20 Ekim 2019 Pazar

BOZKIRIN TEZENESİ




   Öyle iki cümleyle özetlenecek bir büyüklük değil Neşet Ertaş. Çocukluğumdan, gençliğimden beri hayal hanemi, kalbimi, dünyamı oluşturan bir yaralı gönül, bir yakıcı arzu, bir çaresiz avaz. Sesten öte yaşantı, yaşantıdan öte bir coğrafyanın kültürü, bir halkın hayatı, bütün Abdalları hançeresinde buluşturan bir büyük Abdal. Bu sesin şiirini yazabilsem, diye çırpınıp döndüğüm bir hazine. Yunus'un 13. yüzyılda söylediği "Bana rahmet yerden yağar / Benim yüzüm yerde gerek" dizeleri gelmiş, Neşet'te "Beni deyip geldiniz, basıp geldiğiniz yollarda benim yüzüm serili" olmuştur. (ŞÜKRÜ ERBAŞ - Cumhuriyet Gazetesi)







   "Devlet Sanatçılığı bana teklif edildi. Ben,'hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık gibi geliyor' diyerek teklifi kabul etmedim. Halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından verilen üstün hizmet ödülünü kabul ettim" diyen Neşet Ertaş, 2010 yılında da UNESCO tarafından "Yaşayan İnsan Hazinesi" seçilmiştir. 



  


   Almanya'da verdiği bir konser sonrası, Türkiye'ye dönerken bir trafik suçundan dolayı Yugoslavya'da hapse düşer. Dil bilmez, yol bilmez... Önüne gelene mektup gönderir fakat kimseden cevap gelmez. Bir gün Yaşar Kemal'den bir posta gelir. Ertaş'ın hapishanede olduğunu öğrenen ve çok üzülen Yaşar Kemal "İnce Memed" romanını göndermiş ve kapağını da "Bozkırın Tezenesi'ne geçmiş olsun" diye imzalamıştır. O günden sonra, Bozkırın Tezenesi lakabı halk ozanıyla adeta bütünleşir.



  


   Ertaş, 2000 yılında İstanbul'da verdiği konserle, "Toprağımın insanları merhaba!" diyerek Türkiye'deki sahne hayatına geri döndü. Olağanüstü yeteneği, geleneğe hâkimiyeti, gelenekten kopmadan yeniye bağlılığıyla her zaman gündemde kaldı. Bir gün bir programda sunucu "Yeni türküler neden sizinkiler gibi kalıcı olmuyor?"  diye sorduğunda, Ertaş "Biz çekmediğimiz derdin türküsünü yapmayız kızım. Bu ses ıraktan gelmez, yürekten gelir. Yürekten gelmeyen ses, yüreğe işlemez" der. (SELDAĞ ÖZALP - Aydınlık Gazetesi)









Merhaba!


13 Ekim 2019 Pazar

SORUN NEREDE?




   Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO'nun 2018 tarihli "Dünya Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu" başlıklı raporu beklenmedik olmayan ama ürkütücü bulguları ilan etmektedir. En temel mesajı yetersiz beslenme ve ondan kaynaklanan sorunların 2014 yılına kadar düşüş gösterse de 2014 yılından itibaren hızla artmaya başlamasıdır. 2017 yılında yetersiz beslenmeden mustarip insan sayısı 821 milyona ulaşmıştır. Yaklaşık 151 milyon çocuk gelişim ve büyüme geriliği yaşamaktadır. Cılızlık ve aşırı zayıflıktan ölüm ve hastalık tehlikesiyle karşı karşıya kalan 5 yaş altı çocuk sayısı 50 milyon iken aynı yaş grubuna dahil 38 milyon çocuk ise obezite ile baş etmektedir.
   Bölgelere göre açlığın derinliğinin haritası çıkarılmış; buna göre açlık konusunda liderlik şaşırtıcı olmayacak bir şekilde kadersiz kıta Afrika'ya aittir. Afrika genelinde 2017 yılında tüm nüfusun beşte biri yetersiz beslenmektedir. Doğu Afrika'da oran % 31'e çıkmaktadır. Afrika'yı nüfusunun % 11'i yetersiz beslenen Asya takip etmektedir. Böylece insanlığın doğduğu iki kadim kıtanın açlık konusunda önderliği kimselere bırakmadıklarını anlamış oluyoruz.
  Sorun nerededir? FAO raporu pek çok unsuru sıralamaktadır, iklim değişikliği, iç savaşlar, siyasi çalkantı, ormansızlaşma, erozyon ve ekilebilir topraklarda azalma, aşırı yoksulluk ve daha pek çok unsur.
   FAO açlığın ve yetersiz beslenmenin altında yatan birbiri ile ilgisiz görünen faktörlerin tamamını saymaktadır ancak tüm bu faktörleri bir araya getiren temel sorunu es geçmektedir. Olumlu ancak yetersiz bir uyarıdır. 
   Aslında FAO'nun işaret etmekten sakındığı temel soruna başka biri, Fidel Castro yıllar önce işaret etmişti. 1983 yılında Bağlantısız Ülkeler Yedinci Zirve Konferansı'nda yaptığı uzun ve çok önemli konuşma Türkçeye de çevrildi ve Onur Yayınları tarafından Dünya Bunalımı başlığı ile kitap olarak basıldı. Kitabı okuduğumda çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Castro bizim için hep büyük bir devrimciydi, Latin Amerika'nın devrimci ruhu ve Amerikan emperyalizminin ana karasının çok yakınında olan ancak ona sonuna kadar kafa tutan dizginlenemez bir isyandı. Bu konuşma bize aynı zamanda deruni bir aydın ve analizci olduğunu da göstermektedir. Kitabın temel tezlerinden birkaçını, hatırımda kaldığı ölçüde sıralamak gerekiyor. Castro daha o zamanlarda bile aşikâr olan kapitalist dünyanın gıda, tarım ve çevre krizinin altını çizerken birbiriyle bağlantılı birkaç süreci teşhis etmekteydi. Bir kere birbirinden ayrı bir gıda, bir tarım ve bir çevre krizi yoktur, bu üçü tek bir sistemik sorunun birbiriyle ilintili dışavurumlarıdır. İkincisi, zengin ülkelerde aşırı ve dengesiz beslenmeden doğan hastalıklar artarken, azgelişmişlerde düşük ve yetersiz beslenmeden kaynaklanan hastalıklar cirit atmaktadır. Üçüncüsü FAO'nun daha o yıllarda terennüm ettiği "gıda krizi" olgusu ise kökenlerinden koparıldığında sanki herkes için geçerliymiş gibi görünen bir gıda yetersizliğine ve ona bağlı olarak açlığa işaret etmekteydi. Oysa Castro çok açık bir şekilde küresel tarım ve gıda endüstrisinin üretim seviyesinin insan nüfusunu defalarca doyurabilecek düzeyde olduğunu belirtmekteydi. Sorun az veya düşük üretim değildir, sorun tam da üretilenin insanlar ve toplumlar arasında nasıl paylaşıldığı ile ilgilidir. "Biri yer, biri bakar" rejimi sorumludur. Aslen sorun insanların küçük bir kısmının üretilen gıda ve tarımsal ürünün büyük bir bölümüne el koyması ve diğerlerine sofrada yer vermemesidir. Çok açık... (SERDAL BAHÇE - soL Haber)



       


"Ancak ölüm eşitler bizi"
Diyordu Şirazlı Sadi
Yağma yok!
Biz sağken eşitleyeceğiz
Gülümüzü ve ekmeğimizi
Gülden ve ekmekten
Ancak ölüm ayırır bizi.

MEHMET BARIŞ












Merhaba!

