15 Eylül 2019 Pazar

MUTLULUK NEREDE?




   ... belki de güneşin ışığındadır. Bir buğday tanesinde, insan gücünde, çalışma imkânında veya istirahattedir. O her şeydedir. Ve biz insanlar onun bir zerresini ele geçirdik mi, onun tamamını bulduğumuzu zanneder ve kısa bir zaman sonra yanıldığımızı anlarız. Mutluluk hayatın kendisindedir, onun bir unsuru değil, mutluluk hayatın ta kendisidir. Bütün zerrelerinin birbirini tedirgin etmeden birleştikleri bir ahenktir ve hayat işte bu ahenk olmalıdır. Mutluluk bölünmez bir bütündür. Eğer siz mutlu değilseniz, ben mutlu olamam. Başkalarının mutlu olmadığı bir dünyada tek kişi mutlu olamaz.  



SUAT DERVİŞ
(Ankara Mahpusu)



***



   HAFİZE ÇINAR GÜNER (Cumhuriyet Kitap):

   Aziz, Gaziantep'in Suriye sınırına yakın küçük bir köyde anası, ninesi, köpeği Boğar ile birlikte yaşayıp giderken birden kendini taşı toprağı altın denilen İstanbul'da bulur. Savaş sınıra dayandığından beri, köylerinde komşularının malları yağmalanmakta, korku köyün daracık sokaklarında kol gezmektedir. Aziz'in babası o daha bebekken askerde hayatını kaybetmiştir. Annesi de bir tanecik oğlunu adına savaş dedikleri, ölenleri de şehit mertebesine yerleştirdikleri bu yıkımdan korumak istemiş olacak ki her şeyi geride bırakmayı ve hiç görmediği büyük şehre göç ederek oğlunun amcasının evinde bir sığıntı gibi yaşamayı göze alır. Ancak bu zalim şehirde ekmek aslanın ağzındadır. O da her mücadeleci kadın gibi boş durmaz. Evlere temizliğe gider, oğlunun okula devam etmesini sağlamaya çalışır. Aziz okulu da okumayı da çok sever. Ancak amcasına yük olmamak, cep harçlığını çıkarmak için metroda mendil satar. Her gün çıktığı şehrin gri, pis sokaklarına bir türlü alışamaz...
   Oysa ki hiç de zor değil hayat. Kitabın kahramanı Aziz de biliyor bunu. Zaten bu zalim şehirde tüm şaşkınlığı da bu yüzden ya. Onun geldiği yerde derelerin çağladığını, sütleğenler ve papatyalar açtığını, başakların rüzgârda savrulduğunu, davarların otlağa yayıldığını, insanların tarlada soğan ve biber ektiğini, çocukların kahkahalarının vadi rüzgârlarına karıştığını okuyoruz. Mutlu muyuz diye sormuyor Aziz'in geldiği yerdekiler, sadece yaşıyorlar. Şehirde ise mutlu olmak için hep bir şeye ihtiyacı var insanların: Güce ve paraya ama o da yetmiyor işte, daha daha fazlasını istiyor insan! Sebepsiz yere mutlu olmayı bilen Aziz'in de zamanla gözü panolardaki rengârenk spor ayakkabılarına, kahkaha atan bakımlı insanlara, denizde top oynayan çocuklara, iştah açıcı gofret reklamlarına takılıyor. Yazar, tüm bu panoların başında MUTLULUK yazıyor koca harflerle, diyor. Mutlu olmanın dayatılan bu formülü küçücük bir çocuk olan Aziz'in de kafasını haliyle karıştırıyor...


FÜSUN ÇETİNEL
(Küçük Pis Yeşil Böcek)



***



   Geçmişin karabasanlarını, geleceğin mutlu düşlerine dönüştürmek değil midir yazarın, sanatçının görevi? Edebiyatın, sanatın işlevi bu değil mi? İnsanların kendi yarattıkları uygarlığın bütün zenginlikleriyle güzelliklerinden eşit pay alması/alabilmesidir aslolan. Edebiyatın sanatın gerçeği, barış içinde birarada yaşanacak dünyadaki bu paylaşımda yatar.


ADNAN ÖZYALÇINER
(Söyleşi: NAZMİ BAYRI-Cumhuriyet Kitap)









Merhaba!

