinde bulunan Mopti bölgesi. Buradaki Bambara ve Dogon kabileleri çiftçilikle uğraşıyor, Peulh toplulukları ise daha çok çobanlık yapıyor. Bu kabileler arasındaki ihtilaf ise cihatçı örgütlerin çıkışının çok öncesine dayanıyor. Rapora göre, daha önceden de kabileler arasında su kaynakları ve toprak nedeniyle anlaşmazlık bulunuyordu ve bu anlaşmazlıklar yine kan dökülmesiyle sonuçlanıyordu. Ancak 2015 yılından itibaren, cihatçı örgütlerin de etkisini artırmasıyla şiddet yükseldi ve ölümlerin sayısı arttı, 2018 yılında ise "alarm" boyutuna ulaştı.
   Mali, eski bir Fransız sömürgesi ve Fransız emperyalizminin hâlâ ülke üzerinde siyasi etkisi bulunuyor. Bu durumu geçtiğimiz temmuzda "Fransa'nın Afganistan'ı: Mali" başlıklı yazısıyla analiz eden Le Monde Yazarı Christophe Ayad'a göre Mali'deki Fransız işgali cihat yanlılarını daha da güçlendirdi. Yazar bir yandan ülkenin "teröre karşı yalnız bırakılamayacağını" savunurken bir yandan da "Mali, bizim Afganistan'ımız. Fransız ordusu oraya daha çok angaje oldukça oradaki durum daha da kötüye gidiyor ve savaşmaya geldiği o gücü daha da kuvvetlendiriyor" dedi. 
   Fransa, Mali hükümetinin de davetiyle, bölgeye 2012 sonbaharında gönderdiği 100'den fazla özel kuvvet askeri ve ardından Ocak 2013'te gönderdiği birlikleriyle müdahale etti. 
  Fransız müdahalesinin bir nedeninin de bölgedeki uranyum madenleri olduğu da gündeme geldi. Fransa'nın elektriğinin çoğunu ürettiği 59 nükleer reaktörü bulunuyor ve nükleer enerjinin hammaddesi ise uranyum. (www. evrensel. net)









   Israrla vurgulamak gerek: Batılı, Hıristiyan, beyaz ve zengin adam için; demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, özgürlük gibi kavramlar, kendisi içindir. Asyalı, Afrikalı, Müslüman, güneyli, kara derili, çekik gözlü, yoksul halklar için değil. Güçlünün güçsüzü, beyazın siyahı, Hıristiyanın Müslümanı, Avrupalının Afrikalıyı ezmesini doğal sayar. O nedenle Fransa'nın eski Cumhurbaşkanı François Mitterand, "Oğlunuz Jean-Christophe, Afrika'ya yasadışı yollardan silah komisyonculuğu yapıyor" diyen Fransız istihbaratçıya şu yanıtı vermiştir: "Söz konusu Afrika olduğunda insan hakları kavramının pek anlamı yoktur." Fransa'nın Cezayir'i işgal ettiği yıllarda içişleri bakanlığı yapan, sonradan cumhurbaşkanlığına kadar yükselen Sosyalist Partili Mitterand'ın yanıtı, emperyalist siyasetin örneğidir. Batı'da yaygın, güçlü ve örgütlüdür. (BARIŞ DOSTER - Cumhuriyet Gazetesi)










   ...1895 yılında İngiliz siyasetçi ve iş adamı Cecil Rhodes'in sömürgeciliğe neden ihtiyaç duyduklarını anlattığı veciz sözlerini hatırlamakta fayda var: "Dün East-End'deydim. İşsizlerin yaptığı bir toplantıda bulundum. Orada ateşli konuşmalar dinledim. Bunların hepsi tek bir çığlıktan ibaretti; ekmek! ekmek! Birleşik Krallığın 40 milyon nüfusunu kanlı bir iç savaştan kurtarmak için bizler, sömürge politikacıları, fazla nüfusu yerleştireceğimiz fabrikalarımızın ve madenlerimizin ürünleri için yeni pazarlar elde etmek zorundayız. Her zaman söylerim, İmparatorluk bir mide meselesidir. İç savaştan kaçınmak istiyorsanız emperyalist olmak zorundasınız."



