25 Ağustos 2024 Pazar

KOMÜNİST

 

"Tut ki o neoliberal masalları yuttuk. İyi, hoş, güzel de... Devekuşu gibi kafamızı kuma gömsek bile, kokusu burnumuzun direğini kıran mevcut düzenin pisliklerini ne yapacağız?"
"Hadi diyelim ki Afrika'yı sildik haritadan... Nasıl olsa yakında hepsi AIDS'ten, açlıktan ya da kabile savaşlarında ölecek. Brezilya'daki milyonlarca sokak çocuğunu da unuttuk... Zaten polis onları tek tek 'itlaf' ederek nesillerini kurutuyor. Hindistan'daki nüfus patlaması için tasalanmamıza bile gerek yok... Yarın nasıl olsa Pakistan'la kapışırlar, nükleer teknoloji sayesinde o mesele de kökünden hallolur! Irak gibi yaramazlık yapanlara da bir iki bomba salladık mı, işler yoluna girer... Emperyalizmin politikası bu!"
"Peki, ucuz Üçüncü Dünyacılık yapmayalım... hay hay... Ya Avrupa'nın göbeğindeki kırk milyon işsizi ne yapacağız? Enikonu çürüyüp umutsuzluğa kapılarak, yarın faşist partileri iktidara getirmelerine nasıl engel olunacak? Böyle bir şey hiç mi etkilemez o sözümona uygar Batı'yı? Kentlerin varoşlarına yığılan yerliyabancı göçmenlerin, başka umut kapısı kalmadığı için fanatik dinci ya da etnik kimliklere sarılıp çağımızın Romalarının yoz saltanatına son verecek olmalarının da mı hiç önemi yok? Alttakilerin umutsuzluğunun er ya da geç her şeyi yakıp yıkarak barbarlığı getireceğini kimse gömüyor mu?"
"Sonracığıma... İnsanlığın yarıdan çoğu açlıktan kırılırken, zengin ülkelerin üretim fazlası tarım ürünlerini, bir de üstüne para verip imha etme saçmalığını daha ne kadar sürdüreceğiz? Çevrecilerle dalga geçmekten, uyarılarını hafife almaktan vazgeçmek için gezegende, insanlar dahil tüm canlı yaşamın yok olmasını mı bekleyeceğiz?"
Konferansın uzamakta olduğunu gören Devrim, muzipçe sözünü kesti: "Aman baba, sen de nelerle uğraşıyorsun, ne gereksiz şeylere kafa yoruyorsun." Erdinç, bir an için Devrim'in ciddi olmasından ürkerek donup kaldı, sonra oğlunun alaycı ifadesini görünce rahatladı. "Haklısın," dedi aynı muziplikle, "Artık tüm insanlığın kaderiyle ilgilenen benim gibi birkaç 'komünist fosil' dışında kimse kalmadı, çok şükür." Birden yüzü asıldı. "En çok neye kızıyorum, biliyor musun? Düzeni fütursuzca savunan o sinik yazarların çoğu eski solcu. Her şeyin farkındalar, bile bile yalan söylüyorlar. İnsanı aptal yerine koymalarına, çokbilmiş edalarla mevcut düzeni insanlığın kaderi olarak kabullendirme gayretkeşliklerine deli oluyorum."

(YİĞİT BENER - Eksik Taşlar / Everest Yayınları)


***


"Yoksulların, açların karnını doyurduğum zaman benim bir aziz olduğumu söylüyorlar.
Ama yoksulların neden yiyecekleri olmadığını, 
açların neden aç olduğunu sorduğum zaman da benim bir komünist olduğumu söylüyorlar."


HÉLDER CÁMARA






Merhaba!

19 Ağustos 2024 Pazartesi

AY BÜYÜRKEN UYUYAMAM !