    


8 Eylül 2019 Pazar

"AYDIN OLMAK" ÜZERİNE





Resim: EROL DERAN




   O yıllarda, Rumeli Hisarı'ndaki meşhur Ali Baba'nın kahvesinde takılanlara yılkı entelektüelleri diyordum ben. Bazıları dışında kıyıya gelmezlerdi. Çünkü kıyıda zorluk vardır. Denize bakmak bile bir zorluktur. Onlar denizi mavi, yeşil görürdü, ben kırmızı görürdüm belki. Saat dörde yirmi kala karşı yakaya güneş vurduğunda, yalıların bütün pencereleri bakırla kaplanmış gibi olurdu. Onu göremezlerdi. Nokta Dergisi'nin bulmacasını çözer, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okurlardı. Her masada dört tane vardı o kitaptan. Yolun deniz tarafından değil, duvar tarafından, duvara hipotenüs, omuz vererek yürürlerdi. Neden? Çünkü dayanak lazım. Ama kıyıda dayanak yoktur. Küt diye düşersin suya. Bunlar folkloru bile yalnız oynayamazlar. Yalnız oynamak yürek ister. Birey olmak ister. Efeler gibi, folklorunu yalnız oynayacaksın. Kol kola girdiğin zaman ne anlamı var? Folklorunu yalnız oynayan ayakta kalır hayatta...


VECDİ ÇIRACIOĞLU
(gazeteduvar.com.tr)



***



Kahveler, sinemalar dolusu insan
Caddeler, sokaklar boyu dedikodu
Tavşanlar gibi korkak, tilkiler gibi kurnaz
Aydınlar istemiyorum.


FETHİ SAVAŞÇI
(Duvarcı Hasan Usta)



***




İSMAİL HAKKI TONGUÇ


   "Konuşan o değil, tarladan henüz dönmüş, ayağından çarığını çıkarmadan, sırtının teri kurumadan, topraklı elleri, kavruk yüzleriyle karşımıza dikilmiş babalarımızdı sanki. Sesi tarihin derinliklerinden geliyordu. Kıtlık, kuraklık yıllarını, bozkırları, yüzyıllarca çiğnenmiş hakları, ezginliği dile getiriyordu. Onu dinledikçe, kafamızdaki bulanıklık açılıyor, yeni sulara eriyordu aklımız. Halkın sırtından okuyup, iyi yiyip, güzel giyinmek, bir kendimizi kurtarmak, utanılacak bir bencillikti. Otuzuna basmadan insanlarımızın beli bükülür, dişleri dökülürken, et, tat yüzü görmeden gözleri sönüp giderken, muayenehanesinde müşteri bekleyen bir doktor olmak, yüksek paralarla dava kovalayan bir avukat olmak, saray gibi yapılarda, kürsülerde yüksek yüksek konuşmak, küpünü kesesini doldurmak. Bir terslik vardı bunda, katılamazdık bu kervana. Önemli olan, tümümüzü insanca yaşamaya kavuşturmak, bunun yollarını araştırmak, adamlarını yetiştirmek, savaşını vermekti. Aymıştık. Şimdi İdrisdağı'ndan birer sırt taş getirilecek dense hazırdık. Yaşadığımız sürece bu sesi unutamazdık. Bozkır gecesinde sigarasının birini söndürüp birini yakarak Tonguç Baba konuşuyordu." 


MEHMET BAŞARAN



***



Herifçioğlu Sen Mişel'de koyuvermiş sakalı
Neylesin Bizim Köy'ü, nitsin Mahmut Makal'ı
Esmeri, sarışını, kumralı, kuzguni karası
Cebinde dört dilberin numarası
Bir elinde telefon, bir elinde kesesi
Uyyy!.. Yesun oni nenesi, yesun oni nenesi.


BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU



***






   "Temel mesele, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve kaderin büyük terazisine koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir. Ah boşver, insanın nasıl insan olabileceğiyle ilgili herhangi bir reçete bilmiyorum, yalnızca insanın ne zaman insan olduğunu biliyorum. Birlikte birkaç saatliğine Südende çayırlarında gezinti yaparken ve buğdayların üstüne kızıl akşam güneşi düştüğünde, sen de bunu hep bilirdin. Tüm çirkinliklere rağmen dünya ne kadar güzel ve inan, zayıf karakterliler ve korkaklar olmasaydı, daha da güzel olurdu." 


ROSA LUXEMBURG









Merhaba! 

