24 Eylül 2023 Pazar

KİMSE YENEMEZ TALİPLERİ

 

Yasadır anımsatalım:

Tohum ekenlerin, fide dikenlerin

Kimse durduramaz yağmurunu

Güneşini kimse kesemez.


GÜLTEN AKIN

(Deli Kızın Türküsü)


***



TALİP APAYDIN


   "Babam on altı sene askerlik yapmış, Çanakkale, Kafkas, Yemen, Afyon... Sırtında çanta kayışının izleri, göğsünde üç tane kurşun yarası hâlâ dururdu. Geçen sene seksen iki yaşındayken öldü. Yemen'de bir gece ansızın baskına uğramışlar. Dehşetli bir süngü harbine tutuşmuşlar. Vakit sabaha doğru imiş. Ucuna süngü takılı tüfeğini kullanıp dururken iri yarı bir gâvur ansızın tüfeğini kavrayıvermiş. Almaya çalışmış ama alamamış. Ama vermemiş de. İleri geri uğraşırken "İbrahim eğil, İbrahim eğil" diye bir ses duymuş. Dönüp bakmış ki, Mülâzımı-evvel Talip Bey, karnından yaralanmış, yerde kıvranırmış, ama elinde tabancası ile bunlara bakarmış. Babam birden eğilivermiş. Tak, tak! Babamın tüfeğine asılan gâvur yıkılmış yere. Sonra kaçmaya başlamışlar. Dönüşte babam asteğmen Talip Bey'i bulmuş, kucağına almış. Ama yarası ağırmış, babamın kucağında ölmüş Talip Bey. Onun anısına benim adımı Talip koymuş."
   On altı yıl askerlikten sonra baba köyüne dönüyor, on sekizindeki kızına bir yabancı gibi bakıyor. Sonra Talip'in doğuşu. Annesinin ölümü. Üvey ana. "Hiç suçum yokken öldüresiye döverdi." Suçsuz yere çekilen cezalar. Üç sınıflık ilkokul. Sonrası yok! Ama Talip okumak kurtulmak isteğinde. Baba da biliyor bunu, o da oğlunun okumasını istiyor. Milletvekili, ağaya söylüyor, işte aldığı yanıt: "Bu okursa yarın sana baba demez, dinini unutur." Ama on altı yıllık savaş gazisi baba diretiyor: "Bu vatana çok hizmet ettim, benden bu iyiliği esirgeme." Ama ağalar kendilerine iyilik ederler önce! Köylü çocuğu okumamalı, okursa anlar, duyar bazı şeyleri! O zaman ağanın ağalığı kalır mı? On altı yıl askerlik etmiş baba, dönüşte şöyle söylenecek kendi kendine: "Madem okuyanlar dinini unutur, babasına baba demez, sen neden kendi çocuklarını okutursun."
   Mülâzımı-evvel Talip Bey şehit düşmüş Yemenlerde. Onun adını alan bir başka Talip de çocukluğundan bu yana korkunç bir yaşama savaşında şehit düşmemeye çalışıyor! Okumak, yetişmek, kurtulmak savaşı önce... Saatlerce uzaklıkta gidilen okullar. Köy Enstitüsü'nde geçen mutlu yıllar. Düşünmek, tartışmak, bilinçlenmek. Sanat zevki, müzik sevgisi... Yıl gelir 1944'e dayanır. Çok partili düzene doğru gider Türkiye'nin politika yaşamı. Bizim ülkede çok partili demek, çok çıkarlı bir düzen demektir. Devrimlerin unutulduğu, örtbas edildiği, uyanan aydın kişilerin karanlığa itildiği bir düzen demektir her nedense. Yeni partiler kuruldukça da eski partide tutucular daha çok etkin hale gelir. Talip bitirir yüksek enstitüyü, başlar öğretmenliğe. Derken askerlik... Ama bu uyanmış köylü çocuklarını subay yapmaz o zamanların garip anlayışı. Talip şöyle diyor: "Topoğrafya dersinin sınavında dokuz arkadaşın kâğıdını ben yazmıştım. Hepsi pekiyi aldılar. Benim ki zayıf geldi. O zaman anladım işi. Babamın en şiddetli dileği beni bir Asteğmen Talip görmekti. Hani şu canını kurtaran Mülâzımı-evvel Talip'in yerine. Fakat o dileğini yerine getiremedim."
   (...) On altı yıl savaşmış bir yurtseverin oğlu Talip Apaydın, on altı yıl, yirmi altı yıl savaşır. Kafasıyla, yumruğuyla, kalemiyle... Talipleri sindirdiklerini, korkuttuklarını sananlar aldanırlar. Hem de nasıl aldanırlar!..

