27 Temmuz 2025 Pazar

AŞKI, MEMLEKETİM İLAN ETTİM

 

İsviçre'de yerleşik dostlarımdan dinlemiştim, okullarda "mülteci" çocuklar üzerine bir araştırmaya ilişkin çocukların yaklaşımını vurgulayan bir anıydı. 

Dersliğe giren görevlinin, "Sınıfınızda mülteci var mı" sorusuna çocuklardan birinin "Yok, biz hepimiz çocuğuz!" yanıtı, ders olmanın ötesinde bu umarsızlığı yaratanlar için şamar gibiydi de.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)

***

"En güzel şiirim mi / Yazmadım onu"


MASCHA KALEKO


Mascha Kaléko, vatansızlığın sancısı ömrü boyunca yakasını, yüreğini, yaşamını bırakmamış bir şairdir. Sürgünde geçen yılları, hep Berlin'i özleyişi şiirlerinin özünü oluşturur. Nazilerin ülkeyi yangın yerine çevirmesi, insan avını hep sürdürmeleri pek çok şairi, yazarı ülkesini terk etmek zorunda bırakmıştır onun gibi. 
(...)
Yaşamı boyunca vatan hasreti Mascha Kaléko'nun peşini hiç bırakmamış, hep şiirlerinde boy göstermiştir. 
Sürgünlüğünü, Berlin'i istemeye istemeye terk edişini, özleyişini, derin acılar içinde kıvranışını şiirlerinde hep yansıtmıştır. Geleceğin belirsizliği de onu acılara boğar.
Sürgünlüğünün ilk yıllarını şu dizelerde yansıtıyor:

Gecenin ortasında
Bir tekneyle
Salıverildiğimde,
Salındım ben de,
Bir kıyıya salındım.
Yağmura karşı, bulutlara yaslandım.
Çarpan rüzgâra karşı, kum yığınlarına.
Hiçbir şeye güven kalmamıştı.
Sadece mucizelere.
Hasretin yeşillenen meyvelerinden yedim,
İçtikçe susatan sudan içtim.
Bir yabancı, tanımadık bölgeler karşısında suskun.
Karanlık yılları üşüyerek geçirdim.
Aşkı, memleketim ilan ettim.

Savaştan sonra Mascha Kaléko yeniden okuyucularına kavuşur. Lirik Stenogramdefteri yeniden yayımlanır. Hemen, yeniden ilgi çeker. Ardından Çağdaşlar İçin Dizeler yayımlanır ve en çok satanlardan olur bu iki kitap.
Bu nedenle Kaléko, Almanya'ya dönmeye cesaret eder. 1960'da Fontane Ödülü'ne değer görülür. Özlemlerini gidermenin büyük sevincini yaşar.
Sonra ailecek Kudüs'e göçerler. Orada da dilsel ve kültürel izolasyondan büyük ölçüde acı çeker. Hayal kırıklığına uğrar. Yalnızlığa gömülür. 1968'de oğlu ölür. Bu, onu yine büyük acılara boğar. Sonra eşini kaybeder. Bir kez daha yalnız kalır. Yaşamının son yıllarında acısını, kederini, yalnızlığını şiirlerle ifade edecek gücü bir kez daha bulur.
Mascha Kaléko sürgüne gitmesinden onlarca yıl sonra Berlin'de yaşadığı sokağına duyduğu özlemi şu dizelerle dile getiriyor:

Neredeyse kırk yıl önce oturuyordum burada
-sanki kolumdan çekiyor biri,
Kurfürstendamm'da, kendi başıma
Gezinirken -doğru kelime sanırım.
Ve hiçbir şey aramamaktı niyetim.
Ve ikide bir kolumdan çekilme hissi.
Aklını kullan diyorum kendime.
Kırk sene! O ben yok artık.
Kırk sene. Hücrelerim acaba kaç kez
Yenilendiler bu arada.
Yabanlarda, sürgünde.

