16 Şubat 2025 Pazar

EDEBİYAT DİRENİŞTİR

 


ÖNER YAĞCI


İnsanlık, kavgalarla, savaşlarla, kaygılarla dolu çağlar yaşıyor.
Büyük toplumsal değişimleri, dönüşümleri, devrimleri, karşıdevrimleri, kaba ve ince sömürüleri, bağnazlıkları, birleşmeleri, ayrılmaları yaşıyor insanlık.
Bilimsel ve teknolojik olanakların verdiği güçle doğayı tüketmeyi, tüketirken yoksulluğu çoğaltmayı, insanları yerlerinden yurtlarından eden iç ve dış göçleri, açlığı, katliamları, dünden gelen ve yeni keşfedilen özgürlüklerin yok edilmesini yaşıyor.
Bunlar yaşanırken kimi insanlar, "dayanışma" sözcüğü yerine sömürmeyi, egemen olmayı, ezmeyi yeğliyor; sömüren, egemen olan, ezen olabilmek için sömürene, egemen olana, ezene hizmet etme yarışına giriyor.
İnsanın kendi yaşamını, kendi dünyasını, kendi geleceğini kirleten bir yarış bu. 
Bu yarışta her şey gibi edebiyat da yerini alıyor.
Çağların karanlıklarını aydınlıklara çevirmeye çalışan insanın, bu kavgasındaki en önemli silahlarından, araçlarından biri olan edebiyat da kendini kirletiyor bu yarışta.
Çağın sözcüsü, vicdanı, yargıcı, avukatı, sanığı, tanığı, adaleti olabilmeyi başardığı ölçüde güçlü olan edebiyat, bu sorumluluğunu, bu işlevini, kendi değerlerini yitirerek giriyor yarışa.
Oysa edebiyatın dünü, destanlardan, üretim şekillerinden gelen, gücünü yaşamdan, insandan alan görkemli zenginliklerle, güzelliklerle doludur ve sömürenin, egemen olanın, ezenin korktuğu bir barikattır.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)


Oktay Akbal'ın öyküleriyle 1960'ların sonunda öğretmen okulu öğrencisiyken tanıştım. Önce Ekmekler Bozuldu adlı öykü kitabında yazdıklarıyla kuşatmıştı genç dünyamı:

"Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu..."


Önce Ekmekler Bozuldu için yazdığı yazıda, "Oktay Akbal'ın güvenilecek, bundan sonra yazacakları umutla beklenecek bir yazar" olduğunu söyleyen Nurullah Ataç yanılmamıştı:

Oktay Akbal, "Tek bir hikâyem yoktur ki konusu ve insanları uydurma olsun. Hepsi de aramızda yaşamış ve yaşamakta olan, bizim gibi insanlardır... Önemli olan yaşadığımız bu memleketin, içinde bulunduğumuz bu buhranlı devrin, günden güne bu sarsıntılı dünya üstünde ne yapacağını şaşıran insanların hikâyesini, romanını, şiirini yazmak, gelecek nesillere bırakmaktır."
"Tanık olmak yetmez. Seyirci kaldım demekle bir olur bu. Bir kötülüğü, bir yanlışlığı, bir adaletsizliği, bir çirkinliği ses çıkarmadan, iyi-kötü bir şey demeden seyretmekle eş olur bir yerde bu tanıklık..." diyordu.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!   

9 Şubat 2025 Pazar

DURUM

 


"İtalya'da tarlakuşlarını hiç durmamacasına öttürmek için, ateşle kıpkızıl kızartılmış topluiğne uçlarıyla cızz diye bir gözünü, cızz diye öteki gözünü yakarlar. İki gözü kör olan tarlakuşunu bir kafese koyarlar. Mavi, açık, duru göklerde özgür uçmaya alışkın kuş, ilk önce, gözlerini örttüğünü sandığı kapkara paçavrayı tırnaklarıyla parçalamaya çabalar ve zavallı, kendini bir kat daha yaralar. Karanlığın gözüne yapışan bir paçavra, bir is ya da kurum değil, bir zindan, gece olduğunu anlayınca, kanat hızıyla geceyi aşmaya, güne güneşe ulaşmaya çabalar, acır acır. Kara gece, aşılmaz bir duvardır. Uçucu kanatlardan kat kat güçlü, iç hızıyla ötmeye koyulur, öter öter."

