15 Mayıs 2022 Pazar

MUSTAFA NECATİ BEY

 


(Mustafa Necati Bey, İzmir'in işgalinden bir gün önce yapılan Maşatlık Mitingi'nde / 14 Mayıs 1919)



  1926

  M. Necati Bey neşe içindeydi. Mimar Kemalettin Bey planı bitirip getirmişti. Çok güzel olmuştu. Sarılıp öptü. Bugün iki Bakanı ziyaret edecekti. Telefonla ikisinden de randevu aldı.
  Önce Maliye Bakanına gitti. Hoşbeşten sonra yanında getirdiği planı masaya açtı. Kendine saray yaptırıyor gibi sevinç içindeydi. Bilgi verdi. Arsanın hazır olduğunu, binayı ortaöğretim öğretmen okulu olarak hızla hizmete sokmak istediğini söyledi. Şiddetle ihtiyaç vardı. Kemalettin Bey'in yaptığı kabaca hesaba dayanarak yapım için ek ödenek istedi. 
  Maliye Bakanı Hasan Saka'nın bütçe dışı, sürpriz ödeneklere evet demesine imkân yoktu. Devlet kuruş hesabıyla yönetiliyordu. M. Necati Bey'in isteğini reddetti. M. Necati Bey dedi ki:
 "Ben Eğitim Bakanıyım. Görevim okul açmaktır. Açamazsam ayrılırım, yapabilen gelir. Siz Maliye Bakanısınız. Göreviniz para bulmaktır. Bulamazsanız siz ayrılırsınız, bulabilen gelir."
  Bu söz Hasan Saka'nın yüreğine işledi. Tartıştılar. Hasan Saka sıkı, zorlu, inatçı, dehşetli bir pazarlıktan sonra pes etti, "Peki be birader.." dedi, "..bir çare arayacağım."
  Sözünü tutacaktı. 
  M. Necati Bey Maliyeden çıkıp İçişleri Bakanı Cemil Bey'i ziyarete geldi. Gelir gelmez konuya girdi:
 "Sayın Bakanım, biliyorsunuz ilkokul öğretmenlerinin aylıkları yerel yönetimler tarafından ödenir. İçel'deki öğretmenler uzun süre aylıklarını alamamışlar. Öğretmenler Birliği Başkanı durumu bana telle duyurdu. Ben de Valiye tel çektim, aylıkların ödenmesini, yoksa bütün ilkokul öğretmenlerini, aylıklarını ödeyebilecek yerlere atayacağımı bildirdim. Ertesi gün Validen ve Başkandan iki tel aldım. Aylıklar ödenmiş."
  Cemil Bey sözün nereye varacağını kestiremeden dinliyordu. Sorun çözülmüştü işte. Necati Bey devam etti:
  "Bu Vali öğretmenlerin aylıklarını ödeyebiliyorsa, neden aylarca geciktirmiş? Ödeyecek durumu yok idiyse nasıl bir günde ödeyebildi?"
  Bir an durup son sözünü söyledi:
 "Öğretmene ve eğitime saygı ve ilgi duymayan bir Vali ile çalışamam. Onu Vali olarak kabul edemem. Gereğini yapmanızı rica ederim."
  Cemil Bey Valiyi merkeze aldı.
  Haber şimşek hızıyla yayıldı. Para varsa, hiçbir yönetici öğretmen aylıklarını geciktirmeyecekti.   


  1928

  M. Necati Bey telaş içindeydi. Gazi Okulu'nun öğrenim mevsiminin başında açılması için çabalıyordu. Yapı bitmişti. Sınıflar, yatakhaneler, yemek, jimnastik ve toplantı salonları, kitaplık ve öğretmen odaları döşenmekteydi. Bürokratik sorunlar bitmiyor, tükenmiyordu. 
 Millet Mektepleri için dev bir program yapılmıştı. On binden fazla öğretmenin katılması ve pek çok okulun programını bu etkinliğe uydurması gerekmekteydi. Öğretmen sayısı yetişmezse yeni yazıyı öğrenmiş memurlardan yararlanılacaktı. Afişler bastırıyor, Millet Mektebi öğrencilerine verilecek defterleri, kalemleri hazırlatıyordu. Alfabe ve okuma kitaplarını bastırmak için kanunun kabulünü bekliyordu.
  M. Necati Bey bu konuda da Maliye Bakanlığının, kendi muhasebecisinin, levazım şubesinin, personel dairesinin çıkardıkları bürokratik zorlukları aşmak zorundaydı. Kırtasiyecilik, kuralları dar yorumlama, her şeyi maliye yararına yorumlama bir bakanın bile aşması zor engellerdi. 
  M. Necati Bey sorunları rica ederek, iknaya çalışarak, bağırarak, masaya yumruk vurarak, yakaya sarılarak, kavga ederek, gerekirse korkutarak çözüyordu. Güzel, iyi bir işe yardımcı olmaktan zevk alacak memur sayısı yazık ki azdı. Bunlar güçlük çıkarmayı görevlerinin gereği sanan klasik memurlardı. Kimbilir halka nasıl davranıyorlardı? Ümit, görevi devralacak genç memurlardaydı.
  M. Necati Bey hastalanıyordu. Ama hastalığının belirtilerini yorgunluk sanmaktaydı. 


  1928

  M. Necati Bey Bakanlıktan erkence çıktı. Hava almak için ağır ağır yürüdü, Ankara Palas'a geldi. Bir tuhaflığı vardı. Salonun yarısı hanımlarla doluydu. Arka bölüme geçti. Gazeteciler Ankara Palas'ta bekliyor, Meclis'le, hükümetle ilgili özel haberleri buraya gelen milletvekillerinden, bakanlardan, yüksek bürokratlardan derlemeye çalışıyorlardı. 
  M. Necati Bey'in çevresini aldılar. Bir masaya oturup sohbete daldılar. Ne olup ne bittiğini anlamak için Ankara'ya gelmiş olan gazeteci Nizamettin Nazif Bey "Bütün devrimlerimiz üstyapı devrimleri.." dedi, "..altyapı devrimlerini yapamadık. Sorunlarımızın nedeni bu."
  M. Necati Bey doğruldu:
  "Toplumsal olayları çözümlemek kolay değil dostum. Hele önyargıyla, ideolojik kalıplara vurarak gerçeği yakalamak daha da zor. Ben sana durumumuzu çok kısa anlatacağım. Altyapı diyorsun ya, onun da bir altyapısı var. Ne o? İnsan. Toplum ilkel, geri, cahil ise altyapı-üstyapı tartışmalarının ne anlamı olur?
  Önce insan!"


