11 Ekim 2020 Pazar

FARELİ KÖYÜN KAVALCILARI

 


   ... Bilmem kaçıncı Haçlı seferine asker bulamayan Papa 3. İnnocentius, çocukları sürmüş cepheye. Otuz bini aşkın çocuk, otuz bin can, yel yepelek yola çıkarılmış. O zavallıların hiçbiri vadedilen Kudüs'ü görememiş. Bir kısmı yolda ölmüş, bir kısmı köle olarak satılmış. Pek azı geri dönüp memleketine ulaşabilmiş. Acaba Hırıstiyanlar bunları unutabilecekler mi? Papa dedikleri o herife yine saygı duyacaklar mı?.. (TURAN ALİ ÇAĞLAR - Amasanga - Bir Başka Adıyla Amazon)


***


   Alman Grimm Kardeşler'in, "Fareli Köyün Kavalcısı" masalı, farelerin bastığı bir yerde geçer. Renkli giysileri ile buraya gelen kişi, kavalı ile fareleri peşinden sürükleyip nehre döker. Ancak ona vadedilen para ödenmeyince, bu kez köyün çocuklarını kavalı sayesinde ardına takıp gider.

   Ortaçağ'ın en karanlık dönemlerinden biri, Avrupa'da kandırılıp, savaşa götürülen çocuk Haçlıları anlatır. 1212'de kaval çalan kişiler öncülüğünde köylere gelen din adamları binlerce çocuğu ailelerinden gönüllü olarak alır.




   Rüyasında Hz. İsa'yı görmüş 12 yaşındaki Alman çoban Nicholas'ın Paskalya'da verdiği vaazları dinlemek için Almanya'nın farklı yerlerinden Köln'e çocuklar akar. Sokaklar bir insan seline dönüştüğünde Nicholas yürüyüşü başlatır. Sonuç yine hüsrandır. Kudüs'ü fethetmek için yola çıkanların hiçbiri Kutsal Şehri uzaktan bile seyredememiştir. Çocuk Haçlıların pek çoğu henüz Basel'e bile varamadan yaşamını yitirir. Kimileri Alp Dağları'nda donar. Ancak içlerinde İtalya'nın Genova ve Pisa şehirlerine ulaşacak kadar inatçı olanlar da vardır. Ne var ki Roma'da film kopar. Aklı başına gelip yürüyüşten vazgeçenler ancak bir sonraki yıl evlerine dönebilirler. Sayıları parmakla sayılabilecek kadar azdır!

   Kasabalardan, köylerden geçip şehirleri arkalarında bırakanlar... Çocukları, bu trajik yolculuğa teşvik edenlerin sayısı, onları engellemeye çalışanlardan çok daha fazladır. Din tacirleri de onların yanlarında bulunmuş ve geçtikleri yerlerdeki başka çocukları da 'çaldıkları borularla' bu kutsal savaşa davet etmişlerdir.

   Talihsiz zavallıların, bizzat aileleri tarafından teşvik edildikleri de bilinir. Almanya ve Fransa'da 50 bine yakın çocuğun bu harekete katıldığı anlatılır. O günün koşullarında böyle bir sayının ortaya çıkması akla uygun değildir. Ancak yitip giden çocuk sayısı yine de "binlerle" ifade edilebilir. 

   Haçlıların geçtiği bazı bölgeler ve buralardan alınan çocukların sayısı açıkça tespit edilebilmiştir. Belgeler, Almanya'nın Hameln bölgesinden de 130 çocuğun Haçlı Ordusu'na katıldığını göstermektedir. Hameln Köyü, aynı zamanda Fareli Köyün Kavalcısı masalının geçtiği yerdir!

   Masallar gerçeklerden beslenir. 'Borular çalınarak' çağrı yapılan çocuklar ve Hameln'den alınan 130 çocuk! Çocuklarını kutsal savaşa gitmeleri için teşvik eden ailelerin, vicdan azaplarını bastırabilmek için kendi yarattıkları bir masala sığınmış olmaları muhtemeldir. Bazı masalların tuhaf bir biçimde çocukları tedirgin ettiğini görürsünüz. 'Fareli Köyün Kavalcısı' bunlardan biridir. 

