26 Haziran 2022 Pazar

BULUNMAZ HİNT KUMAŞI !



 

   19. yüzyıl Avrupa'daki toplumların müthiş bir sıçrama çağıydı. 

  1600'lerden başlayarak dört yüzyıl boyunca Afrika'nın ve Uzakdoğu'nun üstüne bir kâbus gibi çöken emperyalist devletler, yaşattıkları vahşetin semeresini bu yüzyılda aldılar. 

  Endüstriyel devrim, Batı'yı bir sanayi toplumu haline getirirken altta kalanların dramını, çocuk işçilerin uğradığı haksızlığı, Afrikalı kölelerin yaşadığı mezalimi, zamanın nabız atışını şakağında duyanlar ise sanatçılardı.

  Ezilenin, açın, hastanın, kadının ve mağdurun adına konuşmalıydı sanat. Sessiz yığınların çığlığı olmalıydı. Güçlülere ve hegemonlara muhalif, adaletin ve haklılığın sözcüsü olmalıydı.

  Ülkelerin başına gelenler kâh Guernica olarak çıktı ortaya kâh Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok olarak kâh Ateşten Gömlek olarak. Sanatçı, ışığı alnında ilk duyan kişidir tanımı doğruydu elbet. Çağın insan acısı, sanatçının fırçasında ve kaleminde görünür oldu. (ÇİĞDEM ÜLKER - Cumhuriyet Kitap)


***


 "Çok da farklı değil aslında. Bazılarını duyuyoruz, bazıları hâlâ tarihin karanlık sayfalarında gizli. İngilizlerin Hindistan hakimiyeti 1612'de East India Company (Doğu Hindistan Şirketi) aracılığıyla önemli şehirlerinde ticari merkezler kurmasıyla başlıyor. Demir, kömür, çay, pamuk, velhasıl bölge oldukça bereketli olduğu için İngilizler 1803'e kadar Pencap bölgesi hariç ülkenin tamamını sömürgeleştiriyorlar. Verimli Hint pamuğunun ucuz işgücüyle üretilmesini sağladıktan sonra gemilerle İngiltere'ye taşıyor, makinalarla kumaşa çeviriyorlar. Geriye İngiliz kumaşını dünyaya pazarlamak kalıyor. Pazarlardan biri de nüfusun yoğun olduğu Hindistan. Ancak Hintliler kumaşı beğenmiyor ve kendi dokudukları kumaşı kullanmaya devam ediyor. İşte asıl mevzu burası, engel olmak için başvurdukları insanlık dışı yöntem. Evlerine bir lokma ekmek götürme derdiyle günün büyük kısmını çıkrık başında geçiren Hintli, Bengalli ustaların Hint kumaşı dokumasına engel olmak için parmaklarını kestiriyorlar. Özellikle de düğüm atamasınlar diye başparmaklarını. Öyle üç beş değil neredeyse yüz bine yakın ustadan bahsediyorum. Velhasıl bir dönem Hint kumaşı dokunmaz, haliyle bulunmaz oluyor. Bizim de dilimize bulunmaz Hint kumaşı deyimi kalıyor. İngiltere Hindistan'ı 1874'e kadar bu şekilde sömürüyor. Açtırma konuyu, andırma kötülüğü kızım." (SEMA SOYKAN / Keşke - Alfa Basım Yayın) 


***


  Ne diyordu egemen görüş: Medeniyet doğuda, eski Mısır'da doğmuş, eski Yunanlılar sayesinde zirveye ulaşmış ve daha sonra ticaret yollarıyla Avrupa'ya taşınmıştı. On dokuzuncu yüzyıldan beri geliştirilmeye çalışılan karşı tez ise Avrupa burjuvazisinin kendini "medeniyetler beşiği" olarak ispatlama çabası; yirminci yüzyıla dek egemen güç olan Avrupa kapitalizminin emperyalist anlayışını "bilimsel" bir temele oturtma girişimiydi. Diğer kültürlerin yaptığı etkileri bütünüyle görmezden gelip bilim ve sanatın Rönesans'ta yaşlı kıtada doğduğunu ispatlama çabasıydı. Avrupa sömürgeciliğinin ana sloganı olan "ilkel ülkelere medeniyet götürme" sahtekârlığının altını doldurmaktan başka bir işlevi yoktu bu tezin. (UĞUR MÜLDÜR / Antik Roman - A7 Kitap)









Merhaba!

18 Haziran 2022 Cumartesi

ÇOCUK DEYİP DE GEÇME !