  1928

  İsmet Paşa, Gazi'ye telefon etti:
  "Tatsız bir haberim var."
  "Nedir?"
  "Necati Bey'i hastaneye kaldırdık."
  Gazi çok telaşlandı:
  "Ne oldu?"
  "Belli değil. Apandisit olmasından şüpheleniliyor."
  "Hastaneye gidelim. Hemen."

  Necati Bey Gazi'yi ve İsmet Paşa'yı görünce şaşırdı:
  "Niçin zahmet ettiniz? Önemli bir şeyim yok."
  Gazi bir iskemle çekip M. Necati Bey'in yanına oturdu. Elini ellerinin arasına aldı:
  "Tabii önemli bir şeyin yok. Özlediğim için geldim ben. Bu ara öyle çalışıyorsun ki seni görmek mümkün değildi. Ancak burada yakalayabildim. Çabuk iyileş. 1 Ocakta Millet Mekteplerini birlikte açacağız."
  "İnşallah efendim."
  "Büyük işler başardın Necati."
  "Bu başarıların asıl sahipleri iş arkadaşlarımdır Paşam..."
  Ağrısı yüzünden terlemeye başlamıştı. Rahat bırakmak için yanaklarından öpüp ayrıldılar.


  1 Ocak 1929

  M. Necati Bey bütün yurtta 1 Ocak 1929 akşamı Millet Mekteplerinin açılıp derslere başlanmasını planlamıştı. Her ilde bu çabanın aksaksız işlemesi için kurullar oluşturulmuştu. Bu nedenle 1 Ocak sabahı okullar süslendi. Mesela İstanbul'da binden fazla dershanede dersler başlayacaktı. 
  Basın 1 Ocak gününü 'eğitim bayramı' diye adlandırdı.
 Derslere bu akşam, Ankara'da Gazi'nin ve Bakanların, İzmir'de Başbakanın, İstanbul'da bazı milletvekillerinin, komutanların, taşrada Valiler, Kaymakamlar, Nahiye Müdürleri, Eğitim Müdürlerinin, köylerde ise muhtarın, ihtiyar heyetinin, görevli öğretmenin katılacağı törenlerle başlanacaktı. Köylerde törenler davullu zurnalı olacaktı.
  Şehirlerde akşam mümkün olduğu kadar çok okul gezilerek katılanlar kutlanacaktı. 
  Türkiye'de bayram havası esiyordu.
 Gazi yalnız Ankara içindeki birkaç okula uğramakla yetinmek niyetinde değildi. Çubuk'taki okula gitmeyi de tasarlıyordu. Onun da içinde bu büyük günün heyecanı vardı. Oldukça erken uyandı. Berberi Mehmet gelip tıraş etti. Yıkandı. Yatak odasındaki kanepede kahvesini içerken Tevfik ve Rüsuhi Beyler izin isteyip içeri girdiler. İkisinin de gözleri kızarmıştı. Yüzleri bembeyazdı. 
  "Ne oldu? Bir şey mi var?"
  Tevfik Bey kekeledi:
  "Şey efendim..."
  Bir şey söylemek istiyordu ama cesaret edemiyordu. Gazi kötü bir haber alacağı sezgisiyle toparlandı. Kahve fincanını sehpanın üzerine bıraktı:
  "Söyle çocuk!"
  "Necati Bey'i.. Ne yazık ki.. Biraz önce hastaneden telefon ettiler.."
  Ağlayarak sustu. Gazi can yakıcı bir sesle bağırdı:
  "Hayııııır!"
  Sonra elleriyle yüzünü kapadı. Sarsılarak ağlamaya başladı...

  (TURGUT ÖZAKMAN - Cumhuriyet / Türk Mucizesi-İkinci Kitap - Bilgi Yayınevi)



  "Ben, ilk ve belki son defa Gazi'nin acı duyarak ağladığına şahit oluyordum. Milli heyecan duyduğunda veya harp sahnelerini anlatırken de gözlerinin yaşardığını biliyorum ama Necati Bey'in vakitsiz ölümüne ağlaması büyük bir milli değere duyulan acının ifadesi idi." 

  (AFET İNAN - Tarihten Bugüne)






Saygıyla,  

8 Mayıs 2022 Pazar

SAİT FAİK VE ÇOCUKLAR

 


   
    Sait Faik'in romanı "Medar-ı Maişet Motoru", "Yeni Mecmua"da tefrika olarak yayımlanır. Sonrasında da yazar, annesinin verdiği parayla bastırır kitabını. Roman, henüz dağıtıma çıkmamışken Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılıverir. Sait Faik, dostu Sabahattin Eyüboğlu'na şöyle yakınır:

   "Hayatı tozpembe görüyordum ki mahkemeye verildim. Üç beş kuruş kazanalım derken üstüne bir de mahkeme masrafı ödedim. Üzüntüsü de caba. Romanda, kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyorlardı. Bütün sebep bu!"

    Aradan zaman geçer. Sait Faik, yeni bir öykü kaleme alır: "Kestaneci Dostum"

   Kestane pişiren çocuğun mangalına tekme atılır öykünün bir yerinde. Çok geçmeden Sait Faik, yine karakoldan çağrılır:

   "Kim attı tekmeyi?"

   "..." 

   "O zaman çocuğu bul! Okusun da adam olsun. Kestanecilik etmesin!"