-Bu sizin işiniz!
(GISBERT COMBAZ-1916)


   Dünya tarihini derinden sarsan 1. Dünya Savaşı küresel ölçekte kitlesel yıkımların başlangıç noktasıydı. 1914-1918 yıllarını kapsayan savaş, sınırların yeniden şekillenmesine, kaynakların yeniden bölüşümüne, devrimlere, ulusal kurtuluş hareketlerine ve milliyetçilik olgusunun gelişimine neden oldu. Öte yandan devrimler ve kitle hareketleriyle derinden sarsılan yaşlı ve yorgun Avrupa, Marksizmle tanışan ve 1905 Rus Devrimiyle güç toplayan emekçi sınıfların dinamizmini dizginlemek için yollar aramaya başladı. Kitlelerin sınırları aşan güçlü haykırışları karşısında burjuvazi, milyonlarca insanın ekmek ve iş taleplerine kulak tıkayamaz hale gelmiş, ortaya çıkan yıkıcı gücün etkilerini azaltmak için reformlara, yeni sömürgelere ve pazar arayışına girişmişti. Bu durum bankaların, kartellerin ve tröstlerin devrinin başlangıcı anlamına geliyordu. Yeni pazarların paylaşılması için kıran kırana savaşılacaktı. Elbette bu savaşta en ön cepheye işçiler sürülecekti!.. (GÜRER MUT - Cumhuriyet Kitap)









   Kapitalist sistem bir kez daha bunalımda, emperyalizm ise sahip olduğu yok edici silahlar bakımından da her zamankinden daha tehdit edici ve saldırgan konumdadır. Bu tehdit sadece şu ya da bu ülke için değil, bütün dünya için söz konusudur. Bütün bir insanlığın, bütün ülkelerin ve her insan tekinin siyasi ahlaki , felsefi bir yol ayrımında, iki yol ağzında bulunduğunu kendi payıma apaçık görebiliyorum.
   Yollardan biri, her ülke bakımından farklı görünümlerde de olsa kölelik hukuku, yani hukuksuzluktur... Hem toplumsal hem ahlaki ve felsefi olarak boyun eğmeyi, baskıyı, sömürüyü, sonuçta da kulluğu, köleliği, gerçekdışı hayaller ve beklentiler içinde yok olup gitmeyi kabul etmektir bu... Bu yolun sonucu sadece kişiler ve ülkeler bakımından değil, bütün insanlık için yok oluştur.
   Emperyalizm her alanda, sanatta, kültürde, felsefede, siyasette, ekonomide, santajla, baskıyla, tehditle, yalanla, güç kullanarak ve sürüleştirerek insanlığı bu yola sürme çabasında...
   Ötekisi, özgürlüğe, özgür düşünceye, özgürce çalışıp yaratmaya, aydınlığa, her alanda ve her anlamda daha çok insan olmaya açılan özgürlük yoludur. Sanatın, şiirin, felsefenin, ahlakın, siyasetin savaşımları, çatışkıları hep bu iki yol ağzında olmuştur...
   Ya köle, ya özgür insan olacaksın...
   Bunun orta yolu yoktur... 



ATAOL BEHRAMOĞLU
(Cumhuriyet Gazetesi)










   Benim meramım insanların birbirine gözlerinin değmesi. Göz de çünkü kalbe dahildir. Yalnızca gözümüzle bakmayız, kalbimizle de bakarız. O yüzden iyi bakmak, güzel bakmak kalpten gelir. Her zaman anlaşamayız, böyle bir şey de pek olası değildir, hatta bazen Attilâ İlhan'ın dediği gibidir, "olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması" , ne var ki yine de buna çalışmamız gerekir! Dünyanın bugünü dününden beterdir, böyle giderse yarın da bugünden beter olacaktır. Dünyaya gelmek, yaşamak bir tür intihar sayılacaktır. Bu nedenle ötekisi olmayan toplumlar yaratmak, sınıfsız topluma dönmek için çabalamak, nice deneylerden, acılardan, olumlu ve olumsuz her şeyden sonra, insana, hayvana, doğaya en uygun yaşama sanatı olan sosyalizmi yaşamak, yaşatmak zorundayız. Ütopyayı, rüyayı, düşlediğimiz ne varsa hepsini bir bir yaratmak ve cenneti bu dünyada yaşamak, yaşatmak gibi güzel bir işimiz var!..


HAYDAR ERGÜLEN
(Söyleşi: ROZERİN DOĞAN - Aydınlık Kitap)












Merhaba!