6 Ekim 2019 Pazar

GUTENBERG GALAKSİSİ





JACK LONDON


   Jack London 1876'da doğduğunda Amerika büyük bir ekonomik krizle boğuşuyordu. Elbette emekçi sınıflara kesilen bu fatura nedeniyle London ailesi de büyük bir yoksulluk içindeydi. Oyuncaksız geçen çocukluğunda aç kaldığı günlerle birlikte sahip olduğu "dükkândan alınma" ilk fanilanın hikâyesini otobiyografik romanı John Barleycorn'da anlatan London, bu yoksulluktan ve aile içi krizlerden kitaplar aracılığıyla uzaklaşacaktı. Okuma hırsına yetişemeyen Oakland Yerel Kütüphanesi'nden tüm aile bireyleri için birer üyelik kartı çıkarttıran bu tutkulu çocuğun dünyasında artık macera romanları, denizaşırı yolculukları ve keşifleri anlatan kitaplar ve (kendisi de bir şair olan kütüphane memurunun temin ettiği) Anna Karenina, Madam Bovary gibi büyük eserler vardı. Kitaplar milyonlarca kişiye verdikleri soluğu bu çocuktan da esirgememişlerdi. (ALİ C. TOPRAK - Cumhuriyet Kitap)



***




MARK TWAIN


   Mark Twain, düşünen insana, kendi iç dünyasına inmenin yolunu gösteriyor:
   Bir defasında hocama dedim ki:
   "Bir kitap okudum ama zihnimde kitaptan hiçbir şey kalmadı."
   Bana bir hurma uzattı ve dedi ki:
   "Bunu ağzında çiğneyip ye."
   Yedikten sonra sordu:
   "Şimdi sen büyüdün mü?"
   "Hayır" dedim.
   Bunun üzerine dedi ki:
   "Büyümedin ama o hurma vücuduna dağıldı; et oldu, kemik oldu, sinir oldu, deri oldu, tırnak oldu,  hücre oldu... Okuduğun kitap da öyle dağılıyor: Bir kısmı kelime dağarcığını zenginleştiriyor. Bir    kısmı bilgi ve irfanını artırıyor, bir kısmı ahlakını güzelleştiriyor. Bir kısmı yazı ve konuşmada  üslubuna incelik katıyor. Bir kısmı hayata farklı bakmanı sağlıyor. Bir kısmı içindeki sevgiyi, merhameti artırıyor. Bir kısmı özgüvenini perçinliyor, düşünmeni, sorgulamanı tetikliyor, olaylar  karşısında nasıl davranman gerektiğini öğretiyor. Her ne kadar sen bunların farkında olmasan da...    Kitap okumak bir şeye yaramaz, çünkü kitap okumak çok şeye yarar! O kadar çok şeye yarar ki neye  yaradığını söylemek imkânsızdır: 
   İyi dostlar, iyi kitaplar, bir de huzurlu bir vicdan...
   İşte mutlu hayat!" (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Gazetesi)



***





UMBERTO ECO


  Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın'da, yazının doğrudan doğruya vücuda bağlı iletişim teknolojisi, vazgeçilmez bir icat olduğunu, tarih öncesinin tekerlekleri gibi yüzyıllardır tahtından inmediğini söyleyen Umberto Eco, "çünkü" diyor:
   "Yazı elin uzantısıdır, neredeyse biyolojiktir, modern icatlar ise biyolojik değildir... İnsan kendine özgü bir şekilde olağanüstü bir yaratıktır. Ateşi keşfetti, şehirler inşa etti, muhteşem şiirler yazdı, dünyaya çeşitli yorumlar getirdi, mitolojik imgeler yarattı vs. Fakat aynı zamanda hemcinslerine savaş açmaktan, yanılgıya düşmekten, çevresini yok etmekten vs. bir türlü vazgeçmedi. Terazinin bir kefesine yüksek zihinsel meziyeti, öbür kefesine bayağı salaklığı koyduğunuzda terazi neredeyse dengede kalır."
   Kendisi de bir okuma eylemi olan e-kitap, kitabın rakibi oldu ama okumak için gereken en rahat maddi ortamı kitap verir.
   "Görüntü uygarlığına girdiğimizi zannetmiş olsak da, bilgisayar bizi gerisin geri Gutenberg galaksisinin içine soktu ve herkes okumak mecburiyetinde artık" diyen Eco noktayı koyuyor:
   "Kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. Bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız... Kitap, bilginin ve düş gücünün tekerleğidir." (ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)










Merhaba!  

