20 Şubat 2022 Pazar

ZAMANI UNUTMAK




   Ustam kumaşı ve bluzu makinenin üstüne yaydı. Bir süre de öyle baktı. Başımı öne eğmiş bir halde durup göz ucuyla onları izlerken, zamanın hakikaten var olduğunu fark ettim. Bu, terzi dükkânında ilk defa başıma geliyordu. Daha önce zamanı fark etmezdim. Hiç geçmiyormuş ya da yokmuş gibime gelirdi. Duvar saatinin kutusunda birikiyormuş da, bir gün açıp baktıklarında ahşap kokusundan başka hiçbir şey bulamayacaklarmış gibi.

  Hep böyle olurdu. Oturduğum yerden dışarıyı seyrederken, attığım teyelleri sayarken, düğme kutularını raflardan alırken, raflara yerleştirirken, zaman kendiliğinden ortadan kaybolurdu. Zaman kaybolduğunda düşüncelerim de kaybolurdu. Her şey bir saat zembereğinin yayında yaşamaya başlardı. Kendinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan dönüp duran, kendine duyduğu ihtiyacın da farkında olmayan bir yaradılış hali; yokluğun ve varlığın garip bir çeşidi. Belki de aynı şeyliği. Zemberek! (HÜSNÜ ARKAN / Gülhisarlı Terziler - Sia Kitap)


***


  Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: Tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman'ın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun. Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, "saat kaç" deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını: "Sarhoş olma saatidir. Zamanın inim inim inleyen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz."


CHARLES BAUDELAIRE 
(Paris Sıkıntısı)



***



  "Deliler gibi güldük, çok uzun zamandır gülmediğimiz gibi, tıpkı çocukken yaptığımız gibi. 
Zamanı unutmuştuk ve galiba mutluluk zamanı unutmaktı." 

(SOLMAZ KÂMURAN - Macar / Tefrika-i Müteferrika - İnkılâp Kitabevi)






Merhaba!

13 Şubat 2022 Pazar

AŞKSIZ OLMAZ

 

Şiirse söz konusu olan aşk başta gelir.

Aşk şiir için itici hatta yaratıcı etkendir.

Şiir için aşk ve aşk için şiir gerçeğini unutmamalıyız.

(Edebiyat Estetiği Konusunda Kendimle Konuşmalar)

AFŞAR TİMUÇİN


***


   Edebiyatın var oluş nedenlerinden ve temel izleklerindendir aşk. Aşksız bir yaşam düşünemeyen insanlık, geleceğe kalmanın, insan olmanın farklılığını kanıtlamanın bir aracı olarak sanatla özgürleşirken, yarattığı bu gerçekliğin temeline aşkı da koymuştur hep. Aşk ve edebiyat birbirini ve insanı tamamlayan bir vazgeçilmezliktir.

   Toplumların yaşama koşullarına göre kimi zaman en öne çıkan, kimi zaman geri plana itilen ama mutlaka var olan aşk gerçeği edebiyatın vazgeçilmez bir ögesidir. Aşkın düşünceyle ve inançla bütünleştirilmesi de edebiyat tarihinin çok önemli bir gerçeğidir. En diri kavga şiirlerinden, en eski halk öykülerinden başlayarak tüm edebiyat ürünlerindeki altyapıyı oluşturan bir öge olarak görmek gerekir aşkı. (ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   Evrim tarihinde bir yerlerde bir hata olmuş ve cümle yaratıklar erkek ve dişi diye ayrılmışlar. İşte şimdi biz hepimiz bu evrim hatasının kurbanları olarak, aşk aşk diye inleyip mektuplar yazıyoruz, mesajlar atıyoruz, olmadık jestler yapmayı planlıyoruz, yapıyoruz.

    (...)