1 Eylül 2019 Pazar

ANNE FRANK'IN HATIRA DEFTERİ - (SAVAŞA DAİR-5)




   

   Anne, 12 Haziran 1929'da Almanya'nın Frankfurt şehrinde Edith ve Otto'nun kızları olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona Annelies Marie Frank adını verdi. Annesi, babası ve ablası Margot ile Frankfurt'ta bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Babası Otto, bir banka görevlisiydi. 1929'da yaşanan büyük buhrandan sonra babasının işleri kötüye gitmeye başlamıştı.
   Naziler, 1933'te iktidara gelmişti. Otto, işlerinin de kötüye gitmesi sebebiyle, iş bağlantılarının olduğu Hollanda'nın Amsterdam şehrine gitmenin yollarını aramaya başladı. Önce baba, ardından da ailesi gitti. Ancak bir süre sonra Adolf Hitler Hollanda'ya da girdi ve buradaki Yahudilere de Almanya'dakiler gibi kısıtlamalar getirildi.

   Artık tehlike daha yakındaydı; onların da kapısını çalmıştı. Ailecek İsviçre'ye kaçtıklarını bildiren bir not bırakarak ortalıktan kayboldular. Ancak pek uzakta değillerdi. Otto'nun Prinsengracht'taki ofisinin gizli bölmesinde saklanmaya başlamışlardı. Yakın dost oldukları dört kişiyle beraber bir hapis hayatı başladı. Onların dış dünya ile bağlantısını sağlayan Otto'nun sekreteri Miep Gies idi.
   İşte Anne yazmaya bu küçük yaşam alanında başladı. On üçüncü yaş gününde ona hediye edilen ajandayı bir günlük olarak kullanmaya başlamıştı.



   Anne ve ailesini Ağustos 1944'te birileri ihbar etti. İhbarcının kim olduğu asla öğrenilemedi. Ailenin her bir üyesi başka kamplara gönderildi.
    Anne, gönderildiği Polonya'daki Auschwitz kampında, çocukluk arkadaşı Nanette ile karşılaştı. Kıyafetlerinin hepsi bitlendiği için Anne'nin üzerinde sadece bir battaniye vardı. Bir deri bir kemik kalmıştı. Anne, Nanette'ye hayatı saklanarak yaşamanın ne kadar zor olduğundan bahsediyordu. Günlüğünü de anlattı arkadaşına. Savaş bittiğinde bu günlüğü yazacağı kitap için kullanacağına inanıyordu...
   Anne'nin çok hayali vardı. Yaşadığı ne varsa bundan bir kitap çıkacaktı. Yeniden ailesine kavuşma umudunu ise, asla kaybedemezdi. Bunu kocaman gülümsemesi ile perçinliyordu. Hayata hep gülümsüyordu. O gülen yüzüyle, özünde mutluluğu keşfetmiş bir çocuktu; savaşa rağmen...
   Ancak zayıflayan bedeni buna izin vermeyecekti. Tifüse yakalanmıştı ve savaşın son bulmasına iki ay kala, Şubat 1945'te yaşamını yitirdi.
   Küçücük kalmış bedeninde, incecik parmaklarıyla yazmaktan hiç vazgeçmediği günlüğünü bıraktı geriye. Anne'nin yaşamı, ruhu yaş almış bir çocuk olarak son bulmuştu.
   Anne'nin incelikle dokuduğu günlüğü babasına ulaştı. Babası Kızıl Ordu'nun gelmesiyle kamptan kurtulmuştu. Kızının günlüğünü defalarca okudu. Daha sonra Nanette ile tanıştı. Kızının günlüğünü yayımlamayı düşünüyordu. Ve günlük, savaşın ardından, 1947'de "Anne Frank'ın Hatıra Defteri" adıyla kitap haline getirildi.
   Kitap, 30 milyondan fazla sattı ve 67 dile çevrildi. Hatta bazı ülkelerde müfredat kitapları listesine alındı.
   Anne, acıyı günlüğün bir yerinde şöyle anlatıyordu:
   "Böylesi zamanlarda yaşamak zordur; içimizdeki idealler, hayaller ve umutlar yaşamın acımasız gerçekleri yüzünden paramparça olur... Hayatımı kaos, acı çekme ve ölüm üzerine kurmam mümkün değil. Dünyanın yavaş yavaş vahşete büründüğünü görüyorum; bir gün bizi de yok edecek olan fırtınanın sesini duyuyorum; milyonlarca insanın acı çekişini hissediyorum." (DAMLA KARAKUŞ - Biyografi Ansiklopedisi, www.ensonhaber. com)








    

Sonra savaş, tanklar, mitralyözler, süngüler
Anne Frank üşüyor, Anne Frank korkuyor
Çocuk dudaklarında, yarım kaldı türküler.

