28 Ekim 2024 Pazartesi

KEMALİST CUMHURİYET

 


ATTİLÂ İLHAN

1948'de Duvar'la başlattığı, Nâzım Hikmet'e "Duvar beni çok sevindirdi. Attilâ İlhan gayet soylu, özlü şair. Pek beğendim. Aşkolsun delikanlıya!" dedirten şairliğini ömrü boyunca sürdürdü Attilâ İlhan. Şiirle aşkı, siyaseti, özgürlüğü bütünleştirerek "Attilâ İlhan Şiiri"ni yarattı.

Bana bir şimşek çak
yolumu aydınlatacak 
gazi'nin gözlerinden
mavi bir şimşek
kuva-yı milliye mavisi
aynı emaneti taşımaktayım
'hürriyet ve istiklal benim karakterimdir'
çünkü hain sinsi ve korkak
aynı düşmana karşı savaşmaktayım.

1950'lerde Paris'teyken bir Fransız devrimci dostunun "...Devrim iyi hoş ya, sizin orda 1920 yılına doğru basbayağı antiemperyalist bir savaş verilmiş, Mustafa Kemal diye bir adam çıkmış, nedir bu adamın özelliği, bu savaşın ve devrimin özü" sorusu karşısında utandı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet'le ilgili bildiklerinin okullarda öğretilenlerden öteye gitmediğini fark etti.
Kuvayı Milliye ve önderini öğrenmeye başladı. Mustafa Kemal hareketinin antiemperyalist nitelikleri açıkça belli olan bir ulusal demokratik devrim olduğu, Osmanlı ümmet toplumundan Türk ulus toplumuna geçişi öngören bir süreci başlattığı bilincine ulaştı.
(...)
Bu uyanıştan sonraki romanlarının kahramanları, belirli bir tarihsel yaşantı içinden çıkmış insanlar oldu ve Kurtlar Sofrası'nda Kurtuluş Savaşı'nı gerçekleştiren kuşak, "Kuvayı Milliye ruhu"nu arayan boyutuyla karşımıza çıktı. Romanın kahramanı Mahmud Ersoy, "Biz yarım kalmış bir inkılâbın çocuklarıyız" dedi.
(...)
Sosyalizmin kendini bulabilmesi için Kemalizmle arasındaki bağları koparması gerektiğini söyleyen kimi sol düşünüşlerin karşısında "Kemalizmin sosyalizme aykırı olmadığı"nı söyledi:
"Kemalizm tarih sahnesine bir halk kurtuluş hareketi olarak çıkar; radikal jacoben Cumhuriyetçiliği sonradan, laikliği daha da arkadan gelecektir.
Kim ki Kemalistliğini bu tarihi sacayağına oturtmaz, acaba ne kadar Kemalisttir.
Hele o antiemperyalist olmadan Atatürkçü geçinen sürüngen politikacı, hangi tarih mahkemesi önünde beraat edecektir, çok merak ederim."

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)


***


Cumhuriyetin önünde hazır bir model yoktu. Yolunu düşünerek, arayarak, deneyerek açtı. Şartlardan, ihtiyaçlardan, imkânlardan, tarihten yararlandı. Para yok, kredi yok, yetişmiş yeterli sayıda eleman, uzman yok, araç-gereç yok. Osmanlıdan borca batık bir miras kalmış. O altın kuşağın iki gücü vardı sadece: Akıl ve yurtseverlik. Bu iki güçle yola çıktılar.
Mucizeler yarattılar.
Her şeyi başarabildiler mi? 15 yıla sığabilecek her şeyi çok fazlasıyla başardılar. Eksikleri tamamlamak sonraki kuşaklara düşerdi. Sonraki kuşaklar görevlerini yaptılar mı? Bunu duygusallığa, partizanlığa kapılmadan dürüstçe sorgulamamız gerek.


TURGUT ÖZAKMAN
(Cumhuriyet-Türk Mucizesi, Bilgi Yayınevi)


***


Devrim, insanın insan tarafından sömürülmesine son veren bir kavganın adıdır.

Ulusal bağımsızlık, bir devletin bir başka devlet tarafından sömürülmesini reddeden bir onurlu ortak bilinçtir.

Sosyalizm, bu ulusallığı ve sınıfsallığı iç içe taşıyan bir kuram, bir yaşam biçimi ve devlet yönetimidir.