   (OKTAY AKBAL / Yazmak Yaşamak - Kitaş Yayınları / 1972)    


***


Bu toprakta kalır adın

tohumların arasında

yeşilinde tarlaların

başakların sarısında.


ÜLKÜ TAMER

(Ağıt)







Merhaba!
 

17 Eylül 2023 Pazar

NİHAT ZİYALAN

 


Öksüz filmi setinde Nihat Ziyalan ve Fatma Girik 
(Fotoğraf: Nihat Ziyalan arşivi)



   Sinemamız, daha çok da edebiyatımız için emek vermiş, çok başarılı işlere, kitaplara imza atmış değerli bir isimdir Nihat Ziyalan... İlk gençlik yıllarında; Adana, kanalda çimerken tanıştığı Yılmaz Pütün (sonradan Güney) ve Özdemir İnce'yle salt edebiyatı değil, ellerini attığı her şeyi değiştirmek, insanlık adına iyileştirmek için yemin ederek çıkarlar yola... Farkında olmadan; daha doğrusu isim koymadan İkinci Yeni'yi Adana'da başlatan, fitilini yakanlar da diyebiliriz bu sacayağına.

   (KADİR İNCESU - Evrensel Gazetesi)



NİHAT ZİYALAN & YILMAZ GÜNEY


  "Şiir muhalif olmak zorundadır. Yılmaz Güney'le Dünya'yı değiştirmek gibi bir bağlanmaya baş koymuştuk ilk gençliğimizde. Bunun mümkün olmadığını yıllar geçtikten sonra anladım. Ama okuyanın belleğinde sorular uyandırabiliriz.

   Şiirimin yolu budur artık.

   İlk kez burada söylüyorum: Bitirdiğim her şiirin ardından acaba tekrar şiir yazabilecek miyim korkusuyla tam 65 yıl geçti. Aklım erdiğinde etrafıma şiirle bakan biriydim. İlk şiirimi Dumlupınar Denizaltısı'nın batması üstüne 1953 yılında yazdım. Seksen beş yaşıma vardım; bir kez bile iyi bir şiir yazdım diyemedim, diyeceğimi de sanmıyorum. Her günüm şiir çalışmakla geçtiği halde.

   Şiir nedir diye sorarsanız, yanıtım kesindir: Bilmiyorum.

   (NİHAT ZİYALAN - Söyleşi: NESLİHAN DAĞLI / Söz Gazetesi)



köprüden Parramatta Nehri'ni seyrediyorum

Sydney'in ortasında

hayatım su gibi berrak 

akıp gidiyor


1999 tatilinde Taksim Meydanı'nda

Özdemir İnce'nin sevgi dolu tekmesini

aynı güzellikte savuşturmam geçiyor

çocuksu coşkumuza tanık olanların

gülümsemesi de akıntıda

bir balık sıçradı

gözlerini benden ayırmadan

kuyruk salladı


NİHAT ZİYALAN
(Eve Götür Beni Nehir)




   Şimdi 28. sayfada yer alan Reklam adlı şiirin bir bölümünü okuyalım:


"evliyken hiç bakmadım başka kadınlara

hep aynı yüz

bıkmadan kahvaltı

kışkırtsın diye yemeğe acı katmalar."


   Okudunuz mu? Okudunuz! Birinci dize itiraf, ama "hep aynı yüz" ne demek, "bıkmadan kahvaltı" ne demek? "Evlilik" hakkındaki düşünceleri değil mi? Nihat hayatta saftır lakin şiir yazarken korkunç zekidir ama saf ayaklarına yatar.

   "Şiir nedir?" sorusuna, "Ben ne bileyim!" diyecek yaşı bile geçtim. Ben de size aynı soruyu sorarım: "Şiir nedir?" Çok sıkıştırırsanız, "Nihat'ın yazdıklarıdır!" derim. Aksini kimse kanıtlayamaz.