Kaçmak, saklanmak boşuna, ergeç bulacaklar
Çökecek üstümüze utancı, rezil bir ânın
Ve Anne Frank ölecek, değeri kalmayacak dünyanın.


ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN









   Merhaba!

25 Ağustos 2019 Pazar

ŞAİR BABA VE BALABAN




"resmini yaparken de gördüm balaban'ı ben
resminin konusunu yaşarken de"

HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL
(Balabanca Bir Övgü)







   "O öğretiyordu, ben öğreniyordum. Ama çizdiklerim bir türlü resim, tablo olmuyordu. 'Neden' diye sordum Şair Babama."
    Yaptıklarının resim olması için, çırağın usta olması için, ekonomi-politik, sosyoloji, felsefe öğrenmesi gerekiyordu. Onları da öğretti Şair Baba.
   "Şair Babamla ikimiz buluşmadan önce, el yordamı ile arıyordum kendimi karanlıkta... İlkin onu buldu ellerim. O da alıp koydu beni kendi yerime."
   Köyünde, tarlada çalışan, öküz güden bir çocukken bilirdi ki "Çiçeğin rengi ve biçimi toprağından, ikliminden, doğasından gelir..."
   Nâzım Hikmet Okulu'ndan mezun olunca da "tıpkı, çiçeğin rengi, biçimi gibi; sanatçının eserinin de toplumdan, halkının yaşantısından, doğasından tohumlandığını ve geliştiğini" hiç ama hiç unutmadı. (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)



***



    ..."Şair Baba ve Damdakiler" adlı anlatısını okuduğumda gencecik bir üniversite öğrencisiydim, bu kitabı mutlaka tiyatro oyunu olarak sahneye uyarlamalıyım ve bunu mutlaka zengin olanaklarıyla Devlet Tiyatroları oynamalı diye düşünüyordum. 
   Çok zaman geçti ama düşüme kavuştum. Galada, saklıca balkondan izliyordum. Balaban coşkun alkışlarla sahneye davet edildiğinde, içimi titreten nice şey... Onu izliyordum, onun yatağına sığmayan 'meşe seli' coşkusunu, şehvetle ve şarapnel gibi kullandığı cümlelerini. Sevincini... Ve Şair Baba'ya özlemini. Öyle bir "Şair Baba" deyişi vardır ki, sözcüklerle bir insana sarılmak ne demek öğrenirdiniz. Balaban cezaevine ayıngacılıktan düştü, sonra da cinayetten.
   Şair Baba bir katilden Türkiye'nin en usta, en coşkulu halk sanatçılarından birini, ressam İbrahim Balaban'ı yarattı. İbrahim Balaban da "Şair Baba"sına borcunu hiç unutmadı.
   Şair Baba fırçalarını, boyalarını, en güzel şiirlerinden ikisini ona vermişti.
  "Bundan sonra Türk milletinin resmini sen yapacaksın!" Vazifesini bir de! İbram koğuşundakilere bakmıştı, avluda volta atanlara, demirli pencereden Bursa şehrine, öteki öteki şehirlere. "Bu kadar çok mu?" diye sorabilmişti ancak.
  O kadar çoktu ve o da çok yaptı. O resimler tuvallere, koleksiyonlara, hatta müzelere sığmaz. Taşar renkler Balaban'ın tablolarından. İnsanların el ayaları ışır, alınları ışır, gözleri...
   Tarlalar, başaklar, zenginlik ve yoksulluk ışır; pulluk, karasaban, bayrak, kayık, kelepçe ışır... (HALDUN ÇUBUKÇU - BirGün Gazetesi) 




İBRAHİM BALABAN
"Bahar"




İBRAHİM BALABAN'IN "BAHAR TABLOSU" ÜSTÜNE SÖYLENMİŞTİR

İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban'ın.
İşte şafak vakti, Mayıs ayındayız.
İşte aydınlık:
akıllı, cesur, taze, diri, insafsız.
İşte bulut:
kaymak gibi lüle lüle.
İşte dağlar:
hem de mavi, hem de serin.
İşte sabah seyranı tilkilerin:
uzun kuyruklarında ışık,
sivri burunlarında telâşları...
İşte seyreyle gözüm:
işte karnı aç
tüyleri diken diken
ağzı kırmızı
işte dağ başında kurdun biri.
Kendinde hiç duymadın mı sen
aç kurdun öfkesini sabah vakitleri?