   Aşk, yeryüzünde geçirdiğimiz zamanı kısaltmak için bizlerin uydurduğu tamamen hayali bir kavramdır. Söyleyin bakalım, aşk olmasaydı, biz nasıl vakit geçirecektik? Aşksız film, tatsız tuzsuz bir saman yığınına benzeyeceğinden kimse sinemaya gitmeyecekti. Aşksız kitap kimseyi açmayacağından kitaplar yazılmayacaktı. Hayatımızın vazgeçilmezleri olan magazin programları ve kahve dedikoduları olmayacaktı. Peki, ne yapacaktık, oflaya puflaya zamanın geçmesini bekleyecektik. Futbol bile bize yetmeyecekti, daha da beteri var, kadınlar, kızlar aşksız bir dünyada saçlarını yaptırıp bin bir kılığa girmek için zaman ve çaba harcamayacaklardı. Ekonomi bile çökecekti. Vallahi can sıkıntısından herkes kendini birer ikişer pencerelerden atmaya başlayacaktı. Yazık. İyi ki şu aşk denilen yanılsama var da vakti çoğu zaman nasıl geçtiğini anlamıyoruz. (IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Gazetesi) 


***


Seni saklayacağım inan

Yazdıklarımda, çizdiklerimde,

Şarkılarımda, sözlerimde.


Sen kalacaksın kimse bilmeyecek

Ve kimseler görmeyecek seni,

Yaşayacaksın gözlerimde.


Sen göreceksin, duyacaksın

Parıldayan bir sevi sıcaklığı,

Uyuyacak, uyanacaksın.


Bakacaksın, benzemiyor

Gelen günler geçenlere,

Dalacaksın.


Bir seviyi anlamak

Bir yaşam harcamaktır,

Harcayacaksın.

ÖZDEMİR ASAF


***


   Aşkı döndüren çark şiirdir ya da şiiri yürüten aşk...

  Şiirin de aşkın da tanımı bugüne değin yapılamamıştır, çünkü ikisi de bireyseldir, her şaire, insana göre değişir. Yine ikisinin de ortak yanı, değiştiren ve dönüştüren olmasıdır. (ARİFE KALENDER)




Merhaba!

6 Şubat 2022 Pazar

SAVAŞA HAYIR!

 

  "Bir esinti uğruna, şan olsun diye, 

mezara gidiyorlar yatağa gider gibi. 

Birkaç dönüm yer savaşıp alacakları, 

orduların kılıç oynatmasına elvermez, 

ölülerin gömülmesine yetmez bir avuç toprak."

(WILLIAM SHAKESPEARE - Hamlet)


***


  Yol boyunca geçtiğimiz her yerde savaşın yıkımını bir kere daha görmüştüm; yanıp yıkılmış, bomboş, ıssız köyler, şimdi otların bürüdüğü bir zamanların verimli tarlaları, arsız hırıltılarla leşleri didikleyen açlıktan kemikleri çıkmış başıboş hayvanlar ve insan eliyle yaratılan bu cehenneme aldırmadan büyümeye devam eden çamlar, kayınlar, huşlar, çiftleşme cıvıltılarıyla daldan dala uçuşan kuşlar ve şırıltılarla akan sular... Bir kere daha insan olmanın ağırlığını hissettim omuzlarımda ve tabii utancını da... Niye hep arkamızda bir yangın yeri bırakıyorduk, bu kavganın nedeni neydi, neyi paylaşamıyorduk; her şey herkese yetecek kadarken üstelik... Tabiatta bunun bir başka örneği var mıydı, kraliçe arı bile kovanındaki işçi arılara karşı bu kadar acımasız değildi, üstelik bizden geri kalan bir bal da yoktu. Savaşa ve savaşı yaratanlara lânetler okuyarak savaşmaya gittik; ne kadar tuhaf bir hâldi bu, daha iyiyi yaratmak adına daha önce yaratılmışı yok edecektik; savaşımız barış adınaydı, dövüşecektik; yaşamak için öldürecektik, başkalarınınkini bitirirken kendi hayatımızı da öğütecektik... (SOLMAZ KÂMURAN / Macar - İnkılâp Kitabevi) 


***


  Ben bir barışseverim; çünkü bilirim ki savaşta en çok yoksullar ölür. Bilirim ki en çok çocukların hayalleri ölür. Bilirim ki kadınların ırzına geçilir. Bilirim ki sadece ve sadece zenginler (silah sanayisi ve ilaç sanayisi) öyle çok para kazanırlar ki onlar bu paraları harcasınlar diye yepyeni yat modelleri, uçak modelleri oluşturulur. Bilirim ki Tanrı'nın sevgili kulları sadece zenginlerdir ve onlar binlerce insanın öldüğü arazileri paylaşmak için özel uçaklarını son gaz uçururlar!

