26 Ağustos 2023 Cumartesi

HEPİMİZİ İLGİLENDİRİYOR

 

(Fotoğraf: Anadolu Ajansı)


   Anthroposen, yeni bir kavram değil. Sovyet bilim insanları bu kavramı 1960'larda insanın gezegen üzerindeki etkisini tanımlamak için kullanıyorlarmış. Anthroposen, yeni bir jeolojik dönemin adı olarak henüz resmileşmedi ama son yıllarda giderek daha sık kullanılıyor, kabul görüyor. Bir yaklaşım, bu dönemin başlangıç tarihi olarak sanayi devrimini almaktan yana. Bir başka daha genel kabul gören yaklaşım, insanın geri çevrilemez etkisinin başlangıç sınırı olarak 20. yüzyılın ortasını benimsiyor.

    Kanada'nın Ontario eyaletindeki Crawford Gölü'nde yapılan sondaj çalışmalarının geçen ay açıklanan bulguları, nükleer denemelerin atmosferdeki etkilerinin, plastiklerin ve insan ürünü kimyasalların ilk kez rastlandığı bir sedimantasyon tabakasının, kesin bir ayrım çizgisi olarak alınabileceğini düşündürüyor. Anthroposen kavramının resmileşme olasılığı giderek artıyor.

   Ancak başlangıç noktası olarak, ister Sanayi Devrimi'ni alalım, ister 20. yüzyılın ortasını (nükleer bombayı, plastikleri), karşımıza bunların hepsini kendinde birleştiren, kültürü ve öznellikleri de şekillendiren bir başka etken çıkıyor: Kapitalizm. Dolayısıyla, gezegenin jeolojik yapısını değiştirmeye başlayan, 40.000+ yıllık insan etkinliği değil, bu etkinliğin 17. yüzyılda başlayan kapitalist biçimi ve bu biçimin 20. yüzyılda üretmeye başladığı geri çevrilemez yıkıcı süreçler. Bu nedenle, Kapitalosen (sermaye çağı) kavramının daha uygun olduğunu savunan çalışmalar da var.

   "Polycrisis", Kapitalosen içinde bir aşamada ortaya çıkan karmaşık bir olguyu betimliyor: Birbirini besleyen, finansal, ekolojik (iklim krizi: su gıda sıkıntıları), patojenik (virüsler) ve Ukrayna, Nijer gibi "sıcak" noktalarda büyük güçleri karşı karşıya getiren jeopolitik krizler bir "toplu durum" oluşturuyorlar. Tarihçi, Adam Tooze'un çalışmalarıyla yaygınlaşan Polycrisis son aylarda, Davos çevresinde, Financial Times gibi yayınlarda giderek daha sık kullanılıyor. Bu bağlamda polycrisis içinden çıkılması şimdilik imkânsız, Lenin'in bir zamanlar "kapitalizmin son krizi" dediği gibi bir duruma da işaret ediyor.

   ABD hegemonyası, onun projesi küreselleşmenin yanı sıra, kapitalist uygarlığın kültürel zeminini oluşturan liberalizm hatta Aydınlanma geleneği gibi tarihsel dinamikler de çözülüyorlar. Bu çözülmenin bir semptomu olarak dinci faşizm ivme kazanarak yükseliyor. Bunlar, bir tarihsel dönemin bittiğini, insanlığın, kapitalist uygarlığın son durağına geldiğini gösteriyor. Bu durakta, kapitalizmin kendi çözümünü üretmesini ümit edenleri büyük bir düş kırıklığı bekliyor. Kılıçdaroğlu-İmamoğlu CHP'sinden değişim dönüşüm bekleyenleri de...

    (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 21/8/2023)


***


   Bize öyle geliyor ki karşı çıkmak en iyisi

Ve en küçük bir sevinçten bile vazgeçmemek

Ve kovmak yeryüzünden acıyı yaratanları

Ve sonunda yaşanır hale getirmek dünyayı.

(BERTOLT BRECHT)  





Bu arada Ergin Yıldızoğlu'nun yazısının başlığını unutmayalım:

Tarihin Son Durağında mıyız?