"Emeği ile yaşayanların devlet yönetiminde söz sahibi olacakları bir düzeni savunuyorum. Kurtuluş Savaşı'mızın antiemperyalist bilincinden kaynaklanan Kemalist Devrimi ve emekçi halkımızın nasırlı elleriyle kuracağı bağımsız Türk sosyalizmini savunuyorum, var mı bir diyeceğiniz?"


UĞUR MUMCU
(Kemalizm ve Sosyalizm-TAYLAN ÖZBAY, telgrafhane yayınları)







EN BÜYÜK BAYRAM KUTLU OLSUN !

20 Ekim 2024 Pazar

AKROSTİŞ DEYİP GEÇME

 

Mülkiye Mektebi'nin 1950'li yıllardaki öğrencileri Cemal Süreya ve Sezai Karakoç, gönüllerini sınıf arkadaşları Muazzez Akkaya'ya kaptırdı.

Aynı zamanda yakın arkadaş olan, birbirlerine Akkaya'ya yazdıkları şiirleri okuyan iki büyük şair, genç kadın için kaybeden tarafın soy isminden bir harf eksilteceği iddiaya bile tutuştu.

Kim Muazzez'in gönlünü kazanırsa diğeri soy isminden sonsuza kadar bir harfi silecekti. Rivayet o ki iddiayı Cemal Süreyya kaybetti ve soy ismindeki "y" harfinden vazgeçti. Şair Karakoç ise Akkaya için edebiyatın en dokunaklı şiirlerinden, "Tek Gül" anlamına gelen "Mona Rosa"yı kaleme aldı.

Bu şiirde kıta başlarındaki harfler yan yana getirildiğinde "Muazzez Akkayam" akrostişi ortaya çıkıyordu. (A A)


Mona Rosa. Siyah güller, ak güller. / Geyve'nin gülleri beyaz ve yatak.

Ulur aya karşı kirli çakallar, / Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.

Açma pencereni perdeleri çek, / Mona Rosa seni görmemeliyim.

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi, / Bende çıkar güneş aydınlığına.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar / Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

Ellerin, ellerin ve parmakların / Bir nar çiçeğini eziyor gibi.

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona. / Saat onikidir söndü lambalar.





***



İLHAN SELÇUK


Yıl 1971. 12 Mart dönemi. İlhan Selçuk, rejimi değiştirmeye kalktı gerekçesiyle gözaltına alınmış, işkence merkezi diye de bilinen sorgu merkezi Ziverbey Köşkü'ne götürülmüştür. İşkence altında ifadesi alınıyor...

İlhan Selçuk, malum yazı ustası. Türkçeye egemen, eleştirel oklarını sakınmayan bir dil ve zekâ cambazı. İfade verirken akrostiş yöntemini kullanma kararı alıyor. Ancak her cümlenin ilk harfini kullanırsa, askerler aptal değil, okumuş insanlar, anlayabilirler; her cümlenin sondan ikinci sözcüğünün baş harflerinden bir akrostiş oluşturuyor. Her tümcenin sondan ikinci sözcüğünün baş harfleri yan yana sıralandığında "İŞKENCE ALTINDAYIM" tümcesi çıkıyor.

İlhan Selçuk, daha sonra mahkemedeki savunmasında akrostiş yöntemini açıklayacak, ifadesinin işkence altında alındığını kanıtlayacak ve beraat edecekti.

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!  


17 Ekim 2024 Perşembe

RESİMDEKİ GÖZYAŞLARI

 


ARA GÜLER

Pamuk ırgatları, kadınlı erkekli çalışıyor, çalıştıkça dökülüyordu gide gide.. Arkın kenarına oturmuştum, oturmuş da kaşınıyordum. Bir çocuk ağladı çadırdan, savandan. Savan, ucu çatallı iki ağacın ortasına uzatılmış, çatalların içinden geçen ağacın üzerine örtülmüş barınaktır. İki uç açıktır, serin olsun diye. Yel, bir yandan girer, çıkar öbür yandan eğer olursa. İçinde çul döşekler, kaplar kacaklar, destiler.

Baktım savandan yana. Cılız, kundaklık bir bebecik basıyordu cayırtıyı. Çukurova'nın o belalı kara sineklerinden bir takımı "içtima" etmişti çocuğun yüzünün her bir yanında. Kişeledim. Buna kişelemek denir, şöyle kibarca kovmak değil. Vınlıyordu çocuk, yırtınıyordu!. Çatal çatal çıkıyordu sesi kimi zaman, ağlamaktan.