 


Aylı geceler, büyüyen ayla birlikte daha da uzardı uykusuzlukları! Odasına dolan ay ışığı, aşksızlığını, yalnızlığını ansıtır, bütün özlemlerini uyarır, bütün anılarını karanlıktan aydınlığa çıkarırdı sanki.
Ay dolanırdı odasında!
Ah o taşra geceleri! O küçük kıyı kentinde akşam oldu mu işleyen saatler dururdu sanki. Akşam karanlığından gözü uyku tutuncaya kadar geçmek bilmez bir süre uzanırdı önünde. Evliler, yerli arkadaşları çeker giderlerdi evlerine. Mermer masalı bir lokantada, çoklukla yalnız, iştahsız iştahsız yerdi yemeğini. Bazı geceler üç beş arkadaş toplanır, içerler, poker oynarlardı. Gösterilen film iyi mi kötü mü diye düşünmeden kentin tek sinemasına giderler, filmden çok sinemaya gelen kadınlar kızlarla ilgilenirlerdi. Ama çoğu geceler şaşırıp kalırdı ne yapacağını. Dükkânları erkenden kapanan, ıssızlaşan, susan kentin küçük alanında, lokantadan çıkınca tek başına bulurdu kendini.
(...)
Ayın erkenden doğduğu bir gece, her akşamkinden daha yalnız kaldı. Yemekte iki kadeh rakı içti. Gece yarılanırken, gidecek başka bir yer bulamayarak, biraz yorgun, oda kiraladığı eve döndü. Kapıyı gürültüsüz açtı. Alt katta, bir oturma, bir yemek odası, bir sofa vardı. Pencerelerden sızan ay ışığı, sessizliğini bozuyordu sanki sofanın. Evin üst katında, denize bakan yönündeydi odası. Evin karaya bakan yönünde iki oda daha vardı. Birini yaşlı bir öğretmen kiralamıştı. Öbüründe evini kiraladığı kadın kendi oturuyordu. 
Üst kata çıkan merdivenlere bir türlü gitmiyordu ayakları. Konuşmak, dertleşmek, eski aşklarını anlatmak, yaşamak istiyordu kısacası. Bir kımıldama oldu sofada. Hiç dikkat etmemişti, baktı, denize bakan pencerenin kenarında birinin oturduğunu gördü. Karaltı ayağa kalkınca tanıdı. Evin kadınıydı.
Kadın yavaşça:
- Benim, dedi. Sinemaya mı gittin?
Kadına doğru yaklaştı:
- Dolaştım. Sinemaya gitmedim. 
- İyi etmişsin..
Üç aydır evinde oturuyordu. İlk kez dikkatle baktı kadına.
(...)
- Bu aylı geceler deli ediyor beni, dedi..
Kadın iç çekti:
- Kimi etmiyor ki?
- Ay büyürken uyuyamıyorum! Silip alıyor gözümden uykuyu..
Kadı daha uzun bir iç çekti:
- Hep öyle..
Dalgaların hafif hafif kıyıya çarptığı duyuluyordu pencereden. Köpek ulumaları duyuluyordu. Bir köpek uzun uzun uludu.
Kadın:
- Aya uluyor! dedi.
O, biraz şaşkın karşıladı bu sözü:
- Aya mı?
- Aya elbet! Bu ay hangi canda rahat bırakır ki?

(NECATİ CUMALI - Ay Büyürken Uyuyamam)




Aynı saatlerde, Sinanlı'da Siren Hanım, yatağında dönüp durmaktan sıkılıyor. Kalkıp pencereden bakıyor. Tepede kocaman bir ay. Gökyüzü pürüzsüz lacivert bir cam. Bir fiske vursa çınlayacak. Ay büyümüş. Köpek ürümeleri o tepeden öte tepeye kadar birbirine eklenip uzuyor böyle gecelerde. İnsanların huzursuz uykusuzluğunda biraz da eski vahşet çağlarından kalma tedirginlik yok mudur?

(AYLA KUTLU - Asi... Asi)







Merhaba!

  

11 Ağustos 2024 Pazar

DÜŞÜNMEK - ANLAMAK

 

Anlama, çok az kimse tarafından anlaşılan bir kavramdır."