29 Eylül 2019 Pazar

UMUT HEP VAR




   "Ben bir çiçeğe bakmayı da seviyorum... Bahçemde bir tomurcuk görüyorum, onun açışını da takip ediyorum, bir meyvenin büyüyüşünü de. Bütün bu olayların içinde bir umut... Güzeli de dolu dolu yaşıyorum, insanı da seviyorum, doğayı da. Bizim bir yaşam süremiz var, emes olduğumda herkes, 'Emesliler yürüyemez' dedi, 'Olsun, yürüyemezsem, oturarak resim yaparım' dedim. Hep Frida'yı örnek aldım, Frida kadar yeteneğim yok ama onun kadar coşkum var." (ZEHRA ARAL)


Resim: ZEHRA ARAL




***




Bu kara, karanlık tabloda
Hiç mavi bir ışık yok mu?
Nâzım yanıtlıyor bu soruyu
Doğrulup mezarında:
Umut, umut, umut
Umut insanda.


METİN DEMİRTAŞ




***





Resim: İBRAHİM BALABAN


   "Ümidi, sevgiyi, çok şükür'ü çiziyorum" diyen Balaban yaşantısının suretini, 26 Şubat 2008'de şu sözlerle ifade etmişti: "Ümidi, kendimde buldum. Mutluluğa çalıştıkça erdim. Çok şükür'ü soyumda gördüm.
    Balaban, en yürek sızlatan konularda bile sevinç, umut ve direniş öğelerini resmine katmayı başarıyor. Kimi zaman bu etkiyi tabloya giren, ışıl ışıl gözlerle ufka bakan bir çocukla yaratıyor. Onun insanları yere sağlam basıyor. Şair Hasan Hüseyin de benzer bir görüşü dile getiriyor: "Balaban, karamsar konulara eğilmiştir. Ama bu konuların işlenişi karamsar değildir. Balaban'da umut vardır. Balaban 'umut'un resmini yapmıştır." 
  Balaban da bu görüşü doğruluyor: "Dün tarladaki anayı resmediyordum. Bugün kucağında çocuğuyla deprem yıkıntıları arasından kaçan anayı çiziyorum. Ama felaketin, yılgınlığın görüntüsünü değil; felakete rağmen yaşamak için elinde feneri ile gece karanlığında yıkıntılardan çıkan, dimdik yürüyen anaları yapıyorum." (FEYZİYE ÖZBERK - Aydınlık)



Resim: İBRAHİM BALABAN




***




"Umut hep var. 
Laf olsun diye değil, insanın içinde yeniden kurmaya ve devam etmeye dair büyük bir güç var."


ZEHRA ÇELENK









Merhaba!

22 Eylül 2019 Pazar

ŞİİRDEN BAŞKA YALNIZ VAR MI?




Gümüş koktu yıllar önceki gece.
N'olacak benim bu hâlim?

Gümüş koktu az içilen rakı.
Aydınlıktı ilk karanlık.

Gümüş koktu saatler, şiirler.
Nasıl geldik buraya?

Gümüş koktu içtiğim su.
Tenimde sıcak bir tedirginlik.

Gümüş koktu yürekteki köpüksüz dalga.
Çabuk mu dağıldı kuşların uykusu?

Gümüş koktu azalan sigaralar.
Bana bir yolculuk ısmarla.








