23 Nisan 2015 Perşembe

CENNETİN ÇOCUKLARI






   Cennetin Çocukları, İranlı yönetmen Majid Majidi'nin 1997 yılında çektiği filmin adı. Kızkardeşi Zehra'nın ayakkabılarını tamirciden getirirken kaybeden Ali, kendi ayakkabısını onunla ortak kullanmak zorundadır.Çünkü babalarının öfkesinden çekindikleri için durumu ona anlatamazlar, zaten anlatsalar da babaları yeni bir çift ayakkabı alamayacak kadar yoksuldur. Onların bu küçük sırrı artık en büyük serüvenleri olacaktır.
  Peki biri sabahçı, diğeri öğlenci olan iki kardeş okula nasıl gidecektir? Zehra dersten çıkınca Ali ile bir sokak arasında ayakkabılarını değişirler. Ali koşarak gittiği halde hep derse geç kalır ve azar işitir. 
   Bir gün bir ilan görür Ali. Üçüncünün spor ayakkabı kazanacağı bir koşu yarışı vardır. Amacı kazandığı ödülü Zehra'ya vermek olan Ali, yarış boyunca üçüncü gelmeye çalışır ama aksilikler onu birinci yapar.Üçüncü olamadığı ve kardeşine ayakkabı kazanamadığı için kahrolur Ali. Kelimelere sığmayan bir dramdır yaşanan.






Fotoğraf: Dünya Bülteni




Sizi ben yoklama defterinden öğrenmedim
Haylaz çocuklarım
Sınıfın en devamsızını
Bir sinema dönüşü tanıdım
Koltuğunda satılmamış gazeteler
Dumanlı bir salonda
Kendime göre karşılarken akşamı
Nane şekeri uzattı en tembeliniz
Götürmek istedi küfesinde
Elimdeki ıspanak demetini
En dalgını sınıfın
Çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun
Palto ayakkabı yüzünden
Kiminiz limon satar Balıkpazarı'nda
Kiminiz Tahtakale'de çaycılık eder...





RIFAT ILGAZ
(d.7 Mayıs 1911 Cide, Kastamonu-ö.7 Temmuz 1993 İstanbul)







Bayramınız kutlu olsun!



Merhaba!

17 Nisan 2015 Cuma

EĞİTİMİN ÖNEMİ



Resim: FİKRET OTYAM


   Fikret Otyam'dan:

   Çoban Mustafa buralarda yaşar, karısı Ezo, oğulları Ali, Şeyhmuz ve de kızları Melek..
   Aldı Çoban Mustafa, bakalım ne dedi:
  "...Ben de okuyamadım babam gibi. Nasıl okuyacaksın? Okul yoktur. Hadi bizi geçin, geldik gidiyoruz, ama bebelerim var üç tane, güller gibi. Daha dillerini bilmezler doğru dürüst. Çünkü okul yoktur, öğrenemezler hiçbir şeyler, ondan.
   Ben olsam şu koca Harran topraklarına okullar açarım. Milletin çocukları okusunlar, adam olsunlar. Bir adam okumadı mı ne farkı var şu güttüğüm koyundan? Hiçbir farkı yoktur. Çocuklarımız okumak ister ama istemekle olur, biter? Hayır. Önce okul olması gereklidir. Nasıl olacak? Şöyle olacak, devlet baba buralara da okul açacak. Örtmenler tutacak gönderecek, onlar okutacak çocuklarımızı, adamlar edecek. Basacağız örtmenleri bağrımıza. Bakınız, bir insan okumadı mı, toprak sahibi olmadı mı, ko gitsin şu Harran Ovası'na, yesin onu kurtlar kuşlar, sürünsün..."
   "Haklısın Mustafa," dedim. Ne diyebilirdim başka. Haklıydı Mustafa, şu koca Harran Ovası kadar.
   İki ay mı ne geçti aradan, mektup geldi oradan.
   Keşke hiç gelmeseydi:
   Çoban Mustafa, yani Şeyhmuz'un babası, koyunlarını almış her zamanki gibi, yaylıma götürmüş kavalını çalarak. Bilirsin, Mustafa çok iyi kaval çalardı. Uyanık da yanında, koyunların can bekçisi.
   O gece köye dönmemişler, eh olur, sabah döner demişler, demişler ama sabahleyin de dönmeyince telaşlanmışlar. Koyunlar sağılacak, sütleri alınacak, koyunların sahibi deli olmuş. 'Bu demiş koyunları alıp sınırı geçti, kaçtı Suriye'ye, sattı oralarda'. ' Fakat bizim bildiğimiz, tanıdığımız Çoban Mustafa böyle bir iş, hele hırsızlık yapacak tipte bir insan değil, aksine yoksul ama namuslu, güvenilir bir kişi, buna olasılık yok' dedik.
   Şeyhmuz yollara düşmüş, yaylım yerlerini tek tek dolaşmış. Bir yerde sürüyü görmüş, tam sınırın yakınında hayvanlar birbirine sokulmuşlar, başlarında Uyanık sıkıntılıymış, Şeyhmuz bağırmış: ' Babaaaaaa!..Babaaaaa!..' Neden sonra bir inilti gelmiş, yaşamasız.' Suuuuuu!..Suuuu!..Yandım suuuuu'..diyormuş.
   Şeyhmuz, yeniden bakınmış sesin geldiği yana. Bir de ne görsün? Babası Mustafa, mayınlı topraklarda, orada yatıyor, neredeyse paramparça. Anladık ki koyunlar mayınlı topraklara kaçmış. Ne yazık ki ayağı bir mayına basmış ve kaldırınca...
   Derken Şeyhmuz soluk soluğa köye geldi, bağırıyordu bir yandan:
   'Ey köy halkı, buldum, babamı buldum!..Babam mayına düşmüş, paramparça yatıyor ve yandım suuu, diyor. Koşun yetişin!..' Tüm köy halkı traktörlerle, atlarla, kimi yayan koşup geldi olay yerine. Bir insan, neredeyse paramparça, mayınlı topraklarda yaşamla boğuşuyor, köpeği yanında onu kurtlara kuşlara karşı koruyor, siz ama siz, köy halkı, hiç ama hiçbir şey yapamıyorsunuz, sadece acı acı çaresiz bakıyorsunuz duruma.
   Ezo Kadın, yani karısı bağırıyor bir yandan: 'Mustafaaaaaamm!.. Mustafaaaam!.. Yiğidim benim, ne edelim, ne yapalım, çaresiziz, dayan Mustafam! Dayan!..' Yanında kızı Melek bağırıyor: 'Babaaaa! Babaaa!' diye...
   Mustafa'nın sesi geliyor giderek yavaşlayan. Sadece 'Suuu!' dediğini anlıyoruz. Su, evet su, ama nasıl vereceksin? Mayının nerede olduğu belli değil ki. Zaten jandarma da fazla yaklaştırmıyor, ne yapsınlar? Biz haberi alır almaz, ilçeye, il merkezine gerekli haberleri duyurmuştuk. Ne yazık ki yetişemediler, biliyorsun mesafe uzak. Hani görmüştük bir gün, pırpır dediğimiz askeri uçaklar var, onlar geldi, yakından uçtu, dolandı, dolandı sonra uzaklaştı...
   Zamanla tüm sınırı, çölü ağır bir koku sardı. Dayanamadık, hane hane gerilere çekildik, koku yine geliyordu hafif bir yel esişte. Pırpır uçağı yine geldi, alçaktan uçarak kağıt torbalarla kireç atmaya başladı. Kireç paketleri düştükçe pat diye, bir beyaz duman yükseliyordu Mustafa'nın üzerinden. Derken Mustafa kireçten bir mezara gömüldü.
   Başsağlığına Ezo Kadın'a gitmiştik. Ezo Kadın anlattı:
   O sabaha karşı, evin kapısı tıkırdamış, kadın belki rüzgardır diye aldırış etmemiş. Daha sonra kapı tırmıklanmış. Gaz lambasını almış, gitmiş kapının yanına, dinlemiş dışarısını, kapı yine tırmalanıyor, iniltiler de geliyormuş. Kapıyı açmış, bir de ne görsün? Kapıda Uyanık, Mustafa'nın o sadık, o kocaman köpeği. Mustafa'nın köpeğinin ağzında Mustafa'nın kopmuş tek bacağı. Uyanık, bu sadık köpek, sahibinin o kopuk tek bacağını ağzına alıp, sürüye sürüye evine getirebilmiş.
   Hepimiz kahrolduk.
   Mustafa'yı sanki tümmüş sayarak o tek bacağı gömdük, törenle.