 

  "Aslanım" sözü sadece saray hanımlarının dilinin pelesengi değildir, her evin kendine göre bir ya da birkaç aslanı vardır, bizimkinin aslanı da İbrahim'di. Kökleri Halep Mevlevi dergâhına kadar uzanan Mahinur Kalfa, eve geldiğinin haftasında onu baş tacı etti, ama yabani aslan yavrusunu tatlı sert Osmanlı terbiyesiyle doğru dürüst bir şekle, şemaile kavuşturmayı da ihmal etmedi. Yatması kalkması, yemesi içmesi yoluna girmişti İbrahim'in, ona verdiğim küçük ödevleri bitirdikten sonra Yusuf'un onun için tahtadan oyduğu kılıcı eline alıp, at başlıklı değneği bacaklarının arasına sıkıştırıp avluda kim bilir hangi hayâli düşmanın peşinde koşturuyordu. Atının adını benim koymamı istemişti, ben de Rozinante olsun demiştim, şu daha önceden sizlere sözünü ettiğim, bizim okulda öğrendiğimiz uzun hikâyedeki atın adıydı bu. İbrahim'in bu tuhaf kelimenin ne demek olduğunu soruşuyla birlikte evde olduğum her akşama Don Kişot da maceralarıyla dâhil oldu. Göklerdeki mekânında dinlenen değerli Cervantes umarım beni, o güzel serüvene küçük bir çocuğu güldürmek amacıyla yapmış olduğum birkaç gayretkeş ilaveden ötürü hoş görür. İspanyol şövalye ve atı Rozinante'nin maceraları başka merakların da kapısını açtı İbrahim'de, İspanyolca ne demekti, Yusuf'la ben neden Macarca konuşuyorduk ve Mahinur Kalfa onu niçin Arapça azarlıyordu? Dünyanın başka yerlerinde insanların ekmeğe, suya, havaya farklı kelimeler yakıştırması onu heyecanlandırmıştı, ama en çok Rozinante'nin dilinden anlamayı istiyordu, böylece atıyla o çok uzak ülkeye gidebilirdi. (SOLMAZ KÂMURAN / Macar - İnkılâp Kitabevi Yayınları)   






(Karikatür: BEHİÇ AK)






"Çocuklar hayatın ölüme verdiği gözdağıdır..."

(SÜREYYA BERFE)






Merhaba!

12 Haziran 2022 Pazar

İNSAN YÜREĞİNİN DERİNLİĞİ

 

  "Türbeden çıkarken çok ince bir duyarlılıkla yapılmış ahşap oyma kapıya da uzun uzun bakmıştım. Mutiğim tam bana doğru bir şey söyleyecekken, kapının oyması içine gizlenmiş ve okuya okuya iyice bellediğim bir yazıyı bir çırpıda söyleyivermiştim:

  - Türbenin kapısını 'Tebrizli Ali bin Hacı Ahmed' yapmış Ustam. Herhalde o da Acem bir ustaydı değil mi?

 O vakur koca adamın kendini tutamadan bana bakıp keyifle gülmesini, enseme hafif bir şaplak vurarak, 'Aferin çömez!' deyişini hâlâ hatırlıyorum. İnan olsun Sai, hayatımda bu aferinin yeri, ustalık yıllarımda yaptığım eserlere karşılık olarak cihan padişahlarından alacağım övgülerden daha küçük olmadı. Yaşamın gerçek besini yaşadığın bu tür şeyler. Yediğin içtiğin, giydiğin çıkardığın, malın mülkün unutuluyor. Sevdiğinle, sevildiğinin toplamı kadar yaşıyorsun aslında."

  Nakkaş Sai de dostunun bu sözleriyle gülüşüne içtenlikle katıldı.

  "Doğru dersin, Koca Sinan. Hiç eğri dediğini de görmedim ya zaten..."

  (MEHMET CORAL - Işıkla Yazılsın Sonsuza Adım / Mimar Sinan'ın Romanı - Doğan Kitap) 


***


  Bir gün meraklı bir turistin, elindeki kitabı gösterip bunu okudun mu diye sorması acı acı güldürmüştü Mustafa'yı. "Kitap kim biz kim bey, anca ekmeğimizi çıkarıyoruz işte" diye cevap verdi, kitaba acayip bir nesne gibi bakarak. Ama turist ısrar etti: 

  "Bu kitap da senin gibi bir balıkçıyı anlatıyor. Amerikalı bir yazarın romanı. Buralarda kılıç var mı, avlar mısınız?"

  "Tabii" dedi Mustafa, "denizden ne çıkarsa, Allah ne kısmet ederse, nasip."

  "Bak" dedi turist, "buradaki balıkçı senin gibi genç değil, yaşlı bir adam. Bir gün çok ama çok büyük bir kılıç balığı zokayı yutuyor, başlıyor kayığı çekmeye. Anla, o kadar büyük yani, günlerce gecelerce sürüklüyor, ihtiyar adamın elleri yara bere içinde kalıyor. Aç biilaç dayanıyor. En sonunda balık yoruluyor, adam koca balığı zıpkınla öldürüyor, kayığa alamayacağı için yanına bağlıyor iple, sonra dönüşe geçiyor ama dönerken ne oluyor dersin?" 

