Karşı kaldırımdaki çöp konteynırının başında Leon dikiliyor. Apartmandan dışarı adımımı atmamla ürpertici bakışlarına kıskıvrak yakalanmam bir oluyor. Orada öylece beni mi bekliyordu, yoksa çöpü karıştırırken tesadüfen mi gördü bilmiyorum. Ellerimi elektrik direğine yaslayıp esneme hareketleri yapmaya koyuluyorum. Ak gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi dik dik bana bakmaya devam ediyor. Diğer bacağımı esnetmeye hazırlanırken, başını hafifçe oynatarak yolu gösteriyor. Ve çekçekiyle hareketleniyor.
Kısa bir tereddüdün ardından peşine düşüyorum. Dereboyu'nu geçip sahil yoluna çıkıyor. Arada göz ucuyla beni kontrol ediyor. Arkasında olduğumu görünce hızlanıyor. Yağmur çiseliyor. Gri, pis bir hava var.
(...)
Çıkmaz bir sokağın ucundaki metruk yapının önünde duruyoruz. Ulu bir çınarın büyük ölçüde gizlediği bu üç katlı tarihi ev kısmen yanmış, yarı yarıya yıkılmış durumda. İşlemeli saçaklarından, çiçek oymalı balkon korkuluklarından, ince aralıklı pencere kafeslerinden, yosun kaplı teneke saksılardan buram buram keder tütüyor.
(...)
Leon, çuvaldaki son poşet elinde, giriş kapısına yöneliyor. Tüylerim ürperiyor.
(...)
Ufacık, tek göz bir yer burası. Duvar dibindeki pas izli döşeğin üzerinde hamam böcekleri geziniyor. Rampa çıkmayı sevenler battaniyenin koyu renkli desenine karışıyor. Battaniyenin duruşu, içinden çıkmış gövdenin şeklini koruyan bir yılan derisini andırıyor. Kırık camlardan tekinin altında mavi bir küçük tüp var. Tüpün üstünde sırları dökük bir emaye çaydanlık. Yanında su dolu bir teneke. Tenekenin içinde maşrapa niyetine boş bir peynir kutusu. Rengini yitirmiş yuvarlak bir plastik kap, evye olarak kullanılıyor. Onun içindeki yağlı suda dibi tutmuş bir tencereyle kirli bir alüminyum sahan duruyor. Pervaza birkaç parça kararmış gümüş çatal bıçak, Bavyera porseleninden pastoral desenli iki tabak, pervanesinin ucu kırılmış yel değirmeni şeklinde bir tuzluk dizili.
Kırık camdan içeri bir serçe giriyor. Leon torbasındaki ekmekten bir parça koparıp avcunu açıyor. Serçe, zayıf ışık altında asırlık bir zeytin dalı gibi gözüken kemikli, eğri büğrü ele konup ekmeği didiklemeye koyuluyor. Leon ilk kez gözünü benden ayırıyor. Yavrusunu emziren anne şefkatiyle serçeyi seyre dalıyor. Ondan bana bir zarar gelmeyeceğinden o an emin oluyorum.
(...)
Odanın ortasındaki minik masa, üç portakal kasasının üst üste dizilmesiyle oluşturulmuş. En üstteki kasaya örtü niyetine gazete kâğıdı serilmiş. Kâğıdın üzerindeki yemek artıklarının etrafında küçük sinekler geziniyor. Gazetedeki güzel kadın resminin göğsüne beyaz bir bakkal mumu dikilmiş. Masanın başındaki tek portakal kasası, sanırım tabure vazifesi görüyor.
Leon, gazeteyi toplayıp kapının dışında silkeliyor. Serçe kırık camdan uçup gidiyor. Leon kasalardan tekini indirip bana da bir sandalye ayarlıyor. Çatır çutur oturuyorum. [Leon] [k]asanın üzerine tekrar serdiği gazeteyi avcuyla sıvazlayarak düzlüyor. Mumu aynı yere, kadını sol göğüs ucuna dikiyor.
Arada yağmur damlaları kırık camın boşluğundan geçip tenimi buluyor. Rüzgâr, serin serin enseme üflüyor. Leon iki üç denemenin ardından nemli kibrit kutusunun kuru kalmış köşesinde kibriti tutuşturmayı başarıyor. Tüpü yakıyor. Demliği kaldırıp çaydanlığa su dolduruyor. Poşetten çıkardığı bir parça kaşarı, pizza kutusunu, domates ve biberleri gazete kâğıdının üzerine diziyor. Peynirin küflü dış tabakasıyla sararıp kurumuş kenarlarını temizliyor. Domateslerle biberlerin çürümüş yerlerini de ayıkladıktan sonra, evyede hepsini sudan geçiriyor.
