29 Ekim 2023 Pazar

RANT, KÂR; NEREYE KADAR ?

 





  1950'lerde Demokrat Parti iktidarıyla hızlandırılan iç göç, kentleri cazibe merkezi kılmaya dönük gibi görülse de "Marshall Yardımı" , "Truman Doktrini" ülkenin her alanda dokusunu bozmaya dönük bir adımdı. "Küçük Amerika" yaratma hayali, üretmeyen bağımlı bir Türkiye var etmek zihniyetini yansıtıyordu. Adım adım bu proje hayata geçiriliyordu.
  Göç, günümüzde, refah ve daha iyi bir yaşam arayışı olmaktan çıkmıştır bence! Bazı bölgelerde bu tetikleyici bir neden olabilir. Ama yaşadığımız coğrafyadaki iç ve dış savaş, kaynakların yağmalanması, toprağın verimsizleştirilmesi, eğitimin yetersizliği, siyasi iktidarın ülkeyi "rantiye alanına" çevirmesi...
  Tarıma dayalı bir ekonomiyi inşa etmek varken köylülüğü ortadan kaldırma çabası, her köyü bir mahalleye çevirerek tarımsal üretim alanlarını kıraçlaştırma, köylülüğün tarımsal üretimle bağını koparma çabaları... Bu mecradaki küçük üreticinin kooperatifleşerek tarım ekonomisini gelişkin kılabilecek, kendisini de toprağa bağlı yaşatabilecek değer üretmeden uzaklaştırmak...
  Suyunun, yeraltı kaynaklarının yağmalanması sonucu; bağlı, bağımlı bir kitle yaratmak siyaseti yıllardır inşa edilen bir gerçektir. 
  Eğer "göç"ü konuşacaksak öncelikle bunlardan söz etmeliyiz. Böylece "göç kültürü"ne nasıl bakmamız gerektiğini daha iyi anlayabiliriz sanırım.
 Yerli üretimin bu denli verimsizleştirilip cılızlaştırılmasının nedenlerini sorgulayınca, asıl toprak göçünün neden/nasıl/niye başladığını anlayabiliriz.
   Köylülük bugün iflas etmiştir.
  Kemal Tahir, 1967'de Bozkırdaki Çekirdek'i yazarken Köy Enstitüleri gerçekliğiyle (dönemin tek parti iktidarıyla) bitevi alay etmişti. Sanırım bugünkü sonuçları görseydi o romanı yazdığına pişman olurdu!
  "Yapan da biz yıkan da biz" diyordu.

   (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Gazetesi)



***



    Çağlar boyunca insanlığın biriktirdiği, geliştirdiği, bulduğu ne varsa ki hepsinin amacı yaşamı daha kolay, eğlenceli kılmaktı... Yine insanın bula bula "bulduğu" kâr (aslında soygun) düzeni, bilimsel her gelişmeyi insanın zararına kullanmayı "başardı" , hem de gözünü kırpmadan hem de ayırmadan.
   Bilimsel ve teknolojik gelişmeler; mutluluk yerine yalnızlık, rahatlık yerine umarsızlık, paylaşım yerine bencillik olarak yansıdı insan yaşamına egemen aklın / gücün büyük "başarısı"yla...
   Platon, yıllar değil, yüzyıllar önce ve "büyük bir öngörüyle, insanlığın bazı buluşlarının iki taraflı çalışabileceğine dikkat çekmişti: İyiye kullanım ve kötüye kullanım."
    (...)
   Bula bula bulduğumuz yönetim hallerinin, onların en ahlaksızı kapitalizmin, değil "bazı" , "her" buluşu insanlığın zararına da kullanabileceğini öngörememiş işte Platon. 

    (Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba! 
    

21 Ekim 2023 Cumartesi

ACI


Acı, insanı yüceltir, 

der Alfred de Musset. Hangi acı bu? Bedensel acı mı? Değil. Yürekte, düşüncede çekilen acıdır asıl insanı yücelten. 