   Dünya Şiir Günü'nün yerleşmesinde ve dünyanın birçok yerinde kutlanmasında PEN Türkiye'nin önemli bir rolü oldu. Uluslararası foruma böyle bir gün önerisi bizden gitmişti. Şairin tüm çalışmaları için verilen onur ödülü niteliğindeki bu olay, aynı zamanda o yılki şiir bildirisini yazacak olanı da belirler.
   2019 PEN Şiir Ödülü'nü Süreyya Berfe'ye verirken ona şöyle seslendik: 
   "Ey şiirin her zaman genci, ey şiirin gececisi, ey hiç kimseye olmadığı kadar sana yakışan huysuzluğun sahibi, ey artık yedilere, kırklara karışır gibi şiire karışan, ey saçı sakalı kırışan ama sözü her zaman dimdik ayakta duran, ey şiirin yerini bilen madenci, ey kendine hem gölge hem fener olan, ey egelerin egesi... PEN 2019 Şiir Ödülü için senden iyisini mi bulacaktık, verdik gitti, affet bizi!"
   "Affet bizi" dedik... Çünkü kendi köşesine çekilip şiirle, doğayla, sözcüklerle, hüzünle, acılarla, sevmelerle ama en çok, en çok yalnızlıkla baş başa yaşayan (Ege'de yaşayan) Berfe hiç ama hiç yüz vermez ödüllere. Nefret eder kendisinden söz edilmesinden! Ama çaresiz daha önceki B. Necatigil Şiir Ödülü, M. C. Anday Şiir Ödülü, Cemal Süreya Ödülü, C. Atuf Kansu Ödülü, Arıburnu Ödülü, Homeros Emek Ödülü gibi bunu da sineye çekecek! (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)


Süreyya Berfe'nin yazdığı "2019 Dünya Şiir Günü Bildirisi" şöyle:

Aklıma gelmezdi
Şiir Günü göreceğim. 
Şiir Günü Bildirisi yazacağım hiç gelmezdi.
Oldu.
Şiir böyle bir bela işte,
insanın başına geliverir.
Yorgo Seferis, Saint John Perse, Turgut Uyar
sanki hiç yaşamadılar,
hiç şiir yazmadılar.
Başkaları da var tabii..
Ne mutlu bana PEN'den ödül aldım.
Her zaman genç olmaya çalışacağım.
"Gümüş koktu azalan sigaralar
bana bir yolculuk ısmarla."
Yeryüzünde şiirden başka yalnız var mıdır acaba?
İstediğiniz kadar dünyada da kainatta da şiir günü yapalım
yalnızlığını gideremeyiz.
Belki de ne kadar şair varsa o kadar şiir vardır.
Dünya Şiir Günü'nüz kutlu olsun...



***






Ağlamam Turgut, ağlamıyorum.
Alnım kırışır.
Alnım neyse ne de
gönlüm buruşur.

Seni indirdim mi yataktan?
Çıkarsam aklım karışır.
İyidir Turgut 
-lâf aramızda-
bize ağlamak yaraşır.

Bir gün olur her şey değişir.
Bakarım buralarda değilsin.
Hep böyle süreceğini sanırım
sürer gerçi ama sonu değişir.

Denkleştiririm senden kalanları.
Buruşuk bir gül bize bakar kamaşır.
Sonra bir sana bir bana bakar.
Neden biliyor musun?
Medresenin yanındaki kışlanın
önü deniz
bahçesinde çamaşır.



   - Turgut Uyar'ın arkasından şiir yazdınız sadece...
    Sigarasından derin bir nefes çekti. Gözleri yine denize saklandı. Öğrenmiştim artık, zamanda yolculuk yaparken ya da sığınacak yer aradığında yapıyordu bunu. Döndü;
   - Senin de arkadaşın kollarında can verse sen de yazardın.
   Sustu. Metin Altıok'la ilgili soru sormaktan vazgeçtim. Sivas'a giderken Berfe'yi de götürmek istemişti yanında. Soramadım. Yüzünün düşmesine üzülmüştüm. Bu bahsi hemen kapattı.
   -"Bir Dost Bulamadım, Gün Akşam Oldu" şiiriniz ve Gülten Akın bağlantısını sorsam;
  - Gülten Akın benim şiire başlama nedenimdir. Onu okumamış olanları anlayamıyorum. Benimle görüşmeye gelen edebiyat öğretmenleri oluyor bazen... Gülten Akın'dan haberleri yok düşünün. Hemen kalkıyorum yanlarından.
 "Bir Dost Bulamadım Gün Akşam Oldu" şiirimi okuduktan sonra benimle tanışmaya geldi. Nasıl heyecanlandığımı anlatamam. Konuştuk. Bana "Keşke o şiiri ben yazmış olsaydım" dedi. Mutluluğumu anlatamam. Ben de ona "İzin verin kitabın sonraki baskısında bu şiiri size ithaf edeyim" dedim. Öyle de oldu. (ÜLKÜ BURHAN - Milliyet Gazetesi) 