Pizza kutusunun içinden yarım karışık pizza çıkıyor. Çayı demledikten sonra bıçağın sivri ucunu ince pizza hamuruyla kurumuş mozerellalı malzemenin arasına sokup iki katmanı birbirinden ayırıyor. Kasanın altında sakladığı soğanlardan birini çıkarıyor, kabuklarını soyuyor. Sonra soğanı, ayıklanmış domates ve biberleri, kaşarı ve pizza malzemesini ince ince doğruyor. Çaydanlığı, tüpün üstünden kaldırıp yere koyuyor. Onun yerine yerleştirdiği tencerenin dibini yağlıyor. Önce soğanla biberi, ardından domatesi ve son olarak da kaşarla pizza malzemesini içine atıp hepsini bir güzel kavuruyor. Ortalık mis gibi yemek kokmaya başlayınca, tavandaki tahtaların aralarındaki farelerin boncuk gibi parlayan gözleriyle pembe kedi burunları beliriyor.
Leon, pizzanın hamur tabanlarını tencereye kapak yapıp çayları dolduruyor. Taze demlenmiş çay kokusu duyularımı hepten keskinleştiriyor. Isınınca yumuşayan pizza hamurunu ekmek niyetine çaylarımızın yanına bıraktıktan sonra geri dönüşmüş yemeğimizi porselen tabaklara pay ediyor...
(TOLGA GÜMÜŞAY - Kaçak Roman, Remzi Kitabevi)
***
AYŞE KULİN
Çöp toplayanlara ben çok kızardım.
Annem Topağacı'nda otururdu. Oradan aşağı inerken hep toplarlar. Bir şeyler saçılır, kediler, köpekler oraya buraya taşırdı çöpleri. Çok kızarım, penceremi indiririm "Ya ayıp değil mi, ne yapıyorsunuz, pislik yapıyorsunuz, ayıptır, günahtır!" falan der penceremi kapar geçerim.
Yine o yoldan evime dönüyorum, yine önüme gelen çöp toplayıcısına bağıra çağıra evime gittim. Akşam kitabımı aldım. Ertesi gün programa çıkacağız. Baktım kitaba, arkasını çevirdim. Aa kadın, yani yazar ilkokuldan terk. Allah Allah dedim, yani ilkokuldan terk, demek ki -beş yıldı o zaman ilkokul- üçüncü sınıftan çıkmış. Ne yazdı acaba bu kadın? Oturdum yatağın içine, incecik de bir kitap böyle, 132 sayfa mıydı neydi, başladım okumaya...

Güneydoğu'dan göçmüş bir aile, yerleşmiş varoşlara, hayatını çöp toplayarak geçiriyor. Ve ben kitabı okurken o çöp toplayanların evindeyim sanki. Büyük bir içtenlikle yazmış, gayet doğal bir samimiyetle yazmış. Ne yapıyorlar? Bizim, yani şuraya bir sigara külü düşer, atarız. İşte, çorap kaçar, atarız, ucundan parmağımız çıkar, çorabı atarız. Rengi beyazdan döner, artık beyazlatamayız, atarız. Onları çöplerden topluyorlar. Tamir ediyorlar, yıkıyorlar, ütülüyorlar, giyiyorlar. Düğünleri takip ediyorlar. Büyük otellerin çöp atılan yerlerine gidiyorlar. Kocaman pastalar atıyorlar oralara. Onları alıyorlar, kenarlarını kesiyorlar, ortasında kalan yeri ve konu komşu davet ediliyor. Pasta geldi, çaylar içiliyor. Çürük meyvaları onları da topluyorlar, çünkü o meyvaların çürümeyen bir tarafları da oluyor. Onları kesiyorlar, temizliyorlar, yiyorlar...
Gözümden böyle yağmur gibi yaş iniyor okurken. Şu anda bile ağlayabilirim bunu anlatırken. Nasıl utandığımı bilemezsiniz! Kitabı kapattım, yahu dedim ben ne biçim insanım? Bir an düşünmedim mi bir insan niçin çöpe kafasını sokup, başka birinin pisliğini deşeler? Hiç mi aklına gelmedi, yani bunu bir tek çöp deşmek olarak mı gördün?
Şimdi bakın bir kitap beni bir mahallenin içine soktu, bir evin içine soktu, hayatta düşünemeyeceğim bir yaşamı bana anlattı.
Onun için kitap çok önemli! Bir ilkokulu bitirmemiş kadının kitabı bile sizi kalbinizin bir yerinden vuruyor, sizi adam ediyor. Onun için kitap okuyun. Başkalarının duygularını, sizin gibi olmayan insanları tanımak için mutlaka kitap okuyun!
***
(Karikatür: BEHİÇ AK, Cumhuriyet Gazetesi)
Merhaba!