   Yaşları kaç olursa olsun, tüm çocukların kendi meşreplerinde olanlara yapılanları hissettikleri açıktır! (ERK ACARER - BirGün Gazetesi)




Merhaba!      


4 Ekim 2020 Pazar

SANATIN (SANATÇININ) İŞLEVİ VE ÖNEMİ

 



   Uygarlık tarihinin çetelesi, milyon yıl önceki zamanı görece ağır işletirken son evrede bir o kadar hızlanmış izlenimi veriyor. Sözgelimi ortaçağ kışından çıktık diye avunurken beş yüz yıl bile geçmeden teknolojik gelişmişliğe sahip bir ortaçağ karanlığına savrulmanın ortasında bulmadık mı kendimizi? Faşizmin yıkılışına sevinemeden, yeni faşizm olgusuyla burun buruna gelmedik mi?

   Hadi bakalım, sanat ne yapacak, edebiyat ne söyleyecek şimdi?

  Sanatın, edebiyatın yaratıcılığı, "kurma" gücünden kaynaklanıyor. Öyleyse asıl şimdi gereksinim var edebiyata. Öyle ya yazınsal nitelikten ödün vermeden yaşanan gerçekliği kitleye algılatıp yorumlatmak, ortak payda kılmak önemli. İrin gibi yayılan, bütün güzelliklerin üzerin örtüp ölüm kusan kötülüklere karşı kişinin duyarlığını geliştirmekte edebiyatın işlevi göz ardı edilebilir mi? (M. SADIK ASLANKARA - Cumhuriyet Kitap)



***


   Sanat düşünmeyi, eleştirmeyi, yorumlamayı, değerlendirmeyi öğretir insana... Bu değerler hiyerarşisi içinde insan yalnız kendi kişiliğini değil, içinde yaşadığı toplumun da düzeyini geliştirirken bütün bunların bir yaşam biçimine dönüştüreceğini bilir. Bugün yaşadığımız beğeni yozlaşması, çarpık yapılanmalar, demokrasinin yerleşememesinde ve cehaletin yüceltilmesinde sanat eğitiminin eksikliğini görüyoruz. (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)



***



   Tiyatromuzun mimarı Muhsin Ertuğrul ustamızın dediği gibi, kısaca, ""fırın açmayan ülkede insanlar aç kalır, ölür ama tiyatro açmayan ülkede insanlar ruhen aç kalır, birbirini öldürür." Bu nedenle, şiddete eğilimli bir yüzyıldan geçtiğimiz gerçeğini baz alırsak, bunun ne kadar doğru olduğu da ortaya çıkmaktadır. Bir süre sonra insanoğlunun anlamsız bir yokediciye dönüşmesi tehlikesine karşılık yine Muhsin Ertuğrul, insanoğlunu, "hoyratlıktan kurtarıp insanlık düzeyine" çıkarmanın da yolunun tiyatrodan geçtiğini belirtmiştir.

  Ekonomisini düzeltmek isteyen toplumlar, sanatın kalıcılığını bildikleri için sanata, tiyatroya verdikleri değerle yücelmişlerdir. Klasikleşen yapıtlar, adı yüzyıllardır yaşayan yazarlar, efsane oyuncular bunun kanıtıdır.

   Tam tersine yönelen toplumların arkada bırakacağı bir şeyleri yoktur. Sanat toplumlara bir armağan dır. Sanatın yaratıcı gücü dünyaya renk ve anlam katar. Durup düşünecekleri, konuşup paylaşacakları, eleştirip düzeltecekleri bir dünya yaratır onlara... Tanış olma fırsatı verir. " İnsanın olduğu yerde yine insanı kurtaracak olanın insan olduğu" bilincine vardırır. Bu nedenle Peter Brook'un dediği gibi "tiyatro saniyelerle gelişen bir devrimdir." Yaşamın kırılma noktalarını ilham alarak, eskimeden yoluna devam eder... Bizler bugün insanların farkındalığa sahip olması ve empati kurması gereken bir çağdayız.