***






Yorgunluktan başım düşüyor
Gökte kanadı ayrıç ayrıç bir kırlangıç
Dere gibi geçiyor içerimden

Ekmek kurumuş 
Zeytin çekmiş yağını
Yürüdüm yutkuna yutkuna
Toza belendi miğdem
Gözlerim soldu
Armuda vardım yüksek
Bostana vardım ellerin
Köy hayat gibi ırak
Dönendim durdum
Bir dost bulamadım
Gün akşam oldu

Taze yavrum kan kusuyor
Dışarda eli kırbaçlı bir rüzgâr
Hançer gibi geçiyor yüreğimden
Tezek tükenmiş 
Oda çekmiş sıcağını
Düşündüm tütünü sara sara
Ağuyla dağlandı ciğerim
Yüzümün rengi durdu
Avrada baktım ağlıyor
Komşuya vardım susuyor
Kasaba devlet gibi ırak
Yol kapalı
Kalktım oturdum
Bir dost bulamadım
Gün akşam oldu.

Amerikan buğdayı bereketli olmuyor
Ötede bizim buğdaydan sapsarı bir ırmak
Güneş gibi geçiyor düşlerimden
Öküzler zayıflamış
Toprak çekmiş elini
Eridim hilâl oldum
Sele karşı terim
Gücüm dondu
Tüccara vardım ürkek
Yakın köye vardım bakmıyor
Geçim bir kanlı tuzak
Sordum sordurdum
Bir dost bulamadım
Gün akşam oldu.

Şehre inince keyfim kaçıyor
Her yerde yüzüme çarpan bir tokat
Eski bir kin gibi geçiyor gözümün önünden
Kapılar kapanmış
Hükümet çekmiş ayağını
Bekledim köle oldum
Yere yapıştı dizlerim
Umuduma set kondu
Valiye vardım ödlek
Başkana vardım gülüyor
Belki çıkar diye evrak
Sustum oturdum
Bir dost bulamadım
Gün akşam oldu.



   Süreyya Berfe adını bu şiirden ayıramam. 'GÜN OLA'da, Savrulan'dakiler, sonraki şiirleri.. Onların değerlerini yadsımıyorum. İçlerinde başka beğendiklerim de var. Ama bu şiirinin bence yeri başka. Amacım, özgün ve sağlam şiir yapılarına örnek sunmak. Nedir bu şiiri örnek seçmeye beni iten? Kusursuz bir biçimsel yapı oluşturması mı? İçeriğine aldığı yoksul köylünün yaşam kesiti mi?
    Doğrusu şu ki, biçimsel olarak kusursuz yapılaşmış pek çok şiir var. Yoksul köylülük de çok şiire konu oldu.
   "Bir Dost Bulamadım"ın özelliği nedir? Diyor ki o, yoksulluk değildir hayatı yıkan, söndüren. İnsanı insanlığından eden. Dağıtan. Yoksulluğa eklemlenmiş olan tek başınalıktır, yalnız kalıştır... (GÜLTEN AKIN)







Merhaba! 


15 Eylül 2019 Pazar

MUTLULUK NEREDE?




   ... belki de güneşin ışığındadır. Bir buğday tanesinde, insan gücünde, çalışma imkânında veya istirahattedir. O her şeydedir. Ve biz insanlar onun bir zerresini ele geçirdik mi, onun tamamını bulduğumuzu zanneder ve kısa bir zaman sonra yanıldığımızı anlarız. Mutluluk hayatın kendisindedir, onun bir unsuru değil, mutluluk hayatın ta kendisidir. Bütün zerrelerinin birbirini tedirgin etmeden birleştikleri bir ahenktir ve hayat işte bu ahenk olmalıdır. Mutluluk bölünmez bir bütündür. Eğer siz mutlu değilseniz, ben mutlu olamam. Başkalarının mutlu olmadığı bir dünyada tek kişi mutlu olamaz.  