   Nihat, öğrenmek zorunda olduklarının tamamını öğrendi ve sonra usul ve töre gereği tamamını unuttu. Sonra, unuttuklarını anımsayarak yazma burcuna geldi. Bu burçta, ilkin gördüklerini, duyduklarını, beş duyu ile algıladıklarını yazdı.

   Yannis Ritsos şiirin okura "bunu ben de yazarım" duygusu vermesi gerektiğini söylerdi. Basit değil yalın şiirler, ustura ağzı kadar yalın. Sözcüklerin, seslerin, renk ve kokuların birbirini kirletmediği şiirler. Günümüzün İkinci Yeni sonrası şiirleri, bunun tam tersine, ressamın paletine benziyor: Renk karmaşası ve kirliliği var ama ortada resim yok.

  Egemen zihniyete göre, Cemal-Edip-Turgut şiirinin öncesinde ve sonrasında bir Türk şiiri yok. Ama var: Utandırmamak için öncekileri yazmıyorum. Nihat bu üçlünün şiir yolunu beğenmemiş, kendi patikasını açmış... Üçlü mitosunu bir yana bırakalım, açtıkları yolda bir kakofoni kalabalığı var. Nihat Ziyalan tek başına, kendisiyle konuşarak, yürüdüğü çölde çekirge ve balla besleniyor. Evet onun yazdığı şiir bu ülkede yazıl(a)mıyor. 



Fotoğraf : DİLVİN YASA


   Şairler, şiirin Olympos'una biletle ya da torpille giremez. Oturacakları sandalye dükkânlarda satılmaz. Girmek için, orada oturacak sandalyesini şairin kendisi yapmalı. Nihat Ziyalan sandalyesini Sevdakeş'le tamamladı.

   (ÖZDEMİR İNCE - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!
 

8 Eylül 2023 Cuma

YAŞAMAK, İNSAN KALARAK

 


Toplanıyor ölü arkadaşlar

Her biri bir yerden gelerek

Kiminin boynunda ilmeği

Kimi kanını silerek

Kucaklıyor beni Metin Altıok

"Aldırma" diyor gülerek

    "Yaşamak görevdir bu yangın yerinde

Yaşamak, insan kalarak"


ATAOL BEHRAMOĞLU

(Bu Yangın Yerinde - Temmuz,1993)



   Haziran Temmuz'a dönerken başladı yangın. Çıldırmış bir şehir toplandı ve ateşi körükledi "ülkesine yangın" bir şairi yeniden yakmak için. Yandı Temmuz'da, tutuştu dizeleri. O şair, alev almış başıyla karanlıkta bir meşale şimdi. Ve tutuşan ülkesi, bin yıllık yangın yeri.

    Dizeleri kundaklamak kolay, oysa kundakçılara inat insan kalmak zor.

    Söyle, şairinin katili olan bir halk nasıl affedilebilir?

    Anlat, şairsiz bir ülkede kim söndürebilir ansızın patlak veren ahir zaman yangınlarını?

   Oysa bilmiyor cahil, bir şair tutuşursa bir ülke yanar. Yaşamak şairlerin görevidir yangın yerinde. Ve tutuşan şair, kundakçısının da sevgilisidir.

    O diyor ki bize:

"Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hâlâ

Sevgiler bekliyor sürekli senden.

İnsanın bir yanı neden hep eksik?

Ve o eksiği tamamlayalım derken,

Var olan aşınıyor azar azar zamanla

Anamın bıraktığı yerden sarıl bana." 


   Küçücük bir çocuktu bir akrep tarafından sokulduğunda. Çevredekiler yetişti, ateşin üzerine koydukları bir kazan suya sokup kaynattılar şairi. Daha o günden öğrenmişti akrebin zehrinden kurtulmak için kaynamak gerektiğini. 

    Haziran'dan Temmuz'a dönerken ansızın yine akrepler... Yeniden kaynamak ve yanmak gerekiyor belli ki...

    Bir daha akrep gibi olmasın diye bir şehir, belli ki bir şair yine yanacak. Belli ki "yangın yerinde insan kalacak" her şeye rağmen. Belli ki bir ülke o şairi yaktığı için ahir zamana kadar utanacak...