 Ben bir barışseverim; çünkü bilirim ki savaş binlerce yıllık dünya kültür mirasını acımasızca yok eder, yok edemediklerini de yağmalar; bir Sümer tanrısı bir silah tüccarının odasını süsler; bir Afrodit heykeli metreslerinin sayısını bilmeyen bir ilaç zengininin kapı girişinde durur. Bazen yağmalanan heykellerin, eski paraların, tapınakların bana seslendiğini duyarım. Mutsuzdurlar, çünkü geldikleri yerlerde küçücük çocuklar onların ayaklarına sarılıp "ölmemek için" dua etmişlerdir, bir mucize beklemişlerdir ama heykeller ağlayarak anlatırlar, ellerinden hiçbir şey gelmemiştir, giysilerine bulaşan kan, bütün yıkamalara rağmen silinmemiştir ve her gece bir küçük kız çocuğunun sesiyle uyanırlar: "Anne neredesin?"

  Ben bir barışseverim; çünkü bitkilerin, ağaçların dillerinden anlarım, bombalar onları yakar, özsularını yitirerek usul usul ölürler. Ölürken sessizce ağlarlar; çünkü artık kimseler onların bereketli yapraklarından faydalanmayacaktır. Kimseler onları toplayıp çocuklarına leziz yemekler yapmayacaktır.  

  (...)

  Ben bir barışseverim; çünkü mesaiden çıkmış işçilerin mutlu gülümsemelerini severim. Evine ekmek götüren bir babanın sevincini kırk metre uzaktan hissederim. Sevgilisiyle buluşacak bir tamirci çırağının heyecanını, saçına jöle sürmesini ve en yeni ayakkabılarını giyerken yüzünde beliren çapkın gülümsemeyi izlemeyi severim. Trikotaj işçisi kızların kıkırdayarak gizli gizli sevgililerinden söz etmesine bayılırım.

  (...)

  İşte bu saydığım nedenlerden ötürü ben bir barışseverim ve yeryüzünün her yerinde dostlarım olduğunu bilirim. Ve hep birlikte, her zaman haykırırız: SAVAŞA HAYIR!

   (IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Gazetesi)


***



CENGİZ AYTMATOV

  Cengiz Aytmatov'un TOPRAK ANA adlı o güzelim romanının baş kahramanı Tolunay, cepheden uzaklarda, bir köyde, savaşın onarılmaz acılarını yüreğinin derinlerinde duya duya, gencecik evlâtlarının, kocasının, kardeşlerinin, yakınlarının ölüm haberlerini sinesine çeke çeke, Doğa'yı sorguya çekiyor. Toprak Ana'nın cevabı şu oluyor: "Sen Tolunay, sen insanların savaşmadan yaşayıp yaşayamayacaklarını soruyorsun. Bu sizlere, insanlara bağlı bir şey, bana değil, size, sizin aklınıza bağlı." (VEDAT GÜNYOL - Bu Cennet Bu Cehennem / Denemeler)




  


Merhaba!