  Bilgi bir hazinedir ama makineleşen dünyada bilgi teknolojiye kazandırdığı ivme ile insanı geri plana itmektedir. İnsanlığın kurtuluşu bu nedenle onlara sanat yoluyla ekip olmayı, yaptığına inanmayı, becerisinin sınırlarını, unuttuğu değerleri, belleksiz toplumlara hafızasını yeniden yoklamayı, özgün olmanın önemini, hepsinden daha fazla da şişmiş egolarımızdan kurtulup başka insanlarla bu dünyayı paylaştığımız gerçeğini öğretir.   

   Aksi takdirde makineler, robotlar dünyayı ele geçirirken, biz hâlâ ilkel olanla uğraşıp, dünyayı dinin, ekonominin ya da rant peşinde koşan kapitalist sermayenin veyahut da başa geçen iktidarların kurtaracağı sanrısı içinde seyirci iken bu güçler, medya aktörleri yoluyla hikâyemize son noktayı koyarlarken, bizler sadece seyirci olarak kalırız. Şunu bilmeliyiz ki, başka bir dünya yok. Bu yüzden, inadına tiyatro yapan, sanat yoluyla tüm olumsuzluklara direnen başarılı sanatçılarımız sayesinde dünyamızın güzelleşmekte olduğunu bizler biliyoruz ve bildirmek istiyoruz. (Dünya Tiyatrolar Günü 2019 Ulusal Bildirisi)




  MUHSİN ERTUĞRUL & NÂZIM HİKMET



"İnsanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için mücadeleye giren ilerici sanatçılar, hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını, iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler." (NÂZIM HİKMET)  





Merhaba!

27 Eylül 2020 Pazar

CEMAL SÜREYA: ŞAİR

 


  Cemal'in ikinci Papirüs dönemi. İlk dönemde yaprak biçiminde çıkarmıştı dergiyi; bir süre sonra da yayınına ara vermişti. Şimdi İstanbul'da daha kalın, daha doyurucu bir dergi hazırlığındaydı. Birlikte kolları sıvadık. Cağaloğlu'nda Eser Han'da küçük bir oda tuttuk. Evlerden getirilen bir-iki eşyayla döşedik. Yazılar hazırlandı. Dizgiye verilecek. Toplam basım gideri 1500 lira. Ceplerde 50 lira ya var ya yok.

   Bir gün Edip (Cansever) geldi. Çıkarken yerdeki ufacık, eski püskü bir halıya ilişti gözü. "Bu iyi bir şeye benziyor," dedi. Kapalıçarşı'da ortağı Jak'la bir antikacı dükkânı vardı. Halı da satıyorlardı. "Jak'a söyleyeyim, gelip baksın," dedi.

  Yarım saat sonra Jak damladı. Halıya baktı. "Siz bunun üstüne basıyor musunuz?" diye sordu şaşkınlıkla. Halıyı katladı, aldı gitti. Biraz sonra da yardımcıları Hakkı geldi. Elinde 2000 lira. Uzattı: "Halının parası."

   Hayır, ilk sayının parası!

   Cemal, "Halıya teşekkür ilânı koyalım dergiye," dedi. (ÜLKÜ TAMER - Aydınlık) 


 

Fotoğraf: ARA GÜLER


   Cemal Süreya sanatın özellikle de şiirin dünyaya güzellikler sunmak olduğunu en iyi bilen şairlerden biriydi. Nereden mi biliyorum? Yazdığı şiirler dışında deneme, eleştiri ve çevirileriyle de aynı güzellikleri insanlara sunmaya çalışmasından.

   Çok ünlü bir şair olarak başka alanlarda ürün vermesine gerek yoktu Cemal Süreya'nın. Şiirleriyle ülkenin en sevilen şairlerindendi. Başka ülkelerde okunmak, tanınmak gibi istekleri de yoktu; böyle dünyevi başarılara gönül indirecek biri değildi. Kadıköy'de oturmak, haftada bir Cağaloğlu'na inip Gazeteciler Cemiyeti'nde arkadaşlarıyla buluşmak yeterli genişlikte bir dünya sağlıyordu ona. 