(VEDAT GÜNYOL - Giderayak Yaşarken)


***


"Mutluluk gelimi gidimi tez bir konuktur; acı ise, gittiği yere postu seren yüzsüzün teki!.."


ADNAN BİNYAZAR
(Bozkır Aydınlığında Aşk)


   Bedende yaratılan oyuklar sağalıyor da, yürek oyukluğu hep işliyor. Eş yitirmenin yarattığı oyuk ise hiç sağalmıyor. Büyük ozanlara büyük şiirleri, yüreği depreme uğratan içsel acılar yazdırtıyor olmalı. Eşimin artık yaşamadığı bir İstanbul yazında beni sabahlara kadar dinleyen Fazıl Hüsnü Dağlarca, "Eş Ağıdı - Gömüt Taşında Söylemeler" şiiriyle, acıma ağıt yaktı: 

O Çorum'da doğmuş Hititli bir kız
Ben Hititli bir genç
Sevgimizi kıskanan ölüm
Bütün ölümlerden iğrenç

Gömüldü ya Çorum toprakları hep açar
Nice çiçekleriyle onu
Ben gece gündüz sevgisini açarım
Yadsırım ölüm denen sonu

Hitit karanlıklarında
Sesin gecemizi aydınlık ederdi
Sanki güzelliğin:
"Sen beni benden çok yaşayacaksın" derdi.

Karımı çok sevdim ben binlerce yıl
Seviyorum da
İşte gece bir gündüz bir çiçek
Hitit yeli evliliğimizi büyütür Çorum'da.

Ne yazar deme karısı ölmüş de
Acısından dev olmuş işte:
Gök ağzında leblebi
Bakışları Hitit elleri Çorum
Yazar yüreğine Adnan - Binyazar

(Temmuz 1991)


"Eş yitiren, zamanın anahtarını elinden düşürür."







Merhaba!

15 Ekim 2023 Pazar

HARESE

 

   "Kurtlar sofrası..." dedi imalı bir şekilde. 

   "Attilâ İlhan" dedim. "Onun sayesinde dilimize yerleşti desem yeri..."

  Tanımaz sandım, yazarın Kurtlar Sofrası kitabından bir cümleyi söyleyince yanıldığımı anladım: "Memleket bir kurtlar sofrasına dönüşmüş ise isyan haktır."

   "Kurtların aç kaldıkları zaman bir halka oluşturarak, aralarında en güçsüz olanın, bitkin halde yere yığılmasına kadar birbirlerinin gözlerine bakarak beklediğini, yere yığılır yığılmaz da güçsüz olanı yediklerini, deyimin de buradan geldiğini" söylemek istemedim. Eminim ki, onlar varlıklarını sürdürmek için içgüdüsel olarak yapıyorlar, oysa biz insanlar güçgüdüseliz. Güçsüzlerin üzerinden güçlenmeyi marifet sayacak kadar da pisgüdüseliz ...

   (SEMA SOYKAN / Öteki Şeylerin Tarihi - Alfa Basım Yayım)


   


(Karikatür: İzental)




   Harese nedir, bilir misin oğlum? 
Arapça eski bir kelimedir. 
Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. 
Harese şudur evladım: 
Develere çöl gemileri derler bilirsin,
 bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, 
aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanaklıdır yani. 
Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır, 
gördükleri yerde o dikeni koparıp çiğnemeye başlarlar.
Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar.
Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider.
Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz
ve
engel olunmazsa kan kaybından ölür deve.
Bunun adı haresedir.
Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir.
Bütün Ortadoğu'nun âdeti budur oğlum,
tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz.
Kendi kanının tadından sarhoş olur.