Gün iniyordu yavaştan. Altı yedi yaşlarında bir oğlan çocuğu gitti bebeciğin yanına. Bir bisikletle oynuyordu. Bisiklet bildiğimiz cinsten, büyükler için. Arka lastiği paramparça, içinde hava yok. Sicimlerle tutturulmuş dış lastik! Oğlan, kızmıştı belli.. Salladı bebeciği, beriki daha bağırmaya başladı!. Oğlan çıktı savandan, batan güne karşı haykırmaya başladı: 

"Anoooooo.. Anoooooo.."

Kim duya, kim gele?

"Uf beeee!" dedi birisi ötelerde, hızlıca. Baktım, Ara Güler. Makinasını yere çevirmiş. Bir ağlama da oradan geliyor. Hem nasıl ağlama? Öyle haykırarak değil beriki gibi.. İçini çeke çeke, kısık.. Alttan iki dişi çıkmıştı, açıktı ağzı. Kara sinekler alt dudağının üstünden yürüyor bebeciğin dişlerinin dibine doğru sokuyorlardı o bet kafalarını, salyalara.. Sağ gözünün yaşlarında, cılık yaşlarda daha fazlaydı. Burnunda bir takımı! Kışkışladı Ara, olmadı, eğildi, eliyle kışkışladı!. Kaçırabildi bir kısmını, sonra çıt diye bir resim çekti:


[Fotoğrafın sağ alt köşesine şöyle yazmış Fikret Otyam:]

"Gözlerine bakın bebenin!."

(FİKRET OTYAM - Can Pazarı / Doğan Yayınevi, 1969)




Merhaba!

  

13 Ekim 2024 Pazar

ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR ?

 

Çalıyor yine çanlar

Fakat kimin için?

Her saniyesinde

Yaşam ve ölümün devindiği

Evrende

Ben kimim, neyim, niçin?

Ama dur, saat değil bu çalan!

Uyan, uyan, uyaaan!

(NEDRET KILIÇ - Dokunulmaz, Nemesis Kitap)


***



Çocuktum. Köyümüzde / köylerde "atık" (dilerseniz "çöp" deyin siz ona) diye adlandırılan, tanış olduğum(uz) bir olgu / sorun yoktu. Eskimeye yüz tutan yenilenir ya da "iş" / "görev" değiştirirdi. Ambalajlı ürün söz konusu değildi. Naylon, pet, poşet daha kentlerimizi bile işgal etmemişti. File ve bez torbalara girerdi her şey. Organik ne varsa ev hayvanlarıyla ortaklaşa tüketilirdi.
Kapitalizm, geliştikçe; her yurttaşı / bireyi hayatının her döneminde ille de "müşteri" kılma hedefine doğru acımasız bir koşu tutturdu. Aile üretimi, küçük işletmeler adım adım yok edildi. Buna da gelişme / hayatın kolaylaşması denildi. En uzak yerlere ulaşsın ürünleri, oradaki müşteri de "mağdur" olmasın diye yollar yapıldı demirden, betondan, sudan...
Ambalajsız ürünün hastalık yaydığına neredeyse herkes ve kolayca inandırıldı. Dahası, "Evladiyelik ne demek, kullan at, yenisini al. Oyalanma modası geçmiş şeylerle..." dayatması iliklere kadar işledi. Ve kirlendi dünya...
[...]
Bir şeyleri "kolay"laştırırken çıkan atığı, çevre kirliliğini neden düşünmüyoruz? İnsan sağlığına, doğaya bunca zararlı maddeleri bile bile neden gündelik hayatın akışına karıştırıyoruz?

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)


***


Hatırlanması gereken, daha doğrusu insanın kabul etmesi gereken, biz doğaya muhtaçken doğanın bize hiç mi hiç muhtaç olmadığıdır.

"Harvard profesörü E. O. Wilson şöyle yazar: 

Gerçek, bizlerin böceklere ihtiyacı olduğudur ancak onların bize ihtiyacı yok. İnsanlar yeryüzünden yarın yok olsalar, dünya eskiden olduğu gibi dönmeye devam eder.
[...]
Ancak böcekler kaybolacak olursa, insanların birkaç aydan fazla dayanabileceklerini sanmıyorum." (s. 161)

(MAJA LUNDE - Arıların Tarihi, DeliDolu Yayınları / Çeviri: DİLEK BAŞAK)


***


"Öyleyse asla haber gönderip sordurma çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor."