   Gazete dergi yazıları yazmak, dergiler yayımlamak onun en heyecan duyduğu işlerdendi. "Kaç dergi çıkardın?" sorusunu "17 dergi batırdım" diye yanıtlamıştı. Kimi için arabasını satmış, kimi için değerli bir kilimi ama hep "batırmış". (TURGAY FİŞEKÇİ - Cumhuriyet Kitap)


***


"Şiir yazanlarla şairleri birbirine karıştırmamak gerekir. Bütün sanatlar gibi şiir sanatı da içtenlik ister."

(AFŞAR TİMUÇİN - Edebiyat Estetiği)




Merhaba!

20 Eylül 2020 Pazar

ZAMANA DAİR - 1


   Ünlü düşünür Aziz Augustinus İtiraflar adlı eserinde zaman nedir sorusuna şöyle yanıt verir:
   "Bunu bana kimse sormasa bile biliyorum ama biri sorarsa nasıl açıklayacağım bilmiyorum."



***



İşte ben hep böyle garip mahzun,
Bir şey beklermişcesine yaşıyorum.
Bazan öyle günlerim oluyor ki, Elâgözlüm,
Ne oldu, nasıl bitti şaşıyorum..
Bazı bilmem, gün nasıl başladığında,
Kayıp kayıp gidiyor dünya bıkkın bakışlarımdan.
Yaşıyorum, yaşıyorum da bitmiyor,
Bir tutam sakız oluyor ağzımda zaman..


TURGUT UYAR
(Fotoğraf: İSA ÇELİK)



***



   "Zaman, tasavvurumuzdaki projelerin gerçekleşmesi için yeterli değildir. Bekleyen biri için ondan daha yavaş, hoşlanan biri için de ondan daha çabuk geçen bir şey yoktur.
   Büyüklüğü ile sonsuzluğa kadar uzanır; küçüklüğü ile sonsuz parçalara bölünebilir. Herkes onu ihmal eder; herkes onun kaybolmasından üzüntü duyar. Gelecek nesillere aktarılmaya layık olan ne varsa, onları karanlıklara gömer ve gerçekten büyük olan hareketleri de yaşatır. İnsanın en kıymetli hazinesi zamandır."










Merhaba!

13 Eylül 2020 Pazar

SANATÇI HALLERİ





ORSON WELLES


   Orson Welles, bir karakış akşamı, söyleşi için davet edildiği salona ulaştığında, salonu ancak onda biri dolu bulmuş karşısında... "Ben..." demiş, "Orson Welles'im... Yazarım, ozanım, besteciyim, ressamım, tiyatro sanatçısıyım, karikatüristim, set dekoratörüyüm, sanat eleştirmeniyim, seslendirme sanatçısıyım, kostüm tasarımcısıyım, öykü yazarıyım, radyo oyunları yazarıyım, prodüktörüm, senaristim, yönetmenim... Karşımda, sizler ne kadar azsınız!" (TARIK DURSUN K. - Geçti Akşam Suları)



***




LUDWIG VAN BEETHOVEN


   Ludwig van Beethoven, Appassionata Sonatı'nı besteledikten sonra bir akşam notaları yanına alıp, kendisine arada bir sınırlı maddi destek sağlayan Prens Lobkowitz'in evine gitmişti. Kötü bir rastlantı, o akşam prensin evinde o sıralarda Viyana'yı işgal etmiş bulunan Fransız ordusunun ileri gelen subayları yemekteydi. Israrları reddedemeyen Beethoven mecbur olmuş, yemek masasına oturmuştu. Fransız subaylar bir süre sonra ondan piyano çalmasını rica ettiler.
 Ne var ki, Beethoven bunu hiç istememişti ve isteği reddetti. Fransız subayların ısrarları giderek tehdide dönüşmekteydi. Sonunda Beethoven kalktı ve oradakilere hiç çekinmeden şu sözleri söyledi:
 "Siz soylular, prensler, prensesler, kontlar, subaylar... Siz öyle doğduğunuz için bu sıfatları taşıyorsunuz. Konumunuz bir rastlantıdan ibaret. Başka bir özelliğiniz yok ve sizden o kadar çok var ki... Ama Ludwig van Beethoven yalnızca bir tane var..."
  Sonra kalkarak çıktı. Ev sahibinin gitmemesi için yaptığı ısrarlı ricalar sonuç vermedi. Beethoven o geceki fırtınalı, yağmurlu havada evine gitmek için bir araba bulmak ümidiyle yürüdü, yürüdü... O sırada elinde bulunan notalar ıslanıp mahvolmuş, bir kısmı uçmuş gitmişti. Besteci daha sonra sonatı yeniden notaya alacaktı. (LEVENT ÖZÜBEK - soL GAZETE)  



***



Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım. 