(ZÜLFÜ LİVANELİ / Huzursuzluk - İnkılâp Kitabevi)



(Karikatür: MURAT SAYIN - Cumhuriyet Gazetesi)


   Orta Doğu'da yaşananlar nefesimizi kesiyor. HAMAS'ın gerçekleştirdiği 11 Eylülvari Aksa Tufanı saldırısı, bir tarafıyla İsrail yönetiminin Filistin'i yok etme projesi için düğmeye basması adına biçilmiş kaftan oldu. Netanyahu bu durumu doğal akışta kendi iç politika tahterevallisi için kullanmayı tabii ki ihmal etmedi. 
   Durumdan vazife çıkarmayı yaşam tarzları haline dönüştürmüş dünya sahnesinin büyük yıldızları hemen yine ortaya çıktılar. Sonuçta, her şeyin arkasında aslında onların olduğunun imajı sanki işlerine yarıyor! Dolayısıyla hemen ABD, Rusya, Avrupa ve hatta her büyük devlet, geleneksel hatlarına sadık kalarak konuya müdahil olmak istiyor. 
   Ben kahroluyorum, çünkü filler tepişirken olanlar yine çocuklara, masum sivillere oluyor. Onlarca yıldır Orta Doğu'nun petrol, su, din, toprak ve kişisel ego savaşları sürüyor. Dünyada hangisi olursa olsun, inanç manipülasyonu kadar insan beynini felç eden ve dünyayı kana bulayan başka bir konu yok!

    (BEDRİ BAYKAM - Cumhuriyet Gazetesi)


***


Bu gelen savaş ilk değil.
Çok savaş oldu bundan önce.
Bittiği gün en son savaş
bir yanda yenilenler vardı gene,
bir yanda yenenler vardı.
Yenilenlerin yanında
kırılıyordu halk açlıktan.
Yenenlerin yanında
halk açlıktan kırılıyordu.

(BERTOLT BRECHT)


***


"Savaş şayet iyi bir şey olsaydı, onu asla ama asla yoksullara bırakmazlardı."

(TEKİN DENİZ)








Savaşlar olmasın!

8 Ekim 2023 Pazar

OKUDUKÇA

 

Matbaadan yeni gelmiş bir kitabın kokusunu,

kitabı eline alıp sayfalarını çevirmeyi,

kaldığı sayfanın ucunu bükmeyi,

bir kitabın arasında çiçek kurutmayı,

bir ağacın dibine uzanıp kitap okumayı

özlemeyecek mi insan?


FERHAN ŞENSOY
(Seçme Sapan Şeyler)


***


   Elimde Robert Kolej Çağrı Kulübü'nce iki ayda bir yayınlanan Çağrı adlı derginin son sayısı var. Burada Yaşar Kemal'le öğrenciler arasında yapılan bir söyleşi dikkatimi çekti. "Kendimizi 'adam' gibi yetiştirmemiz için ne yapmamız lazım?" sorusuna Yaşar Kemal'in verdiği haklı ve güzel yanıt şu: "Kesinlikle liseyi bitirince Türk ve dünya klasikleri okunmuş olmalı. Lisede bitirilir klasikler... Çok yanlış bugünkü eğitim düzeni. Kültür bir bütündür. Kitap kültürü ve yaşam kültürü. Anadolu gibi toplumsal kültür. Anadolu'da olsaydık bu kültür birikimi daha köklü ve tamam olurdu. İşte bu kültürü almak gerekli."

  Evet, Yaşar Kemal'in hakkı var. Kitap kültürü ile yaşam kültürü birbirini tamamlamalıdır. Bir üniversite çıkışlı ahbabım var, kitap okumamakla övünüyor ve sadece doğayı seyretmenin kültürünü artırdığını ileri sürüyor. "Denizi seyretmek yetiyor bana" diyor. Oysa bilmezlikten geliyor ki, denizi, ormanı seyretmekle insan, kültürden vazgeçtim, insan olmak niteliği bile kazanamaz. Kediler, kuşlar da seyrediyor denizi. Ama, kedi olmaktan, kuş olmakta öteye gidemiyorlar.