Amerika'daki yaşadığı kentleri sonra da "Kudüs'e gidişini" vurguluyor Mascha Kaléko. Ve şiirini şöyle sürdürüyor:

Ne istiyorsun benden Bleibtreu?
Evet, biliyorum. Hayır, hiçbir şey unutmadım.
Saadetimin yuvasıydı burası. Ve sefaletimin.
Burada, çocuğum dünyaya geldi.
Ve gitmesi gerekti.
Burada arkadaşlarım ziyaret ederdi.
Ve Gestapo.
Geceleri, şehrin trenleri duyulurdu.
Ve yandaki birahanede çalan Horst Wessel şarkısı.
Ne mi kaldı bu saydıklarımdan?
Balkondaki pembe petunyalar.
Küçük kırtasiyeci.
Ve eski bir yara, kabuk bağlamamış.

Mascha Kaléko'nun şiiri duygusaldır. İçtendir. Kendi yaşamından doğmadır. Ayrıca hüzünlüdür. Acıları yansıtır. Özlemleri dile getirir. Yaşadığı yerleri, mekânları özler. Sürgündeki günlerinin sıkıntısını, burukluğunu vurgular. Göç ve gurbet olgusu, şiirlerinde çok sık yer bulur.
"Korku" hayatı boyunca onun yakasını hiç bırakmamıştır. Nazilerin yarattığı korkuyu üstünden hiç atamamıştır. Onun için de "Kovala korkularını ve / korkunu da kokudan" der.
"Melankolik" olduğu kadar "baştan çıkaracak kadar yalın" şiirleri şiir sevenlerce el üstünde tutulur. Berlin'in ünlü mü ünlü sanatçılarının buluşma, hatta çalışma yeri Romanisches Café de onun yazın yaşamında büyük yer tutar. 
Çünkü bu mekânda Bertolt Brecht, Else Lasker Schüler, Erich Kaestner, Kurt Tucholsky gibi dönemin, 1920-30'lu yılların gazeteci, şair ve aydınlarının buluşma yeridir ve onlarla olmak şiirleri çok ilgi gören Mascha Kaléko için çok önemlidir.

'Memleket sancısı' derken 'hayal' diyorum. 
Çünkü neredeyse kalmadı eski memleketim.
'Memleket sancısı' derken çok şey kastediyorum:
Sürgünde üzen bizi, uzun dönem.
Yabancıyız artık memlekette.
Yok oldu 'memleket'
'Sancısı' kaldı sadece.

Şair nereye giderse gitsin "kimsesizler ülkesi"ne gider hep. Valizleri giderilememiş özlemlerle doludur. Duyguları "kum taneleri" kadar ülkesizdir.
Ormanlar kaybolmuş, evler yakılmış, kimseler kalmamıştır. Kimse tanımaz onu. Nereye giderse gitsin, vardığı yer hep kimsesizler ülkesidir.
Şiirlerinde günlük yaşamı, güncel konuları hem düşündürterek hem de gülümseterek yansıtır Kaléko.

Solmuyor bir bahçem.
Bahçem yok benim.
Evim yok, içinde Ekim rüzgârları ağlayan.
En karanlık bulut, acıtmıyor beni.
O kadar narin gördüğümden gökyüzünü.

"Başka günler de gelecek elbet" diyor Kaléko, "Ancak bugün, ölümüne hüzünlüyüm." Hüzün, acı, yalnızlık, gözyaşı, korku, özlem onun yaşamından hiç eksik olmamış. Oğlunu, sonra eşini kaybedince büyük bir yalnızlığa bürünür:

Kuğu, sonunun geldiğini sezinlediğinde,
Yani; öleceğini tahmin ettiğinde,
Geri çekilip tüylerini temizler
Ve en güzel şarkısını söyler.
-İşte ben de, zamanı geldiğinde,
Böyle isterim geçmeyi ebediyete.

Mascha Kaléko, Avusturyalı anneyle bir Rus babanın kızı olarak Polonya'da dünyaya gelir. Sonra aile Almanya'ya, Frankfurt'a, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda da Berlin'e göçer. Kitapları yasaklanır, yakılır. Amerika'daki sürgünlüğü Berlin'i özlemekle, acılarla, yalnızlıklarla geçer. 1975'te Zürich'te mide kanserinden öldüğünde 66 yaşındadır. "En güzel şiirim mi?" diye soruyor ve yanıtını da kendisi şöyle veriyor:

En güzel şiirim mi?
Yazmadım onu.
En derin derinliklerden çıkmıştır.
Sustum onu.