"Mavi Sürgün"ünde böyle diyor Cevat Şakir. Hiçbir horoz, gözünün üstünde kaşın, başının üstünde ibiğin var, diye horozlanmaz başka horoza. Hiçbir koç, boynuzunu sınamak için başka bir koçu boynuzlamaz. Hiçbir eşek, pes perdeden anırdı diye soydaşını tepmez. 
Zevk için öldürüp de hayvanları tepsiye, siniye dizmek, dizip de orasına burasına güller karanfiller sokmak, baharatlarla donatmak yalnızca insanın işidir. En kanlı kılıçların kabzaları sedefle, zümrütle döşenmiştir.
Kralların, sultanların tahtları, taçları yakutla elmasla değil, kanla bezenir. Bunun için, "Ovada her kızıl lalenin teni / Bir padişahın kanıyla beslenir" demiyor muydu Hayyam? Rubaileri hem şaha sultana hem çarkı devranadır. Bilir ki saltanata boğulmuş ülkelerin karanlığını hiçbir vicdan aklayamaz.
Kendi zevkinin otağında tarlakuşlarını şakıtmak için onları karanlığa tutsak eden insanın soysuzluğu yeni değildir.
(...)
Tarlakuşlarına mil çeken Avrupalı barbarla, Köroğlu'nun babası Yusuf Bey'in gözlerini ateşle görmez eden Bolu Beyi aynı soydan değil mi?
Tarlakuşları için kırlar, bayırlar, ovalar, tarlalar sokaklardan daha güvenli. Sokaklar, tekin değil. Bolu beyleri cirit atıyor her yerde. Tarlakuşlarını kör etmek için. Kör edilen tarlakuşları mı? Onlar gözlerini örten kapkara paçavrayı, zindan geceyi yırtmak ve aşılmaz duvarın ardındaki güne geceye, mavi, açık, duru göğe erişmek için iç hızlarıyla şakıyıp duruyorlar. Sizin ve bizim özgürlüğümüz için. Ömürlerince sözcükleriyle şakıyıp duran şairler gibi.  
Kargalar mı? Kırk kuşağından gökkuşağına taşınan, toplumcu şiirin yalın, lirik sesi Arif Damar anlatıyor onları da:

Aptalın teki bu karga
Bağırır bağırmaz
Art arda üç kez
Sessizlik tuz buz oldu
Erkenden
Kara
Bir de kara ki
Uçuyor denize doğru
Martıların peşinden
Bak şimdi
Aptal bu
Aptalın teki.

Şairler mi? Kargaların değil tarlakuşlarının kimileyin acı, kimileyin sevinçli çığlıklarıyla yazarlar onlar.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi, Sayı:3)


***


İnsanlığın gidişatına gelince... İtalyanların bir halk deyişi vardır:
"chi fa non sa, chi sa non fa / cosi il mondo mal va."
Yani "kimse yaptığını bilmiyor, kimse bildiğini yapmıyor / böylece dünya kötüye gidiyor."
Durum bu.


ERDAL ALOVA
(Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)




Merhaba!


4 Şubat 2025 Salı

KARDA MI YOKSA KARANLIKTA MI, BİR KÖY VAR UZAKTA

 