    (ORHAN GÖKDEMİR - soLHaber)




unutMADIMAKlımda!

 

3 Eylül 2023 Pazar

ŞİİRE DAİR-2

 

Şiir seven cana kıymaz, şakıyan kuşları susturmaz, çiçeklerin gülen yüzünü soldurtmaz..

(ARCHIBALD MACLEISH)


"Tutar insana yaşamayı sevdirir."

   Oktay Rifat'ın ünlü sözündeki gibi, "Şiir olmasaydı, yaşama dediğimiz oluşun çarklarından biri eksilirdi. Belki kıyamet kopmazdı ama insanlar sevişemez, öpüşemez, beğenemez, yarınların yeni düzenine şiirli dünyanın hızıyla kavuşamazdı."


***


   Karl Marx söyler: "Kapitalist üretim, düşünceye ilişkin bazı üretim dallarının bütününe, özellikle sanata ve şiire düşmandır." Burada şiirden ayrıca söz edilmiş olması boşuna değil. Gerçekten kapitalist gelişimle dünya şiirinin gelişim süreci arasında bir ters orantı var gibi görünüyor. Hele kapitalizmin "en ileri aşaması" emperyalizm döneminde bunu çok daha açık bir şekilde seçmek mümkün. Şairin önü kapitalist toplumlarda tıkanmıştır; öyle ki en kapitalist toplumda en çok tıkanmıştır. Amerikan şiirini, Alman şiirini, İngiliz şiirini örnek verebiliriz buna. Amerikan romanının yanında Amerikan şiiri, Alman hikâyeciliğinin yanında Alman şiiri, İngiliz eleştirisinin yanında İngiliz şiiri, yakın geçmişteki bazı büyük ustalara karşın, beklenen ölçüde bir gelişim çizgisi çekmek şöyle dursun, uykuya yatmış bulunmaktadır...


CEMAL SÜREYA
(Papirüs'ten Başyazılar / Ağustos 1969 - Cem Yayınevi)



***



   Zaten şiir yazma planlı programlı yapılan bir yazı türü de değil bence. "Her şey birdenbire oldu" der, Orhan Veli. Birden yılların birikimi kaleminizden dökülmeye başlar.
   Bu anneniz olur, sevdiğiniz olur, insanlık olur, kötü yönetim gösteren iktidarlara karşı bir tutum olur. Ama şuna inanırım edebiyatın her türü bir matematiktir. Formül tutmazsa ne problemi çözebilirsiniz ne de dizeleri sıralayabilirsiniz. Bu doğanın getirdiği bilimsel bir gerçektir.

    (IŞIK ÖĞÜTÇÜ - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR / Cumhuriyet Kitap)



***



   Her şeyden önce şiir kararla yazılmaz. Şiir bir birikimin sonucu yığılan bir tümülüstür. Şair hem bunun farkındadır hem hiç değildir. Şiir kendini yazdıran gizli bir süreç, bir yeraltı ırmağıdır. Okumalardan çıkan şiir için de geçerlidir bu. Şiir, şair için her zaman bir sürprizdir.

   (ERDAL ALOVA - Söyleşi: MUSTAFA ERDİKEN / Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!

26 Ağustos 2023 Cumartesi

HEPİMİZİ İLGİLENDİRİYOR

 

(Fotoğraf: Anadolu Ajansı)


   Anthroposen, yeni bir kavram değil. Sovyet bilim insanları bu kavramı 1960'larda insanın gezegen üzerindeki etkisini tanımlamak için kullanıyorlarmış. Anthroposen, yeni bir jeolojik dönemin adı olarak henüz resmileşmedi ama son yıllarda giderek daha sık kullanılıyor, kabul görüyor. Bir yaklaşım, bu dönemin başlangıç tarihi olarak sanayi devrimini almaktan yana. Bir başka daha genel kabul gören yaklaşım, insanın geri çevrilemez etkisinin başlangıç sınırı olarak 20. yüzyılın ortasını benimsiyor.

    Kanada'nın Ontario eyaletindeki Crawford Gölü'nde yapılan sondaj çalışmalarının geçen ay açıklanan bulguları, nükleer denemelerin atmosferdeki etkilerinin, plastiklerin ve insan ürünü kimyasalların ilk kez rastlandığı bir sedimantasyon tabakasının, kesin bir ayrım çizgisi olarak alınabileceğini düşündürüyor. Anthroposen kavramının resmileşme olasılığı giderek artıyor.