.........
.........
.........

Ellerim, ellerim dokunun, okşayın, avuçlayın.
İşte anamın sütü, karımın eti, gülüşü çocuğumun.
İşte sürülen toprak...
İşte seyreyle gözüm, işte insan:
dağın, taşın, kurdun, kuşun efendisi,
işte çarıkları,
işte poturunda yamalar,
işte karasaban,
işte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarıyla öküzleri...


NÂZIM HİKMET
(Resim: JAK İHMALYAN)








Merhaba!

18 Ağustos 2019 Pazar

ŞİİR ASİDİR, BOYUN EĞMEZ!




   Karl Marx söyler: "Kapitalist üretim, düşünceye ilişkin bazı üretim dallarının bütününe, özellikle sanata ve şiire düşmandır."
    Kapitalizm de toplumsal gelişimin ileri bir aşaması olduğuna göre, belli bir düzeye kadar sanat verimlerini kendince değerlendirecektir:
   Paris'te çıkan Arts dergisinin sahipleri aynı zamanda ordaki büyük resim galerilerinin de sahipleridirler; Arts dergisinin beş on yıllık planları vardır; bu planlar, depoları dolduran tabloların sürüm planlarıyla uyumlu olarak hazırlanmıştır. Diyelim, Arts dergisinde çıkan yazılar genellikle izlenimci okulu tutacaktır bu beş on yıllık süre içinde, daha çok o okulu eleştirecek, onu öncelikli kılacaktır resimsever görünen alıcının (Amerikalı turistin, fabrikatörün, evine mobilya alır gibi tablo alan zengin kişinin) gözünde; çünkü izlenimci nitelikteki tabloları çok önceden depo etmiş bulunmaktadır; şimdi de başka başka nitelikteki resim ürünlerini ucuz ucuz alıp deposuna atmaktadır; yarın depodaki izlenimci tablolar bittikten sonra, bu kez, bu yenileri üne erdirmeye çalışacak, çok kazançlı bir şekilde bunları elden çıkarmanın yollarını arayacaktır.
   Resim, mobilya olarak da kullanılabiliyor; roman vakit öldürmek için de okunabiliyor; şiir ise kendi akışı dışında, yararlanılabilecek bir nitelik taşımayan bir sanat. Asi bir sanat. Bu yüzden, para-mal-para düzenine pek giremiyor, kapitalist üretimin çarkında "başka bir özel planda" görünerek devinemiyor. Kapitalist üretim de kendisine elverişli gelmeyen bu uğraş alanını kovuyor, gerilere itiyor. Yarattığı hayat biçimleri içinde bir yer vermek istemiyor ona...



CEMAL SÜREYA
(Şapkam Dolu Çiçekle)








Kendisi de dahil hayata itirazdır.
Kendisine de karşıdır, itirazına da...
Savaşa karşı, ama kavganın yanında.
Barışa, özgürlüğe, vicdana taraftır.
Yolsuzluk, rüşvet yoktur defterinde.
Var oluşu baş eğmeyi reddinde.
Montaj, dublaj, kumpas bilmez.
Yazıldığı gibi yaşar anadilinde.
Edebiyatın isyankâr edepsizi,
Dünya halklarının ortak sesidir.
Düş ve gerçek, aşk ve kara sevda
Bir de kendisi dışında her şeydir.
Şiir, şiirden başka bir şey değildir.


 REFİK DURBAŞ
(21 Mart 2014 Dünya Şiir Günü Bildirisi)









   "Şiirin neden edebiyatın ana kaynağı sayıldığı kolayca anlaşılıyor: Hile, yalan, kaçamak kaldırmıyor şiir; dikişleri hemen görünüyor; sığındığı dünya görüşü de onu elinden tutmaya yeltenmiyor..."


TOMRİS UYAR









Merhaba!

  

11 Ağustos 2019 Pazar

GÜLMECE




"İnsan güldüğü kadar insandır."