20 Ağustos 2023 Pazar

EDEBİ EMPATİ

 


   Lütfi Özgünaydın kitabında (Yirmi Yazar - Fotoğraf/Söyleşi, İLKEKİTAP) örneğin Cevat Çapan'ın, herkesin içinden kolayca çıkamayacağı birtakım evreleri aşarak geldiği ülkemizin ünlü bir şairi olmasını anlattığı döneme yönelik son bir soru yöneltiyor:
   "Edebiyat ve şiir sanatları hayatımızı ne oranda etkiler?"
   Gençlerin yazınsal alana bilinçli bilgilenerek girmesinde sanırım Çapan'ın şu sözleri onları daha verimli alanlara yöneltecektir:
   "Şiir, insanlığımızı hissetmemizi sağlar. Bize duyarlık kazandırır. Düşünmeyi öğretmeye çalışıyor okullar bize. Ama insanlar sadece düşünerek yaşamaz ki. Duyarlık diye bir şey var. Duyguları var insanların. Duygular ile düşünceler ne kadar bütünleşirse, ne kadar birbirini tamamlarsa, insan insanlığını o kadar zengin bir biçimde yaşayabilir.
   Bunu da edebiyat sağlar bizlere. Yani edebiyat bize nasıl hangi durumlarda nelerle karşılaşılabilineceğini, neleri görebileceğini, görülmeyenin nasıl görüleceğini gösterir."  

   (Cumhuriyet Kitap)


***


   Konu insanı değiştirmekse, orada edebiyatın önemli bir işlevi olabilir. Çünkü ruhumuzun karanlık mıntıkalarını, yüzleşemediğimiz irili ufaklı suçları, hesaplaşamadığımız sorunları, yani hayatımızın loş ve tekinsiz diyarlarını edebiyatla keşfetmemiz mümkündür. Dahası, hayatın kendimizden ibaret olmadığını, bizden başka nadir kuşların da yaşadığını anlamamızı, başka insanların hikâyelerine ve dünyaya açılmamızı, onlarla empati kurmamızı sağlayabilir.

   (MURAT UYURKULAK - Söyleşi: TURGAY FİŞEKÇİ / Cumhuriyet Kitap)


***


   "Bir karatavuk kazara bir saraya gelir, sarayda yaşayan soylu onu müziklerin en güzeliyle, şarapların en iyisiyle ağırlar. Karatavuk her şeye rağmen kederli ve sıkıntılı görünmektedir. Soylunun ısrarıyla birkaç yudum şarap içer, gürültülü müziğin ortasında tek notalık bir ötüşe bile cesaret edemez. Birkaç gün sonra bahçede ölü bulunur. 'Ne oldu?' der soylu, anlayamaz. Bir bilge ona basit bir açıklama yapar: Soylu kendisi nasıl ağırlanmak isterse öyle ağırlamıştır karatavuğu, onun isteyeceği şekilde değil."


EDUARDO BERTI
(Düşlenen Ülke)





Merhaba!

12 Ağustos 2023 Cumartesi

AŞK OLSUN !

 



   Aşk Olsun!.. Kitabın adını Ferit Edgü'nün yazdığı bir sununun satırlarından aldığınızı ifade ediyorsunuz. Bunu anlatır mısınız ilk olarak?

  Şimdi bakıyorum da yıllar olmuş. "P Sanat Kültür Antika Dergisi'ni çıkarıyorduk. Ferit Edgü, "Aşk ve Sanat"a ayırdığımız sayıya bir sunu kaleme almıştı. "Sanat tarihimize baktığımızda, aşk olmasaydı sanat da olmazdı diyenlere hak vermemek mümkün değil" diyordu. "Sanat ve Aşk. Aşk Olsun! Çünkü aşk olduğunda göreceksiniz, zaten sanat da oluyor." O "Aşk Olsun" sözü geldi kendiliğinden kitabın adı oldu.

    (CELÂL ÜSTER - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR / Cumhuriyet Kitap)


***


  
  Ama bilir misiniz, sanatta objektif diye bir şey yoktur. Evet! Kesinkes yoktur. Her şey sübjektiftir, kişiye bağlıdır. Ressam için de böyledir, resme bakan için de... O sebeple bir sanat eserinin etki yarattığı an çok müstesna bir şeydir: İki sübjektivitenin buluşması. Başka nasıl söylenir ki... İki iç dünyanın çakışması, evet, böyle bir şey. Âşık olmak gibi bir şey. Belki aşk da sanattır, malzemesi ruh ve vücut olan bir sanat.

    (MURAT GÜLSOY / Ressam Vasıf'ın Gizli Aşklar Tarihi - Can Yayınları) 

   


***


   Aşkın türlü tanımlarını yapanların haddi hesabı yok. A. Saint Exupéry için aşk "iki insanın bir noktaya bakması"dır. Turgut Uyar, "Bir yağmur yağsa da beraber ıslansak" dizesiyle ne güzel anlatmıştır aşkı, gerçek aşkı. Ama, aşk Tanrısı Cemal Süreya bunun daha güzelini söylemez mi? Söyler. 