    (VEDAT GÜNYOL - Giderayak Yaşarken)


***
 

   Kitap okumayanın her şeyden yoksun kalacağını düşünüyordum. Okuyan, okuduğu kitabın dünyasına karşılık verecek birikimler edinmeliydi. Kitabın karşılıklı bir etkileşim olduğunu sezmeye başlamıştım. Bu merakla, yazarların, ressamların, bestecilerin yaşamlarıyla ilgili kitaplara yöneliyordum. Onların içinden biri gibi görüyordum kendimi. Onlar gibi olmaya, resimlerine bakarak onlar gibi görünmeye çalışıyordum. Kitapların ötesinde bir dünya olmadığına inanmıştım. 

  Romeo ve Juliet'i bir yıl sonra, Köy Enstitüsü'ne girdiğim yılın sonbaharında enstitü kitaplığında buldum. O gün sevinçten çıldırmıştım. Dönüp dönüp okudum.

   O gün elime aldığım bu kitabı, ona Hamlet'i, Atinalı Timon'u da katarak, yaşamım boyunca elimden düşürmedim. Bir de Cervantes'in Don Quijote'sini. Onların oluşturduğu çekim alanıyla nice kitaplara vardım. Kitap kitaba çağrı çıkarır. Okudukça, okumanın yolları çözülüyordu. Kitabın ardından gittikçe, kitap da bana ulaşıyordu. Dünya avuçlarımın içindeydi. Arşimed'in sopayı kaldıraç yapıp dünyayı yerinden oynatması gibi, ben de her düşünceyi, her güzelliği duyarlılığımda taşıdığıma inanıyordum. Bilgi, gücünü kitaptan alıyordu; kitap, insandan... Bilgiye ancak kitapla egemen olunabileceğine inanıyordum. 

 (ADNAN BİNYAZAR - Masalını Yitiren Dev / Can Yayınları)


***


 "Niye kitap okumuyorlar" demek "Niçin piyano çalmıyorlar" demek gibi bir şeydir. Kafayı kitap okumaya alıştırmak, parmakları piyano çalmaya alıştırmaktan kolay değildir. Ona göre yetişmek, hazırlanmak lazım gelirdi. Okumak, bir kitaptan alınan elemanlarla kendine bir manevi dünya yapmak, onun içinde tek başına yaşayabilmek demektir. 


REŞAT NURİ GÜNTEKİN
(Anadolu Notları)


***


   Okumanın tadını, ancak okuma tiryakileri bilir. Montesquieu'ye kulak verelim. Şöyle diyor bu büyük düşünür: 

"Okuma benim için, yaşamın pisliklerine karşı üstün bir ilaç olmuştur. 
Hiçbir üzüntüm olmamıştır ki, bir saatlik okumayla dağılmasın."





   

Merhaba!


1 Ekim 2023 Pazar

SAİT FAİK

 