   Ancak başlangıç noktası olarak, ister Sanayi Devrimi'ni alalım, ister 20. yüzyılın ortasını (nükleer bombayı, plastikleri), karşımıza bunların hepsini kendinde birleştiren, kültürü ve öznellikleri de şekillendiren bir başka etken çıkıyor: Kapitalizm. Dolayısıyla, gezegenin jeolojik yapısını değiştirmeye başlayan, 40.000+ yıllık insan etkinliği değil, bu etkinliğin 17. yüzyılda başlayan kapitalist biçimi ve bu biçimin 20. yüzyılda üretmeye başladığı geri çevrilemez yıkıcı süreçler. Bu nedenle, Kapitalosen (sermaye çağı) kavramının daha uygun olduğunu savunan çalışmalar da var.

   "Polycrisis", Kapitalosen içinde bir aşamada ortaya çıkan karmaşık bir olguyu betimliyor: Birbirini besleyen, finansal, ekolojik (iklim krizi: su gıda sıkıntıları), patojenik (virüsler) ve Ukrayna, Nijer gibi "sıcak" noktalarda büyük güçleri karşı karşıya getiren jeopolitik krizler bir "toplu durum" oluşturuyorlar. Tarihçi, Adam Tooze'un çalışmalarıyla yaygınlaşan Polycrisis son aylarda, Davos çevresinde, Financial Times gibi yayınlarda giderek daha sık kullanılıyor. Bu bağlamda polycrisis içinden çıkılması şimdilik imkânsız, Lenin'in bir zamanlar "kapitalizmin son krizi" dediği gibi bir duruma da işaret ediyor.

   ABD hegemonyası, onun projesi küreselleşmenin yanı sıra, kapitalist uygarlığın kültürel zeminini oluşturan liberalizm hatta Aydınlanma geleneği gibi tarihsel dinamikler de çözülüyorlar. Bu çözülmenin bir semptomu olarak dinci faşizm ivme kazanarak yükseliyor. Bunlar, bir tarihsel dönemin bittiğini, insanlığın, kapitalist uygarlığın son durağına geldiğini gösteriyor. Bu durakta, kapitalizmin kendi çözümünü üretmesini ümit edenleri büyük bir düş kırıklığı bekliyor. Kılıçdaroğlu-İmamoğlu CHP'sinden değişim dönüşüm bekleyenleri de...

    (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 21/8/2023)


***


   Bize öyle geliyor ki karşı çıkmak en iyisi

Ve en küçük bir sevinçten bile vazgeçmemek

Ve kovmak yeryüzünden acıyı yaratanları

Ve sonunda yaşanır hale getirmek dünyayı.

(BERTOLT BRECHT)  





Bu arada Ergin Yıldızoğlu'nun yazısının başlığını unutmayalım:

Tarihin Son Durağında mıyız?


20 Ağustos 2023 Pazar

EDEBİ EMPATİ

 


   Lütfi Özgünaydın kitabında (Yirmi Yazar - Fotoğraf/Söyleşi, İLKEKİTAP) örneğin Cevat Çapan'ın, herkesin içinden kolayca çıkamayacağı birtakım evreleri aşarak geldiği ülkemizin ünlü bir şairi olmasını anlattığı döneme yönelik son bir soru yöneltiyor:
   "Edebiyat ve şiir sanatları hayatımızı ne oranda etkiler?"
   Gençlerin yazınsal alana bilinçli bilgilenerek girmesinde sanırım Çapan'ın şu sözleri onları daha verimli alanlara yöneltecektir:
   "Şiir, insanlığımızı hissetmemizi sağlar. Bize duyarlık kazandırır. Düşünmeyi öğretmeye çalışıyor okullar bize. Ama insanlar sadece düşünerek yaşamaz ki. Duyarlık diye bir şey var. Duyguları var insanların. Duygular ile düşünceler ne kadar bütünleşirse, ne kadar birbirini tamamlarsa, insan insanlığını o kadar zengin bir biçimde yaşayabilir.
   Bunu da edebiyat sağlar bizlere. Yani edebiyat bize nasıl hangi durumlarda nelerle karşılaşılabilineceğini, neleri görebileceğini, görülmeyenin nasıl görüleceğini gösterir."  