   "İyi de öykü kişisi o... Nereden bulayım?" 

   (EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)




   '1964'ten beri Darüşşafaka'da okuyan her çocuğun aldığı eğitimde Sait Faik'in katkısı var'

   Sait Faik'in çok bilinmeyen diğer bir yanı da eğitime olan tutkusu. Hayatı boyunca eğitime ve öğrencilerin gelişimine önemli katkılar sunan Sait Faik'in Darüşşafaka ile buluşma hikâyesi de son derece ilginç:

  Ömrünün son günlerinde çeşitli edebiyat matinelerine katılan Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın teşvikiyle, 1954 yılında Darüşşafaka Lisesi'nde düzenlenen bir edebiyat matinesine katılır ve ortamdan çok etkilenir. Matineden sonra, o dönemde İstanbul'un Fatih semtinde bulunan Darüşşafaka'yı gezen Sait Faik, orada okuyan çocuklarla ilgilenir ve onları çok takdir eder.

   Eve döndüğünde annesi Makbule Abasıyanık'a mal varlıklarını, babası hayatta olmayan çocuklara çok güzel olanaklar sağladığını düşündüğü Darüşşafaka'ya bağışlamayı teklif eder. Makbule Hanım, yazarın ölümünden sonra, 8 Kasım 1954'te hazırladığı vasiyetinde mal varlıklarının çoğunu, yazarın eserlerinin telif haklarını Darüşşafaka Cemiyeti'ne bırakır.

   Bu mirası bırakırken, Makbule Abasıyanık vasiyetnamesinde Darüşşafaka Cemiyeti'ne iki ödev verir: 1955'te kurduğu "Sait Faik Hikâye Armağanı"nın sürdürülmesi ve 1959 yılında açtığı "Sait Faik Abasıyanık Müzesi"nin yaşatılması. Darüşşafaka Cemiyeti de1964 yılında kendisine intikal eden bu vasiyetnamenin gereklerini o yıldan beri yerine getirmektedir. (BirGün Gazetesi)


***


SAİT'E AĞIT

Ölmüş Sait
Deniz mavisinden erken
Bunca sevgiden sonra
Ölmüş, annesini öperken.

Ölmüş, eli ayağı uzak
Camların üstü buğu
Ölmüş, çocuklar izin vermeden
Yüzünde sarışın çocukluğu.

(FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA)






Merhaba! 

1 Mayıs 2022 Pazar

HALKIN SANATÇISI

 



  (...) Tarık Akan'ın yaşamı boyunca yüreğinden, beyninden ayırmadığı üç insan var: Atatürk, Nâzım Hikmet ve İlhan Selçuk. İnsan bu kişileri rehber edinir de Aydınlanmacı olmaz mı? Elbette olur.
  Tarık Akan haksızlığa karşı çıkan, daha da önemlisi sanatının merkezine bunu oturtan bir kişiydi. Seçtiği arkadaşlar da bunda etkili oldu. Yaşar Kemal, Rutkay Aziz, Vasıf Öngören... Yaşar Kemal ona, "Dört duvar kitap okuman lazım" demiş. Her karşılaşmalarında, "Üç duvar tamam" karşılığını vermiş. Bu, ben oldum dememenin, hep kendini geliştirme duygusunun söze dökümü...

  1977'deki 400'e yakın sanatçı ve sinema emekçisinin, sansürü ve sinema üzerindeki baskıları protesto için yürüdükleri Ankara Yürüyüşü, Tarık Akan için hiç bitmedi. O hep yürüdü. Haksızlığın üstüne, kangrenleşen sorunların üstüne... Bu yürüyüş sırasında dostluğunu derinleştirdiği Yavuz Özkan'la geleceğine doğru büyük bir adım attı. Özkan, Akan'ın önüne bir senaryo koydu: Maden!
  Akan kolları sıvadı, şık takım elbiseleriyle girdiği salonları terk etti, maden ocağına girdi. Film çekimlerinin başlayacağı sırada ortadan kayboldu. Öğrendiler ki bir maden işçisinin evine konuk olup oynayacağı rolü yaşamış.

   (...)

  12 Eylül koşullarında ülke aydınlarının, halkın sorunlarına eğilen sanatçıların kaderini Tarık Akan da paylaşıyor. Tutuklanıyor, yurtdışına çıkışı yasaklanıyor. Bunların hiçbiri yıldırmıyor onu. Bir ara Bodrum'dan Yunan adalarına kaçmaya niyetleniyor ama yapmıyor, yapamıyor.
  Yılmaz Güney'le yollarının kesişmesi de önemli bir dönüm noktası. O süreç "yakışıklı" Tarık"komünist" Tarık'a eviriyor.
  Güney'in damgasını vurduğu Yol filminde Tarık Akan'ın emeği sadece başrol oynaması değil, filmin ham çekimlerinin gizlice yurtdışına çıkarılmasını da organize edenlerden. Halkın sanatçısı böyle olur. (MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)