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)

***

Öldüğümde
doğduğum yere gidiyorum
yıllarca süren bir hasret ve bilinmezliği
işte böylesine yeniyorum...*


UĞUR KAYNAR
(1956, Zara/Sivas - 2 Temmuz 1993, Sivas)

*Şair bu dizeleri Madımak Oteli'nin basamaklarında bir peçeteye yazmış, dizeler yangından kurtarılan çantasından çıkmıştır.







Merhaba!

20 Temmuz 2025 Pazar

HALKIN ŞAİRİ (ŞAİRİN GÖREVİ)



"İsyanı olmayan bir insandan, kavgası olmayan bir insandan 'insan' olabilir mi?" diyor Nihat Genç. Ahmet Telli de "kavgadan uzak kalmışsan/sevdadan da uzaksın demektir" der. İsyan ve kavga hali, insanın kendi doğasında olan duygular. 
Uyuklayan halkı uyandırandır şair. Görevidir. Hugo'nun "Şairin Görevi"nde dediğidir şair: 

"ışık saçıyor şair sonsuz gerçek üstüne
ışık saçıyor şair, saçıyor alevlerini
olağanüstü bir aydınlıkla ruhumuz için
ışıl ışıl parlatıyor gerçekleri"

Bugün Türk şiirinde isyanın kaynağı en başta yoksulluk olmalıdır, sömürülen emek olmalıdır, insan onuru olmalıdır, ulus bilinci olmalıdır, adalete açlık olmalıdır, gericiliğin kıskacı olmalıdır. Peki var mıdır, bana sorarsanız yoktur. İşte o yüzden Türk şiiri halktan kopmuştur. Çünkü şair görevini yerine getirmemektedir.

(MEHMET SÂDIK AMAN - Cumhuriyet Kitap) 


***


"Şiir yaşamaktan ayrı bir şey değildir!"


"Sosyalistim. 
Şiir, sosyalizm ve yalandan sakınma bana kişiliğimin temel direkleri gibi görünür.
Bana kalırsa şiirin bir ayağı toplumda, bir ayağı kişinin içindedir."

"İnsana inanırım, insana inandığım için de kendime güvenirim."

Sevinçle çırpınır
Kavak yelleri eser insanın başında
İnsanoğlu kızar öfkelenir savaşır
Halk için girişilen savaşta
O korkulu sevincin
Öfkenin kıymetini bil
Bil ki bu
Budur işte
Güneş yalnız dirileri ısıtır
Güneşin kıymetini bil.

İstediği kadar güzel söylenmiş olsun, insanlık sevgisine, uğraş sevgisine, hürriyet sevgisine aykırı düşüncelerle, duygularla yazılmış bir şiirin bizi ta gönülden kavramasına imkân var mıdır?
(...)
Şiirin güzelliği söylenişinden geliyor. Doğru söze ne denir! Ama iş bu kadarla bitmiyor. Şiirin arkasında birini arıyor gözlerimiz, müşterek derdimizi dert bilen, bizi bu dertten kurtarmak için çırpınan birini.

(OKTAY RİFAT - Şiir Konuşması)


***


"Yazdıklarına yüreğini koymayan yazar kandırsa da doyurmaz, seslense de uyarmaz..."

"Kitabına ciğerini koyanın kellesi koltukta gerek..."


SABAHATTİN EYÜBOĞLU








Merhaba!

15 Temmuz 2025 Salı

ŞİİR - ŞAİR

 



"Şiir, bir savaş uçağını düşüremez ama pilotunun düşüncelerini değiştirebilir."

MAHMUD DERVİŞ


***


Şair: Hayal adasındaki uykusuz fener.

Dünya hasarlı ve ağır yaralı, bu bilinir. İnsanlık sürekli kan kaybediyor. Hâl böyleyken şairlerin yazacağı, yapacağı çok şey vardır hayat ve dünya adına.
Sevgisi ve ruhu bedeninden söküp alınmış iki yüzlü bir çağda yaşıyoruz. Herkesi aynı kılmak çabası, herkesi diğer arkadaşına düşman kılma çabası korkunç bir şey. Dünyanın başı ağrıyor bu yüzden! Dil denen tanrının ibreleriyle, ayarlarıyla oynandı, kavramlar çarpıtıldı, dünyaya öfke ve zulüm egemen oldu. Ve bu korkunç yabancılaşmadan ne yazık ki şiir de nasibini alacaktı elbette.
İnsanlık neredeyse sedyeyle yoğun bakıma götürülecek kadar trajik ve ölümcül bir halde zor nefes alıp veriyor. Geleceği karartılmış bir ülkede yaşamak istemiyorsak şairler de kalemlerini kuşanmalılar.