MOLIERE



***






   "Bu iki özellik, gülmek ve düşünmek herhalde birbirinden bağımsız değildir. Einstein'ın dil çıkaran fotoğrafında görüldüğü gibi zekâ güler. Bunların yasaklanmış olmasının bedelini çok ağır ödüyoruz. Metotlu düşünce olmadığında, gülmek günah sayıldıkça, uygarlıktan ayrı düşüyorsun; insani gelişmelerden, güzel yaşamaktan, hayatı anlamaktan uzak düşüyorsun."


ZÜLFÜ LİVANELİ - Livaneli'nin Penceresinden
(Fotoğraf: LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN)



***



   ...Aziz Nesin'i küçük düşürmek isteyenler, çeşitli sözcük oyunlarına başvururdu. Örneğin şöyle diyenler vardı: 
   "Siz de ağzınıza geleni söylüyorsunuz!"
    Aziz Nesin o sözün altında kalacak adam mı? Yanıtına bakınız:
   "Ağzıma geleni değil, aklıma geleni söylüyorum." (NUSRET ERTÜRK - Cumhuriyet Gazetesi)


AZİZ NESİN



***



   Hüseyin Siret, bir manzumesini Yahya Kemal'e okumuş ve:
   "Rehgüzarında bir garib horoz
   Eyliyordu benimle istihza"
   diye bitirmiş şiirini. "Nasıl buldunuz?" diye sorunca, Yahya Kemal: "Horozun hakkı var!" diye cevap vermiş.


YAHYA KEMAL
(Karikatür: KOZMA TOGO / Karikatür Dergisi-1946)



***



   Muammer Karaca günlük yaşamında da esprileriyle tanınan biriydi. Çok az bilinen bir esprisi vardır: Göbeğiyle ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı ile yakışıklı ve ince yapılı olan Muammer Karaca bir gün yolda karşılaşırlar. Yahya Kemal, Karaca'ya takılır:
   "Muammer Bey, sizi gören memlekette kıtlık var sanacak."
   Karaca hemen cevabı yapıştırır:
   "Yahya Efendi, sizi gören de kıtlığın sebebini anlayacak."


MUAMMER KARACA



***



   İlk kitap fuarı İstanbul'un orta yerinde Tepebaşı'nda açılmıştı. İki salondan ibaret fuarda her yeri gezip dolaşmak mümkün olabiliyordu. Yazarların önünde imza kuyrukları uzayıp giderdi. Aynı gün hem Aziz Nesin'i hem de Rıfat Ilgaz'ı görüp konuşmak ve kitap imzalatmak mümkün olabiliyordu. Hangisinin imza kuyruğunun daha uzun olduğu karşılıklı bilgi akışıyla kışkırtılırdı!
   Uzun kuyruklara ilişkin en şaşkın hikâye yine iki büyük bir küçük usta arasında yaşanmıştı. O yılların yeni ünlenen mizah ustası Metin Üstündağ fuara gelişi sırasında Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz kuyruklarını görüp, uyanıklık ederek en kısa olan üçüncü kuyruğa giriyor. Diğer iki kuyruk eriyerek ilerlerken Metin'in girdiği üçüncü kuyrukta hiç kımıldama olmuyor. Aradan bir saat geçiyor. Metin Üstündağ'ın kitabevi editörü geliyor: 
   "Ne yapıyorsun burada?"
   "Aziz Abi ile Rıfat Abi'ye kitap imzalatıp kendi standıma geçeceğim. Ama bu kuyruk hiç ilerlemiyor. Hatta giderek uzuyor..."
   "Ulan salak bu kuyruk, senin imza kuyruğun!"
   Metin Üstündağ kendi hayran kitlesinin boyutlarını böylece öğrenmiş oluyor. (NAZIM ALPMAN - BirGün Gazetesi)


METİN ÜSTÜNDAĞ



***



   Mark Twain, "Mizah müthiş bir şeydir, kurtarıcıdır. Ortaya çıktığı anda ne üzüntü kalır, ne öfke" demişti. Ama mizahın en hoş yanlarından biri de, insanın kendi kendini alaya almasıdır. İnsan, kendi kendisiyle dalga geçemiyorsa, beş para etmez... 


CELAL ÜSTER
(Cumhuriyet Gazetesi)











Merhaba!
  