***


   Biri gelip kepeneğin başlığını kaldırdı:
  "Sen Tarık Akan mısın? Yahu kalk ayağa da bir görelim..."
  Gözümü açtım. Karşımda bir başçavuş dikiliyordu.
  "Kalk" diye tutturmuştu.
  Hadi bakalım, istersen kalkma. Hem 1981'de Yılmaz Güney'in Yol filmini çekiyorsun, hem bu başçavuştan mermi ve silah almak için keyfinin olmasını bekliyorsun; sıkıysa kalkma. Kalktım. Başçavuşla samimiyet kurmaya çalıştım. Yanında prodüksiyon amiri vardı.
  "Tarık Abi, mermileri arkadaştan alacağız; sağ olsun, bize yardımcı olacak."
 Böylece sinyali almış oldum: "Adama kötü davranma" demek istiyordu, işimiz düştü, aman diyeyim... Ondan alacağımız silahla filmdeki atımı öldürecektim. Sıkıyönetim dönemiydi, kimse silahını vermek istemiyordu. Prodüksiyon amiri de bula bula bu başçavuşu bulmuştu; nemrut herifin teki. Sahnenin çekimlerinin sonuna doğru adamın gırtlağını sıktığımı hatırlıyorum.
  Çekim boyunca atla aramda inanılmaz bir bağ kurulmuştu. Ömrümün sonuna kadar unutamayacağım çok farklı bir arkadaşlık yaşamıştık. Bana duyduğu sevgi ve bağlılığı hayvanın gözlerinden okuyordum. Kar fırtınasında yanıma gelip kafasını paltomun içine sokuyor, gözlerini gözlerime dikiyordu. Çekim sırasında üstünden düştüğümde burnuyla beni itiyor, kokluyor, sanki canımın yandığını anlamış gibi üzülüyordu, bir de beni avutmaya çalışıyordu. Onu hiç yularından tutup çekmem gerekmemişti. İş bittiği zaman arkama takılıp bir köpek gibi beni izliyordu. Filme başlamadan önce yönetmen Şerif Gören'e, "Meraklanma, bu sahnede atı öldürebilirim. O kadar cesareti bulabilirim, yapabilirim," dediğimi anımsıyorum. 
  Atı vuracağım sahne çekilirken, hayvancığa uyuşturucu iğne yapıldı. At yere yığıldı. Yakın planların hepsi çekildi: Donmuş bir el, ateş edemeyen bir el, ısıtılmaya çalışılan bir el ve atın yakın planları böylece aradan çıktı. Sıra öldürme planının çekimine gelmişti. Kamera uzağa gitti, genel bir plan çekilecekti. Silah elimdeydi ve içinde bir tek kurşun vardı. Başçavuş bir kurşundan fazla vermiyordu. Şerif Gören, "Kamera!" diyecekti ve ben kısa bir süre sonra atın kafasına bir kurşun sıkacaktım. Karların ortasında ben ve yerde yatan atım trajik bir şekilde yerlerimizi almıştık. 
  Kamera uzakta hazırlanırken at gözlerini açıp bana yalvarır gibi baktı. Kafasını kaldırmak istedi. Sanki bana doğru gelmek istiyormuş gibime gelmişti. Bu arada Şerif Gören, "Kamera!" diye bağırdı.
  Bekledi. Burada tabancamı çekmeli ve kurşunu atın kafasına sıkmalıydım. Ama yapamıyordum işte.
  "Ateş etsene! Ateş et!" diye bağırdı Şerif.
  "Yapamayacağım Şerif, stop!" diye seslendim.
  Atın başından ayrıldım.
  "Ben bu atı öldüremem. Yakın plan başkasının elini çek. Kusura bakma, yapamayacağım."
  Yılmaz Güney'in yeğeni araya girdi:
  "Ben yaparım."
  Paltomu verdim. Kamera hazırlandı. Yeğenin el planı çekildi. Derken bir silah sesi...

  "At öldü, gel Tarık," dediler.
 Koşarak gittim. Paltomu giydim, daha sonraki planlara geçmek üzere çalışmaya başladık. Kamera hazırlanıyorken at gene kafasını kaldırıp bana baktı. Ayağa kalkmaya yelteniyordu. Ölmemişti. Başçavuşa gittim.
  "Mermi ver, at ölmemiş," dedim.
  Başçavuş, kendini tiksinti verici bir şekilde naza çekiyordu. Yalvarta yakarta bir kurşun daha verdi.
  "Başçavuşum, ver birkaç tane daha, bak, hayvan can çekişiyor," dememe karşın bir tek kurşundan fazlasına razı edememiştim. Yeğen onu da atın kafasına sıktı. Sonra ben tekrar sahne aldım. Tam çekime geçilecekken, hayvan gene gözünü açtı, bakışlarıyla beni arıyordu. Bayılacak gibi olmuştum, çıldıracaktım... Başçavuşun yanına gittim, "Mermi ver!" dedim.
  "Yok!"
  O anda yakasına yapıştım:
  "Senin de, merminin de..."
  Küfrettim.
  Yöre halkı adamdan yalvara yakara üç mermi daha almıştı. Yeğen kurşunları boşalttı, at bu kez öldü. Paltomu giydim, Bir sonraki sahneye geçtik...

  (...)

  Mayıs 1982'de, Yol filmi Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü kazandı. Türkiye'nin film tarihinde ilk kez Cannes Festivali yarışmalı bölümüne bir film girmişti ve büyük ödülü kazanmıştı. Haberi aldığım anda çok büyük bir mutluluk, çok büyük bir sevinç duydum.
  Sabah saat dokuzda Yeşilçam Sokağı'na geldim. Neden buraya geldiğimi bile bilmiyordum. Sinema yaşamımızı simgeliyordu bu sokak, belki de o yüzdendi. Baktım, Şerif Gören de karşıdan geliyor. Birbirimizi kutladık, sarıldık.
  Yine de aklımız karışıktı. Bir kere film nedeniyle hakkımızda bir soruşturma açılıp açılmayacağını merak ediyorduk. Öte yandan film koskoca Cannes Film Festivali'nde birinci olmuştu. Gazeteciler de film olayını fırsat bilip ilgili ilgisiz sorular soracaklardı şimdi. Filmle övünüyorduk, ama gazetecilerin bu coşkumuzu malzeme yapıp hakkımızda yalan yanlış yeni soruşturma nedenleri yaratmalarını da istemiyorduk.
  Düşündük taşındık, yalnızca, "Mutluyuz," demeyi kararlaştırdık.
  Gazeteciler akın akın gelmeye başladılar. Sorular, sorular. Biz yalnız, "Mutluyuz, çok mutluyuz," diyorduk. 
  "Bu film ne zaman yurtdışına kaçtı?"
   