   Fikret Otyam 1978 yılında yazmış Çoban Mustafa'yı.

 Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy Enstitüleri'nde 1.308'i  kadın olmak üzere toplam 17.251 köy öğretmeni yetişmişti. Fakir Baykurt, Ümit Kaftancıoğlu, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Pakize Türkoğlu ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler bu okullarda yetişmişlerdir. Kapatılmasalardı Sabahattin Eyüboğlu'nun "Bir kişinin atacağı dev adımlardan çok, bin kişinin atacağı insan adımlarını istiyordu" dediği Hasan Ali Yüceller, İsmail Hakkı Tonguçlar  kim bilir kaç köy çocuğunu daha yetiştireceklerdi Köy Enstitülerinde.







Haber: GAZİANTEP GÜNEŞ GAZETESİ-2011


   Emin Özdemir," Kendi üreten, kendi tüketen kurumlardı. Yediğimiz ekmeğin tarlada tohumunu eker, ekinini biçer, buğdayı öğütür, unumuzu kendimiz yapardık. Devlete yük olmazdı bu kurumlar," diye tanımlıyor Köy Enstitülerini






   " Her devrimci kurum gibi Köy Enstitülerini de dışarıdan ve içeriden yıkanlar oldu. Dışarıdan yıkanlar, bilerek bilmeyerek, Para'nın uşaklarıydı; içeriden yıkanlar, bilerek bilmeyerek Para'nın uşaklarının uşakları oldular."

   (SABAHATTİN EYUBOĞLU)









Merhaba!

10 Nisan 2015 Cuma

ŞİİR-YAŞAMA SANATI




"Kolay değildir hayat ama mümkündür teselli bulmak sanatta, inançta, insanları sevmekte"



ALBERT CAMUS




"Barış, insandan yana olan tüm çabaların, tüm üretimin, yaşama sanatını da içermek üzere tüm sanatların temelidir."




BERTOLT BRECHT




"Sanat, insanların dünyaya bağlılığının, sevincinin büyük türküsüdür."




YAŞAR KEMAL




Her dilde türkülerin meramı bir
Sıla, iki gözlü bir ev, bir gelin
Kovboyun dilinde yavuz bir at, bir kement
Doğuda, bizim çobanların dilinde
Taze ekmek, taze peynir

Mutlu olmak her vakit elimizdedir
Bütün istediğimiz bundan ibaret
Köylüye toprak, kovboya kement
Her şeyin başında, her şeyden önce
Hürriyet



NECATİ CUMALI




"Şair olmak şiiri kapsar, ama ondan öte bir şeydir, bir tavırdır."




CEMAL SÜREYA

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde 
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik

CEMAL SÜREYA




Cemal Süreya'nın şiirleri ve Yunus Emre
Ne güzel yağıyorlar Türkçeye




CEYHUN ATUF KANSU




Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni




YUNUS EMRE




"Şiir olmazsa kıyamet kopmaz, ama insanlar sevişemez, öpüşemez, bir şey beğenemez; dünya tatsız tuzsuz bir yer olur.




CEVAT ÇAPAN




"Şiir; onu yazana değil, ona ihtiyacı olana aittir."




PABLO NERUDA




Merhaba!