30 Ocak 2022 Pazar

BORGES

 



  Jay Parini, "bir tür romanımsı anı" dediği kitabı Borges ve Ben - Bir Karşılaşma'da bizi elli yıl geriye, 22 yaşında bir üniversite öğrencisi olduğu günlere götürüyor.
  Şair olmaya çabalayan bu genç Amerikalı, Amerika'nın Vietnam Savaşı'na katılmak istemediği için ülkesinden kaçıp İskoçya'ya geliyor ve lisansüstü eğitimine orada devam ediyor. Şiirle ilgili ama dünya edebiyatından pek haberi yok. Amerika'dan uzaklaşmak istemesinin bir diğer nedeni de annesinin boğucu ilgisi ve sevgisi. 
  Özgürlüğü tattığı İskoçya'da şair Alastair Reid ile tanışıyor ve arkadaş oluyor. Gerçi Reid ondan yaşça epey büyük ama ikisi arasında bir yakınlık doğuyor. Reid'in kitaptaki rolü hem Borges'in şiirlerinin İngilizce çevirmeni hem de genç şair adayı Parini'yi Borges'le tanıştıran kişi olması.  
  Borges diye birinin geleceği haberinden hiç etkilenmez Parini; çünkü o adı ilk kez duymaktadır. Alastair'in evine gelen Borges orada birkaç gün kalacaktır. 
  Genç Parini ilk bakışta hiç beğenmez Borges'i, hiç önemsemez, özensiz kıyafeti, patavatsız konuşmaları, yemek yeme tarzı rahatsız eder onu. Karşısındaki kişinin edebiyatta çığır açan, benzersiz, usta, engin bilgi sahibi, ünlü bir yazar olduğundan haberi yoktur.
  Alastair Reid, birkaç günlüğüne Londra'ya gitmek zorunda kalınca gözleri görmeyen, yalnız kalamayacak durumda olan Borges'i genç Parini'ye emanet eder ve asıl serüven de o zaman başlar.
  Çünkü daha Alastair kapıdan çıkar çıkmaz Borges, Parini'ye bir İskoçya turuna çıkmak istediğini söyler ve adeta buna zorlar delikanlıyı.
 Borges'in isteğini kabul eden Parini'nin başına geleceklerden haberi yoktur tabii. Ayrıca bu geveze, "kendine takıntılı" yaşlı adamın, onu âşık olduğu kızdan ve tez çalışmalarından uzaklaştırmasını istememektedir. Onunla tanışmasını, birlikte yolculuk etmelerini bir ayrıcalıktan ziyade bir rahatsızlık olarak görür. 
 Aslında edebiyatta, şiirde kendisine yol gösterecek birine ihtiyacı olan toy bir şair, 20. yüzyılın en heybetli yazarlarından biriyle baş başa olduğundan habersizdir. 
  Parini'nin külüstür arabasıyla Highlands'teki yolculukları, Borges'in benzersiz dünyasında bir tura dönüşür.
  Yol boyunca Borges sürekli konuşur, sözleri ve anlattıkları zihninde barındırdıklarının bir yansımasıdır.
  (...)
  Gezi sırasında Borges, genç Parini'yi adeta eğitir, onun bilmediği yazarlardan, okumadığı kitaplardan örnekler verir, ne de olsa yazarlığı yanında çok deneyimli bir kütüphanecidir de.   
 Parini onun anlattıklarının hepsini tam olarak anlamasa da en azından anlatılanlar onu düşünmeye yöneltir. Borges'in anlattıklarının, edebiyat, şiir, felsefe, dil, aşk, hayat, benlik konusundaki fikirlerinin kendisi için ufuk açıcı öğretiler olacağının henüz farkında değildir.
 Borges kendi kişisel dünyasını bile açar Parini'ye, ikisi arasında hem özel hayatlarına hem hissettiklerine ve yazdıklarına dair benzerlikler bulup adeta eğlenerek paylaşır bunları onunla. Aşklarını bile anlatır.
  Borges bu yolculuktan inanılmaz zevk alır, en döküntü oteller, en engebeli yollar, en kalitesiz yemekler umurunda bile olmaz. Yaşadıkları her şeyi, bulundukları koşulları eğlenceli tarafından ele alır.
  Parini'nin bakımsız arabasına Rocinante der örneğin, Don Quixote'nin atının adını vererek bu romanı hiç okumamış olan Parini'ye de Don Quixote'nin kader arkadaşı Sancho adını takar; sürekli alıntılar yaptığı Cervantes'ten ne kadar etkilendiği belli.
  (...) 
  Anlatılanların yaşandığı günlerde 71 yaşında olan Borges ya da adını eksiksiz söylersek "Jorge Francisco Isidoro Luis Borges", yaklaşık 55 yaşına kadar görme yetisine sahiptir; ancak kalıtımsal bir hastalık sonucu o yaşta kör olur; sadece belli belirsiz bir ışık görür.
 Borges körlüğü kader olarak kabullenir, belleği ona yetmektedir. Yolculuk yapmaktan, etkinliklere katılmaktan, yazmaktan asla vazgeçmez. (İLKNUR ÖZDEMİR - Cumhuriyet Kitap)



