16 Eylül 2018 Pazar

GÜZ HÜZÜN TAŞIR, BAHARSA UMUT




   Babil dilinde ulul. Süryanice eylul. Üzüm demek, bağbozumu zamanı; olgun, tatlı üzümler, çekirdekleri güneşte lambalar gibi ışıldarken koparılır, yapraklarından sarma sarılır; gizli sırrında üzümdür, şarabı taşır.


ONUR CAYMAZ










Güz kederdir, bahar ise sevinç.

TAHİR ABACI
(Bir Gün Yeniden)










Bağbozumu hazin olur; yalnız onda ertesi yılın ümidi ve tesellisi vardır.

ZÜHAL-YÜCEL İZMİRLİ
(İzmir'in İncisi)










İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya üzerinde yaşamaya değer...
Ne olursa olsun...



SABAHATTİN ALİ











   Fakiriz ama umutlarımız zengin. 
Bu dünya bize ateşten gömlek olsa da, 
umudu olan adama gökyüzündeki yıldızlar bedava.


AYÇA ÖZTORUN
(Gökte Yıldız Yerde Ateş)











dünyanın bir yanı karanlıkken
bir yanı her zaman aydınlık


MECİT ÜNAL













Merhaba!


9 Eylül 2018 Pazar

YÜREĞİMDEKİ ÜLKEM




   


   Çakırdikeni en pis, en kıraç toprakta biter. Bir toprak ki bembeyaz, peynir gibidir. Ot bitmez, ağaç bitmez, eşek inciri bile bitmez, işte orada çakırdikeni keyifle serile serpile biter, büyür, gelişir. 
   En iyi toprakta bir tek çakırdikenine rastgelinmez. Bunun sebebi, bir kere iyi toprak boş kalmaz, her zaman sürülür ekilir. Bir de, öyle geliyor ki, çakırdikeni iyi toprağı sevmez.



YAŞAR KEMAL
(İnce Memed)











 Tekerleği icat edenler, Pülümür Vadisi'nin başına gelenleri/gelecekleri hesaba katmış olamazlar. Bu çember biçimli nesnenin doğayı yıkıma uğratan özelliğini de hiç düşünmemişlerdir. Dört tekerlek üzerinde yol alan araçların, kurdun, kuşun huzurunu bozabileceği, bitkilere zarar verebileceği, doğal güzellikleri yok edebileceğini de akla getirmemişlerdir. Tekerlekle yol alan araçlar için yapılacak yolların yaşamı cehenneme çevirebileceğini düşünmediklerinden de eminiz. O yollarda ilerleyen araçların insanların başına bir gün bela olabileceği de öngörülmemiştir.



   Müteahhitler için yol kârlı ihaleden başka bir şey değildir. Boğazın güzelliğiymiş, yaban hayatmış, yok edilen ormanmış... Bütün bunların ne önemi var. Mühim olan insanlık değil, para!
   Yol yapılırken yöre sakinlerine soran eden yok. Sadece insanlardan söz etmiyoruz kuşkusuz. Yolun geçtiği yerlerin gerçek sahibi olan canlılardır sözü edilen. Yollar asıl onların huzurunu kaçırmaktadır. Bir dağ keçisi düşünün ki, yoldaki trafik teröründen dolayı güven içinde bir yudum su içemez olmuş. İkiz oğlaklarıyla suya inemez hâle gelen keçiler, hangi müteahhidin umurunda! (HÜSEYİN CANERİK - Aydınlık Gazetesi)










İlk bulutu, ilk kuşu senin ufkunda tanıdıysam
Bağrında kırlarının geçtiyse çocukluğum
Dostluğu, özlemi, aşkı senin dilinde yoğurduysam
Acıların da acılarımdır sevgili yurdum.


NİHAT BEHRAM










   Evet, sanırım "yüreğimdeki ülkem" diyebilmek için yalnızca "seviyorum" demek yetmiyor. O yerin taşını toprağını, kuşunu, havasını, suyunu.. her bir şeyini bilmek , öğrenmek, yaşamak, yaşatmak gerekiyor. 


FERİDUN ANDAÇ













Merhaba!

2 Eylül 2018 Pazar

DÜNYANIN VİCDANI




 ...Fransızların o atasözünde dile getirdiği üzere, "Bir şeyler ne kadar değişse bir şeyler o kadar aynı kalıyor." Aynı kalan, insan türünün, 'homo sapiens' in fıtrî özellikleri: İktidar hırsı, sevgi, nefret, kin, ihanet, acıma, savaşkanlık, gaddarlık...
 ...İnsanın insana acımasızlığı aynı: Troya'dan kaçanların Midilli'ye geçiş görüntüleri, Suriye'den kaçanların yirmi birinci yüzyıldaki görüntülerinden çok farklı mı?