SUAT DERVİŞ
(Ankara Mahpusu)



***



   HAFİZE ÇINAR GÜNER (Cumhuriyet Kitap):

   Aziz, Gaziantep'in Suriye sınırına yakın küçük bir köyde anası, ninesi, köpeği Boğar ile birlikte yaşayıp giderken birden kendini taşı toprağı altın denilen İstanbul'da bulur. Savaş sınıra dayandığından beri, köylerinde komşularının malları yağmalanmakta, korku köyün daracık sokaklarında kol gezmektedir. Aziz'in babası o daha bebekken askerde hayatını kaybetmiştir. Annesi de bir tanecik oğlunu adına savaş dedikleri, ölenleri de şehit mertebesine yerleştirdikleri bu yıkımdan korumak istemiş olacak ki her şeyi geride bırakmayı ve hiç görmediği büyük şehre göç ederek oğlunun amcasının evinde bir sığıntı gibi yaşamayı göze alır. Ancak bu zalim şehirde ekmek aslanın ağzındadır. O da her mücadeleci kadın gibi boş durmaz. Evlere temizliğe gider, oğlunun okula devam etmesini sağlamaya çalışır. Aziz okulu da okumayı da çok sever. Ancak amcasına yük olmamak, cep harçlığını çıkarmak için metroda mendil satar. Her gün çıktığı şehrin gri, pis sokaklarına bir türlü alışamaz...
   Oysa ki hiç de zor değil hayat. Kitabın kahramanı Aziz de biliyor bunu. Zaten bu zalim şehirde tüm şaşkınlığı da bu yüzden ya. Onun geldiği yerde derelerin çağladığını, sütleğenler ve papatyalar açtığını, başakların rüzgârda savrulduğunu, davarların otlağa yayıldığını, insanların tarlada soğan ve biber ektiğini, çocukların kahkahalarının vadi rüzgârlarına karıştığını okuyoruz. Mutlu muyuz diye sormuyor Aziz'in geldiği yerdekiler, sadece yaşıyorlar. Şehirde ise mutlu olmak için hep bir şeye ihtiyacı var insanların: Güce ve paraya ama o da yetmiyor işte, daha daha fazlasını istiyor insan! Sebepsiz yere mutlu olmayı bilen Aziz'in de zamanla gözü panolardaki rengârenk spor ayakkabılarına, kahkaha atan bakımlı insanlara, denizde top oynayan çocuklara, iştah açıcı gofret reklamlarına takılıyor. Yazar, tüm bu panoların başında MUTLULUK yazıyor koca harflerle, diyor. Mutlu olmanın dayatılan bu formülü küçücük bir çocuk olan Aziz'in de kafasını haliyle karıştırıyor...


FÜSUN ÇETİNEL
(Küçük Pis Yeşil Böcek)



***



   Geçmişin karabasanlarını, geleceğin mutlu düşlerine dönüştürmek değil midir yazarın, sanatçının görevi? Edebiyatın, sanatın işlevi bu değil mi? İnsanların kendi yarattıkları uygarlığın bütün zenginlikleriyle güzelliklerinden eşit pay alması/alabilmesidir aslolan. Edebiyatın sanatın gerçeği, barış içinde birarada yaşanacak dünyadaki bu paylaşımda yatar.


ADNAN ÖZYALÇINER
(Söyleşi: NAZMİ BAYRI-Cumhuriyet Kitap)









Merhaba!