"Cennetin her zaman bir kütüphaneye benzediğini hayal etmişimdir."


J. LUIS BORGES





Merhaba!

23 Ocak 2022 Pazar

NASIL YAPMALI?

 

 "Yaşamımı düşündüm o zaman: Yanlış yapmamaya karar verdikçe yanlışlar yapan bir çizgide ilerliyordum. Durup düşünmeliydim, ağırbaşlı olmalı, yaşamın bana verdiklerinden mutluluk çıkarmalıydım. Fallara, yıldızların yaşamımızı etkilediğine, rastlantıların gücüne inanmak işimi kolaylaştırıyordu. 

  (...)

  Oğlanın geleceği her şeyin önüne geçti. Bu nedenle Saffet Devrim, gölgemizden bile korktuğumuz için devrimle ve devrimcilikle ilgili hiçbir şey işitmeden büyüdü. On bir yaşına geldiğinde, primary hobby'si yüzme olan, Amerikan tarzı spor ayakkabılardan hoşlanan bir kolej öğrencisi olarak pek şirindi ama kapıcının kızıyla oynamayı reddediyordu.

  Olumsuzun gücü niye bu kadar büyük?

 Oysa kızın Rânâ hem sosyalizm hem feminizm biliyormuş, şaştım, halbuki gençliğinde bunlarla hiç de ilgili görünmezdin. Seni hep ağacın kokusunu ciğerlerine çeken, dağa bakıp sevinçle haykıran biri olarak anımsıyorum. Bundan mı? Ben kara kara içimi izlerken, senin uçuçböceğini eline alıp üflemenden mi çıkıyor bu kadar fark?" 

 (GÜRSEL KORAT - Ay Şarkısı / Yapı Kredi Yayınları)  


***


  (...) Astroloji nedir ya? Gazetelerde ilk astroloji köşeleri 1930'da İngiltere'de büyük buhrana karşı uydurulan bir yalandı. Sakince aklımızı başımıza toplayıp içinde yaşadığımız düzende esir olduğumuzun farkına varmamız gerekiyor, özgür değiliz. Özgür olabilmemiz için içinde olduğumuz toplumsal düzenden kurtulmamız gerekiyor. Liberalizmin en büyük kazığı. Hiçbir özgürlük onu diyalektik olarak tanımlayan zorunluluklardan bağımsız olamaz. Özgürlük istiyorlar ama zorunlulukları istemiyorlar. Özgürlük istiyorsak özgürlüğü kazanmak için zorunluluklara katlanmak zorundayız.

   (...)

  Birey ve toplum bir diyalektik bütündür. Toplum bireyin içinde büyüyeceği koşulları yaratır, birey o koşullarla mücadele ederek büyür ve toplumu bir sonraki kuşağa taşır.