(OYLUM YILMAZ - Ağaçların Rüyası, Doğan Kitap)






Merhaba!


6 Ekim 2024 Pazar

YAŞAR KEMAL DİYE BİR ÜLKE

 



Sait Faik, Yaşar Kemal için imzaladığı kitabına:
"Türklerin en Kürdüne, Kürtlerin en Türküne" diye yazar.




Yaşar Kemal bir ülke olsaydı keşke,
düşünsenize;
Yaşar Kemal diye bir ülke.
Onun gibi bir ülke!
Onun vicdanı,
onun adalet anlayışı,
onun hak arayışı,
onun direnci olmayanlarda olsaydı keşke.
Onun eli, sözü hâlâ üzerimizde olsaydı keşke.

(SİBEL ORAL)


***


Herhangi bir sanat dalıyla uğraşanların büyüdükleri coğrafyadan ve beslendikleri tarihten etkilenmemeleri olanaksız.
Edebiyatta da böyle bu.
Hangi türde yazarsa yazsın yazarın bir ayağı kendi toprağından ve geçmişinden güç alıyor.

(MEHMET ATİLLA)


***


İyi yazarların en mühim yanı, edebiyata güven duymamızı sağlamalarıdır bence.
Yaşar Kemal'in Çukurova'yı anlatışındaki kuvvet, maharet, kabiliyet ve bilgeliğin onda birine sahip olsaydım
herhalde dünyanın en mutlu insanı olurdum.

(MURAT UYURKULAK)



Böylesine tepeden tırnağa çiçek açmış, türküye durmuş başka bir insan gelip geçti mi bu dünyadan bilmem.

(ZÜLFÜ LİVANELİ)







Merhaba!


29 Eylül 2024 Pazar

BİR İHTİMAL DAHA VAR

 

William Shakespeare ağdalı İngilizcesiyle yazarken hüzünlü "to be or not to be, that is the question" satırını acaba düşünmüş müdür Türklerin Hamlet'i okuyacağını? "To be or not to be"nin çevirmenin becerisiyle bir Türk Sanat Müziği şarkısının tınısını taşıyacağını? Can Yücel şairliğinin yanı sıra çevirmenlik yapmış vakti zamanında. Shakespeare sonelerini çevirmiş, daha doğrusu kendi deyimiyle Türkçe yeniden söylemiş, yeniden yazmış. "Olmak veya olmamak işte bütün mesele bu" olarak birebir çevirisi yapılabilecek dizeyi Yücel Türkçeye uyarlamış, dizeye yeniden hayat vermiş bu toprakların diliyle: "Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin."

(MEHMET YAKIN - T24, 2014)


***


Daha önce bin kez okuduğum şiir kitaplarının önüne geldim ve gözlerimi kapayarak bir kitap seçtim. Brecht! "Fena seçim değil," dedim kendime. Demek bugün Ahmet Cemal okuyacağız.
Romanları çevirisinden okuyabilirsiniz. Okuduğunuz eser tabii ki orijinal dilindeki gibi olamaz, ama roman çevirisi bir nebze olsun aslına yakındır. Şiir ise...
Çeviriden okumak imkânsızdır. Okuduğunu zannetmek ise -kusura bakma- dangalaklıktır. Şairin dilini öğrenmediğiniz sürece onun şiirini okuyamazsınız. Her bir çeviri yazılmış başka bir şiirdir. Bu sebeple benim de okuyacağım şiirler, Brecht diye adlandırılsa da aslında Ahmet Cemal'in eserleridir. "Madem çeviri şiir okunmaz, bu kitabı neden aldın?" diye soracaksan, Ahmet Cemal iyi bir şairdir.
Brecht'i orijinal dilinden okuyabilirdim. Almancam da Fransızcam kadar yeterlidir. Bu kitabın orijinali de kütüphanemde Almanca eserlerin bulunduğu raftaydı. Mamafih Brecht, piyeslerinde ulaştığı mana ve dil ustalığından, şiirinde yoksundu. Filvaki Ahmet Cemal, Brecht'ten katbekat daha iyi bir şairdi.
Neyse...