  "Sıkıyönetim zamanı çekimleri nasıl yaptınız?"
  "Filmi sansürden nasıl geçirebildiniz?"
  "Mutluyuz."
  Ertesi gün hiçbir gazete, bizim ağzımızdan, "Mutluyuz," "Sevinçliyiz," dışında bir söz yazamadı.
 O akşam Cannes Film Festivali'nde muhteşem ödül töreni yapılıyordu. Burada bulunamamak, o heyecanı yaşayamamak sanatçının unutamayacağı en büyük acısı.
 Şeref Gür Ağabeyim, Atıf Yılmaz, Zeki Ökten, Ali Özgentürk, Yaman Okay, Şerif Gören, Onat Kutlar ve ben, Yeşilçam Sokağı'nın arkasındaki kebapçıda kendi ödül törenimizi düzenledik. 
  "Yılmaz Güney şu anda ödülü almıştır, eli havadadır," diyor, biz de rakıları havaya kaldırıyorduk. 
  O gece hepimiz rakıdan değil, ama mutluluktan sarhoş olduk. (TARIK AKAN, Anne Kafamda Bit Var - Can Yayınları)



  




Merhaba!

24 Nisan 2022 Pazar

ÖLÜM AKLIMDA

 


Fotoğraf: TASLİMA AKHTER



Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.

NÂZIM HİKMET





PROTİBADE - PROTİRODHE




    24 Nisan 2013'te Bangladeş'in Dakka kenti Savar mahallesinde dünyaca ünlü markalara üretim yapan konfeksiyon atölyelerini barındıran sekiz katlı bir bina binlerce emekçinin başına çöktü, tam bin yüz otuz dört işçiye mezar oldu.
   Bangladeş'te dönemin iktidar partisinin gençlik kolu örgütü üyesi Sohel Rana'nın babasıyla birlikte 2006 yılında kondurduğu, sonra türlü pislikle kaçak katlar çıktığı Rana Plaza binasında, Benetton'undan Prada'sına, Gucci'sinden Primark'ına, Mango'suna dünyanın ünlü markalarının giysileri üretiliyordu. Sekiz kata çıkmış bu derme çatma binada beş bin civarında kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı hababam, renk renk, çeşit çeşit giysi kesiyor biçiyor dikiyordu. 
    Hazır giyim sektöründe küresel sömürü zincirinin ilk halkalarından biri olan, emek sömürüsünün en ağırına tanıklık eden bu pespaye binada 23 Nisan 2013'te derin çatlaklar tespit edilmişti. Hatta binadaki hasar bir televizyon kanalı tarafından görüntülenip yayınlanmıştı. Bu yayın üzerine bina apar topar boşaltıldı, binlerce insan o beton yığınından güneşe çıkıp evlerine döndü.
    Sonra?
  Sonrasında, binanın patronu Sohel bey, dünyanın dört bir yanına gerine gerine peşkeş çektiği ucuz emek cennetinin kapısına mühür vurduğunu nasıl açıklayacağını bilemediğinden, "ne alakası var sapasağlam bina yarın herkes işine gidecek" buyurdu. Atölye yöneticileri işe gelmeyenin bir aylık maaşını keseceklerini söyledi.
   24 Nisan günü binlerce işçi, elleri mahkûm, yine doluştular katlara. Önce bir sebepten, binanın elektrik bağlantısı gitti, şalter indi anlayacağınız, hemen ardından, üretimin saniye durmasına tahammülü olmayan düzenin çarkları dönsün diye en üst kattaki dizel jeneratörler işe koyuldu ve daha saat 09:00 olmadan koca Rana Plaza saniyeler içinde yerle bir oldu.
   Gerisi ne yazık ki bizim de memleketten bildiğimiz acı hikâye, kum gibi dağılmış kolonların, kirişlerin tozu dumanı, birbirine girmiş beton tabakaların arasından edepsizce sarkan renk renk kumaşlar. Karmaşa, acı, canını dişine takmış tırnağıyla beton kazan kurtarma ekipleri, kan, ter, toz, gözyaşı, hep gözyaşı...
   Bin yüz otuz dört can...
  Rana Plaza faciası, o kadar büyük o kadar gizlenemez bir olaydı ki, hemen ardından adına "hızlı moda" sektörü dedikleri bu kirli alanı temizlemeye koyuldu tüm dünya dört bir yandan.
   Binada üretim atölyesi bulunan büyük markalar karalar bağladı, tazminatlar ödendi, duyarlılık mesajları yayınlandı. Ünlü Vogue "feşın" dergisi bile sayfa sayfa makaleler yayınladı.
  O yıldan beri, Rana Plaza olayı örneği kullanılarak, hazır giyim endüstrisinde güvenli çalışma protokolleri hazırlandı, "temiz giysi" kampanyaları başladı. Belgeseller, raporlar, yazılar çıktı.
   Pek çok şeyler oldu olmasına da, o en gerekli tek şey olmadı.
   Düzen değişmedi düzen.
   (...)
   Değişmedi bu düzen, ama değişecek.
  Elbet daha yüzlercesi binlercesi vardır da, ben Savar mahallesinde tarihe dizilen iki kırmızı karanfili anlatarak tamamlayayım istiyorum yazıyı. 
   İlki, göğe yükselen iki el, birinde orak diğerinde çekiç. Rana Plaza'nın işçilerin üzerine çöküşünden 100 gün sonra Savar'da o lanet binanın yerine genç komünistler bir anıt diktiler, "Protibade-Protirodhe" koydular adını, İsyanda ve Direnişteyiz.
   İkincisi, o bir çift elin dibine bırakılan bir fotoğraf, Rana Plaza'nın enkazında, birbirine kenetlenmiş iki insan. Simge oldular, dünyaya yayıldılar bu fotoğrafla. Son kucaklaşma diye adlandırdı fotoğrafı Batı, yakınları, yoldaşları nasıl anar, nasıl isim takar bilinmez. 
  İşin acısı, fotoğrafın sahibi Bangladeşli fotoğrafçı ve feminist aktivist Taslima Akhter de bulamamış, bilememiş adlarını. Kendi yaşamını da alt üst etmiş onları görmek, fotoğraflarını çekmek, eminim en çok kendisi istemiştir adlarını bulmayı ama olmamış, bulamamış. 
   İşte Rana Plaza'nın enkazında gömülü insanlığın, emeğin simgesi o çiftin güzelliği ile göğe yükselen o genç ellerin kararlılığı bu düzenin değişeceğinin somutlaşmış umududur.
   İsimleri belli değilmiş, biz koyalım, mesela Tahir ile Zühre diyelim.
   Değil mi ki zaten Usta'nın dediği gibi, "...bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte / yani yürekte."
   (BURÇAK ÖZOĞLU - soL Haber) 







Lades tutuştuk ölümle
Ölüm aklımda ölüm aklımda
Suları uyandır yoldaş, şalteri indir
Ben sana geldim.