(FRIEDRICH SCHLEIERMACHER)


***



PAUL VALÉRY

Paul Valéry'nin "Çok tehlikeli bir durum: Anladığını sanmak" sözünde ise bambaşka bir anlam var. Bir konuyu 'iyi anlamak' için onu 'iyi bilmek' gerektiği... Söz gelişi "sizi anladım, bu konuyu anladım" derken kişinin yanlışlar batağına yuvarlanacağını belirtmek istiyor. Kolay iş değildir 'anlamak' diyor. Kişi kendini bile anlayamaz, tanıyamaz. Bir ömür boyu 'kendisi' diye bambaşka birini 'anlar'. Son soluğunda belki kendine gelir, ama iş işten geçmiştir artık!
Yine Paul Valéry der ki: "Bizim için söylenen her söz yanlıştır. Ama bizim kendimiz için düşündüklerimizden daha yanlış değil." Valéry'ye göre "Kişi, düşüncesine oranla çok daha karmaşık" bir yaratıktır. Paul Valéry'nin 'Defterler'inde, böyle binlerce 'düşünce' vardır. André Gide, "Valéry'nin 'Defterler'inin yanında benim 'Günce'm önemsiz kalır" derken hiç de yanlış bir şey söylememiş. 
Bugün de 'anlamak' konusundaki sözleri beni aldı götürdü bir yerlere... Anlamak için önce düşünmek gereklidir. Düşünmek, belli bir bilgi, bir deneyim, belli bir çaba ile gerçekleşir. Herkes 'düşünemez', ama 'düşündüğünü' sanır. En çok kötü politika adamlarında görülür bu 'düşündüğünü sanma' olgusu... Ağzına geleni söyler, nasıl olsa karşısındaki kalabalık dinlemektedir. Ama 'anlamak'ta mıdır? Neyi anlasın? Gerçek bir düşüncenin ürünü olmayan laf kalabalığının anlaşılacak bir yanı yoktur ki! Bu tür sözlerin, konuşmaların 'anlam'lı bir niteliği bulunmaz. Halk dinler, belki alkışlar ama sonra kendi kendine sorar, ne dedi, ne istedi? Nereye varmaktı amacı, bize ne gibi bir katkısı oldu ya da olacak? Uçmuş gitmiştir o sabun köpüğü sözcükler... Bir anlamsızlık, bir düşüncesizlik, bir 'zamanı geçirme' boşluğu kalmıştır geriye...
Öte yandan "Anlamak, hep anlamak, ama ben anlamak istemiyorum" der Jean Anouilh'un bir kahramanı... Ne olacak 'anlayacağız' da?.. Kendimizi ya da başkalarını! Keyfimiz kaçabilir, canımız sıkılabilir. Gelmiş gidiyoruz işte! Anlasak ne olur, anlamasak ne olur? Bu da kişinin bir yanıdır, 'boş veren, aldırmayan' bencil yanı... Aragon da bir dizesinde "Anlamak için çok zaman harcadım" demez mi? Demek ki 'anlamak' bir çaba işi, yorucu, üzücü, zaman zaman da kızdırıcı, bıktırıcı bir uğraş... Ne kendimizi, ne başkalarını, ne olayları, ne gidişi, ne çıkışı... Hiçbir şeyi anlamaya bakmamalı öyleyse! Bizden istenen, hep istenen budur, anlamadan benimsemek sözleri, istekleri, buyrukları... Düşünmeden, anlamaya kalkışmadan...
Ama gerçek bir 'insan' isek olacak iş değildir bu! İnsanoğlu düşünür, düşünmeyi öğrenmek ister, önüne ne denli engeller dikseler, ne gibi cezalar verseler de düşünme çabasından döndüremezler onu... Descartes "Düşünüyorum, var oluyorum" demişti. Valery ise düşünmenin zorluğunu bilen bir yazar olarak, şöyle düzeltmiş bu ünlü sözü: "Bazan düşünüyorum, bazan var oluyorum."

(OKTAY AKBAL - Yaşayıp Görmek)






Merhaba!     

4 Ağustos 2024 Pazar

YA REÇELİN KOKUSU ?

 

Arketipler yüzyılların ötesinde çıkarılıp havalandırıldı, nörolojik çalışmalar, genetik araştırmalar insanın sırrını çoktan çözdü, şimdi yapay zekânın, kimilerini korkutan kimilerini heyecanlandıran dünyasına giriyoruz.