   "Cıgarayı Attım Denize" adlı şiirinde aşkı şöyle tanımlar Cemal Süreya:

   "Şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüşüyoruz / Gökyüzünün o meşhur maviliğinde." 

   Aşkın bundan daha güzel bir tanımı olur mu, bilmem.

   (VEDAT GÜNYOL / Yaza Yaza Yaşarken - Cem Yayınevi)







Merhaba!

5 Ağustos 2023 Cumartesi

REÇETE

 

"Yazar, kuşkusuz yaşayabilmek ve yazabilmek için kazanmalıdır,

ama asla kazanmak için yaşamamalı ve yazmamalıdır."

(KARL MARX)


***


   Her şeyin bir nedeni var. Sizin çabalarınızın zaman zaman başarısız olması, kolaya kaçıp çabuk yazmanızdan. Gazetelere tefrika yetiştirmek, oraya buraya kol salıp her yerden geçim parası sağlamak!.. Bu arada gerçek sanat yapmaya, doğru dürüst yazı yazmaya zaman mı kalır! Demin de dediğim gibi, bir başka neden de şu: Kendinizle çok dolusunuz, yazılarınız çoğunca sizin kişiliğinizin damgasını taşıyor. Böyle olmaz, başka bir dünya var sizden öteye, başka insanlar, memleket var bütünüyle! Memleketinizin insanları var!.. Kocaman bir kentte yaşıyorsunuz. Kabuğunuzu kırıp çıkın dışarı, açık havaya, insanların içine, gerçek kavgaların, sevdaların çatıştığı, ekmek, sevda kavgalarının oluştuğu meydanlara çıkın...

   Biraz yazı yeteneği olan herhangi kişi hayatını konu alıp güzel bir hikâye, roman çıkarabilir. Kolay iş bu... Biraz da ustalığı varsa tamam! İnsanlar meraklıdırlar yaratılıştan. Başkalarının yaşamı üzerine eğilmekten hoşlanırlar... Önemli değil böylesi. Önemli olan, bizim kişisel sorunlarımızdan çok, toplumun, insanlığın sorunudur bana kalırsa. Çağımızı anlayabilmek, onu anlatabilmek, insanlarımızı oldukları gibi yaşadıkları anın içinde duyguları, duygusuzlukları, olumlu olumsuz yanları ile hani denizden yeni çıkmış balıklar vardır ya öyle kıvıl kıvıl canlı yakalayabilmek... Bunu yapabilmek için gereken bir tek şey var, okumak, kendini yetiştirmek... Bu işin yaratıcılarını okuyun, çok okuyun. Balzac, Stendhal, Dostoyevski, daha birçokları, romanın Allahları bunlar. Çevrenizi görmeye, anlamaya çalışın. Çağınızın yazarı olmak için çok ama çok çalışmanız gerekir. Usanmaya gelmez. İyi yazar olmak istiyorsanız yorulacak, yaşamınızdan vereceksiniz. Çaresi yok başka. 


(PERİDE CELAL / Üç Kadın - Remzi Kitabevi)


***


  Yazmak, bir bahçe kurmaktır. Toprağını her gün sulamak, ağacını budamak, aşılamak, çerden çöpten arındırmaktır... Taze yemişler, meyveler yetiştirmektir. Onlara lezzet taşıyabilecek kıvamı verebilmek için gözünüzün elinizin her gün üzerinde olması demektir. Yazmak, sorular sormaktır da. Hayata ve her şeye dair. Buradan yürüyerek kendi olma yolculuğunuza bakarsınız. Kim ve ne olduğunuza, nasıl biri olma hayallerinize...

   Işığa nasıl baktığınıza, suyu nasıl içtiğinize, taşlara nasıl dokunduğunuza, ekmeği nasıl bölüştüğünüze, kiminle uyandığınıza, hangi seslerle yol aldığınıza dönersiniz yüzünüzü yazarak. Yazıyla önce kendinizi eğitirsiniz, sonra okur(unuz)u... Yazmak, yaza yaza öğrenilebilen bir şeydir. Bir formülü, reçetesi yoktur.  


(FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!

30 Temmuz 2023 Pazar

YAŞAM YOLCULUĞU

 

"Hiç kimse kendisinin kim olduğunu bilmez.

Bize kim olduğumuzu başkaları söyler değil mi?

Bu bize bir milyon kez söylenmiş olsa da 

eğer yeterince uzun yaşarsanız sonunda kim olduğunuzu hâlâ tam olarak bilemezsiniz.

Siz kendiniz bile her an kendinize farklı bir şey söylersiniz."