Karikatür: TAN ORAL



Aşağıya baktım, sonsuz beyazlık. Dağlar, tepeler, düzlükler kar altında. Derin vadilerin diplerinde bir kadının örgülü saçları gibi kıvrım kıvrım akıp giden küçük dereler. Aşağıda, çok aşağılarda büyük nehirlerle buluşmaya gidiyorlar ve sonra baraj göllerine. Bu uçsuz bucaksız beyazlıkta yön kavramı kayboluyor, hangi yöne gidiyoruz, şaşırıyor insan. Güneş bir sağımızda bir solumuzda. Helikopter bazen vadileri takip ediyor bazen aşıyor yüksek dağları, alçalıp yükseliyor. Ama ilerliyor durmadan.
(...)
İşte geldik. Köy, daha doğrusu mezra aşağıda. Karda mı yoksa karanlıkta mı kaybolduğunu bilmediğim köy, köyün mezrası, mahallesi. İnsanlar karınca gibi sağa sola koşuşturuyorlar, bize el salladıklarını görebiliyoruz. Bazı evlerin çatıları, bu sonsuz beyazlığın içinde kare kare, kara. Toprak damlar loğla iyice sıkıştırılmış olmalı. İlçedeki evlerin de çoğu böyle, toprak damlı. İlk günlerde epey yadırgamıştım sesleri duyduğumda. Sabah gördüm; insanlar, evlerinin damındaki karları kürüyor ve sonra demirin taşa ya da taşın demire sürtünme sesi, kağnı tekerleri gibi gıcırdaya gıcırdaya ağlıyor. Ağlayan hangisi, demir mi taş mı? Ne o, ne o, insan. Silindir, damdaki toprağın suyunu çıkarıyor. Toprağın gözyaşı. Hayır, evin, evde yaşayanların gözyaşı olmalı... 
(...) 
Muhtar, çığ altında ceset kalmadığını ve vefat edenlerin hepsinin gömüldüğünü söyledi.
(...)
Çaresizlik, insanın gözünü açıyor. Evet, bu insanlar ne yapabilirlerdi? Gelip gelmeyeceği, hatta olayı zamanında duyup duymayacağı bile meçhul bir savcıyı ve doktoru sonsuza kadar bekleyemezdi ölüler. Mezarlık, az yukarıda, evlerin bir kilometre kadar yakınındaymış. "Uzağında" denilmemesi dikkatimi çekti. Ölüm ne kadar yakınmış diye düşündüm. Uzak olmalıydı ölüm, insana uzak olmalıydı.

(İSA KÜÇÜK / Geçmemiş Zaman - Cumhuriyet Kitapları)






Merhaba!


2 Şubat 2025 Pazar

TAM ORTASINDA HALK

 


Denizdeki son yunus da ölüyor. Çalılıkta bir iki serçe
öksürerek ötüyor. Tüccar, işçilere bir günü kırdırıyor
kovalıyor beni yaşadıklarım, o bahar yorgunluğu
bulduğum anlamsızlık, arkadaşlarımın keskin yanılgıları.

Yanlışımız aşk, tam ortasından bir halk geçiyor.

VEYSEL ÇOLAK


***


Şair yazdıklarında yaşadığı yeri, tarihi ve insanı temsil ettiği düşüncesini asla inkâr etmemeli ve şiirini yaşadığı çevreden soyutlamamalı. "İnsan yaşadığı yere benzer, şair de öyle" diyen Edip Cansever tam da bu dizelerle somutlaştırıyor şairin sorumluluğunu. Faşizmin yükselişi karşısında sessiz kalan Alman sanatçıları "sizler şu an batmakta olan geminin duvarlarına çiçekler yapıyorsunuz ve bunun adına da sanat diyorsunuz" sözleriyle suçlayan Bertolt Brecht de sanatın beraberinde getirdiği sorumlulukları vurguluyor. 

(NEHİR ÖZKIZAN - www.ankaradegillefkosa.org)


***


Tamam doğru, biz yontuyoruz bazı şeyleri, ama aslında bizi yontan sokaktan geçen adamdır. 
O hesabını sorar adamdan. Bu açık, bunu o kadar uzun yıllardır, en azından bir 27 yıldır yaşadım.

Ben bilmiyorum, ben mi heykel yonttum, beni mi halk yonttu? Bunu bilemem.



KUZGUN ACAR






Merhaba!

26 Ocak 2025 Pazar

VAHŞİ ?

 


ABD Başkanı Franklin Pierce, Reis Seattle'a mektubunda, beyaz göçmenler için toprak ister, topraklarının çoğu zaten işgal edilen Kızılderililerin reisi de başkana yine bir mektupla yanıt verir:

(...) Beyaz adam, anası dünyaya ve kardeşi gökyüzüne sanki satın alınabilen veya yağma edilebilen bir mal gibi, koyunlara ve parlak boncuklara davrandığı gibi davranır. Onun bu iştahı ve hırsı bir gün dünyayı yiyip bitirecek ve geriye sadece çorak bir çöl bırakacaktır. 
Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. Bilmiyorum, bizim yollarımız sizinkilerden farklı. Sizin kentlerinizin gürültüsü bile Kızılderili'nin gözlerine acı verir. Beyaz adamın kentlerinde sakin yer yoktur. Orada bahar gelince yaprakların açılışını veya böceklerin kanat seslerini dinleyecek yer bulunmaz. Ama bu belki de benim vahşi olduğumdan ve anlamadığımdandır. Çünkü takırtı bizim kulaklarımıza bir hakaret gibi gelir.
Ben Kızılderili'yim. Bunlardan başkasını anlayamam. Belki de bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan eğer ağaçtaki bir kuşun yalnız başına ağlayışını veya su birikintisi etrafında toplanmış tartışan kurbağaların ve doğanın seslerini dinleyemezse, yaşamın ne anlamı ve değeri kalır?
Bir Kızılderili'yim ve anlamıyorum. Biz Kızılderililer, bir su birikintisi üzerine vuran rüzgârın yumuşak sesini, yağmurun temizliğini, çam kokulu rüzgârı her şeye yeğler. Ormanın kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. Hayvanlar, ağaçlar, insanlar, hepsi aynı nefesi, aynı havayı paylaşır. Hava Kızılderililer için çok kutsaldır. Aldığı nefes, beyaz adamın dikkatini çekmiyor gibi. Beyaz adam, öleli uzun günler olmuş ve kötü kokuyla uyuşmuş gibidir.
(...)
Toprağımızı almak önerinizi düşüneceğiz. Eğer kabul etmeye karar verirsek, bir koşulumuz olacak: Beyaz adam bu toprağın hayvanlarına kardeşleri gibi davranacak... Kızılderililer sizin yollarınızı, sizin adetlerinizi anlamazlar. Çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm! Beyaz adamın, geçerken dumanlı demir attan vurup bıraktığı ve ne amaçla öldürdüğünü hâlâ anlayamadığım binlerce bufalo... Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın bufalodan nasıl önemli olabileceğini anlayamıyorum! Ve biz vahşi olduğumuzdan bufaloyu yalnız aç kalmamak için öldürürüz. Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki?
Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır. Eğer bütün hayvanlar yok olsaydı, insan ruhu o büyük yalnızlığa dayanamaz ölürdü. Ayakları altındaki toprakları, büyük babalarımızın külleri olduğunu çocuklarınıza öğretmelisiniz. Toprağın, akrabalarımızın yaşamlarıyla dolu olduğunu çocuklarınıza söyleyiniz. Böylece toprağa saygı duyarlar.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.
(...)
Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirme mücadelesinin başlangıcı olacak...

REİS SEATTLE, 1954
Duwamish ve Suquamish Kızılderilerinin Reisi



"Türlerin yok olmasını neden önemseyim ki?"

(Resim: Schloriancartoon)









Merhaba!

19 Ocak 2025 Pazar

ACİL DURUM !

 


ABD Başkanı seçilen Trump, yayılmacı hedeflerini tek konuşmada gösterdi.
Panama ve Grönland tehditlerini sürdürdü, 
Kanada sınırlarını sorguladı, 
Meksika Körfezi'nin adının değişmesini istedi.

ABD Başkanı seçilen Donald Trump, Florida'da düzenlediği kapsamlı bir basın toplantısında, dış politikanın yanı sıra Amerika ve Ortadoğu'ya olası askeri müdahale konusunda birtakım ipuçları verdi.
Trump'ın en önemli açıklamaları dış politikayla ilgiliydi. Yeni ABD Başkanı, dünya genelindeki ülkeler için sonuçları olacak kapsamlı yayılmacı emellerinden bahsetti. 
Hamas'ın Gazze'de tuttuğu rehineler göreve başlamadan önce serbest bırakılmazsa "cehennemin yeryüzüne ineceğini" vurgulayan Trump, Panama Kanalı, Grönland ve Kanada'nın ABD tarafından kontrol edilmesi arzusunu da yineledi. 

"Askeri veya ekonomik güç kullanmayacağım diyemem"