İnsanı çözmek muamma olmaktan çıktı, fizyolojik bütün veriler elimizde. Ya duygular... Hayatı birdenbire karmaşık hale getiren duyguları kim irdeliyor? Evet tabii yine bilim, ama insanı en çok inceleyen sanatçılardır.

(ECE ÖZBAŞ - Cumhuriyet Kitap)

***


GEORGES DUHAMEL

Uygarlık sözü hangi anlama geliyor? Fabrikalar, makineler, uçaklar, kısacası başarıdan başarıya giden teknik ilerleme uygarlık mıdır? Yoksa uygarlık insanoğlunun kafasına, yüreğine yerleşecek bir insanlık anlayışı, sevgisi mi? Teknik gelişmeler insanı eskisinden daha mutlu mu kıldı, yoksa akla hayale gelmez mutsuzluklar mı getirdi ona? 
Georges Duhamel, daha 1918'de "uygarlık" sözünün gerçek anlamını çizmeye, aramaya girişmişti. İlk Dünya Savaşı'nı cephelerde bir doktor olarak geçiren yazar, sayısı dört bine varan askerin ameliyatını yapmıştı. Dost, düşman, hepsi insanlığa yararlı olmayan bir teknik gelişmenin kurbanıydılar. Çünkü insan teknik uygarlığa egemen olamamış, yarattığı araçlara kendini kaptırmış, giderek ona tutsak haline girmişti. Duhamel'in ilk yapıtlarından "Uygarlık" bu anlamı derinliğine işleyen öykülerle doludur.
Duhamel, gerçek uygarlık bütün bu toplardan, tüfeklerden, uçaklardan ötededir diyordu. Ona göre uygarlık "birbirinizi sevin" ya da "kötülüğe karşı iyilikle karşılık verin" diye bağıran bir sesti; şarkı söyleyen bir insan topluluğuydu. Makine tekniğinin gelişmesi insanoğlunu gerçek uygarlıktan uzaklaştırmıştı. Duhamel'e göre insanlığın yararına bir uygarlık yalnızca bilime ve tekniğe dayanmamalıydı. O, estetiğe ve aktöreye dayanan bir uygarlığın kurulmasını özlüyordu. İnsanlar kendilerini makine uygarlığına kaptırmamalıydılar, tersine, onu gerektiği gibi incelemeli, tanımalıydılar. 
(...)
O, Batı uygarlığının, Avrupa kültürünün bir aydınıydı. Ancak böyle bir toplulukta yetişebilirdi. Sovyetler Birliği'ne ve Amerika'ya yaptığı gezilerde düş kırıklığına uğraması tam bir Avrupalı olmasının sonucudur. Şu kısa öykü Duhamel'in kişiliğini yansıtır: Bir gün evlerde reçel pişirmenin hem yorucu hem de masraflı bir iş olduğunu, fabrikalarda seri halinde yapılan reçellerin çok daha ucuza çıkacağını söyleyen bir iktisatçıya Duhamel şu soruyu sormuştu: "Ya reçelin evin içine yayılan kokusu, onun hiçbir anlamı yok mu?" 
(...)
Duhamel 82 yıllık yaşamınca özlediği uygarlığı bulamadı. Tam tersini, tekniğin dev adımlarıyla ilerlediğini, "insanca uygarlığın" gittikçe ortadan silindiğini gördü. Bugün insanoğlunun yararına olmayan bir uygarlık kavramıyla karşı karşıyayız. Ona büsbütün tutsak olmadan önce yapılacak şeyler var. Bu uygarlığı eleştirmek, incelemek, anlamını duymak. Kısacası, bütün yeryüzü insanlarının, devlet adamlarının, bilginlerinin, savaşçılarının Duhamel'in şu tek cümlesindeki korkunç anlamı duymaları gerek: "Uygarlık insanoğlunun kalbindedir, orada değilse, hiçbir yerde değildir."

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat, 1968)







Merhaba!