THOMAS BERNHARD


***


   Sizi karşılayan yazarlarla yolculuğunuzun sürebilmesi için dokunan bir ses, alıp götüren bir duygu tınısı, kanatlandıran düşünce derinliği olması gerekiyor. Yazdıklarında, anlattıklarında bunları bulamadığınız bir yazarla pek ilerleyemezsiniz, yavan gelir okuma seyriniz.  
   Antoine de Exupéry'nin bendeki ilk imgesi, özgürlük düşüncesini kanatlandırması, duygu dokunuşlarını hiç eksiltmemesiydi. 
    İnsanların Dünyası'nı okumuştum ilkten. Ezberimdedir o ilk satırlar: "Dünya, bütün kitapların öğrettiğinin daha fazlasını öğretir bize. Çünkü direnir bize karşı. İnsan engelle boy ölçüştüğü zaman tanır kendini."

     (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)


***


   İnsan gençlikte, yani büyük yorgunluklar ve hayal kırıklıkları yaşamadığı yıllarda, dünyanın kolaylıkla doğru yola getirilebileceğini ve insanların isterlerse rahatlıkla birbirlerini anlayabileceklerini düşünür. Bu düşüncede yanlış hiçbir şey yoktur. Gel gör ki, dünyada doğrunun yerli yerine konduğu anlara da kolay rastlanmaz.

   (FARUK DUMAN / Sus Barbatus! 3 - Yapı Kredi Yayınları)


***


   Aştığımız tüm yollar nice uzun olursa olsun, yalnızca ulaştığımız sınıra değindir. Ötesi ne getirir, sonrası nasıl biçimlenir, ne olur bilinmez. Bir sınıra ulaşmak çaba, sınırda durmak umut, ötesine geçmek cesaret ister.
 
   (CAN ÇELEBİ / Bodrum Terzisi - Artemis Yayınları)


***


"Kendin olmak özgürlüklerin başlangıç kapısıdır."








Merhaba!

27 Temmuz 2023 Perşembe

BÜYÜK İNSANLIĞIN AMOK KOŞUSU




   AKBELEN DİRENİŞİ, TÜM İNSANLIK ADINA

  Akbelen Ormanı'nda, pazartesi günü sabahın saat 05.30'unda, kesim motorları, askeri araçların, jandarmanın korumasında, kesime direnen köylüleri aşarak çamları kesmeye başladılar. Bu orman kıyımı, rejimin yalnızca halka değil "büyük insanlığa" da düşman olduğunu bir kez daha gösteriyordu. 
    Küresel iklim krizinin en önemli bileşenlerini Akbelen'de görüyoruz. 
    Hidrokarbona dayalı yakıtlar; kömür: Küresel ısınmaya öncelikle atmosfere salınan CO2 ve ikincil olarak metan gazı neden oluyor. Kömür tüketimi bu gazları atmosfere salan etkinliklerin başında geliyor. 
   Sermaye: Atmosferdeki CO2 gazının tarihsel gelişmesine bakınca iki önemli eşik görülüyor. Atmosferdeki CO2 miktarı tarih boyunca 1800'lere kadar değişmiyor. Sonra kapitalizmin Sanayi Devrimi aşamasına geçmesiyle birlikte hızlanarak artmaya başlıyor. Bu artış 1980'lerde kapitalizmin "yapısal krizini" yöneten neoliberal küreselleşme ve finansallaşma ile hızlandırılan tüketim ve üretim altında büyük bir ivme kazanıyor. 2000'li yıllara geldiğimizde küresel ısınma, aşırı sıcaklık dalgalarıyla, hemen her yıl rekorlar kırmaya başlıyor. Küresel çapta ortalama yıllık sıcaklık Sanayi Devrimi'ne kıyasla 2.5 derece artarsa insanlığın geleceği tehlikeye giriyor. Ancak, 2.5 C'nin altında kalabilmek için alınması gereken önlemlere karşı sermayenin direnci bu sınırın da aşılmak üzere olduğunu gösteriyor. 
   Orman: Uygarlık tarihi boyunca orman alanları giderek azalırken orman alanı kaybının yarısından fazlası 1800'den sonra, kapitalizm altında gerçekleşmiş. Halbuki, ormanlar kömür ve petrol gibi hidrokarbonların, sanayide ve günlük yaşamda tüketilmesiyle salınan CO2 gazlarını emerek oksijene çevirme kapasitesine sahip en önemli doğal kaynak. Bu nedenle, bir ülkedeki ormanlar, aslında tüm insanlığın geleceğine aittir.
  "Büyük insanlık": Sermayenin bu felakete doğru "Amok" koşusu "büyük insanlığın" bilincine çıktıkça, küresel ısınmaya, ormanların kesilmesine karşı küresel çapta, giderek kapitalizmi de sorgulayan bir direniş başladı. Akbelen direnişi, yalnızca her yıl orman alanları yok edilerek karbon salınım kaynağı beton yığınlarına dönüştürülen, toprakları çölleşen, ölümcül sıcaklık dalgalarıyla boğuşan Türkiye halkının değil, tüm insanların geleceğini korumak içindir.