    


8 Eylül 2019 Pazar

"AYDIN OLMAK" ÜZERİNE





Resim: EROL DERAN




   O yıllarda, Rumeli Hisarı'ndaki meşhur Ali Baba'nın kahvesinde takılanlara yılkı entelektüelleri diyordum ben. Bazıları dışında kıyıya gelmezlerdi. Çünkü kıyıda zorluk vardır. Denize bakmak bile bir zorluktur. Onlar denizi mavi, yeşil görürdü, ben kırmızı görürdüm belki. Saat dörde yirmi kala karşı yakaya güneş vurduğunda, yalıların bütün pencereleri bakırla kaplanmış gibi olurdu. Onu göremezlerdi. Nokta Dergisi'nin bulmacasını çözer, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okurlardı. Her masada dört tane vardı o kitaptan. Yolun deniz tarafından değil, duvar tarafından, duvara hipotenüs, omuz vererek yürürlerdi. Neden? Çünkü dayanak lazım. Ama kıyıda dayanak yoktur. Küt diye düşersin suya. Bunlar folkloru bile yalnız oynayamazlar. Yalnız oynamak yürek ister. Birey olmak ister. Efeler gibi, folklorunu yalnız oynayacaksın. Kol kola girdiğin zaman ne anlamı var? Folklorunu yalnız oynayan ayakta kalır hayatta...


VECDİ ÇIRACIOĞLU
(gazeteduvar.com.tr)



***



Kahveler, sinemalar dolusu insan
Caddeler, sokaklar boyu dedikodu
Tavşanlar gibi korkak, tilkiler gibi kurnaz
Aydınlar istemiyorum.


FETHİ SAVAŞÇI
(Duvarcı Hasan Usta)



***




İSMAİL HAKKI TONGUÇ


   "Konuşan o değil, tarladan henüz dönmüş, ayağından çarığını çıkarmadan, sırtının teri kurumadan, topraklı elleri, kavruk yüzleriyle karşımıza dikilmiş babalarımızdı sanki. Sesi tarihin derinliklerinden geliyordu. Kıtlık, kuraklık yıllarını, bozkırları, yüzyıllarca çiğnenmiş hakları, ezginliği dile getiriyordu. Onu dinledikçe, kafamızdaki bulanıklık açılıyor, yeni sulara eriyordu aklımız. Halkın sırtından okuyup, iyi yiyip, güzel giyinmek, bir kendimizi kurtarmak, utanılacak bir bencillikti. Otuzuna basmadan insanlarımızın beli bükülür, dişleri dökülürken, et, tat yüzü görmeden gözleri sönüp giderken, muayenehanesinde müşteri bekleyen bir doktor olmak, yüksek paralarla dava kovalayan bir avukat olmak, saray gibi yapılarda, kürsülerde yüksek yüksek konuşmak, küpünü kesesini doldurmak. Bir terslik vardı bunda, katılamazdık bu kervana. Önemli olan, tümümüzü insanca yaşamaya kavuşturmak, bunun yollarını araştırmak, adamlarını yetiştirmek, savaşını vermekti. Aymıştık. Şimdi İdrisdağı'ndan birer sırt taş getirilecek dense hazırdık. Yaşadığımız sürece bu sesi unutamazdık. Bozkır gecesinde sigarasının birini söndürüp birini yakarak Tonguç Baba konuşuyordu." 


MEHMET BAŞARAN



***



Herifçioğlu Sen Mişel'de koyuvermiş sakalı
Neylesin Bizim Köy'ü, nitsin Mahmut Makal'ı
Esmeri, sarışını, kumralı, kuzguni karası
Cebinde dört dilberin numarası
Bir elinde telefon, bir elinde kesesi
Uyyy!.. Yesun oni nenesi, yesun oni nenesi.


BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU



***






   "Temel mesele, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve kaderin büyük terazisine koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir. Ah boşver, insanın nasıl insan olabileceğiyle ilgili herhangi bir reçete bilmiyorum, yalnızca insanın ne zaman insan olduğunu biliyorum. Birlikte birkaç saatliğine Südende çayırlarında gezinti yaparken ve buğdayların üstüne kızıl akşam güneşi düştüğünde, sen de bunu hep bilirdin. Tüm çirkinliklere rağmen dünya ne kadar güzel ve inan, zayıf karakterliler ve korkaklar olmasaydı, daha da güzel olurdu." 


ROSA LUXEMBURG









Merhaba!