3 Nisan 2015 Cuma

DAĞLARINA BAHAR GELMİŞ MEMLEKETİMİN





TERS LALE


   Tüm Avrupa'da on iki bin civarı bitki türü varken, Anadolu'da bu sayı on bir bindir. Ve bunların en az dört bini endemiktir. Endemik bitkiler Yunanistan'da sekiz yüze, Sırbistan ile İspanya'da ise dörder yüze ancak ulaşır. Böyle bir zenginliğin üzerinde yaşıyoruz.








"Tüm çiçekleri kopartabilirler ama yine de baharın gelmesini asla engelleyemezler."

PABLO NERUDA







Sabahattin Ali'nin Mayıs şiirinin ilk dörtlüğü şöyledir:


Mayıs, ayların gülüdür,
taze bir çiçek dalıdır,
içerim ateş doludur;
Mayıs'ta gönlüm delidir.









Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğrunda ölümlere gidip geldiğim
Zulamdaki mahzun resim.
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş
Karanfil kokuyor cigaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.


AHMED ARİF




   "Ağaçların konuştuğunu bilir misiniz? Evet konuşurlar. Ama siz  beyazlar, birbirinizi bile dinlemiyorsunuz ki ağaçların konuştuğunu nereden duyacaksınız?

TATANGA MANİ
(Kızılderili reis)





GİNKGO BİLOBA

   Günümüzde varlığını sürdüren hiçbir yakın türü veya benzeri bulunmayan, tamamıyla kendine özgü bir ağaçtır. Botanikçilerce, bitkiler alemi içindeki ayrı bir bölümde değerlendirilir. Bu bölümün içindeki tek bir sınıf, sınıfın içinde tek bir takım, takımın içinde tek bir familya, familyanın içinde tek bir cins olarak ginkgo ve bu cinste de tek tür olarak ginkgo biloba bulunmaktadır. Bilinen yaşayan fosil türlerinin en iyi örneklerinden biridir. Permian (270 milyon yıl önce) çağından kalma ginkgo fosilleri ile günümüzdeki ginkgolar arasında kolaylıkla bağ kurulabilmektedir. Dolayısıyla dinozorlarla yan yana yaşamıştır. Öncelikle İstanbul Sarıyer'deki Atatürk Arboretumu'nda  olmak üzere İzmir, Ankara ve Trabzon gibi illerimizde ginkgo biloba ağaçları bulunmaktadır.



  

"Yapraklanmaya duran bir ağacı hiçbir güç durduramaz. Diktatörler bile."

NİHAT ZİYALAN






Merhaba!

27 Mart 2015 Cuma

HAYDİ TİYATROYA




ADİLE NAŞİT
(d.17 Haziran 1930 İstanbul-ö.11 Aralık 1987 İstanbul)


   Kahkahaları bugün bile kulaklarımızı dolduran Adile Naşit'in oğlu Ahmet'in kalbi doğuştan delikti. İyileşmesi için A.B.D.'de ameliyat olması gerekiyordu. Ameliyat masrafları ise tiyatrocu anne babanın karşılayabileceği bir miktar değildi. 1966'nın parası ile tam yüz bin lira gerekiyordu. Sanatçı arkadaşları yetişti imdatlarına. İstanbul tiyatroları bir gecelik gelirlerini, yani yirmi bin lira verdi aileye. Bir de " gece yarısı tiyatrosu" yapıldı, o paralar ve dönemin gazetelerinin başlattığı kampanyalarla denkleştirildi küçük delikanlının ameliyat parası. Ahmet A.B.D.'ye gitti, başarılı da geçmişti ameliyatı. Ama bir gün komaya girdi ve bir daha uyanamadı. Tarih 16 Haziran 1966'yı gösteriyordu, tam da annesinin doğum gününden bir gün öncesini.
   Oğlunun ölüm haberini İzmir'deki bir oyun öncesi alan Adile Naşit, bu habere rağmen sahneye çıktı ve bütün salonu güldürdü. İzmir'den İstanbul'a geldiği uçaktan perişan bir halde inen Adile Naşit, bu tarihten sonra bir daha uçağa binmedi ve doğum gününü kutlamadı.   