MEHMET BARIŞ







Merhaba!

17 Nisan 2022 Pazar

ENSTİTÜ CENNETİ

 


"Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, köyler kent olurdu. Kapatıldı, kentler köy oldu!"

   Tüm Köy Enstitüleri, köylü çocuklarının emekleri ve bir grup yurtsever eğitimci eliyle kurulmuş, benzersiz eğitim yuvalarıdır. İnsanı bir bütün olarak geliştiren, mutlu eden, beceri kazandıran, güven veren kurumlardır.

   Enstitüler, köylü çocuklarının emeği ile köye ve köylüye can veren, susanları konuşturan, oturanları yürüten, düşündüren, türkü söyleten, resim yaptıran, hastaları sağaltan, ürettiren, mutlu eden, bilinçli ve planlı birer eğitim dizgesidir. 

     Her işin zevkle ve yarışarak yapıldığı (yerlerdir). Kimsenin boş zamanı yoktur. Türkü söyler, oyun oynar, mandolin çalar. Yatmışsa elinde kitap vardır. Yedikleri ekmekleri, meyveleri, sebzeleri üretenler, balıkçılık, hayvancılık, arıcılık yapanlar, derslikler, yatakhaneler, hamamlar, tarım yapıları gibi büyük işleri başaranlar, sıra, tahta, sandalye, masa, dolap, el aletleri yapanlar onlardır.

   Her okulda okunan kültür dersleri, enstitüde daha uygulamalı olarak verilmektedir. Her öğrencinin öğretmenlik dışında bir mesleği vardır. Yüzmeyi, bisiklet, motosiklet kullanmayı öğrenen, dikiş-nakış bilen ve kendi giysilerini üreten de onlardır. 

    Çevrelerinden halkbilim derlemeleri yapan, oyunları, söylenceleri, halk danslarını, türkülerini derleyen, onları yeni formlarda sahnelere, alanlara ve kentlere taşıyan, basının gündeminde düşmeyen de onlardır. Yurt ve dünya klasikleri, mandolinleri ve diğer çalgıları, fırçaları ellerinden düşmeyen onlardır. 

   İşte tüm bunları büyük bir zevk, yarış ve mutlulukla yapanlar, kendilerini nasıl çok yönlü geliştirdiklerinin de bilincindedir. Bu nedenle, yarattıkları ve yuva saydıkları enstitüye "Enstitü Cenneti" diyen onlardır. Hani diyesim var: "Destanımızda yalnız onların maceraları vardır." (KARABEY AYDOĞAN - Söyleşi: MUSTAFA YAKUT - Cumhuriyet Kitap) 


***


KEMAL ATEŞ


   "Çok gazete okuyorduk biz, yedi gazete okurduk, Meclis'te olup bitenleri biliyorduk."

   Şaşırıyorum:

   "Yedi gazete mi, kim alıyor bunları, okul yönetimi mi?"

   "Hayır, biz öğrenciler... Yedi kişi aramızda anlaşıyorduk, herkes bir gazete alıyor, değişerek okuyoruz. Böyle her konuda kolayca örgütlenirdik."

    Küçük, basit gibi görünse de müthiş bir okuma aşkı ve örgütlenme örneği... Yedişer kişilik kümelere ayrılıyorlar, her öğrenci bir gazete alınca, toplam yedi gazete okuyabiliyorlar. 1940'larda her gün yedi gazete okuyan köy çocukları... Görülmemiş bir şey... Bugün bile...

   Ülkemizde ilk özel gazete seksen yıl önce basılmış... İlk roman yetmiş yıl önce yazılmış. Çok değil, on küsur yıl önce de yeni bir abecesi olmuş bu toplumun. Kırklı yıllarda abecemiz henüz çok yeni. Geçmişi, kültür tarihi bu olan bir ülkede 1940'lı yıllarda her gün yedi gazete okuyan köy çocukları...

   (...)

   Her gün yedi gazete okuyan bu köy çocuklarından toprak ağaları çok rahatsız olmuşlar...

   (...)

 Babasının bucak müdüründen yediği dayağı tiyatro oyunu haline getirip sahneye aktaran yazarlar çıkıyor aralarından. Bu tiyatro oyunlarını halk alkışlarken, kaymakam, vali hoşlanmıyor. Meclis'te enstitülü çocukların yazıp oynadıkları oyunlar tartışılıyor. Yaşadıkları olaylarla ilgili bir şikayet dilekçesi bile yazamayan köy çocukları yaşadıkları üzerine tiyatro eserleri yazıyorlar. Romanlarla, öykülerle anlatıyorlar dertlerini.

   Ağalar bundan rahatsız oluyorlar. 

  (KEMAL ATEŞ - Sessiz Şampiyon / Olimpiyat Kürsüsünde Bir Köy Enstitülü))





Merhaba!