"TOPLUM ÇÜRÜYOR"

  Tarih tekerrür etmez ama kendisini çok acımasız bir biçimde dayatır. Eğitimli emekçiler Batı'ya göçüp kendilerini kurtardıklarını zannediyorlar. Bugün bunu yapabiliyor olduklarıyla ilgilidir. Yakın gelecekte bu da imkansız hale gelecek. O çürüme kendisini ilk defa da değil çok ağır bir şekilde dayatacak. 1873'ten II. Dünya Savaşı'na kadar olan tarihi okuyun. Aynen bugünkü gibi. Eğitimli insanlar hurafelerle uğraşıyorlardı. Büyücülük, falcılık... 19. yüzyılın son çeyreği böyleydi. Muazzam bir felaket ve buna verilen yanıtla son buldu. Ekim Devrimi'dir bu. Emekçi insanların kendisine karşı işlenen suçlara verdiği yanıtlardan daha büyüktü. Toplum çürüyor. Kesinlikle çok büyük felaketlere yol açacak. Yaşananlar şaka gibi kalacak. İnsanlık çok büyük cevaplar verecek. Bu cevapları vermeye hazırlıklı olup olmamakla ilgili. Kumdan kalelerin nasıl yıkıldığını görecekler. Bu felaket Afganistan'a geldiğinde Berlin'e uğramayacak mı zannediyorlar? 

  (NEVZAT EVRİM ÖNAL - Söyleşi: EDA KÖPRÜ YILMAYAN / www.gazetepencere.com)


***


  (...) Veba'da her şey ölü farelerin görülmesiyle başlar. Camus, doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ülke olan Cezayir'in Oran kentini seçmiştir. Fare ölümleriyle kendini gösteren vebaya başlangıçta inanmak kimsenin işine gelmediği için teşhis konulamaz, teşhisten sonra ise şehir karantinaya alınır. 

  Romanın başkahramanı, "Ben sadece insan olmaya çalışıyorum" diyen ateist, nihilist doktor Bernard Rieux'dür. Söz konusu salgın olunca elbette başkahraman doktor olmalıydı ama diğer kahramanlar da boşuna seçilmiş değildir.

  Devleti temsil eden vali, kamuoyunu telaşlandırmamak için ilk etapta salgını ciddiye alıp "veba" adını koymak istemez.

  Kiliseyi temsil eden Rahip Paneloux, kötülükleri cezalandırmak için hastalığın Tanrı'dan geldiğine inanır, ta ki gözlerinin önünde bir çocuğun vebadan çırpınarak ölmesine kadar. İnancı sarsılan rahip, "Ölünceye kadar çocukların işkenceden geçtiği bu dünyayı sevmeyi reddedeceğim" diyecektir.

  Basını temsil eden Raymond Rambert habercilik yapmak için geldiği Oran şehrinde kapılar kapatılınca mahsur kalır; sevgilisine kavuşmak için önceleri veba salgınına duyarsız davranıp şehirden kaçmak ister; ancak vicdanı rahat bırakmaz: "Tek başına mutlu olmakta utanılacak bir yan vardır" diyerek dostlarıyla kalmaya ve veba ile savaşmaya karar verir.  

  (...)

  Görüldüğü gibi veba karşısındaki tutumlarıyla devletin önemli kurumları karşımızdadır. Camus bu kahramanları bir araya getirerek salgın sürecinde kiliseyi, yargıyı, basını-özelde aşkı, düşünceleri, hayatı tartıştırır ve sorgulatır...

  Veba'da, "Sanat, bana göre kişisel bir zevk ürünü değil de insanların sahip olduğu ortak acıların ve zevklerin ayrıcalıklı bir tasvirini sunarak onların duygularına hitap etme biçimidir" görüşünü ilmek ilmek işleyen Camus, bireysel çıkışsızlıklardan kurtulmanın sevgiden, dostluktan, birlikte ortak amaç için çalışmaktan geçtiğini vurgular. Zaten sevgisiz bir dünya, ölü bir dünya değil midir?

VEBA SADECE VEBA DEĞİLDİR!

  Camus, romanının başına otururken gelmiş geçmiş tüm veba salgınlarını incelemiştir ve ortaya koymuştur ki "Veba" sadece veba değildir. Veba, İkinci Dünya Savaşı'nın Nazileridir. Veba, Fransa'nın Cezayir'i işgalidir. Veba, hissizleşen insandır. Veba, kırmızı cüppeleriyle kızıl baykuşa dönüşen yargıçlardır. Veba, dünyadaki kötülüğün kaynağı olan cahilliktir... 