  Yapma be Sait abi... Ne diye , ne diye öldün sanki. Sırası mıydı? Söyle sırası mıydı? Ahbaplığımız altı ayı geçmemişti daha. Ama sevmiştik birbirimizi di mi?..
   Söylememiştim sana, ama en çok iğri iğri gülüşünü severdim senin. Hep insanlara acıyormuş gibi bakar, ağzını biraz sağa çarpıtır gülerdin. O gülüşünü çizmek istemiştim bir gün. Becerememiş "sonra yaparım" demiştim. Artık yapamam, geçti di mi? Geçti artık... Zaten o zaman da "yapamazsın oğlum" demiştin... Haklıymışsın yapamadım işte...
   Olur mu ya? Böyle durup dururken "ben öldüm" deyip şaka yaparmışcasına ölmek olur mu?.. Yok daha neler., bir daha seni göremiyecekmişiz, bir daha Pasaj'da oturup bira içemiyecekmişiz, yağmur altında dolaşamıyacakmışız ha? Daha neler...
  Şaka yapıyorsun di mi? Gene kapıyı açıp içeri girecek, şapkanı ve pardösünü çıkarmadan oturacak, tatlı tatlı somurtacak "boşver yahu burada bu kalabalıktan sıkıldım, bir iki haftaya kadar Burgaz'a gitmeli" diyeceksin. Sonra bir şeyler olacak biz kahkahalarla güleceğiz, sen iğri iğri güleceksin ve bir takım adamlara kızacaksın. Bir yere gidip gelecek, neşeleneceksin. Cebinden bir şiir çıkarıp okuyacaksın. Ben "valla çok güzel" diyeceğim sen "atma ulan" diyeceksin ve ağzın iğrilecek, insanlara acıyıvereceksin. Birden, uykum geldi diyecek ve ne olursa olsun gideceksin. Sonra ertesi gün başlayacak.
  Başlayacak da ne olacak. Bir gün öleceksin... Habersiz. Bir şeyden sıyrılır gibi.. "Hidayeti de" cebinde beraber götüreceksin.. Biz, inanmayacağız. Öyle şey olur mu diyeceğiz. Sait Faik ölür mü diyeceğiz. Ölümlü dünya diyeceğiz. Daha dün beraberdik diyeceğiz, iyi adamdı diyeceğiz. Ağlamak isteyeceğiz.. Bütün bunlara inanmayacaksın ve yağmurlu bir gün seni de... Olur mu be Sait abi? Ayıp ettin valla... 
   Biri, "çok üzüldüm iyi hikâyeciydi" dedi senin için. Lâfa bak. İyi hikâyeci imiş de onun için çok üzülmüşmüş... Daha çok üzülsen veya hiç üzülmesen ne olur. Sen olsaydın böyle derdin. Biz başka bir şey derdik, sen gene bir şeyler söylerdin ve böylece seneler son rakkamlarını değiştire değiştire geçer giderdi. Ama yoksun artık di mi? Yoksun... Söyliyemezsin bunların hiçbirini. Konuşamayız artık seninle. Anlamıştım zaten, Allah bu kadar haksızlığa dayanamazdı ki. Ben, parmak kadar çocuk, seninle seneler senesi arkadaş olacak değildim ya.. Haksızlık bu! Keşke ben de o adam gibi yalnız "iyi hikâyeciydi, öldüğüne üzüldüm" diyebilseydim. Seni hiç tanımasaydım.
   Koca Sait Faik, koca Dülger balığı, karaya vurdun, öldün di mi..
   Yapma be Sait abi.

   (ALTAN ERBULAK - 12 Mayıs 1954 / Samsun)   



"Güzelliğin, iyiliğin, doğruluğun düş kapılarında..."

     Sait Faik o kapıyı açtı olanca genişliğince. Çağının insanlarına olduğu kadar, geleceğin insanlarına da...
   Dağlarca'nındı yukarda yazdığım mısra. Düş kapılarında bekleyen, o kapıları açan, tüm güzelliklere, iyiliklere, doğruluklara...Sait Faik'i en iyi anlayan, duyan duyuran elbette Dağlarca gibi büyük bir şair olacaktır. İşte Dağlarca'nın Sait Faik için yazdığı şiir. Çok şey anlatıyor. Kitaplar dolusu incelemenin veremediği kadar çok şeyi: 


Sait on yıl mı oldu, inanmıyorum
Dün gibisin
İşte yakanı kaldırdın uzun parmaklarınla
Sarı yüzünde akkırmızı bir sakal
Üşüdün gibisin
Binlerce sevgi binlerce yaşama
Yıldız yıldız büyüyen bir düğün gibisin
Güzelliğin, iyiliğin, doğruluğun düş kapılarında
Dur mu diyorlar, biraz mı diyorlar
Büsbütün gibisin
Ama için sıcak, için doğada
Yün gibisin
Nerde olursan ol Sait
Yanında çocuklar balıklar kuşlar
Düşündüğün gibisin.