14 Nisan 2022 Perşembe

DAHA ADİL BİR DÜNYA MÜMKÜN

 

  Gıda fiyatları artmayı sürdürüyor. Tüm zamanların en yüksek seviyesi haberlerini okuyalı henüz birkaç gün oldu. İşin aslı gün geçmiyor ki gıda fiyatları rekor kırmasın. Peyniri, eti, hayvansal ürünler ayrı, unu şekeri, mercimeği ayrı, salatalığı, soğanı, sebzesi meyvesi ayrı ayrı rekordan rekora koşuyor. Hem üreticiler hem de tüketiciler için son derece sıkıntılı bu durumun ne kadar süreceğini kestirmek ise bugün itibarıyla olası görünmüyor. 
  Artan gıda maliyetleri ve düşük alım gücü tüketicilerin harcanabilir gelirlerini aşındırırken artık yoksulluk kadar yetersiz beslenmeyi ve açlığı da toplumsallaştırıyor. Gıda fiyatlarının kesintisiz yükselmesiyle daha önceden de yoksulluğun eşiğinde olanların durumu daha kötüye gidiyor. Gıda krizi bebeklerin ve çocukların eğitimini, gelişimini güçleştirecek biçimde derinleşiyor. Her ne kadar gerek savaş gerekse de pandemi gibi "dışsal" gerekçelerin arkasına sığınılsa da hükümetin bunca zamandır yoksulluk, açlık ve yetersiz beslenme sorunlarına kulak tıkayan tutumu sorunun temelini oluşturmayı sürdürüyor. 
  Bugünü, hem üreticiler hem de tüketiciler açısından gelinen noktayı çarpıcı bir biçimde gözler önüne seren bir cümle ile irdeleyebiliriz. Geçtiğimiz hafta, perşembe günü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Ankara'daki bir konut inşaatının işçileriyle iftar yapmıştı. Buradaki sohbet sırasında işçilerden birinin "biz hepimiz çiftçiyiz ama inşaatta çalışıyoruz" dediği sözleri basına da yansımıştı. İnşaatta çalışmak zorunda bırakılan çiftçinin son derece yalın ve gündelik bir yerden ifade ettiği bu gerçek işte bugün gelinen noktanın sebeplerini büyük oranda görünürleştiren nitelikte.
  Yaşamın her yanını özelleştirmeler, ticarileştirmeler, piyasalaştırmalar gibi adımlarla ele geçiren neoliberal ideolojinin bu gündelik ifadesi bize yarın için yaşadığımız belirsizliğin basit bir ihmal meselesi ya da yanlış olmadığını söylüyor. Krizin gayet de bilinçli olarak atılan adımların bir sonucu olduğunu ve hükümetin buna yönelik anlamlı bir çabası olmadığını hatırlatıyor. Bugünün diğer krizleri gibi gıda krizi de çok net bir biçimde hem toplum refahını hem de doğanı haklarını kara hizmete tabi kılan kararların bir sonucu. Hükümetin herhangi bir çabasının da üretici ve tüketiciler açısından olumsuz, sermaye bakımından olumlu sonuç verecek biçimde tecelli ettirilmesi de bununla ilgili. Nihayet toplumun yaşamsal ihtiyaçları sermaye için zenginleşmenin kaynaklarını oluşturmayı sürdürdüğü sürece sonuçlar da değişmeyecek. (ÖZGE GÜNEŞ - BirGün Gazetesi)  


***   


  MİLYARDERLER SERVETLERİNE SERVET KATIYOR

  Oxfam'ın, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) gelecek hafta yapılacak bahar toplantıları öncesi yayımladığı raporda, borçlu hükümetlerin artan yakıt ve gıda ithalatı maliyetlerini karşılamak için kamu harcamalarını kısmak zorunda kalabileceğine işaret edildi. 
  Bu nedenle Oxfam, daha fakir ülkelerin borçlarını geri ödemesinin iptali dahil "acil uluslararası eylem" çağrısında bulundu.
 Ayrıca gıda fiyatlarının "tüm zamanların en yüksek seviyesine" ulaştığı belirtilen raporda, öte yandan, milyarderlerin servetinde ise "şimdiye kadarki en büyük artışın" görüldüğü vurgulandı. 
  Büyük şirketlerin, kârlarını artırmak için enflasyon ortamından tüketicilerin zararına yararlandığı kaydedilen raporda, petrol şirketlerinin kârlarını rekor seviyelere çıkardığının altı çizildi.
 Oxfam Uluslararası İcra Direktörü Gabriela Bucher, rapora ilişkin yaptığı değerlendirmede, "Acil radikal adımlar atılmazsa, insanlığın en derin çöküşüne, hafızalarda aşırı yoksulluk ve acıya tanık olabiliriz." ifadesini kullandı.
  Bucher, hükümetlerin artan yoksullukla mücadele için eylem eksikliğinin "mazur görülemez" olduğuna işaret ederek "Hükümetlerin tüm insanları yoksulluk ve açlıktan kurtaracak, sağlık ve refahlarını güvence altına alacak paraya veya araçlara sahip olmadığı fikrini reddediyoruz. Sadece ekonomik hayal gücü ve siyasi iradenin yokluğunu görüyoruz." dedi. (BirGün Gazetesi) 


***




  "Dünya kadar kitap okudum," diyebiliyor ama yine de içinizde bir eksiklik hissediyorsanız, Eduardo Galeano'nun bütün kitaplarını okumadığınız içindir! Ona "Dünyanın vicdanı" derler ve Galeano bunu kanıtlarcasına, "Zamanın Ağızları" adlı kitabındaki kısacık "Kol Gücü" yazısıyla gerçeğin bizden gizlenen tarafını yüzümüze çarpar:
  "Muhammed Eşref okula gitmiyor. O güneşin doğuşundan ay görününceye kadar çalışıyor; Pakistan'ın Umar Kot köyünden dünya stadyumlarına doğru yuvarlanan futbol toplarını kesiyor, kırpıyor, deliyor, biçip dikiyor.
  Muhammed on bir yaşında, beş yıldır bu işi yapıyor. Eğer okumayı bilseydi, İngilizce okuyabilseydi, elinden çıkan her işe kendisinin yapıştırdığı şu uyarıyı okuyabilecekti: 'Bu top çocuklar tarafından üretilmemiştir.'
  Vicdandan, sevgiden nasibini almamış acımasız insanların yönettiği ve savaşı bir zorunlulukmuş gibi yaşamımıza soktukları bu dünyada ne çok Galeano'ya gereksinimimiz var. (AKGÜN AKOVA)





Merhaba!
    