    (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi) 


***


   Doğumla ölüm arasında ne halt ettiğini bilmeden yaşayarak gidenler!

Ben senden üstünüm, padişahım, kralım.
Ben zenginim, büyüğüm, kuvvetli ve kudretliyim.
Dize gelin önümde, keseyim başınızı.
Kölem olun karşımda, vereyim aşınızı.
Ben idare edeyim ne olur hepinizi.
Ben rahat olayım da satayım topunuzu.
Ben diyenler bu yana.
Biz diyenler bu yana.
Özgürlük ben demektir.
Özgürlük biz demektir.
   Plebler, Patrisyenler, köleler, Romalılar. Emreden, emir alan, iş veren, işe giden. Papazı, nutukçusu, kızıp kafa tutucusu; zindanda tırnakları sökülen, bir dilim ekmek için sokaklara dökülen; öldürdükçe anlanıp şanlananlar, duvar dibinde kurşunlananlar.
En güzel kadın benim olmalı.
Ben kadınsam, güzelsem her dediğim olmalı.
   Polis, yasa, mahkeme. Atomu, tankları, uçakları. Kahramanı, kaçakları. Atla gezeni, yatla gezeni; doğup doğup ölürler, sevişip sevişip ölürler, korka korka ölürler.

   Ve insancıklar doğup doğup ölmüşler, doğup doğup ölmüşler. 
Onların bu hallerini gören börtü böcek, kuş, tırtıl 
kahkahayla gülmüşler, kahkahayla gülmüşler. 

(ÇETİN ALTAN - Kopuk Kopuk)


***


   "Biz" kelimesini "biz dünyalılar" anlamında kullanmadığımızda taraflaşma kılıcını çektik demektir. 
Ne dersek diyelim, oyunumuzu nasıl oynarsak oynayalım kendimizi abartıyoruz. 
Gezegenin varlığı bizden sonra da sürecek.

(GÜNDÜZ VASSAF / Ressamın İsyanı - Everest Yayınları)






Merhaba!

22 Temmuz 2023 Cumartesi

YAR BUNA BİR ÇARE!

 

   Yeditepe'de kurulduğu ileri sürülen İstanbul'da yüzü aşkın tepe ve tepeciklerde on binlerce insanın yaşadığı gecekondu semtleri ortaya çıkmıştı. Otobüsleri, elektrik, telefon ve belediye hizmetleriyle. O güzeller güzeli Boğaziçi'nin tepeleri yağma edilmişti. Ne var ki, bu güzel tabiat ve tarih parçaları yağma edilmekle kalmıyordu. Zira oraları ele geçirenler başlarını sokacak bir dam altıyla yetinmiyorlardı. Yeni türeyen bir inşaatçı tipiyle iş birliği yapıp, arsa karşılığı birkaç apartman sahibi oluveriyorlardı. Oysa, şehrin ve milletin malı toprakları ele geçirmelerine bir dam edinsinler diye izin veriliyordu. Yeni durumda ise, mülk sahibi oluyorlar ve sınıf tırmanma yoluna itiliyorlardı. Gerçi bunların sayısı semtte yaşayanların belki yüzde onunu aşmazdı. Amma, geri kalan yüzde doksan hep umutlanıyordu. Yarın bizim de birkaç dairemiz oluverir diye! Böyle olduğu için de oylarını İşçi Partisi'ne değil, yığınların durumlarını daha kötüleştiren sömürücü çevrelerin partilerine veriyorlardı. Bugün de böyle.

    (BURHAN ARPAD / Hesaplaşma - May Yayınları, 1976)


***


Akrep gibisin kardeşim,

korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.

Serçe gibisin kardeşim,

serçenin telaşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim,

midye gibi kapalı, rahat.

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.

Bir değil

beş değil,

yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,

gocuklu celep kaldırınca sopasını

sürüye katılıverirsin hemen

ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,

hani şu derya içre olup

deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.

Ve bu dünyada, bu zulüm

senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin,

-demeğe de dilim varmıyor ama-

kabahatin çoğu senin, canım kardeşim.   


NÂZIM HİKMET







Merhaba!