29 Temmuz 2024 Pazartesi

KÜLTÜRSÜZ KALKINMA OLMAZ

 


REŞİD HALİD GÖNÇ


Gözlükleri, gözlüklerinin arkasındaki yaşam çilesinin biriktirdiği gölgelere rağmen çocuksu kalmış küçük, mavi gözleri, bir ameliyat sonucu yarısı alınmış çene kemiği yüzünden sola çarpık çenesi ve fakirlikten beline iple bağladığı yamalı pantolonuyla Reşid Halid, eski Babıâli'nin ilginç tiplerinden biriydi.
Eski bir İstanbul ailesinin, o dönemlerin deyimiyle "düşmüş" çocuklarından olduğu için, eski İstanbul terbiyesinin çelebiliğinde, çaresizliğiyle yalnızlığını sadece yıkıntısı kalmış bir yaşamın son direnişiyle yoğurarak, köhne merdivenli eski gazete binalarının dünyasında dolaşır dururdu.
Reşid Halid'in dipsiz bir kör kuyuda kaybolup gitmiş yıllarından kalmış tek serveti, yazarlardan, ozanlardan, romancılardan, gazetecilerden tek tek topladığı yazı koleksiyonuydu. Koleksiyonu için seçtiği ünlülerin peşini bırakmaz:
- Sizden bir resim, bir kısa biyografi, bir de üç-beş satır yazı rica ediyorum, derdi.
(...)
Kendisi önemsizdi, ama bütün önemliler el yazılarıyla sadece onun koleksiyonundaydı. Sevdiklerine gösterirdi bunları. Abdülhak Hamit'in de, Mahmut Yesari'nin de el yazılarını orada görmüştüm.
Mahmut Yesari, "Başımdan çektiğimi düşmanlarımdan çekmedim, ne çare ki başsız yaşanmıyor" diye yazmıştı.
Ercüment Ekrem ise bilinen alaycılığıyla "Sen yazı toplayacağına aklını başına toplasan daha iyi edersin" diye yazmıştı, "ama en iyisi para toplamaktır."
Aziz Nesin'in yazısı ise daha derinden ve buruktu: "Senin çenenin istikameti ile benim fikirlerimin istikameti, ikimizin de hayatının ıstırabı olmuştur."
Reşid Halid'in çenesi de sola doğru çarpıktı çünkü.

Türkiye, gerek tarih, gerek edebiyat açısından varmış olduğu boyutların lezzetine hiçbir zaman dönük duramamış toplumlardandır. Bu alanlarda insanı şaşırtacak kadar ortak bir bellek yoksulluğu vardır bizim ülkede. Örneğin, hangi eski ozanın yaşadığı semt yahut evler, küçük bir plaketle olsun belirtilmiştir koskoca İstanbul kentinde?
İnsanlar kendi kültürlerini oluşturan beyin ve gönül bahçelerinin, gözlerine ilişiverecek en küçük anısından bile yoksun olarak yaşarlar Türkiye'de.
Şinasi'nin mezarı kaybolup gitmiştir Hilton temelleri altında. Nedim'in mezarı ise, Karacaahmet Mezarlığı'nda kazara bulunmuş, sonra da unutulmuştur. Yakup Kadri'nin romanlarının kaç dile çevrildiğini bilen bile yoktur. Hele o çevirileri hiç bir yerde bulamazsınız Türkiye'de...
Nâzım'ı ise hâlâ daha okul kitaplarına sokabilmiş değiliz, İtalyanlar ise kendi liselerinde onun şiirlerini okutuyorlar genç kuşaklarına.
Ne doğru dürüst yazılmış tarihlerimiz var, ne ansiklopedilerimiz, ne sanatçılarımıza ait müzelerimiz...
Böylesi bir çoraklıkta, kim içinden Şeyh Galip'in yaşadığı dergâha bir buket karanfil götürmeyi duyar, kim Ahmet Rasim'in kafa çektiği kıyılarda ondan iki şarkı mırıldanmanın tadını yudumlar?
Halklaşma sürecini bir kültür birikiminin fıskiyesinde sulayamadığımız sürece, kaba bir kargaşanın çirkinliğini kolay kolay arıtamayız.
Kültürsüz kalkınma, yaşam tadını duyacak damağı olmayan görgüsüzler sultası demektir ki böyle bir sultada ne sıcak çocuk sevgileri yeşerir, ne de ebemkuşağı kıvancında mutlu aşklar...
Reşid Halid'in koleksiyonu ne oldu bilmiyorum. Barbar bir ilgisizliğin kezzabında kaynayıp gitmişse, gerçekten yazık olmuştur.
Anısız, nüktesiz, renksiz bir toplum, beton ve araba hırsıyla yanıp tutuşsa da, nefes almak için ciğerlerini geliştirememiş sayılır. Ve hırtlığını yaratıcılığının fırınında pişirerek dünya uygarlığına sunamaz. 
Reşid Halid, gözlükleri, çarpık çenesi, iple bağlı pantolonuyla, kişiliği cüzdanıyla orantılı olanların çok ötesine varmış bir insandı. Onun ince ve zevkli merakına hızlı kalkınma zenginlerinin çocukları belki de yüz yıl sonra ancak varabilecekler.