   (Cumhuriyet Kitap)


***


   Konu insanı değiştirmekse, orada edebiyatın önemli bir işlevi olabilir. Çünkü ruhumuzun karanlık mıntıkalarını, yüzleşemediğimiz irili ufaklı suçları, hesaplaşamadığımız sorunları, yani hayatımızın loş ve tekinsiz diyarlarını edebiyatla keşfetmemiz mümkündür. Dahası, hayatın kendimizden ibaret olmadığını, bizden başka nadir kuşların da yaşadığını anlamamızı, başka insanların hikâyelerine ve dünyaya açılmamızı, onlarla empati kurmamızı sağlayabilir.

   (MURAT UYURKULAK - Söyleşi: TURGAY FİŞEKÇİ / Cumhuriyet Kitap)


***


   "Bir karatavuk kazara bir saraya gelir, sarayda yaşayan soylu onu müziklerin en güzeliyle, şarapların en iyisiyle ağırlar. Karatavuk her şeye rağmen kederli ve sıkıntılı görünmektedir. Soylunun ısrarıyla birkaç yudum şarap içer, gürültülü müziğin ortasında tek notalık bir ötüşe bile cesaret edemez. Birkaç gün sonra bahçede ölü bulunur. 'Ne oldu?' der soylu, anlayamaz. Bir bilge ona basit bir açıklama yapar: Soylu kendisi nasıl ağırlanmak isterse öyle ağırlamıştır karatavuğu, onun isteyeceği şekilde değil."


EDUARDO BERTI
(Düşlenen Ülke)





Merhaba!

12 Ağustos 2023 Cumartesi

AŞK OLSUN !

 



   Aşk Olsun!.. Kitabın adını Ferit Edgü'nün yazdığı bir sununun satırlarından aldığınızı ifade ediyorsunuz. Bunu anlatır mısınız ilk olarak?

  Şimdi bakıyorum da yıllar olmuş. "P Sanat Kültür Antika Dergisi'ni çıkarıyorduk. Ferit Edgü, "Aşk ve Sanat"a ayırdığımız sayıya bir sunu kaleme almıştı. "Sanat tarihimize baktığımızda, aşk olmasaydı sanat da olmazdı diyenlere hak vermemek mümkün değil" diyordu. "Sanat ve Aşk. Aşk Olsun! Çünkü aşk olduğunda göreceksiniz, zaten sanat da oluyor." O "Aşk Olsun" sözü geldi kendiliğinden kitabın adı oldu.

    (CELÂL ÜSTER - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR / Cumhuriyet Kitap)


***


  
  Ama bilir misiniz, sanatta objektif diye bir şey yoktur. Evet! Kesinkes yoktur. Her şey sübjektiftir, kişiye bağlıdır. Ressam için de böyledir, resme bakan için de... O sebeple bir sanat eserinin etki yarattığı an çok müstesna bir şeydir: İki sübjektivitenin buluşması. Başka nasıl söylenir ki... İki iç dünyanın çakışması, evet, böyle bir şey. Âşık olmak gibi bir şey. Belki aşk da sanattır, malzemesi ruh ve vücut olan bir sanat.

    (MURAT GÜLSOY / Ressam Vasıf'ın Gizli Aşklar Tarihi - Can Yayınları) 

   


***


   Aşkın türlü tanımlarını yapanların haddi hesabı yok. A. Saint Exupéry için aşk "iki insanın bir noktaya bakması"dır. Turgut Uyar, "Bir yağmur yağsa da beraber ıslansak" dizesiyle ne güzel anlatmıştır aşkı, gerçek aşkı. Ama, aşk Tanrısı Cemal Süreya bunun daha güzelini söylemez mi? Söyler. 

   "Cıgarayı Attım Denize" adlı şiirinde aşkı şöyle tanımlar Cemal Süreya:

   "Şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüşüyoruz / Gökyüzünün o meşhur maviliğinde." 

   Aşkın bundan daha güzel bir tanımı olur mu, bilmem.

   (VEDAT GÜNYOL / Yaza Yaza Yaşarken - Cem Yayınevi)







Merhaba!