ENGİN TURGUT
(Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)







Merhaba!


6 Temmuz 2025 Pazar

ACIYI BAL EYLEDİK *


İnsan, anlamını yaşam biçiminden alan bir varlık olmanın yanında, o yaşam biçimini oluşturan nedenlerle de hesaplaşmak zorunda olan bir özne. Bu hesaplaşma, kimilerince İbni Haldun'a atfedilen fakat aslında Ahmet Hamdi Tanpınar'a ait olan ifadeyle bizi "Coğrafya Kaderdir" mottosuna götürür. Haliyle coğrafyası kaderi olan insanların, sanatın her dalıyla ilişkisi de kanamalı oluyor; bilhassa şiirle... Bizim şiir tarihimiz de ne yazık ki böyledir. Kanamalı şiirler yazılır bu dilde. Dilimizin en yüksek irtifasında her zaman kanamalı şiirler dolaşmıştır. Hakikatimiz budur maalesef. Böyle mi olmalıdır bilemiyorum ama bu çarpıcı bir olgu olarak dünya edebiyatındaki yerini almış durumdadır. Üstelik Homeros'tan Yaşar Kemal'e, Yunus Emre'den Nâzım'a, Pir Sultan'dan Âşık Veysel'e böyledir bu. Bir bakın Ahmed Arif'e, Cemal Süreya'ya, Dağlarca'ya... Hepsinde aynıdır. Kanamalı şiirdir bizim hakikatimiz. Bu nedenle işte coğrafyamız kaderimiz olmuştur. Zira 5 bin yıllık yazılı tarihe denk gelen bu imgede her zaman enkazlarımızla, savaşlarımızla, tragedyalarımızla yazmışız hikâyemizi. Destanımız da acıklıdır, aşkımız da, umudumuz da... Böyledir. Bu bir hikmet midir, bilemem. Bildiğim, acı bizim şiirimizin maymuncuk anahtarıdır.


MEHMET ALTUN - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi
(Fotoğraf: KADİR İNCESU)


***


(...) Ülkenin yazgısı, insanın da yazgısı. Baskının, eşitsizliğin, acımasızlığın boyu aştığı topraklarda insanın kendini arayıp bulması için kaplumbağaların, kargaların ömürlerini verseler ona bir kelebek ömrü bile bağışlanmış sayılmaz.
İbni Haldun ve Ahmet Hamdi Tanpınar, coğrafyayı kader olarak görmemiş boşuna. Coğrafya, kader ve kederdir. Tanpınar'ın, İbni Haldun'un bu yorumunu Edip Cansever'de, 

Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil 
Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
suyunda yüzen balığa
toprağını iten çiçeğe
dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine

diye çevirmiş "Mendilimde Kan Sesleri" şiirinde.
Boynumuz bükük duruyorsak biz de bu coğrafyada, kaderden ve kederdendir. Evet, coğrafya kaderdir ve insan bu kader toprağında ne yaşıyorsa ona benzer.
Coğrafya siyasaldır. Öyle ki bir Ortadoğulunun hüznü, sevinci ve korkusuyla, yaşam karşısındaki direnciyle, ölümle buluşmasıyla bir İskandinavlınınki birbirine benzer mi? Biri her şeyiyle hırçın, öteki her şeyiyle uysaldır. Batı'da yaşam daha yavaş, Doğu'da daha hızlı ve acımasızdır çünkü. Batılı şair, kendini daha tez, daha kolay buluyor bu yüzden.
Bu karşıtlığı, güncel Batı ve Doğu şiirini okuduğumuzda görebiliyoruz. Batılı şairlerin bütün bütüne varoluş kaygılarıyla örülü şiirlerine karşılık, Doğulu şairleri yok oluşa direnen ve buram buram ölüm ve başkaldırı kokan şiirleri söylüyor bunu. 
Bir Norveçlinin ütülenmiş sözcükleriyle bir Filistinlinin paramparça sözcüklerle yazdığı şiiri, ülkelerinin görüntüsü gibidir. Buna kader diyelim isterseniz. Mistik bir kader algısı değil kuşkusuz bu. Nerede doğmuş yaşıyorsak oranın aynası geziniyor yüzlerimizde. Kiminde pürüzsüz, kiminde darmadağın bu ayna.
İnsanlığın şiiri de parçalanmış aynalarda yazılıyor daha çok. Bu yüzden Ortadoğu ve Latin Amerika şiiri daha yakın bana. Bu kara ülkelerin kara ve hüzünlü şiirlerini seviyorum. Onların coğrafyalarının yazgısı da yaralı ve üzgün ülkemin yazgısına benziyor...


MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi
(Fotoğraf: KADİR İNCESU) 


***

KARA

Çarpmış,
Paramparça etmiş,
Kara sütü, kara sevdayla seni...
Ve kara memelerinde dişlerin âsi,
Karadır, upuzun yattığın gece,
Felek, âh ettirir, boynun kıl-ince...
Cihanlar, çocuklar, kuşlar içinde
Sızlar bir yerlerin
Adsız ve kayıp
Sızlar, usul-usul dargın,
Ve kan tadında bir konca,
Damıtır kendini mısralarınca...

De be aslan karam,
De yiğit karam,
Hangi kalemin yazısı,
Zorlu yazısı,
Belanda?


AHMED ARİF
(Hasretinden Prangalar Eskittim)

 

 *(Acıyı Bal Eyledik - HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL)







Merhaba!

29 Haziran 2025 Pazar

KIRK AYAKLI KARINCA

 

Ben de sevdim

Ben de şiirler yazdım sevgilime

Aşktan çılgına döndüğüm günler oldu

Her şey geçti

Uçtu yıllar kınalı kuşlar gibi

Geride kaldı gençlik

Fakat şu kör olası sigarayı

Bırakamadım gitti.

(ASIM BEZİRCİ - Çok Kapılı Oda)

(Bu şiiri yazdığında on yedinin baharındadır ve sigara içmemektedir.)



"Sevgili Asım, benim güzel, çalışkan, duygusal, yorulmaz sosyalist eleştirmenim. Eşin Refika'yı benimle tanıştırırken, "öp kaynananın elini" demiştin. Refika'yı balayınızı kütüphanede geçirebileceğiniz konusunda uyaramadım, caymazdı senden. Seninle son kez Cumhuriyet gazetesinde karşılaştık. Haziran sonuydu. Bir çay içmek için bile oturmadın. Sivas'a gidecektin, acelen vardı. Ve gittin. Kitapların kaldı. Bilmiyorum, şiirin perilerine ulaştın mı?"

(SENNUR SEZER - Radikal Kitap, 2009)



Önde Asım Bezirci ile Behçet Aysan, arkada Metin Altıok ile Uğur Kaynar,
Madımak Oteli'nin merdivenleri.
(Fotoğraf: MEHTAP YÜCEL)


Gülmek bir erdemse Asım 
Gülerdi gülmek için değil
 Papatyalar açarcasına
O Erzincanlı yüzünde
Çalışmanın şavkıyla ışırdı gözleri
Bugün tek başına da olsa
Yarın el ele
Garip bir kuştu Asım
Zümrüdüanka
Küllerini seveyim
Öpe savura

(CAN YÜCEL)






unutMADIMAKlımda!


21 Haziran 2025 Cumartesi

ONURLU BİR YAŞAM: BERTRAND RUSSELL

 


(...) 1914 yılının ağustos ayında İngiltere'de seferberlik ilan edildiği gün ülkesinde adeta bir bayram havası estiğini ve insanların şen şakrak sokaklara döküldüğünü gören Russell tam anlamıyla şoka girer.
Vatandaşları savaşın ne korkunç bir felaket olduğunun farkında değildir. Bu konuda daha fazla çabalaması gerektiğini anlayarak bütün enerjisini bu davaya harcamaya karar verir.
Fikirlerini yaymak için halka açık mekânlarda konferanslar vermeye başlar, devletler arasındaki anlaşmazlığın diplomatik yollardan çözülmesi için çareler önerir. 
Gazetelerde makaleler yayımlayarak çatışmanın hamasi milliyetçilikle bağlantılı ekonomik nedenlerini kınar.
Özellikle 1916'da yayımladığı Justice in War Time adlı yapıtında, şovenizmin adeta kör ettiği İngiliz hükümetinin vicdani retçilere yönelik baskısını alenen kınamaktan çekinmez. Bütün bunları yaparken doğru yolda olduğundan bir an bile kuşku duymamıştır:
"Kendimi Birinci Dünya Savaşı sırasında, pasifist eylemlerde bulunduğum dönemdeki kadar coşkulu hissettiğim başka bir dönem olmadı. İlk kez tüm doğamı ilgilendiren bir davaya girişmiştim."