(Adile Naşit, canlandırdığı anne karakterleri nedeniyle 1985'te yılın annesi seçilmiştir)



   "Tiyatro aşka benzer. İnsanı hazin hazin ağlatır. Ama verdiği acının gücünde bir başka tat bulunur. Tiyatro evrene benzer. İnsanı doya doya güldürür. Ama yansıttığı tuhaflıklar, gülerken ağlamak için istekler doğurur."



NAMIK KEMAL
(d.21 Aralık 1840 Tekirdağ-ö.2 Aralık 1888 Sakız Adası)




Ünlü tiyatro oyuncusu Toto Karaca'nın anılarından:


   Muhlis Sabahattin'le turnedeydik. Heyetin adı "Muhlis Sabahattin ve Çocukları"ydı. Gittiğimiz yerin emniyet müdürlüğüne uğrayıp kaydımızı yaptırmak zorundaydık. Bir şehirde emniyet müdürü hepimize uzun uzun baktıktan sonra Muhlis Sabahattin'e sordu: 
   "Bunların hepsi aynı anadan mı?"
   



TOTO KARACA 
(d.18 Mart 1912 İstanbul-ö.22 Temmuz 1992 İstanbul)

(Asıl adı İrma Felegyan olan Toto Karaca, aktör Mehmet Karaca'nın eşi, sanatçı Cem Karaca'nın annesidir.)





Tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır.






Merhaba!


20 Mart 2015 Cuma

AKDENİZ



   Zülfü Livaneli anlatıyor:

    Paris 1984
   Elysee Sarayı'nın görkemli bir salonunda Cumhurbaşkanı Mitterrand dört kişiye Legion D'Honneur madalyası veriyor. O dört kişi yan yana dizilmiş. Joris Ivens, Elie Viesel, Federico Fellini ve Yaşar Kemal. Salonda ağır bir teşrifat havası var. Konuşmalar yapılıyor, Mitterrand madalyaları takıyor. En son Yaşar Kemal'e geliyor sıra. Yine o soğuk tören konuşmaları yapılıyor; Mitterrand Yaşar Kemal'e ödülünü takmak için yaklaşıyor ama o da ne? Koca Yaşar Kemal sarılıyor adama; o da Yaşaaaar deyip sarılmaz mı? O şatafat, o resmiyet birden insan sıcaklığına dönüşüveriyor; herkes onun sihirli dostluğuyla rahatlıyor.
   Törenden sonra yan yana duran Federico Fellini'yle, Yaşar Kemal'in benzerliği dikkatimi çekiyor. Nedense daha önce hiç fark etmemişim; boy pos, yüz, gözlük neredeyse aynı. Bu benzerliği dile getiriyorum; Fellini diyor ki " Tabii ikimizinde anası Akdeniz."


FEDERİCO FELLİNİ
(d.20 Ocak 1920 Rimini-ö.31 Ekim 1993 Roma)






İLHAN KOMAN
(d.1921 Edirne-ö.30 Aralık 1986 Stockholm)
Eserlerinde bilim ve sanatı bir araya getirdiği için Türk Da Vinci'si olarak anıldı.





Anıtkabir'deki Sakarya Meydan Savaşı kabartması
(İLHAN KOMAN)


bir evliya
ilhan koman ki tıraşsız heykeltıraş
uçmağa doğru sakallı
elinde bombalarla bebekler
heykel gibi olmayan heykeller
taşınırdı garip maacir
güneyinden kuzeyine kutupların
battı batacak teknesiyle
varmak için edirne'ye
selimiye'ye

(CAN YÜCEL)