  Mustafa ters ters, "Bu adam iyi bir balıkçı değilmiş" diye söylendi, "Sevmedim onu."

 Turist şaşırdı ama "Dinle" dedi, "esas heyecanlı yerine geldik, dönüşte köpek balıkları çıkıyor, başlıyorlar o koca balığı yemeye..."

  Mustafa "Bırak bey bırak" diye araya girdi. "Adamı sevmedim işte, bana uymaz, iyi bir balıkçı değilmiş."

 Sonunda Mustafa'nın inadını kıramayan turist, o balıkçıyı niye sevmediğini sormayı akıl edebildi. Mustafa dedi ki "Madem o kılıç o kadar harika bir balıkmış, madem günler geceler boyu can teslim etmemek için savaşmış, o balıkçı da oltayı kesiverip, hadi aslanım yaşamayı hak ettin, helal olsun sana bu denizler demeliydi. Bazen koca bir balık yakalarsın beyim, tam sandala çekerken göz göze gelirsin mübarek hayvanla, sana öyle acıklı bakar ki kıyamazsın, denize salarsın gerisin geriye."

  (ZÜLFÜ LİVANELİ - Balıkçı ve Oğlu / İnkılâp Kitabevi)


***


"Bildiğim tek sıcak iklim, insan yüreğinin derinliğidir!"

(VOLKAN HACIOĞLU)




Merhaba!   

5 Haziran 2022 Pazar

MÜŞTAK ERENUS


  "(...) Yıl 1914. Osmanlının tükenmiş imparatorluğu. Babam anamı seviyor. Vermiyorlar. Boşnak makinist babam da Afyon'da trenin terkisine atıp anamı Şam'a kaçırıyor. Şam'da bir güzel sevişiyorlar. Ben oluyorum. (...)"




 "Şiire gelince" diyor Müştak Erenus, "ömrümü adadığım bu renkli çile. Türkçenin efendisi. Aydınlık pencerem. Güzelim. Şiire ne zaman ve nasıl başladığımı bilemiyorum."
  İlk şair dostu Celal Sılay. Melih Cevdet, Oktay Rifat, Orhan Veli, Behçet Kemal Çağlar, daha sonra Bedri Rahmi Eyüboğlu öteki şair arkadaşları.
  (...)
  Müştak Erenus'un şiirinin eksenini insan sevgisi oluşturuyor. Katıksız bir insan sevgisi. Bu insan sevgisinin beslediği yurt, toplum ve "zilli" olmayan "milli günler"in coşkusu karışıp kaynaşarak karşımıza yalın bir şiir olarak çıkıyor. Yalın ama slogan olmayan toplumcu bir şiir.


Gergefte kırmızı bir gül gibiyiz
Umutlu ve keyifli.
Onurluyuz bu kavgamızla
Öyle bir güç taşıyoruz ki
Kime ne zaman nerede demeden
İşte buradayız.
Bir çelik ki bu zincirin halkaları
Bilek bilek korkusuz
Yılmayan bu yürek güzelliğinde
Böyle elele.

  O, ekmeğini yediği bu halkın, Anadolu'nun şairi. Onun için de, halkın sorunlarına kayıtsız değil. Zaman zaman hepimizin her gün yaşadığı günlük sıkıntıları şiire döküyor.
   Müştak Erenus'un diğer güzel bir yanı da, başka şairlerle alıp veremeyeceği bir şeyin olmamasıdır. O, ortaya kayda değer bir şeyler koyan her şairi sever. En yakın arkadaşı Bedri Rahmi Eyüboğlu için ressamların "resmini bilmeyiz ama, şiirlerine diyecek yok", şairlerin de "şiirini bilmeyiz ama, resimlerine diyecek yok" demelerine çok bozulur. Sanatçıların birbirlerini çekememelerine üzülür.
  Müştak Erenus, sadece kendi halkının şairlerini değil, bütün dünya şairlerini de kardeşi bilir. Onlar için üzülür, sevinir. "Lorca Kardeşim" adlı şiiri bunlardan biridir. Ataol Behramoğlu bir yazısında "bu hengame içinde kaçımız farkında olduk?" diye sorar bu güzel şiir için. (ABDÜLKADİR PAKSOY -  Pireotu / Yazılar)


LORCA KARDEŞİM

Ölmek istemiyorum diyordu içinden
İri taşlı kirli bir duvar önünde
Fazla bekletilmeden
İki beyaz bulut geçti
Ve iki beyaz kelebek
Mavi bir diken üstünde
Sevişemeden uçtular.