(ÇETİN ALTAN - Gölgelerin Gölgesi, 1982)





Merhaba! 
 

21 Temmuz 2024 Pazar

KİTAP ve ÇALAR SAAT

 


"... Herhangi bir kitabı oku diyenden korkma, yasak edenden kork...
Okumadığı bir kitabın halka zararlı olacağını söyleyenden daha aşağılık bir insan olur mu?
Olur: Okuduğu bir kitabın halka zararlı olacağını söyleyen...
Bir kitapta her şeyi bulan bütün kitapların düşmanıdır: Her şeyi bulduğu kitabın bile...
Tanrılar, peygamberler değil, 
yalnız softalar ve sömürgenler insanların tek bir kitabı okumasını istemişlerdir..."

(Kitap Üstüne Aykırı Düşünceler)


***


Kitaba, bir organizmaymış gibi yaklaşana hiç rastlamamıştım ta ki Orhan Tüleylioğlu'nun Yalnız Kitap'ını (Karakarga Yayınları) okuyana kadar. Tüleylioğlu'na göre, kitap da her canlı gibi dünyaya geliyor, yaşıyor, yaşatıyor, yakılıyor, yok ediliyor, unutuluyor, uyandırıyor ve kendini "yalnız" hissediyor. Bahtı açık kitap var, olmayan var. Kitabın da her canlı gibi bir kaderi var, dünyaya geldiği yer ve zamana göre şekilleniyor yazgısı: Kimi coğrafyada hâkim tarafından "ceza" olarak da verilebiliyor, bambaşka bir zamanda "şenlik ateşi" için uygun da görülebiliyor.
(...)
Kitapları yasaklayacak olanlardan korkan Orwell ile yaşamımızda bir kez olsun aynı duyguyu paylaşmadık mı? Kitapların yasaklanmasına gerek duyulmayacağından, çünkü kitap okumak isteyecek kimsenin artık kalmayacağından ürperen Huxley'e katılmadık mı? 
Okuyucudan çok yazar üretenlerin, kitap okumadan kitap yazmak isteyenlerin cirit attığı bir coğrafyada, "Kendimi hazırlıyorum. Shakespearelerin, Dantelerin, Goethelerin, Balzacların at oynattığı edebiyat meydanına öyle ellerini kollarını sallaya sallaya giremez insan" diye düşünen Cahit Sıtkı'ya bir kez daha hayran olmadık mı? 
Ya 1964'te kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddeden ve gerekçesini "Ben eserimi yaratırken yeterince ödül aldım. Nobel ödülü buna bir şey katmaz, aksine beni aşağıya çeker. Nobel ödülü tanınma peşinde olan amatörler için güzeldir. Ben yaşlıyım ve yeterince keyif yaşadım. Yaptığım her şeyi severek yaptım. En büyük ödül de zaten buydu" sözleriyle açıklayan Sartre'a?
"Kıyamet Günü gelip çattığında büyük fatihler, devlet adamları, hukukçular; ödüllerini (taçlarını, onur nişanlarını, en sağlam mermere silinmeyecek biçimde kazınmış adlarını) almaya gelirken Yüce Tanrı; koltuklarımızın altında kitaplarımızla bizim de geldiğimizi görünce, hani neredeyse kendisi de kıskanarak, Aziz Petros'a dönüp şöyle diyecektir: 'Bak, bunlara ödül gerekmez. Onlara verebileceğimiz hiçbir şey yok burada. Onlar okumayı sevdiler'" diyen Virginia Woolf'a bir kez daha saygı duymadık mı? 
"Basılı kitap, internetin ortaya çıkması yüzünden ortadan kalkar mı" sorusuna, "Kitap nesnesinin etrafındaki çeşitlemeler, beş yüz yılı aşkın süredir onun ne işlevini değiştirdi ne de sentaksını. Kitap, tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız" yanıtını veren Umberto Eco sayesinde, basılı kitabın yok olmayacağına yeterince ikna olmadık mı?
Tüm bu isimlerden başka, Yalnız Kitap'ta öyle biri daha var ki gözlemi üstüne epey bir düşünmemiz gerekiyor: V. Karl'ın, Kanuni Sultan Süleyman devrinde Osmanlı sarayında bulunan elçisi Ogier Ghislain de Busbecq. 1 Haziran 1560'ta, İstanbul'da tamamladığı dört elçilik raporunun üçüncüsünde, Osmanlıların matbaayı kullanmaya karşı isteksizliğini şu sözlerle dile getirmiş:
"Yeryüzünde Türkler kadar, başka ülkelerin yararlı icatlarını kolaylıkla alıp benimseyen bir millete daha rastlamak zordur. Buna rağmen nedense, kitap basmaya ve çalar saat kullanmaya bir türlü ikna edilememişlerdir."
Ve yazar Tüleylioğlu'nun, kitap ile çalar saat arasında kurduğu o bağ insanı sarsıyor:
"Her ikisi de insanları uyarmaya ve uyandırmaya yarar." 
"Kitapları seven kişi, kötü insan olamaz" cümlesi de kötüleşen dünyanın durumunu açıklıyor sanki.
Orhan Tüleylioğlu, ülkemiz açısından bu konuya da son noktayı koyuyor: "Eğer Köy Enstitüleri kapatılmamış olsaydı, 1956 yılında Türkiye'de okulsuz köy, öğretmensiz okul, okuma alışkanlığı kazanmamış tek bir öğrenci kalmayacaktı. Planlar buna göre yapılmıştı. Yazık oldu."