   İlhan Koman, 1905  yapımı Hulda'yı 1965 yılında satın alarak hem atölyeye hem de yaşayabileceği bir eve dönüştürmüştü. Koman, Hulda'yla bir Akdeniz yolculuğu düşlemesine rağmen sağlığında bu düşünü gerçekleştiremedi. Ölümünden yıllar sonra, içinde Koman'ın yapıtlarını taşıyan, sergiye dönüştürülmüş tekne, Mart 2009'da Stockholm'den yola çıkıp, 20 ay süren yolculuğu boyunca; Amsterdam, Anvers, Bordeaux, Lizbon, Barselona, Napoli, Malta ve Selanik'te gerçekleştirilen etkinliklerin ardından İstanbul'a ulaştı.


koman stockholm'de 
bir teknede yaşıyordu

çelebi bir korsandı o

fora ediyor bütün yelkenlerini
demir alıp engine süzülüyordu
evcil kadırgasıyla her akşam

bir gül yağmuruna tutuyordu
tunç toplarıyla isveç kıyılarını

yürekli bir kaptandı o
sevdiği uğruna ölse ne gam
ama rüzgarlı heykelleriyle
ölümün toprağına çıktığında
çamura ve mermere doymamıştı daha
evcil kadırgasından bir akşam

üstünde düşleri çığlık çığlığa

(OKTAY RİFAT)



AKDENİZ
(İLHAN KOMAN)

(Küçük boyutta, altın renkli bir örneği, Afife JaleTiyatro Ödülleri'ni kazananlara verilmektedir.)





Merhaba!

12 Mart 2015 Perşembe

ADAM GİBİ ADAMLAR-BEHİÇ ERKİN



   Mustafa Kemal'in "Ben cephelerde ne yapılacağını biliyorum ama ordumuzun cephelere süratle nasıl sevk edileceğini bilmiyorum, bu şimendiferlerin işin ehli biri tarafından idare edilmesi ile mümkün olabilir, buna ancak siz muvaffak olabilirsiniz, siz şimendiferlerle cephelere askerleri sevk edin ki ben de cephelerde muvaffak olabileyim" diyen sözleri üzerine görevi üstlenen Behiç Bey, demiryollarının kesiştiği yer olan Eskişehir'de bir üs kurdu ve Kurtuluş Savaşı boyunca derme çatma trenlerle cepheye asker, cephane, malzeme nakletti; ray döşetti; gerektiğinde ray ve vagonlardan çelik söktürüp kılıç yaptırdı.
   Behiç Bey, Mustafa Kemal Atatürk'ün en yakın ve en eski (1907'den itibaren) mesai arkadaşlarındandır ve özel mektuplarla düşüncelerini en açık surette paylaştığı, ülke ve dünya meseleleri üzerine fikir alışverişinde bulunduğu sayılı kişilerden biridir.
   1926-1928 yıllarında Bayındırlık Bakanı olduğu dönemde, demiryollarının millileştirilmesi, ilk kamu müzesinin (Demiryolları Müzesi) kurulması, özerklik kavramını Türkiye Cumhuriyeti'nde uygulayan ilk kişi sıfatıyla, daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi adını alacak Mühendis Mektebi'ne özerklik verilmesi, üniversite derslerini Türkçeleştirilmesi, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın fikir babalığını yaparak resmiyet kazandırıp kurulmasının sağlanması, emekli sandığının kurulması gibi bir çok önemli ilkin altına imzasını atmıştır.
   Behiç Bey'in ülkenin demiryolları için yaptığı çalışmalar, 1933 yılında eski arkadaşı ve devrin cumhurbaşkanı Atatürk'ün bir jestiyle ödüllendirilmiştir. Cumhuriyetin 10. yıl kutlamaları için "Onuncu Yıl Marşı" yazılırken, Atatürk, tek bir dizeye müdahele ederek "yurdun her bir tepesinde dumanlar tütüyor" dizesi yerine "demir ağlarla ördük, anayurdu dört baştan" dizesini yazdırmış ve Behiç Bey'e hitaben "sizin emeğiniz bu mısra ile daha iyi dile getiriliyor" demiştir.
   Soyadı Kanunu çıktığında Erkin soyadı Behiç Bey'e Atatürk tarafından bizzat ve yazılı olarak verildi. Atatürk'ün yakın arkadaşına uygun gördüğü Erkin kelimesinin anlamı şudur: "Her şart altında kendi doğru kararını verebilen, müstakil fikirli."