Trump, muhabirlerle yaptığı görüşmede, Panama Kanalı'nın ve özerk bir Danimarka toprağı olan Grönland'ın kontrolünü ele geçirmek için askeri veya ekonomik güç kullanımını dışlama ihtimalini reddetti. "Bunu taahhüt etmeyeceğim" diyen Trump, önce Atlantik ve Pasifik okyanuslarını birbirine bağlayan ana ticaret yolu olan Panama Kanalı'na değindi: "Bir şeyler yapılması gerekebilir. Panama Kanalı ülkemiz için hayati önem taşıyor."
Panama Kanalı'nı Çin'in ele geçirdiğini iddia eden Trump, kanal hakkında şöyle devam etti: "Panama Kanalı ordumuz için inşa edildi. Bakın, Panama Kanalı ülkemiz için hayati önem taşıyor. Çin tarafından işletiliyor. Çin! Ve Panama Kanalı'nı Panama'ya verdik, Çin'e vermedik."
Trump, hemen ardından Grönland tartışmasına geçerek, "Ulusal güvenlik amaçları için Grönland'a ihtiyacımız var" ifadelerini kullandı. Danimarka'ya karşı ekonomik misilleme tehdidinde bulunan Trump, direnmesi durumunda "Danimarka'ya çok yüksek bir oranda gümrük vergisi uygulayacağını" belirtti. 
Bu arada, Trump'ın konuşması sırasında, oğlu Donald Trump Jr. da, Grönland'ın başkenti Nuuk'a iniş yaptı. Burada, yalnızca turist olarak ziyaret ettiğini iddia etmesine rağmen, "Grönland'ı Tekrar Büyük Yap" şapkaları dağıttı. 
Hem Grönland hem de Danimarka başbakanları, büyük Arktik adasının ABD kontrolüne devredilmesi olasılığını reddediyor.
Panama hükümeti de, Washington'un 1999'da eski ABD Başkanı Jimmy Carter'ın müzakere ettiği bir anlaşmanın ardından kontrolü bırakmasından bu yana olduğu gibi kanalın Panama'da kalacağını savunuyor. 
Trump ayrıca ABD'nin en büyük ticaret ortaklarından biri olan Kanada'ya yönelik niyetleri hakkında da açıklamalarda bulundu. 
Son haftalarda, ABD ile 8 bin 891 kilometrelik bir sınır paylaşan ülkenin ABD'nin 51. eyaleti olması gerektiğini öne süren Trump, dünkü (8 Ocak) basın toplantısında, geleneksel olarak yakın bir müttefik olan Kanada'ya karşı askeri güç kullanmayacağını ifade etti. 
Ancak ülkeye dönük ekonomik güç kullanacağına dair mesajlar da veren Trump, ABD-Kanada sınırına atıfta bulunarak, "Yapay olarak çizilen çizgiden kurtulursunuz ve neye benzediğine bir bakarsınız, ulusal güvenlik için de çok daha iyi olur" dedi.
Önceki gün (6 Ocak) görevinden istifa ettiğini açıklayan Kanada Başbakanı Justin Trudeau, sosyal medyada bu açıklamaya hemen yanıt verdi. Trudeau, "Kanada'nın, Amerika Birleşik Devletleri'nin bir parçası olma ihtimali cehennemde bile yok" diye yazdı. 
Bu arada Trump, düzensiz göçü ve ABD'ye uyuşturucu kaçakçılığını durdurma taleplerini yerine getirmezlerse Meksika ve Kanada'ya "önemli tarifeler" uygulama sözünü yineledi.
Trump, daha önce iki ülkeyi yüzde 25 gümrük vergisi uygulamakla tehdit etmişti.
Trump, bölgesel haritayı değiştirmeye ilişkin bir diğer göndermede de, Meksika Körfezi'nin "Amerika Körfezi" olarak adlandırılması gerektiğini söyledi, "Kulağa hoş geliyor" diye espri yaptı.

(soL Haber)


(Karikatür: BOB ENGLEHART - Caglecartoons.com)


***


ABD'li milyarder Elon Musk, kendisine ait sosyal medya platformu X'te aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif Partisi'nin (AfD) başbakan adayı Alice Weidel ile sesli bir canlı sohbet gerçekleştirdi.
Göçmen karşıtı AfD'ye övgüler yağdıran Musk, "Weidel Almanya'yı yönetmek için önde gelen adaydır" ifadelerini kullandı.
Almanya'daki herkesin AfD'yi desteklemesi gerektiğini savunan Musk, "Almanya'yı sadece AfD kurtarabilir. İşin özeti bu. İnsanların gerçekten AfD'nin arkasında durması gerekiyor, aksi takdirde Almanya'da işler çok, çok daha kötüye gidecek" şeklinde konuştu. 
Musk. "Durumdan memnun değilseniz değişim için oy vermelisiniz. Bu yüzden insanlara şiddetle AfD'ye oy vermelerini tavsiye ediyorum" dedi. 