   
   

4 Ağustos 2019 Pazar

ACİL SOSYALİZM - 2




"Biz insanlar zulüm gibi doğaya ters bir şeyi insanın icat etmiş olmasını kabul etmekten aciziz."


JOSE SARAMAGO






   ...İnsan dışındaki canlı dünyasında cana kıymanın tek nedeni, beslenme gereksinimi, yanı sıra da kendini, ya da türünü korumak için savunmadır. İnsan ise her türlü nedenle cinayet işleyebiliyor. Nedensiz, ya da sadistçe güdülerle de cana kıyabiliyor. İnsan dışındaki canlı dünyasında işkence yoktur. İşkence gibi görülen kimi uygulamalar yine beslenme gereksinimiyle ilgili uygulanan kimi yöntemlerdir. İnsan, kendi soyuna, yanı sıra da başka canlılara işkence uygulayan tek canlı türüdür. Sadece bu iki kötü özellik bile, insanı bütün öteki canlılardan köklü biçimde ayırıyor. Doğa kendi düzeni içinde yaşamını sürdürürken, insan soyu bu sürece de müdahale ediyor. İklimleri bozuyor, hem bitki hem hayvan dünyasında türleri değiştiriyor, canlı ve cansız doğanın yasalarını, işleyişini, doğallığını altüst ediyor.
   Evren insan türü olmadan da vardı. Doğa da insan türü ortaya çıkmadan önce vardı, varlığını sürdürmekteydi. Doğa kendi yaralarını kendisi iyileştirecek yetenektedir. İnsan ise kendi türüyle birlikte doğayı da yok eden ve giderek bu yok edişte bugün hiçbir canlı türünün sahip olmadığı ve olamayacağı olanaklara sahip tek canlı türüdür. Hem kendisi, hem canlı ve cansız bütün varoluş için en tehlikeli, hatta tek tehlikeli canlı türü, insan dediğimiz bu türdür.
     İnsan hiç var olmasa, bu canlı türü ortaya hiç çıkmamış olsa, canlı cansız doğa ve bütün bir evren ne kaybederdi?
     Belki hiçbir şey...
   Bütün bir insanlık tarihindeki ve günümüzdeki akıl almaz, tüyler ürpertici kötülükleri, alçaklıkları, zalimlikleri bir arada düşündüğümde, insan dediğimiz ve benim de bir mensubu olduğum bu türe inancım, güvenim, sevgim, en temellerinden sarsılıyor. Bilimde, kültürde, sanatta ulaşılmış olan bütün üstün başarılara karşın kötülük, insanın kimliğinde ilaçlara göre şekil değiştirerek, yeni kimliklere bürünerek yaşamaya devam eden alt edilemez bir mikrop gibi varlığını sürdürüyor. İyilik, merhamet, özveri, kötülüğe karşı başarılar kazansa da onun bütünüyle üstesinden gelemiyor. İnsan, hem kendisinin, hem canlı cansız varlıklarıyla doğanın, hem üzerinde var olduğu gezegenin en korkulur düşmanı olarak, kendini beğenmişliğin zirvelerinde var olmaya devam ediyor.
    Bu böyle nereye kadar sürer, belli değil...  


ATAOL BEHRAMOĞLU
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



   "Avrupa kavruluyor" haberlerini okuduğumuz şu günlerde, iki hafta önce Avrupa'da bir doğa bilimciden dinlediğim dehşet senaryosunu anımsıyorum: "Siz yırtabilirsiniz, biz yırtabiliriz ama çocuklarımızın çocuklarının, şimdi doğacak çocukların bir geleceği yok. Yıllardır bu konuda araştırmalar yapıyoruz. Bu gidişle 50 yıl sonra dünya kendisini yok edecek. 2-3 derecelik bir ısınma sonucu yok olacağız. Hadi hesaplarımızda hatalar yapmış olalım, 50 değilse 75 yıl sonra, ama kaçınılmaz!"
   Bu dehşet senaryosu, bilim insanının ağzından araştırma konusu hakkında yaptığı soğukkanlı bir değerlendirme olarak dökülüyor: "Dünya bu zamana kadar birçok türün yok olduğu 5 büyük kitlesel tükenme (mass extinction) yaşadı. Bazen büyük bir meteor çarpmasıyla, bazen farklı nedenlerle. Şimdi 6'ıncısını yaşıyoruz; yalnız bunun öncekilerden farkı, insanın kendi elleriyle kendini yok etmesi olacak. Şimdiye kadar dünyada yaşamış türlerin yüzde 90'ı yok oldu, ama onlar kendi kendilerini yok etmediler."
   İnsanın kendi eliyle kendini yok etmesi, "küresel ısınma"?
   Durum, böyle faili genelleştirip muğlaklaştırılacak bir durum değil. 
  İnsanlığı intihara sürükleyen, "gemisini kurtaran kaptan"dır diyen kapitalizmdir. Bu gidişle, çok daha az insanı barındırabilecek dünyada, gemisini kurtarabilecek olanaklara sahip bir azınlığın, insanlığın yüzde 90'ını yok edecek edecek savaşları, salgın hastalıkları tetiklemesi işten bile değil.
  Kapitalizme hayır demeden solcu olamazsınız, ancak kapitalizmin çılgınlığına sadece solcu olduğumuz için değil, insan olduğumuz için de dur demek zorundayız! (L. DOĞAN TILIÇ - BirGün Gazetesi)