HALUK ŞAHİN








   Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) başını çektiği koalisyon güçlerinin Yemen'in kuzeyindeki Sada iline yönelik hava saldırısında çocukları taşıyan bir otobüsü vurup çoğu çocuk 50 kişiyi öldürmelerine bakalım dünyadan ne tepki gelecek? Suriye'de sonradan gerçek olmadığı ortaya çıkan onca yalan katliam haberleri için harekete geçen dünya vicdanı (!) bakalım Suudi-BAE katilliği için de sızlayacak mı?
   Bunun yanıtı bence malum, hiçbir şey olmayacak. Olmayacak çünkü Yemen'deki son katliam dahil yaşanan trajedide başta ABD-İngiltere olmak üzere tüm Batı sorumlu. 2015'te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçlerinin Yemen'i işgaline ABD'nin başından beri istihbarat paylaşımı yapıp, hava yakıt ikmali sağlayıp, mühimmat verip desteklediğini, İngiltere'nin Suudi Arabistan'a Yemen'de kullanılmak üzere silah sattığını, Yemen'deki işgal güçlerini eğittiğini bilen herkes son katliama da göz yumulacağını bilir. (MUSTAFA K. ERDEMOL - BİRGün Gazetesi)








Evliyim
İki çocukluyum
Ozanım
Düzeltirim
Çocuklarımdır
Bütün çocukları
Dünyanın


SENNUR SEZER












Merhaba!

26 Ağustos 2018 Pazar

AHLAT AĞACI


   Yönetmenliğini Tahsin İşbilen'in yaptığı  bir belgesel film "Asya Minör Yeniden" : İkinci Dünya Savaşı zamanları Almanlar, Yunanistan'ı işgal etmiş, adalar birer birer Almanların eline geçiyor ve her türlü zulüm başlıyor. Kim itiraz ediyor kurşunu yiyor, çocuklar ve kadınlar aç, öylece bekliyorlar. Adalardan Samos Adası, en direnişçi ada, partizanı en çok ada ve çare yok partizanlar, çocuklar ve kadınlar derme çatma teknelerle kendilerini Türkiye'nin karasularına atıyorlar. Kimileri Karaburun'a çıkıyor, kimileri Aliağa'ya, kimileri Kuşadası'na. Geldikleri ülke savaşa girmese de savaş nedeniyle yiyeceği içeceği kıt bir ülke ama gelenler komşudan gelmiş, buyursun gelsinler. Son ekmekler kardeşçe paylaşılıyor, evler açılıyor, yataklar seriliyor ve yaklaşık 3 bin Yunan mültecisi yaşama şansına kavuşuyor. 
   O zamanlar hem Anadolu hem de gelen mülteciler bit içinde, misafirlere en güzel yataklar yapılıyor ama bitler birer ikişer bembeyaz çarşafların, yastıkların üstünde dolaşmaya başlıyor. O zaman Yunanlı bir direnişçi gülerek Türk dostuna sarılıyor ve "artık bitlerimiz birbirine karıştı biz kardeş olduk" diyor. Ve ikisi de gülerek bir şarkıya başlıyorlar...
   Unutmayın bizi dünya Asya Minör olarak bilir yani Türkçesi biz Anadolu'yuz!


IŞIL ÖZGENTÜRK








Harita: HEİNRİCH BÜNTİNG - 1581



Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim. 

NÂZIM HİKMET




   Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e kısrak başı gibi uzanan Anadolu'nun toprakları, sadece bir kara parçası değildir. Üzerinde yaşayan canlıları, yani insanları, hayvanları, bitkileri vb. şekillendiren bir bütündür. Ta Malazgirt'ten İç Batı Anadolu eşiğine kadar uzanan bozkır, köyleriyle, kasabalarıyla, insanlarıyla bütünlüklü bir alemdir. Anlayana tabii...
  Evet, yüzyılların bozkırı hızlı kentleşmenin sonucunda ayrıcalıklı yerini kentlere bırakıyor gibidir ama ulusun hayatından çekip gitmediği, yok olmadığı, var olduğu yerde varlığını sürdürdüğü açıktır. 
   Ahlat ağacı uçsuz bucaksız Anadolu bozkırının yoldaşıdır.
   Yalnızdır, şekilsizdir ama inatçıdır, dayanıklıdır.
   Geçmişten geleceğe uzanır... (CÜNEYT AKALIN - Aydınlık Gazetesi)








Memleketim, memleketim, memleketim,
ne kasketim kaldı senin ora işi,
ne yollarını taşımış ayakkabım,
 son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında, 
enfarktında yüreğimin, 
alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
     memleketim......


NÂZIM HİKMET








Göğsümüzün altında çarptıkça yüreğimiz, 
Savunacağız biz,
Güneşi, havayı, suyu ve insanı,
Savunacağız biz,
Kalbin öğrettiği en güzel şeyi:
Vatanı!