(KÜBRA ÇİĞDEM İNAL - Cumhuriyet Kitap)


***


Hegel diyor ki, "Felsefenin birçok hallerini yazdık, düşündük ama en ulaşamadığımız yere edebiyat ve şiir ulaşır." Edebiyat okumak, size hayatlar, zamanlar, yüzler ve serüvenler getirir. O kadar zenginleşirsiniz ki, insan ruhunun maddesinin ve konumlarının her şeyini anlarsınız. Dünyanın en akıllı, duyarlı, yetenekli insanları size kitaplar yazıp bırakmışlar, bundan büyük bir zenginlik olabilir mi?


FÜRUZAN







Merhaba!

14 Temmuz 2024 Pazar

MAYAKOVSKİ: AYNI KAVGANIN İÇİNDE

 


"Şiir yazmalı" diyor kendisine, yazmalı da ama elinden gelmiyordur ki. Yaptığı denemeler başarısızdır, içler acısıdır. O da şiiri bir yana bırakıp resme yönelir. Resim yapmaya başlar. Sonra yine şiire başlar. Çünkü o şairdir. "Şiir yazmalı" der kendisine, "Şiir yaz". Bir gün, bir şiirin "hakkından" gelir. Gece... Sokakta... Arkadaşı şair David Burliuk'a birkaç dize okur. Bir arkadaşının şiiri olduğunu söyler. Arkadaşı durur, "Sizsiniz bunu yazan!" diye bağırır. Sonra da "Dâhi bir şairsiniz siz!" der. Bu yargıya pek sevinir Mayakovski. O akşam "şair olup" çıkar. "Lal rengi ve beyaz", "meslekte" basılan ilk şiiridir. "Vladimir Mayakovski" trajedisi almaya başladığı yolun en güzel örneğidir. Bir isyan trajedisidir bu. Şiirlerindeki can alıcı imgeler kıyımların, ölümlerin iç yüzünü göstermek için vardır. İnsanların güçlerine, akıllarına, iradelerine, dünyayı yeniden kurma yeteneklerine gönülden inanır. Şiirlerinde "aşk" ve "öfke" iç içedir. Ekim Devrimi'ni "Marşımız", "Devrime Övgü", "Sol Marşı" şiirlerinde kucaklar. Mayakovski yenilikçi, direnişçi, sosyalizme yürekten inanmış, onun için savaşan bir şairdir. O, toplum için yazan bir şairdir. "Ben" derken "biz" diyordur. "Sokaklar fırça, alanlar paletimizdir" diyerek sanat ordusuna çağrıda bulunur.
Başkaldıran, yenilikçi şiirlerini meydanlarda okur. Meydanlar hınca hınç dolar. İsyancı tavrı, burjuvaları yerden yere vuruşu, özel mülkiyete karşı duruşu şiirlerinde büyük yer tutar.