***



"Sosyalizm veya barbarlık ikilemi hiç bugünkü kadar kendini dayatmamıştı."

   Kapitalizm sürekli büyümek zorunda. Büyümeden varlığını koruyamaz. Dolayısıyla her kapitalist veya kapitalist işletme için büyümek veya yok olmak dışında bir seçenek yoktur. Kapitalizmde durmak diye bir şey yoktur. Hiçbir kapitalist "bu kadarı bana yeter" demez. Bu yüzden de her kapitalist ileriye doğru kaçmak zorundadır. Zira, mücadele çılgın, vahşi bir rekabet ortamında devam ediyor. Fakat temel bir çelişkiyle de malûl. Büyüyebilmek için her seferinde daha ileri, daha gelişmiş üretim tekniklerinin, teknolojilerin devreye sokulması gerekiyor. Bunun anlamı, canlı emeği, yani işçiyi makineyle ikame etmektir. Her seferinde daha az canlı emek kullanmak demek, 'işsizler ordusu'nu sürekli büyütmek demektir. Üretilenin satılmasının yani realizasyonun zora girmesi, üretimle tüketim arasında bir uyumsuzluk demektir. Tabii üretilenin satılamaması da kriz demektir.
   Şimdilerde sistem artık yeteri kadar 'yeni değer', 'fazla değer', 'artı değer' üretemiyor. Makine-robot daha çok ve daha çabuk üretmeyi mümkün kılar ama yeni değer yaratmaz. Yeni değeri, fazla değeri sadece eti-kemiği olan insan, işçi, yani canlı emek yaratır-üretir. Makine-robot sadece daha önce yaratılmış, makinede 'dondurulmuş' değeri yeni ürüne aktarır, transfer eder. Şimdilerde sistemin tıkanmasının, patinaj yapmasının birinci nedeni, yeteri kadar yeni değer yaratamaması. Tıkanmanın ikinci bir nedeni daha var: Kapitalistler üretimin insani-toplumsal ve ekolojik sonuçlarıyla ilgili değillerdir. İnsana ve doğaya verilen zararla ilgili değillerdir. Oysa bir şey üretmek, doğadan bir şey çekmekle, eksiltmekle mümkün ve üstelik üretirken de, tüketirken de kirletmek kaçınılmaz. Sistem sınırsız büyüme-genişleme eğilimine ve dinamiğine sahip ama bu dünyanın kaynakları sınırlı. Bir önemli şey de, kapitalizmin kendini yeniden üretme hızıyla, doğanın kendini yeniden üretme-yenileme hızı arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkmış bulunuyor. Eğer buraya kadar söylediklerim doğruysa, bu artık kapitalist dünya sisteminin hem iç, hem de dış sınırına dayandığı anlamına gelir. Aynı şeyi başka türlü ifade edersek, artık bildik kriz veya krizler söz konusu değil. Bu tartışmasız bir uygarlık krizi. Dolayısıyla, neden söz ettiğini bilmek önemlidir. Artık sistem dahilinde çözüm yok! Bir tarihsel dönemin sonuna gelindi.     



FİKRET BAŞKAYA
(BirGün Gazetesi)



***



Delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
Yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
                                                                    taş çatlasa batacak.
Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
                                                                       kuracağız Pirâyem...


NÂZIM HİKMET








Merhaba!