(FATİH GEZER / Ölüler Kıraathanesi - Everest Yayınları)  


***


"Devrim şiir gibi oğlum, başka dile çevrilmesi güç iş."


VEDAT TÜRKALİ
(Yalancı Tanıklar Kahvesi)







Merhaba!

22 Eylül 2024 Pazar

KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA !

 

"21. yüzyıl insanının yanılgısı, faşizmin tekrar Nazi üniformasıyla geleceğini sanmasıdır."


UMBERTO ECO


***


(...) Batı'daki çalışma ilişkileri tarihine herhangi bir siyasal ya da ekonomik düşünceler tarihi kitabından bakıldığında 18 ve 19. yüzyıllardaki "vahşi kapitalizm" denilen süreci açıkça görürüz. Ama o dönemi Victor Hugo, Charles Dickens, Emile Zola['nın] romanlarında daha canlı ve daha yaşamın içinden görürüz. 
Zola'nın Emek ya da Germinal'i dünde kalmış gibi düşünülebilir. Charles Dickens, İki Şehrin Hikâyesi'ndeki başlangıç cümlelerinde "vahşi kapitalizm" denilen dönemi ilginç cümlelerle anlatırken İngiltere ve Fransa için "Her iki ülkede de halkın açlığı pahasına karnı doyan soyluların her şeyin ilelebet böyle güllük gülistanlık devam edeceğine dair bir inancı vardı" diyor.
Aslında bir devamlılık yok mu? Germinal'daki maden işçilerinin çalışma koşulları bugün halen zehirli toprağın altında çıkarılmayı bekleyen Erzincan'daki dokuz maden işçisini hatırlatmıyor mu?
Birebir aynı olmayabilir ama işçinin çalışma koşullarındaki olumsuzluğun yol açtığı mağduriyetler ve alınmayan iş güvenliği önlemleri işin özünün aynı olduğunu göstermiyor mu? 

(AV. ABBAS BİLGİLİ - Cumhuriyet Kitap)


***


İnsan içinde yaşadığı sisteme dahil. Ve öyle olduğunun farkında değil. Sistem sana olman gereken şeyi, bitmeyen uyaranlar ve döngülerle gün içerisinde anımsatıyor ki sen sapmayasın, senin sen olmanı sağlayacak o doğru yola. Çünkü sistem, yönetmeyi becermeye çabalayan yönetici sınıf tarafından yaratılır. 
Yönetilecek kesim de sistemin sürdürülmesinde aktif rolü olduğu gerçeğinden ayrıştırılarak, sistemin doğanın kendisi olduğu yanılgısıyla yaşamını sürdürür. Bu yanılgı da muazzam bir sistem koruyucusudur.
İnsan yaşamının doğalı bu derken insanın da doğalı bu gibi bir genellemeye düşeriz haliyle. Üstelik bu "doğal" sistemce "normal" dediğimiz şeylerden seçtiklerimizi bir araya getirerek içine girdiğimiz kostümdür. O yüzden herkeste bir sıkışmışlık hissi var, nedenini bulamadığımız. Kendimizin içine sıkıştık!
İhtiyacımız olduğunu sandığımız şeylere ihtiyacımız olmadığını ara sıra fark ediyoruz. İki eve, beş yüz metrekareye, bir sürü diplomaya, bir yerlere yetişmeye... Bu somut tüketim çılgınlığından daha tehlikeli olan ise insanın da tüketilebilir bir "şey"e dönüşmesi.
Bunun gerçekleşirken izlediği yolu İoanna Kuçuradi, netlikle gözümüzün önüne serdi: "Personelin yerini insan kaynakları aldı." Artık bireyin "persona"sı yok; o bir kaynak, tüketilip üretilebilir. Bu da eşimizin, dostumuzun çabuk harcanabildiği günlere getirdi bizi. "Kimse senin kadar önemli değil. Önce ben demeyi öğren. Herkes kendini kurtarmalı..."
Ve hepimiz mutsuzları, dertlileri, yaralıları sosyal ağımızdan atmaya başladık. Kişisel gelişim adı altında bize "cehalet" pazarlandı. Çünkü sol gelenek inandığı şeyi savunarak korkutuyordu bizi: "Kurtuluş yok tek başına!"

(EMEK YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!