(Cumhuriyet Gazetesi)

***


"Dün" Amerika'da teknolojik gelişmenin başını Henry Ford çekiyordu. Bugün Elon Musk çekiyor. O da Ford gibi faşist hareketleri destekliyor. Bu benzerlik bize bir şey daha söylüyor: Bilimsel teknolojik gelişme kendiliğinden toplumsal ilerlemeye açılmıyor; çoğu kez faşizme, savaşlara açılıyor. Artık esas sorun, üretici güçlerin serbestçe gelişememesi değil, gelişmesi, karmaşıklasması giderek hızlanan üretici güçleri, siyasi ve ahlaki denetim altına almaktır.

Tarih tekerrür ediyor

Almanya'da Nazi partisinin iktidarını desteklemek için yapılan bir toplantıda 1 milyar Mark'tan fazla yardım toplayanlara bakınca karşımıza dönemin bilimsel teknolojik gelişmesinin öncüsü, kimya-ilaç, elektronik, makine imalat, ağır sanayi şirketleri çıkıyor. Aynı yıllarda ABD'de, otomotiv endüstrisinde devrim yaratarak yeni bir birikim rejiminin gelişmesine öncülük eden Ford azılı bir Yahudi düşmanı, bir Nazi hayranıydı; komplo teorilerini yaymak için gazete çıkarıyordu.
Bugün, X'te 200+ milyon takipçisi olan Elon Musk ırkçı faşist komplo teorilerinin yayılmasını kolaylaştırıyor; geçen hafta, "Almanya'yı yalnızca AfD kurtarabilir" dedi; İngiltere'de İşçi Partisi hükümetini, sosyalist olduğunu ileri sürerek şiddetle eleştirdi; Reform adıyla bilinen faşist eğilimli partiye 100 milyon dolar yardım yapacağından söz ediliyor. Musk, ABD seçimlerinde de Trump'ı desteklemişti; şimdi adeta gerçek başkanmış gibi devletin yapısını şekillendirmeye çalışıyor.
Son ABD seçimlerinde Musk'ın yanı sıra, bilgisayar teknolojisi, yapay zekâ geliştiren dev şirketlerin, sosyal medya ve alışveriş platformlarının temsilcileri Trump'a büyük mali destek verdiler. Washington Post tarihinde ilk kez, büyük hissedarı Amazon'un sahibi Bezos'un baskısıyla, tarafsız kaldı. Kimi araştırmalar, Twitter, Facebook algoritmalarının seçmen tercihlerini Trump'tan yana yönlendirmeye çalıştıklarını gösteriyor.
Tarih tekerrür ediyor ama bu kez, Musk'ın Almanya ve İngiltere siyasetini şekillendirmeye çalışmasının da gösterdiği gibi ABD ile sınırlı değil. Twitter, Facebook gibi sosyal medya platformları küresel ölçekte işliyorlar. Bunların algoritmaları küresel çapta siyasi gelişmeleri etkileme gücüne sahip; hemen her zaman muhafazakâr, hatta Brezilya'da Bolsonaro, Arjantin'de Milei, Fransa'da LePen, Hindistan'da Modi gibi faşist politikacıları destekliyorlar.
Bilimin, üretici güçlerin kapitalizm altında hızlı gelişmesinin, karmaşıklaşmasının getirdiği başka ağır sorunlar da var. 
Bu sorunların başında küresel ısınma ve iklim krizi geliyor. gezegen hızla yaşanmaz hale geliyor ama teknolojik, bilimsel gelişmenin öncüsü dev şirketler, milyarderler ekonomik siyasi güçlerini çözüm üretmek için değil, küresel ısınmayı reddetme eğiliminde olan faşistleri desteklemek için kullanıyorlar. Yapay zekâyı besleyen "veri depolama hangarları", bilgisayarlarını soğutmak için dünyanın tatlı su stoklarını baş döndürücü bir hızla tüketiyorlar. 
Bu teknolojik gelişmeler, kapitalist devleti, oligarşiyi koruyan kitle denetim, gözetim ve manipülasyon araçlarını da güçlendiriyorlar. Böylece demokratik-ekonomik hakları korumak, "süreç olarak faşizme" direnmek giderek daha da zorlaşıyor. 
Bu teknolojik gelişmelerin üzerinde yükselen Amazon gibi alışveriş platformları, sosyal medya alanını işgal eden kişiye özel reklamlarla, kaynakları zaten hızla tükenmekte olan bir gezegende tüketimi daha da hızlandırıyorlar.
Nihayet, demokratik yaşamın, genel seçimler, siyasi partiler gibi kurumlarının metalara, popülist hatta faşist ideolojilerin "gösteri" / "şov" sahnelerine dönüşmesiyle siyasetin estetik bir boyut kazanması, Nazi döneminin görkemli gösterileriyle kıyaslanacak oranda hızlanıyor.
Bu teknolojiler devletlerin, kültür endüstrisinin vatandaşları korkutarak, krizler yaratarak sürekli bir "acil durum" içinde tutarak manipüle etmeyi kolaylaştırıyorlar. Faşizm ilk kez yükselirken benzer kaygıları dile getiren, Walter Benjamin'i anımsarsak: 
"Ezilenlerin geleneği bize içinde yaşadığımız 'acil durumun' istisna değil kural olduğunu öğretir. O zaman gerçek bir 'acil durum' yaratmak bize düşüyor... 'Gerçek acil durum', tarihin kontrolsüz, yıkıcı gidişatına müdahale etmeyi içeriyor."  