   1939'da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Avrupa'daki karışıklığı göz önüne alarak kendisine Almanya ya da Fransa'ya büyükelçilik teklifi sundu. Fransa'yı tercih eden Erkin'in, göreve başlamasından bir kaç ay sonra Fransa Nazi işgaline uğradı.Yahudiler'in işlerinden çıkarıldıkları, paralarına el konulduğu ve toplama kamplarına sevk edildiği günlerde Behiç Bey, Almanların  bir yabancıya çok ender verdikleri (Çanakkale Savaşları sürecinde cepheye asker ve mühimmat sevkiyatını düzenli bir şekilde yapmayı başarmış olan komutan olduğu için Alman İmparatoru tarafından verildi) 1. dereceden Demir Haç Madalyası'nın gücünü kullanarak pek çok hayat kurtarmayı başardı.
  "Bu kanunları Türk Yahudileri'ne tatbik edemezsiniz. Çünkü benim ülkemde din, dil ayrımı yoktur" diyerek Naziler'e direnen Behiç Erkin, mesai arkadaşlarıyla birlikte kendi hayatlarını tehlikeye atarak 20.000'e yakın Türk ve Türk olmayan Yahudi'ye Türk pasaportu vermiş ve hayatlarını kurtarmıştır. Yahudi asıllı Fransa eski Başbakanı Leon Blum bile Naziler tarafından toplama kampına atılan oğlu için Behiç Bey'e başvuracak ve Behiç Bey Leon Blum'un oğlunun arkadaşları ile birlikte kurtarılmasını sağlayacaktır. Fransa eski Başbakanı Leom Blum'un Behiç Bey'e teşekkür mektubunun orijinali, İnkılap Tarihi Müzesi'nde saklanmaktadır.
   Ocak 1943'te, Marsilya'da bir grup Yahudi toplama kampına gönderilmek üzere trene bindirilir. İçlerinde çok sayıda Türk vatandaşı da vardır. İki hayvan vagonuna doldurulmuşlardır. Haberi alan Konsolos Yardımcısı Necdet Kent istasyona gider. Nazi subayından Türk vatandaşlarının indirilmesini ister. Subay kabul etmez. Kent trene atlar. Nazi subayı onun üstüne kapıyı kapatır ve trene yol verir. Olayı öğrenen Büyükelçi Behiç Erkin Nazi Karargahı'na gider. Amiri çağırtır. Diplomatının ve vatandaşlarının derhal indirilmesini, aksi takdirde Türk-Alman ilişkilerinin bozulacağını söyler. Naziler talebi yerine getirir. Tren yolda durdurulur. Kimlikleri bile kontrol edilmeden iki vagon insan trenden indirilir.
   6.000.000 Yahudi soykırıma uğramak üzere bilmedikleri bir istikamette raylar üzerinde trenlerle Auschwitz'e doğru yol alırken, Behiç Erkin,  üzerlerine ay-yıldız astırttığı,"Büyükelçi'nin vagonları" diye anılan trenlere bindirdiği 20.000'e yakın Yahudi'yi aynı rayların ters istikametinde, hem de Almanya toprakları üzerinden yaşama, yani Türkiye'ye göndermeyi başarmıştı. 




BEHİÇ ERKİN
(d.1876 İstanbul-ö.11 Kasım 1961 İstanbul)





İzmir-İstanbul-Ankara hatlarının birleştiği Eskişehir İstasyonu'ndaki üçgende defnedilmesini vasiyet etmiştir. Ölümünden bir süre sonra TCDD Genel Müdürlüğü tarafından yaptırılan anıt mezara nakledilerek vasiyeti yerine getirilmiştir.
Ankara yakınlarındaki tren istasyonuna da (Behiç Bey İstasyonu) onun adı verilmiştir.



Merhaba!