  "Bir kenti tanımanın en bilindik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini nasıl sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır" demiş Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus...

  (NURBANU KABLAN - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!

16 Ocak 2022 Pazar

HAYAT

 

"Geceyi seyrede seyrede öğrendim ki ışık insanın içinde yanmıyorsa yüzüne vurmuyor."

(ŞÜKRÜ ERBAŞ)


***


Hayat bir hikâye gibidir. Ne kadar uzun olduğu değil ne kadar güzel olduğu önemlidir. 

(LUCIUS ANNAEUS SENECA)


  Ama eninde sonunda bir hikâyenin de sonu gelmelidir. Neden, sonu gelmeyen hikâye hayata benzer de onun için. Hayatsa sıkıcı bir şeydir. İnsanın, işte hayatı dinlerken esneyesi gelir. İsteyen kavga etsin, isteyen savaşsın, birbirinin canını çıkarsın, isteyen kıyıda köşede at gibi sevişsin, ne yaparsa yapsın, hikâyeye göre hayat sıkıcıdır. (FARUK DUMAN - Sus Barbatus! 2 / Yapıkredi Yayınları)








  Edebiyatın bir "özelliği", gerçekten de belli bir döneme tanıklık etmesidir. Toplumsal meselelerle ilgilenmeyen büyük yazarlar da vardır. Ancak yazar aynı zamanda bir aydınsa olup bitenle içtenlikle ilgilenmemesi olanaklı değildir. İşte onu tanıklığa zorlayan kendi içinde acısını hissettiği, neredeyse kendi yaşantısı gibi deneyimlediği toplumsal olaylardır. (ERENDİZ ATASÜ - Cumhuriyet Kitap)



Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

ATAOL BEHRAMOĞLU


***


"İyi şairlerin yüzü her daim insana dönüktür. Dünyaya, insanlık durumlarına oradan bakarlar."

FERİDUN ANDAÇ




Merhaba!

9 Ocak 2022 Pazar

ŞİİR

 

   Sen bu şiiri okurken / ben belki başka bir şehirde olurum

kötü geçen bir güzü / ve umutsuz bir aşkı anlatan

rüzgârla savrulan / kâğıt parçalarına / yazılmış

dağıtılmamış / bildiriler gibi

uzun bir yolculuğa hazırlanan / yalnız bir yolculuğa.

Çünkü beyaz bir gemidir ölüm

siyah denizlerin hep / çağırdığı

batık bir gemi

sönmüş yıldızlar gibidir

yitik adreslere benzer / ölüm

yanık otlar gibi.

Sen bu şiiri okurken / ben belki başka bir şehirde / ölürüm.

BEHÇET AYSAN


***


   En çok şairlerin yüreği incinir ve o vakit eğilip ruhlarını kendileri öperler. İşte bu öpüşmedir şiir, gökkuşağı ile acıları sarmaktır.

   Şairin iç tınılarına kulak verdiğimiz zaman şu fısıltıları duyarız:


"Buzun donduruculuğuna inat

Büyüdü içimin güneşi

Hiçbir katığı olmadan

Açılan sofrasında evrenimin

Gökkuşağı ile sardım acılarımı."

HASAN UĞUR TAŞÇI


   Bu ruh öpüşü mavi bir öpüşe dönüştürür yaşamı. (NURBANU KABLAN - Cumhuriyet Kitap)


***


   ... Ama şiir sanatının temel özelliklerinden biri de büyüdür. Kendi dillerinde sözcüklerden büyüler yaratabilen şairler, başka dillerdeki şiirlere bakıp aynı ya da benzer bir büyüyü kendi dillerinde de yaratabilirler. Ayrıca şiir için demezler mi özgürlüğün deney alanı diye... (TURGAY FİŞEKÇİ - Cumhuriyet Kitap)


***


Şiir cambazların dengesidir, / hokkabazların seyircisi

Sihirbazların rüyasıdır şiir.

ÜLKÜ TAMER




Merhaba!