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

11 Ocak 2025 Cumartesi

KARDELEN

 

Nanik yapan

bir eylül çocuğunun

kurutulmuş çiçekler

ve güvercinlerle dolu

hasretliği bu...

Sanki gülmenin resmi

kış ortasında bahar yani

kardelen çiçeği...

(ÖNER YAĞCI)




Cezaevindeyim, düşünceler açılıp saçılamıyordu kitaplarda, yazılarda. 12 Eylül'ün fırtınası sürüyordu dehşetiyle. İsyancı baharlar gibi çıkan Düşün dergisinin Aralık 1984 sayısında Onat Kutlar'ın "Kardelenler" adlı bir yazısı çıktı: 

"Kardelenler, o kadar güzel, diri ve narindirler ki insan ağlayabilir... Güzelliklerin geçici oluşuna kızarlar ve zulmün kalıcılığına. Bu yüzden padişah ve Tanrı'ya başkaldırırlar..."

Bu yazısının benim için çok anlamı var. O günlerde Çanakkale Cezaevi'nde yazmakta olduğum ilk romanıma Kardelen adını oradan aldım. Kardelen'in Akademi Kitabevi Ödülü almasında onun da oyu vardı. Sonra karşılaştık, tanıştık, söyleştik Onat Kutlar'la. "Size ithaf etmek istiyorum" dediğimde, "Hayır" dedi, "Mapustaki canları mektuplarıyla sıcaklayan tüm dostlara, sevgiyle, demişsin sen. Ben de o dostlardan biri değil miyim zaten!"
Öyleydi, gerçek, esinleyen bir sanatçıydı o. 1989'da çıkardığı deneme kitabı Yeter ki Kararmasın'ın girişinde şunları yazmıştı: 
"Bu mektuplar aslında sanadır sevgili arkadaşım.
Adını bile bilmediğim sana.
Öylesine yakından ve derinden tanıyoruz ki birbirimizi,
öylesine ortak bir umut ve bilinçle paylaşıyoruz ki yeryüzünü,
yaşama öylesine inanıyoruz ki,
adını bilmesem ne çıkar?"

Karanlıkla kuşatılmış yaşamımızda yazdıklarıyla duyarsızlıkları incelikli uyarılarıyla duyarlılığa dönüştürmeye çabalarken akan kanlar durdurulsun, ülkemizi ortaçağ karanlıklarına sürüklemek isteyenlere karşı baharı savunanlar yaşamı sahiplensin istiyordu. 
Aydınlığın inadını güçlendiren, acıları sevinçlere dönüştürmeye çabalayan, insanı sorgulamaya yönelten yazılarıyla var oluyor, sesini çığlığa dönüştürüyordu.
Tadına doyum olmayan bir dil ustalığıyla dünü bugüne, bugünü yarına bağlıyordu. Barbarlığın nereye varacağını, kendi canını da sırada olduğunu ama aydınlığın, baharın mutlaka geleceğini de biliyordu:

"Biz ekin adamlarıyız... Gerçeği görür ve söyleriz. Sözün kılıcı kendi boynumuzu kesse de. Kördüğümü bir 'can' sözüyle hallederiz... Şimdi kış. Pek yaprak görünmüyor dallarda. Ama hep biliyoruz. Bahar mutlaka gelecek. Hep birlikte duyacağız yapraklı dalların sesini... Tarihi düzeltmek elimizde değil. Ama hiç olmazsa geleceğin de kurban edilmesine razı olmayalım. Ne dersin?"

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!