   On yıl demiş Dağlarca, ne zaman mı? 1964'te.

   (OKTAY AKBAL / Yazmak Yaşamak - Kitaş Yayınları / 1972)




   Sonra Sait Faik... Yeşil, çocuksu gözleri vardı. Onulmaz öfkesi vardı. Hikâyeleri kadar da, kendi kişiliğinin tadı vardı. Küfürleri vardı. Ve İstanbul Sait Faiksiz edemezdi. Öfkeli, kendi kendini yiyen adam Tünel'den yukarıya çıkarken, hep Beyoğlu'nun sol yanındaki sinemaların önünde dolaşırdı. Durur afişlere, insanlara bakardı. Bir aşağı bir yukarı dolaşırdı. Çoğunluk oradaydı. Hasta olmadan önce İstanbul meyhanelerinde imiş. Sonra kara köpeğiyle Burgaz adasında idi. Burgaz adası Burgaz adasıydı o sağken. Şimdi Sait koyup gittikten sonra o Burgaz adası Burgaz adası mı, söyleyin Allah aşkına..

   (YAŞAR KEMAL)



"Sait Faik adalı değildi, adanın kendisiydi."

(TEKİN DENİZ)







Merhaba!

24 Eylül 2023 Pazar

KİMSE YENEMEZ TALİPLERİ

 

Yasadır anımsatalım:

Tohum ekenlerin, fide dikenlerin

Kimse durduramaz yağmurunu

Güneşini kimse kesemez.


GÜLTEN AKIN

(Deli Kızın Türküsü)


***



TALİP APAYDIN


   "Babam on altı sene askerlik yapmış, Çanakkale, Kafkas, Yemen, Afyon... Sırtında çanta kayışının izleri, göğsünde üç tane kurşun yarası hâlâ dururdu. Geçen sene seksen iki yaşındayken öldü. Yemen'de bir gece ansızın baskına uğramışlar. Dehşetli bir süngü harbine tutuşmuşlar. Vakit sabaha doğru imiş. Ucuna süngü takılı tüfeğini kullanıp dururken iri yarı bir gâvur ansızın tüfeğini kavrayıvermiş. Almaya çalışmış ama alamamış. Ama vermemiş de. İleri geri uğraşırken "İbrahim eğil, İbrahim eğil" diye bir ses duymuş. Dönüp bakmış ki, Mülâzımı-evvel Talip Bey, karnından yaralanmış, yerde kıvranırmış, ama elinde tabancası ile bunlara bakarmış. Babam birden eğilivermiş. Tak, tak! Babamın tüfeğine asılan gâvur yıkılmış yere. Sonra kaçmaya başlamışlar. Dönüşte babam asteğmen Talip Bey'i bulmuş, kucağına almış. Ama yarası ağırmış, babamın kucağında ölmüş Talip Bey. Onun anısına benim adımı Talip koymuş."
   On altı yıl askerlikten sonra baba köyüne dönüyor, on sekizindeki kızına bir yabancı gibi bakıyor. Sonra Talip'in doğuşu. Annesinin ölümü. Üvey ana. "Hiç suçum yokken öldüresiye döverdi." Suçsuz yere çekilen cezalar. Üç sınıflık ilkokul. Sonrası yok! Ama Talip okumak kurtulmak isteğinde. Baba da biliyor bunu, o da oğlunun okumasını istiyor. Milletvekili, ağaya söylüyor, işte aldığı yanıt: "Bu okursa yarın sana baba demez, dinini unutur." Ama on altı yıllık savaş gazisi baba diretiyor: "Bu vatana çok hizmet ettim, benden bu iyiliği esirgeme." Ama ağalar kendilerine iyilik ederler önce! Köylü çocuğu okumamalı, okursa anlar, duyar bazı şeyleri! O zaman ağanın ağalığı kalır mı? On altı yıl askerlik etmiş baba, dönüşte şöyle söylenecek kendi kendine: "Madem okuyanlar dinini unutur, babasına baba demez, sen neden kendi çocuklarını okutursun."
   Mülâzımı-evvel Talip Bey şehit düşmüş Yemenlerde. Onun adını alan bir başka Talip de çocukluğundan bu yana korkunç bir yaşama savaşında şehit düşmemeye çalışıyor! Okumak, yetişmek, kurtulmak savaşı önce... Saatlerce uzaklıkta gidilen okullar. Köy Enstitüsü'nde geçen mutlu yıllar. Düşünmek, tartışmak, bilinçlenmek. Sanat zevki, müzik sevgisi... Yıl gelir 1944'e dayanır. Çok partili düzene doğru gider Türkiye'nin politika yaşamı. Bizim ülkede çok partili demek, çok çıkarlı bir düzen demektir. Devrimlerin unutulduğu, örtbas edildiği, uyanan aydın kişilerin karanlığa itildiği bir düzen demektir her nedense. Yeni partiler kuruldukça da eski partide tutucular daha çok etkin hale gelir. Talip bitirir yüksek enstitüyü, başlar öğretmenliğe. Derken askerlik... Ama bu uyanmış köylü çocuklarını subay yapmaz o zamanların garip anlayışı. Talip şöyle diyor: "Topoğrafya dersinin sınavında dokuz arkadaşın kâğıdını ben yazmıştım. Hepsi pekiyi aldılar. Benim ki zayıf geldi. O zaman anladım işi. Babamın en şiddetli dileği beni bir Asteğmen Talip görmekti. Hani şu canını kurtaran Mülâzımı-evvel Talip'in yerine. Fakat o dileğini yerine getiremedim."
   (...) On altı yıl savaşmış bir yurtseverin oğlu Talip Apaydın, on altı yıl, yirmi altı yıl savaşır. Kafasıyla, yumruğuyla, kalemiyle... Talipleri sindirdiklerini, korkuttuklarını sananlar aldanırlar. Hem de nasıl aldanırlar!..