Bu arada Bertnard Russell'ın aristokrat kökenli bir İngiliz aydını olduğunu unutmamalıyız. 18 yaşından itibaren soyluların son derece önemsediği dinden soğuyarak doğup büyüdüğü çevreden ideolojik anlamda uzaklaşmış, ilerici, sosyalist ve sömürgecilik karşıtı tutumlar benimsemişti.
Bu yüzden o dönemde çoğunlukla savaştan yana olan soylular tarafından kastının onuruna ihanet eden yarı deli bir aydın olarak görülmekteydi.
Böylece doğup büyüdüğü çevrelerden dahi destek alamayan Russell, eylemlerinden rahatsız olan yetkililerin uyarılarına da kulak asmadığı için önce 100 bin sterlin para cezasına çarptırılır.
Bu cezayı haksız bulduğu için ödemeyeceğini ilan edince kişisel eşyalarının bir kısmına el koyulur ki bunlara muazzam kütüphanesinin bir bölümü de dahildir.
Sonraki aşamada, Cambridge Üniversitesi'ndeki öğretim üyeliği görevinden kovulur ve sonunda bütün engellemelere karşın Russell'ın eylemlerine devam ettiğini gören hükümet son çareyi onu 6 ay hapis cezasına çarptırarak Brixton Cezaevi'ne atmakta bulur.


Resmi hukukun suspus olduğu yerde, önemli olan etik ve kamu vicdanının sesini herkese duyurmak için her yola başvurmaktır.
İşte bu hümanist fikirleri yüzünden, yıllar sonra bile, 1961'de, 89 yaşındayken tekrar hapis cezasına çarptırılacaktır Russell
Bu kez de atom bombasına karşı düzenlenen bir eyleme katıldığı için suçlu bulunmuş, para cezasını ödemeyi yine reddetmiş ve 7 gün hapis cezası aldıktan sonra, yaşına hürmeten birkaç saat hapsedildikten sonra serbest bırakılmıştır.
"İnsanlığı hatırla, geri kalanı unut" diyen Bertrand Russell'ı eylemleri ve yapıtlarıyla her zaman insanlığın mutluluğu için çalışmış, kötülüğe çare bulmaya çabalamış bir filozof olarak düşünebiliriz. Doğru bildiği yoldan hiç ayrılmamış, kimsenin buyruğuna girmeden onurlu bir yaşam sürmüş ve geriye dönüp baktığında da pişmanlık duymamıştır.
"İşte benim hayatım da böyle geçti. Yaşamaya değer olduğunu hissettim hep ve böyle bir şans tekrar elime geçse seve seve yeni baştan yaşardım."

(FERDA FİDAN - Cumhuriyet Kitap)








Merhaba!

15 Haziran 2025 Pazar

NE-NEDEN-NASIL ?

 

"Öldürmek çözüm değil diyorum. Bak biz şimdi seninle ne yapıyoruz? Sevdiğimiz birisini sağ salim gelsin diye bekliyoruz değil mi?"

"He... Yüzbaşıyı bekliyoz ya."

"Tamam işte. O düşman dediklerini de bekleyen, seven birileri var. Aslında onlara da sorsan bu savaşı istememişlerdir."

"Eee kim istedi o vakit?"