HASAN İZZETTİN DİNAMO











Merhaba!

   



    

19 Ağustos 2018 Pazar

SADECE EFLATUN




Karikatür: MUSTAFA BORA


  İzmir Konak Belediyesi ile İzmir Gazeteciler Cemiyeti'nin birlikte düzenledikleri Eflatun Nuri Ulusal Karikatür Yarışması Ödül Töreni 11 Aralık 2017 pazartesi günü Ahmet Adnan Saygun Kültür Merkezi'nde yapıldı. 
   Ödül verecek olanlar arasına bendenizi de katmıştı organizasyon. Diğer başarı ödüllerini de Turhan Günay ve Işıl Özgentürk verdiler. 
   Turhan Günay ödülü verdikten sonra kısa bir Eflatun Nuri hikâyesi anlattı:
  Eflatun Ağabey (onu da tanıdım) ilkokula giderken öğretmeni "yarın şortla gelin beden eğitimi dersi yapacağız" diyor. Küçük Eflatun eve gelip durumu anlatınca herkes kıvranmaya başlıyor. Çünkü şort alacak para yok. Babaannesi çareyi buluyor. Paçaları lastikli uzun donlarından birini torununa veriyor, "al bununla idare et" diyor.
  Ertesi gün beden eğitimi dersine sıra gelince herkes şortlarla ortaya çıkıyor. Hepsininki beyaz renkli sadece biri hariç... Bütün çocuklar ona dönüyorlar ve hep birlikte bağırıyorlar:
  - Eflatuuuun!
   Meğerse babaanne donu eflatun renkliymiş!
  Eflatun Ağabey bu hikâyeden kendine efsane bir isim çıkartıyor. Adının başındaki Adil'i atıp Eflatun Nuri Erkoç olarak yoluna devam ediyor. (NAZIM ALPMAN - BirGün Gazetesi)


Karikatür: HALİL İ. YILDIRIM










   Resim: SEMA ÇULAM



 ... Veya şöyle bir şey; bir yanını sarp bir yamacın oluşturduğu ıssız yolda ilerleyen otobüs, ilerde, yolun birazcık genişlediği yerde, asfaltın ortasına dek kol atmış bir çam ağacının az ötesinde duruyorsa aracın arka kapısından kırk yaşlarında gösteren bir adam inecek ve aracın gözden kaybolmasını bekledikten sonra ağacın altına, uzun bir yol yürümüş de artık gücü tükenmiş gibi adeta çökecektir; yukarda dik yamaç boyunca çam ağaçları, aşağıda sürülmüş tarlalar boyunca uzanan başıboş bir eflatun. (MECİT ÜNAL - Aydınlık Gazetesi)












Merhaba!  

12 Ağustos 2018 Pazar

ŞİİR CUMHURİYETİ




    İSMAİL MERT BAŞARIR (Cumhuriyet Kitap):
   Geleneksel ile gelişen hemhal edilirken bellekle de, yaşanılmış aşklarla da, dostluklarla da buluşularak ilerler şiirler. Yaşama şevki verir, umut ve direnç üretir ama kulağımıza da usulca söyler Cevat Ağabey: Umudu hak edebilmek için önce direnmeye başlamak gerekir! Kayaları yarıp boy atan dağ menekşesi gibi:

Yeniden bir su boyunca yürümek
Elinden tutmak bir çocuğun usulca
Birlikte solumak menekşeleri
Dağlarda kayaları kıracak


CEVAT ÇAPAN








   Eğer şiir "güzel söz söyleme sanatı" değil de "sözü güzel söyleme sanatı " ise ki öyle, her şey dönüp dolaşıp "söz"de düğümleniyor.
   Şiir hiçbir dönemde gerilemiyor, zayıflamıyor, dünyaya dair bir derdi olmayanların sayısı arttığında yani insanın niteliği azaldığında şiirin etkisi ve dönüştürücü gücü de görece azalmış görünebiliyor. Gerçekte "söz"ün gücü azalmıyor, zaman zaman altındaki zemin kayabiliyor yalnızca.


 ALTAY ÖKTEM









Bavulunu toplayıp
havagazını kapattıktan,
ışıkları söndürüp kapıyı kilitledikten
ve avlunun girişini kapattıktan sonra,
düşmemek için duvara yaslandığında
araç gelsin diye beklerken,
seni çok uzaklara
götürecek aracı,
gökyüzü bulutsuz, masmavi,
yok olmuş üst geçitteki
engeller,
artık ne geçmişin vardır, ne geleceğin,
işte o bomboş anda
kurar çadırını şiir.


BIANCA TAROZZI
(Çeviren. CEVAT ÇAPAN)







Gücü yetenler şiire iltica etsin.


küçük  İSKENDER











Merhaba!