   (OKTAY AKBAL / Yazmak Yaşamak - Kitaş Yayınları / 1972)    


***


Bu toprakta kalır adın

tohumların arasında

yeşilinde tarlaların

başakların sarısında.


ÜLKÜ TAMER

(Ağıt)







Merhaba!
 

17 Eylül 2023 Pazar

NİHAT ZİYALAN

 


Öksüz filmi setinde Nihat Ziyalan ve Fatma Girik 
(Fotoğraf: Nihat Ziyalan arşivi)



   Sinemamız, daha çok da edebiyatımız için emek vermiş, çok başarılı işlere, kitaplara imza atmış değerli bir isimdir Nihat Ziyalan... İlk gençlik yıllarında; Adana, kanalda çimerken tanıştığı Yılmaz Pütün (sonradan Güney) ve Özdemir İnce'yle salt edebiyatı değil, ellerini attığı her şeyi değiştirmek, insanlık adına iyileştirmek için yemin ederek çıkarlar yola... Farkında olmadan; daha doğrusu isim koymadan İkinci Yeni'yi Adana'da başlatan, fitilini yakanlar da diyebiliriz bu sacayağına.

   (KADİR İNCESU - Evrensel Gazetesi)



NİHAT ZİYALAN & YILMAZ GÜNEY


  "Şiir muhalif olmak zorundadır. Yılmaz Güney'le Dünya'yı değiştirmek gibi bir bağlanmaya baş koymuştuk ilk gençliğimizde. Bunun mümkün olmadığını yıllar geçtikten sonra anladım. Ama okuyanın belleğinde sorular uyandırabiliriz.

   Şiirimin yolu budur artık.