(DİDEM KOÇ - Yüzyıllık Yolculuk / Edebiyatist)


***



TÜRKEL MİNİBAŞ
(Fotoğraf: VEDAT ARIK)

[Türkel Minibaş], Çağ Atlama Serüveni adlı yapıtının sunuşunda şunları söylüyordu:

"Doğduğumda NATO'ya girilmiş, Kore Savaşı'na gidenler geri dönmeye başlamış, dış borcum 7 dolar artmıştı. 27 Mayıs devrimini haber veren gazete manşetlerini kesip bir resim defterine yapıştırarak ilkokul öğretmenime verdiğimde ilk kez karne almanın heyecanını da yaşıyordum.
1960'lı yılların sonunu lise öğrencisi olarak geçiren birisi için 12 Mart darbesi pek de şaşırtıcı değildi. Ne var ki tarihin dün, bugün ve yarın üçlüsünün bir bileşkesi olduğunu anlamak için yine de 1970'li yılların rahle-i tedrisatından geçmek gerekecekti.
Yeni yeni düşünmeye, ne-neden-nasıl diye sorgulamaya, kısacası insanların birey olmaya başladığı bir toplumun bir darbeyle kul yapılmaya çalışılma stratejileri sırasında artık orta yaşa gelmiştim. Parçacıklar bir araya getirildiğinde ortaya hiç de yabancısı olmadığımız bildik bir tablo çıkıyordu. Ne var ki biz tarihi sadece savaşlar, barışlar ve birtakım isimler olarak algılamış, olayların nedenlerini, farklı farklı oluşumların birbirini nasıl etkilediğini hiç mi hiç düşünmemiştik." 

Yaşadığımız coğrafyada ulusal ve uluslararası anlaşmalarla belirlenerek geliştirilen projelerle ülke haritalarının yeniden çizilmesi serüvenlerinin yaşandığı dramatik koşullara bilgi birikimi ve aydın duyarlılığıyla yaklaştı. 
Ürettiği düşünceler, on yıllarca süren "soğuk savaş" politikalarıyla cendere altında tutulup yıldırılmaya çalışılan ama duyarlılığını, bilincini koruyarak ayakta kalmayı başaran, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı özgürlük savaşımı veren devrimci, yurtsever insanlara kararlılık ve güç aşıladı. Yaşananları "görmezden gelmekte direnenler"in sayısını azaltmaya çalıştı.
Ekonomideki birikimine kattığı aydınlatıcı yazar kimliğiyle dünyada ve ülkemizde yaşananları Cumhuriyet'teki "Gözucuyla" köşesinde, "Göz kenarında kalıp da görmezden geldiklerimizi göstermek kaygısıyla" yorumladı, ülkemizin nereye götürüldüğüne ilişkin uyarılarını inatla sürdürdü.
(...)
[D]ünyaya ve ülkemize dayatılan küreselleşmenin saklanan ayrıntılarına dikkat çeken yöntemiyle gerçekleri günışığına çıkardı.
Kitapta ele aldığı ABD'nin dünya egemenliği, BOP, sömürgeleştirmenin uluslararası anlaşmaları, Avrupa Birliği, ülkeler arasındaki eşitsizlik, küreselleşmenin kıskacındaki ülkemize dayatmalar, buğday, tütün, şeker derken tarımımızı çökerten özelleştirme politikaları, sömürgeleştirmenin temel unsurlarından enerji politikaları, sosyal devletin sonunu getiren su sorunu ve orman yasası, sağlık ve sosyal güvenlik sorunları, kadınların sorunları, dayatılan açlık, işsizlik, eşitsizlik, kamu yönetimi, yerel yönetimler yasaları konularıyla ilgili yorumlarıyla bilgiyi, bilinci çoğaltmak isteyen insanlara seslendi.
(...)
Yazdıklarının boşa gidip gitmediği hakkında kitabının son cümlesi olarak "İş ki soru işaretini kullanmayı unutmayalım" yazmıştı.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)


***



[İ]ç savaşla parçalanan güzel yurt Yugoslavya'ya savaştan on yıl sonra gittim. İlk gördüğüm, Saraybosna'da duvarları kurşunlarla delik deşik edilmiş ulusal kütüphaneydi. Evet, bir harabeydi artık ve ön kısmında koca koca reklam panoları vardı, Batı'nın ünlü markalarının parfüm ve giysi fotoğrafları gözümü alıyordu.
Bu görüntü binlerce insanın öldüğü, binlerce kadına tecavüz edildiği savaşın neden yapıldığını tüm açıklığıyla anlatıyordu.

(IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: BETÜL DURDU)






Merhaba!