10 Nisan 2022 Pazar

NE OKUMALI?

 

  Resmi tarih toptancıdır savaşı rakamlarla anlatır. Roman, askerlerden birinin dramını anlatır, savaşın ruhsal, fiziksel röntgenini çeker. (İNCİ ARAL - Cumhuriyet Gazetesi)


***


  Benim çocukluğum, babamın anlattığı kahramanlık hikâyelerini dinleyerek geçti. Lütfü Ustamsa Gülhisar'ın tek savaş kahramanı olduğu halde, bu konuda dilsiz sayılırdı. Bir defasında ona bacağını nasıl kaybettiğini sormaya kalkışmıştım, "Sana ne, sen işine bak," cevabını almıştım. Sonra makinenin üstüne bir kitap atmıştı. 

  "Al bu kitabı oku!" demişti.

  Kitabın başlığına baktım; "Fihi Mâ-Fih!"

  "Ne demek bu?" diye sordum.

  Lütfü Ustam gülümsedi. Raftan Osmanlıca Türkçe sözlüğü çıkarıp kitabın yanına koydu.

  "Lügate bak!" dedi. "Ben söylersem aklında kalmaz; lügate bakarsan kalır."

  Kitabı bitirince, beni sigaya çekti.

  "Dert ağacı nedir, anlat bakalım!" dedi.

  Cevap veremedim. O akşam eve gittiğimde, kitaptaki dert ağacı sayfasını bulup  bir defa daha okudum.

  Hazreti Meryem doğum sancısı çekiyordu; İsa'yı doğuracaktı. Herkes onu terk etmişti; bir çöl çalısı kadar yalnızdı. Yalnız bir çöl hayvanı kadar çaresizdi.

  Sonra, çölün ortasında yalnızlığına ortak olacak bir hurma ağacı buldu. Ağaç bir seraptı sanki. Dallarını, doğacak çocuğunun sevgili kolları gibi açmıştı. "Ben bu ağaca yaslanmalıyım," dedi Meryem. Yaslandı. O ağaç, onun bütün acısını, bütün sancılarını aldı. Böylece Meryem, İsa'yı huzur içinde doğurdu. 

  Ertesi gün Lütfü Ustam yine sordu:

  "Dert ağacı nedir?"

  Ben yine cevap veremedim. Aklıma bir şeyler geldiyse de düşündüklerimi açıklamaya cesaret edemedim.

  O zaman Lütfü Usta takma bacağını salladı. 

  "Bu bacağa iyi bak," dedi. "Ne görüyorsun?"

  Sustum. Çok utandım.

  "Bu bir kayıp değil," dedi Lütfü Usta, "bu bir dert."

  Sonra kollarını açıp farlardaki kitapları gösterdi.

  "Bunlar da benim dert ağaçlarım. Başka bir deyişle tahammül ağaçlarım. İnsan, dünyaya, hakikatlere tahammül edebilmek için değişik yollar buluyor. Benimki de bu; okumak! Kimi işine sarılır, kimi paraya sarılır, kimi sevgiye, kimi de nefrete. Ben bunlara sarıldım. Bazılarına bu da kifayet etmiyor; okuduğumuz bu kitapları yazıyorlar. Âdemoğlunun dertlerine ortak olmak için, o dertlere tahammül edebilmek için yazıyorlar. Bazen ben de yazıyorum ama onlar gibi yazamıyorum. Yalnızca kendi hayatımın hakikatleri hakkında yazıyorum. Ayrıca, şu Meryem olma işini de henüz tam manasıyla çözebilmiş değilim. Okudukça derdim azalıyor mu, yoksa çoğalıyor mu; bunu bile bilmiyorum." 

(HÜSNÜ ARKAN / Gülhisarlı Terziler - Sia Kitap)


***


  André Maurois'nın anneannesi doksan yaşına çengel attığı vakit bile, bir gün olsun, yeni yazarları okumaktan geri kalmamıştır.

  Okumak budur.

  Yaşamın boyunca binlerce ton kitap devirmedinse hiçbir şey okumamış sayılırsın. Aralık aralık, yasak savmak, bir toplulukta utançlı duruma düşmemek, ya da geceleri uykuyu egavlamak için fıştıklanan kitaplar okuma sınırı içine girmez.

  Uzun lafa ne gerek, okumayı seven kişi, bir kitabı bitirdi mi, bir başkasının üstüne atılmadan duramaz. Kimileri de birini bitirmeden ötekine başlar, ya da birini okurken, ona ara vererek bir başkasını mideye indirir. Şu var ki, çok çok okumadan, boyuna okumadan dünya ve dünya yazını üzerine öksürüksüz bir yargıya varmanın yolu yoktur. İngiliz romancılarından Virginia Woolf şöyle der günlüğünde:

  Tanrım, okunacak ne çok kitap var!


SÂLAH BİRSEL
(Paf ve Puf / Denemeler)



***



  "Kitap vardır, ancak tadına bakmak içindir; kitap vardır yutulmak, kitap vardır çiğnenmek, özümsenmek içindir; başka deyimle, kimi kitapların insan ancak birkaç bölümüne göz atmalı, kimisini baştan sona şöyle bir okuyup geçmeli, pek azını da her ayrıntı üzerinde titizlikle durarak adamakıllı okumalı." (FRANCIS BACON - Denemeler)

  Bacon'ın deyişiyle tadını, yutulmasını-çiğnemesini-özümsenmesini bilmeyenler, birkaç bölümünü okumayı yeterli görenler açısından kitap, üzerine bir şeyler yazılı kâğıt yığınından başka bir şey değildir. Oysa iyi bir kitap, okumayı yaşamının kaçınılmaz parçası kılanların düşünce, duygu dünyasını ışıtmakla kalmaz, onları kendi yarattıkları bir kültür ortamında da yaşatır. (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!