   İlk kez burada söylüyorum: Bitirdiğim her şiirin ardından acaba tekrar şiir yazabilecek miyim korkusuyla tam 65 yıl geçti. Aklım erdiğinde etrafıma şiirle bakan biriydim. İlk şiirimi Dumlupınar Denizaltısı'nın batması üstüne 1953 yılında yazdım. Seksen beş yaşıma vardım; bir kez bile iyi bir şiir yazdım diyemedim, diyeceğimi de sanmıyorum. Her günüm şiir çalışmakla geçtiği halde.

   Şiir nedir diye sorarsanız, yanıtım kesindir: Bilmiyorum.

   (NİHAT ZİYALAN - Söyleşi: NESLİHAN DAĞLI / Söz Gazetesi)



köprüden Parramatta Nehri'ni seyrediyorum

Sydney'in ortasında

hayatım su gibi berrak 

akıp gidiyor


1999 tatilinde Taksim Meydanı'nda

Özdemir İnce'nin sevgi dolu tekmesini

aynı güzellikte savuşturmam geçiyor

çocuksu coşkumuza tanık olanların

gülümsemesi de akıntıda

bir balık sıçradı

gözlerini benden ayırmadan

kuyruk salladı


NİHAT ZİYALAN
(Eve Götür Beni Nehir)




   Şimdi 28. sayfada yer alan Reklam adlı şiirin bir bölümünü okuyalım:


"evliyken hiç bakmadım başka kadınlara

hep aynı yüz

bıkmadan kahvaltı

kışkırtsın diye yemeğe acı katmalar."


   Okudunuz mu? Okudunuz! Birinci dize itiraf, ama "hep aynı yüz" ne demek, "bıkmadan kahvaltı" ne demek? "Evlilik" hakkındaki düşünceleri değil mi? Nihat hayatta saftır lakin şiir yazarken korkunç zekidir ama saf ayaklarına yatar.

   "Şiir nedir?" sorusuna, "Ben ne bileyim!" diyecek yaşı bile geçtim. Ben de size aynı soruyu sorarım: "Şiir nedir?" Çok sıkıştırırsanız, "Nihat'ın yazdıklarıdır!" derim. Aksini kimse kanıtlayamaz.

   Nihat, öğrenmek zorunda olduklarının tamamını öğrendi ve sonra usul ve töre gereği tamamını unuttu. Sonra, unuttuklarını anımsayarak yazma burcuna geldi. Bu burçta, ilkin gördüklerini, duyduklarını, beş duyu ile algıladıklarını yazdı.

   Yannis Ritsos şiirin okura "bunu ben de yazarım" duygusu vermesi gerektiğini söylerdi. Basit değil yalın şiirler, ustura ağzı kadar yalın. Sözcüklerin, seslerin, renk ve kokuların birbirini kirletmediği şiirler. Günümüzün İkinci Yeni sonrası şiirleri, bunun tam tersine, ressamın paletine benziyor: Renk karmaşası ve kirliliği var ama ortada resim yok.

  Egemen zihniyete göre, Cemal-Edip-Turgut şiirinin öncesinde ve sonrasında bir Türk şiiri yok. Ama var: Utandırmamak için öncekileri yazmıyorum. Nihat bu üçlünün şiir yolunu beğenmemiş, kendi patikasını açmış... Üçlü mitosunu bir yana bırakalım, açtıkları yolda bir kakofoni kalabalığı var. Nihat Ziyalan tek başına, kendisiyle konuşarak, yürüdüğü çölde çekirge ve balla besleniyor. Evet onun yazdığı şiir bu ülkede yazıl(a)mıyor. 



Fotoğraf : DİLVİN YASA


   Şairler, şiirin Olympos'una biletle ya da torpille giremez. Oturacakları sandalye dükkânlarda satılmaz. Girmek için, orada oturacak sandalyesini şairin kendisi yapmalı. Nihat Ziyalan sandalyesini Sevdakeş'le tamamladı.

   (ÖZDEMİR İNCE - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!