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir..

Üstü kalsın..



CEMAL SÜREYA


   59 yaşında koskoca Darphane Müdürü ve Maliye Müfettişi öldü. O yıllardaki moda deyişle, bir dikili ağacı bile yoktu.
    O şimdi bir yerlerden övünüyordur bunun için.
    Cemal Süreya'yı sevmekle güzel bir sevinç yaşayabilir insan okurken. Biz tanırken o sevinci yaşadık.
    Son şiirinin adı "Üstü Kalsın". Sanki son yudumda bir ders verirmiş gibi...
  "Üstü Kalsın" diye bir şiir yazarsan, çok geçmeden ölmeyi bilmek gerekir. Yok, eğer ölmez de yaşamayı sürdürürsen, madara olursun. (NECATİ TOSUNER - BirGün Gazetesi)



***



ATAOL BEHRAMOĞLU'dan
TARIK AKAN'a

Onu bir şeye benzet deseler
Derdim ki farksızdı yanardağdan
Dışardan sakin, dingin, suskun
İçi ateşle dolup taşan




TARIK AKAN


   Benim için ağır bir kayıptı, hep eksikliğini hissettim ve hissedeceğim. Tarık Akan iyi bir oyuncu ve iyi bir insandı. Bazı insanlar önemlidir ama hiç değerli değildir, Tarık ise hem önemli hem de değerliydi. İlke adamıydı, düşüncelerinin arkasında durmayı bildi. Tarık'ın unutulduğunu zannedenler cenazesinde şaşkınlığa uğradılar. Unutulmaz böyle insanlar... (MÜJDAT GEZEN - Cumhuriyet Gazetesi) 



***



"Sanatçının büyüklüğü, sahneye çıkarken değil, sahneden inerken anlaşılır."


AYDIN BOYSAN







Merhaba!

6 Eylül 2020 Pazar

BUDALA İNSAN BUDALA






   "Bak şu güneşe, herkese eşit veriyor ışığını. Yalnız çalışana daha çok veriyor. Çünkü çalışan insan o ışıktan daha çok yararlanıyor. Bak biz çapaladık bağımızı. Güneş toprağın içine değin sızar, oradaki canlıları, toprağın daha verimli olması için çalıştırır. 
   Yalnız güneş mi? Rüzgâra bak. Her bağa eşit eser. Toprağın yüzünü kurutur, ağaçların havasını çoğaltır. Kimseye haksızlık etmez. Estiği zaman o hepimizindir." (HİDAYET KARAKUŞ - Anne Beni Bekleme)


***




   Wakan-Tanka, Kızılderili dilinde 'Büyük Sır' anlamına geliyormuş.
   Minicik bir kitap, bu ad altında Kızılderili deyişlerini toplamış. Şöyle başlıyor:
   "Bildiğimiz tek şey, dünyanın insana ait olduğu değil, insanın dünyaya ait olduğudur."
   'Büyük Sır' şöyle bitiyor:
   "Toprak yaratıldığında üzerinde sınır çizgileri yoktu, onu bölmek insanlara düşmez."