Pelteleşmiş beyninizde
kirden parlayan bir kanepede yan gelip yatan semiz bir uşak gibi
hayal kuran düşüncenizi,
kanlı bir yürek parçasıyla tedirgin edeceğim,
dalga geçeceğim, geberesiye küstah ve zehir dilli.

(Pantolonlu Bulut, Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)


Mayakovski hem şiirde hem de pankartta, resimde, çizimde yepyeni bir üslup yarattı, ortaya koydu. Hiçbir söz kıvırtması bulunmayan, özgün, kolay anlaşılan bir dil, yapı oluşturdu.
Pankartları ajitasyon içindir. Bu pankartlarda, çocukluğundaki çok sevdiği halk masallarını, koşmaları, türküleri imgelerinde hep kullanır.
Atasözlerini değiştirerek, deforme ederek yeniden dolaşıma sokar. Beyaz Ordu generali Denikin'i ele alan pankartın altında şu yazar: "Rus, domuzla dost değildir."
Kimi zaman çocuk şarkılarından da yararlanır: "Kanaryacık-geyikçik nerde kaldın?" şarkısının sözlerini, devrim düşmanlarını alaya alarak şöyle değiştirir: "Vrangel Vrangel, nerde kaldın? / Lloyd George'tan tank mı aldın?"
Şair, ajitasyon pankartlarında pek çok düşmanla savaşır: "Churchil, Beyaz Ordu generalleri, Amerikan emperyalizmi, toprak ağaları, çarlık düzeninin geri gelmesi için savaşan bankerler, papazlar ve başkaları..."


1. İşten her kaytarışın
2. Düşmanı mutlu eder
3. Bir emek kahramanı ise
4. Burjuvalar için darbedir. (1920)


Ahmet Oktay, Yol Üstündeki Semender (1987) kitabında intihar eden şairleri ele alırken şiiri "devrimden başka bir şey olmayan" Mayakovski üzerine de ışık düşürür:

Bir kez daha kucakla beni
kara-büyüsüyle bağlandığım gece;
mağma ve kemik tayfunları,
yağmur sularında sürüklenen bir mektubun
sar'alı yazısı gibi silikleşen ün;
ölümün tunçtan dökülme flütü
akkora kesmiş yüreğimi titretmiyor;
Gece,
uçurumlarında belleğin
kılık değiştiren hayalet,
- insan bir tansık
diye yinele;
çünkü sözcüklerin külünden doğdu
yaralı oğlun.


[Mayakovski,] Yesenin'in intiharını eleştirir ama 20 yıllık emeğini ortaya koyan sergisinin açılışından 15 gün sonra o da intiharı seçer. En bilineni Nâzım Hikmet olmak üzere pek çok şairin yolunu açmış, esin kaynağı olmuştur.

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)


Kim daha üstün, şair mi,
yoksa insanlara
pratik yarar sağlayan teknisyen mi?
İkisi de.
Yürek bir motordur çünkü
ve ruh onun çalıştırıcısı.
Eşitiz bizler
şairler ve teknisyenler.
Vücut ve ruh emekçileriyiz
aynı kavganın içinde.

(Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)


VLADİMİR MAYAKOVSKİ
(19 Temmuz 1893 - 14 Nisan 1930)









Merhaba!