5 Ağustos 2018 Pazar

BİR GARİP ORHAN VELİ




   Orhan Veli ve Oktay Rifat, ilk kitaplarına neden ve niçin Garip adını verdiler? Garip şiir akımının üçüncü şairi Melih Cevdet'e göre Orhan Veli'nin ilk kitabı Vazgeçemediğimdir. Bunun öyküsünü ise Melih Cevdet şöyle anlatacaktır:
  "Bu şiirleri okuyanların dilinden 'amma da garip' sözü hiç düşmüyordu. Sanırım ilk Orhan Veli benimsedi buradaki garip sözcüğünü. Ben ilk askerliğim sırasında apandisiti aldırmak üzere Kasımpaşa Deniz Hastenesi'nde yatıyordum. Bir gün Orhan'la Oktay geldiler. Şiirlerimizin bir kitapta toplanmasını konuştuk. Orhan Veli kitabın kapağında üçümüzün de adının bulunmasını istiyordu. Oktay Rifat ise buna razı değildi, kitabın Orhan Veli tarafından düzenlenmiş bir antoloji olmasını istiyordu. Fikir birliğine varamadığımız için kitap Orhan'ın adıyla yayımlandı. İşte Garip'in kısaca hikâyesi budur." (REFİK DURBAŞ / Şiirin Gizli Tarihi - Cumhuriyet Gazetesi)







KİTABE-İ SENG-İ MEZAR

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını, 
Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanımayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
Haklarını helâl ederler elbet.
Alacağına gelince,
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.







   Kitabe-i Seng-i Mezar şiirinin ismi dikkat çekicidir. Türkçesi: Mezar Taşı Yazısı... Orhan Veli, Mezar Taşı metaforuyla neyi vurgulamak istemiş olabilir. Eee o zaman biraz Osmanlı mezarlarına bakmakta fayda var. Osmanlı devlet adamlarının statüleri yaşadıkları dönemle sınırlı kalmıyordu. Ölümünden sonra mezarlarında da statüleri devam ediyordu. Mezar taşlarına baktığınızda kiminin sağlığında daha statülü olduğu anlaşılıyordu. Çünkü tarih, büyük adamlarındı! Tek derdi yaşamak ve devlet sahiplerini büyütmek olan halka ise kara kuru bir taş kalıyordu başına dikilmek için. Çünkü onların hikayesi yoktu. Aslında vardı ama anlatmaya gerek yoktu. Orhan Veli işte bu gösterişsiz yaşamları, gösterişli bir biçimle Süleyman Efendi'nin mezar taşına kazıyarak anlattı. Aslında kendilerini hayatın öznesi olarak görmeyen milyonların şiirdeki ifadesiydi Süleyman Efendi. (İSMAİL AFACAN - Evrensel.net)









   Türk şiirine yeni bir heyecan ve ruh getirmek için yola çıkan Orhan Veli ve nesli şiirdeki tutumlarından dolayı alışılmış şiirin esaslarını alaya aldıkları iddiasıyla eleştirileri üzerlerine çekmiş, ne var ki onları tenkit edenler daha sonra onlara hak vermiştir, tıpkı Prof. Dr. Mehmet Kaplan gibi:
  "Yazık oldu Süleyman Efendi'ye mısraını ihtiva eden 'Kitabe-i Seng-i Mezar' isimli şiir berber dükkânları sohbetlerine varıncaya kadar dedikodu konusu olmuştu. Bu bir rezaletti. Hiç böyle şiir olur muydu? Hiç unutmam, bir gün Bab-ı âli yokuşundan aşağı doğru inerken elinde eskimiş çantası, ayağında patlamış ayakkabıları, buruşmuş yüzü zavallı paltosu ile ara sokaklara dalan küçük bir memur gördüm. Birden bire 'Kitabe-i Seng-i Mezar' şiirini hatırladım. Kendi kendime, 'Şairin bahsettiği Süleyman Efendi böyle birisi olmalı' dedim. Ve ona karşı içimde bir merhamet ve şaire karşı bir sevgi hissettim. Daha önce başkalarıyla beraber benim de alay ettiğim şiir, hayatta o zamana kadar benzerlerini çok gördüğüm fakat kendilerine karşı alâka duymadığım insanların çehrelerine adeta bir ışık tutmuş onların boş ve manasız varlıklarını bir muamma haline getirmişti."
   Aslında Orhan Veli, Süleyman Efendi'nin ta kendisidir ve şiiri de onun üstüne başına benzer bir mütevazılıktaydı. Sıradan posta memuru, çeviri atölyesinde alelâde bir çalışan, şiirlerini 'yapraklara' yazan bir garip, İstanbul gazetelerinde iş arayan, mektup atmaya parası olmayan bir yoksuldur Orhan Veli. (ÖZGÜR VİRLAN - Aydınlık Gazetesi)


   










Merhaba!