***




   Savaşla şiddetin, açla açıkta kalanın son bulduğu, başta kadın-çocuk, genç, yaşlı herkesin özgürce yaşayıp kendini gerçekleştirdiği, doğayla uyumlu, adaletli bir yaşamın kurulduğu dünyaya dönük özlem her geçen gün artıyor. (M. SADIK ASLANKARA - Cumhuriyet Kitap)


***


   Günümüz insanı, önce para, sonra daha fazla mülk, daha çok şatafat, üstüne mümkünse iyi bir koltuk, eğer uygunsa bir de daha çok şöhret için, kendi ruhundan o kadar çok şey veriyor ki.
   Anlatması zor. Alman filozof Schopenhauer'ın yıllar önce söyledikleri, insanlığın değişmeyen aynasında, bu nedenle hâlâ tazeliğini koruyor:
   "Dışarıdan bir şeyler kazanabilmek için, içeriden bir şeyler yitirmek, yani şan şöhret, mevki, ün kazanmak için, huzurunu, boş zamanını ve bağımsızlığını bütünüyle ya da önemli ölçüde feda etmek büyük bir budalalıktır."
  Hırslarının peşinden koşan insanoğlu, bir yanıyla ne çok masum ve insansa; diğer yanıyla ise değişmeyen, uyanmayan, anlamayan, algılamayan bir budala.
    İnsan, doğanın sesini anlamaktan, çok derinlerde bir yerde; örneğin bir sonbahar yaprağının ağaçlardan kopuşunu izlerken, bir derenin akışını dinlerken, onu hissetmekten ne çok uzaklaştı. Oysa serin rüzgârların eşliğinde toprağa dokunmak, ağaçların, bitkilerin sesini dinlemek, doğayla bütünleşmek, onun bir parçası, ondan bir parça olduğunu hissetmek, hep iyi gelir insana. Günümüzde çoğu zaman kendini kötü hisseden insana. Doğanın zekâsında acı yoktur çünkü. Her şey öylesine uyumlu, öylesine mükemmel ki, insan aysbergin altına bakınca, şaşırır kalır. Ama dünyanın aklını da anlamak gerekir. Çünkü Schopenhauer'ın dediği gibi:
    "Aklı olmayana, dünyanın tüm aklının bir yararı dokunmaz." (ÜNAL ERSÖZLÜ - Yeryüzü Misafiri)





Merhaba!



30 Ağustos 2020 Pazar

BİR HAYAT: ABİDİN DİNO







   Ressam Abidin Dino, 1934 yılında İstanbul'da karşılaştığı Mustafa Kemal Atatürk'ün bir portresini çizer karakalem... Resmi beğenen Atatürk, Dino'nun isteği üzerine imzalar...
   Nâzım sorar ya;
  "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" diye...
   Bence yapmıştır!..


SUNAY AKIN



***



   Yurtta giderek ağırlaşan baskı ortamı, yaşam koşullarının elverişsizliği nedeniyle dışarı çıkan Abidin Dino önce İtalya'ya, daha sonra Fransa'ya geçerek buraya yerleşti. Dönemin Paris'i sanatçılar açısından tam bir platform gibiydi. Fikret Mualla, Avni Arbaş, Picasso, Meyerhold, Tristan Tzara ve Yves Montand gibi çok sayıda sanatçıyla tanışma, onların oluşturduğu sanat havasını soluma olanağına kavuştu. Kendisinden sonra gönderilmek için gümrüklere teslim edilen seramikleri ise asla yurt dışına çıkamadı. Çünkü seramikler üzerine atılmış "Abidin" imzasına gizlenmiş orak-çekiç resmi "uyanık" görevlilerin dikkatinden kaçmamıştı. Bu nedenle böyle bir propagandaya alet edilmemeleri için seramikler kırılarak yok edildi. Paris'e gittiğinde bu kötü olayı duyan Picasso Abidin'e, "Hadi, gel başka seramikler yap. Vallauris'de benimle pek o kadar sıkıntın olmaz" diyecektir. (A. CELAL BİNZET - Aydınlık Gazetesi)

  



***



   7 Aralık 1993'ün sabahı John Berger, Abidin Dino'nun ölüm haberini alınca:
  "Bu sefer ağladım. Hem de köpek gibi. Soluğum kesilircesine. Acı hayvani bir duygudur... Çoğu zaman soylu bir insanın ölümünden sonra bir ışık söndü derler. Basmakalıp bir söz, ama ölümden sonraki alacakaranlık daha iyi anlatılabilir mi? Gördüğüm beyaz kağıt kömür rengini almıştı. Siyah ve kömür yokluğun rengidir." (JOHN BERGER - Portreler)


ABİDİN DİNO & JOHN BERGER









Merhaba!