Her şey ortada soğuktu
Ve güneş
Sabahları bilerek dikine çıkıyordu.

Biz bütün bu olanları
Anlaşılmaz bir uzaktan seyrettik
Kapılarımız inadına üzerlerimize çiviliydi.
Korkak sokaklarda sarı ışıklar
Geceler boyu çekinmeden umutları yedi.
Bilinen bir dua için eğri çıkıyorlardı tepeyi.
Berikiler orta yerde durup
Bir başka şarkı tutturdular
Ve sabahları boşuna erkende
Budalaca düşlerini anlatıyorlardı.
Biri bir kuyu dibinde
Dipten yukarı ışıklara bakıyordu
Yukarda çırpınan bir böcek
Boşuna suyu karıştırıyordu.

İki beyaz bulut
Ve iki beyaz kelebek
Mavi bir diken üstünde
Sevişemeden uçtular
Gün ertesi
Çirkin bir ışıkta
O yıkık taşlı kirli duvar önünde
Koca kafalı bir koyun otlattılar.



  Toplum içinde yaşadığının farkında olan her yaratık, taşıyacağı yükümlülüklerin de farkındadır ve farkında olacaktır. Bu büyük gerçek düpedüz insanın namusudur ve bu namusun gereği de aydın sınıfının ve toplum içindeki yazar çizerlerin omuzlarına yüklüdür. 
  Bir yazar, bir şair insanlarının nerden gelip nerelere gittiğimi bilerek, onlara bu kargaşada reva görülen çamur haksızlıkların karşısında yerini alacaktır. Bugün bir avuç kalan bu gariban dünyanın patronu olmak sapık gayretindeki, namustan habersiz kişilerin türlü çeşitli oyunları içindeyiz. Hele şu tükenesi zıkkım petrolün bizlere taşıdığı bu aklımız dışındaki çilede, nefesimizi aldığımız havadan, yutabildiğimiz lokmamıza kadar her nesnenin mafyası nöbettedir. Esasta, hâşa min huzur, bu çamur oyunun sahibi tektir ve de bu haşmetli patronun dinli dinsiz, donlu donsuz bir yığın uşağı vardır.
  İşte batıp da çıkası böyle bir dünyada yaşayan bir yazar ve bir şair olarak yükümlülüğümüzü biliyoruz. İnsan aklına, insan namusuna tarih boyunca oynanan bu oyunun bir sonu olması gerektiğine inanıyoruz. Şiirimizden, elimizden geleni yaparız. (MÜŞTAK ERENUS - mustakerenus.com)






Merhaba!

29 Mayıs 2022 Pazar

ACIDAN KÂR ELDE ETMEK !

 

"Yıkmada bütün sahte belgeler geçerlidir, yapmada asla. Doğru olmayan yapıcı olamaz."

(GOETHE)


***


  Küresel açlık kapıda

  Gıda fiyatları küresel ölçekte görülmemiş bir hızla artıyor. Özellikle yoksul ülkelerde halkın bütçesinin daha yüksek kısmını gıdaya harcaması nedeniyle yükselen fiyatlar, insanları doğrudan sefalete sürüklüyor. Rusya'nın Ukrayna'ya saldırması sonucunda pek çok kişi gıda krizinin vebalini Putin'in omuzlarına yıksa da gıda emperyalizmi ile karşı karşıyayız. ABD, küresel hegemonyasını koruma stratejisini sürdürüyor.

  Bu hafta The Economist dergisi, buğday başaklarına kurukafalar yerleştiren çarpıcı bir açlık illüstrasyonuyla yaklaşan "felaketi" kapağına taşıdı. Ancak metinleri okuyunca, kolaylıkla tüm vebalin Putin'in omuzlarına yıkıldığı sonucuna varabilirsiniz. Doğru, Rusya ve Ukrayna dünyanın birinci ve beşinci buğday ihracatçıları, uluslararası piyasanın %28'ini sağlıyorlar. Ağırlıkla hayvan yemi olarak kullanılan mısır ve arpanın da başlıca üreticileri bu iki ülke. Özellikle yoksul ailelerin beslenmesinde önemli yer tutan ayçiçeği yağının önde gelen iki üreticisi de Ukrayna ve Rusya.

  İşgal, hem çatışma nedeniyle rekoltesi düşen, hem de Odesa limanındaki blokaj kaynaklı mevcut mahsulün sevkiyatı duran Ukrayna'yı daha şiddetle vuruyor. Gerginliği savaşa dönüştüren Putin elbette suçlu. Ancak, diplomatik çözümü başından beri baltalayan, cepheye sürekli yeni silah ve mühimmat göndererek çatışmayı kızıştıran başta ABD, NATO güçlerinin de sorumluluğu yabana atılacak düzeyde sayılmaz. Üstelik Kiev yönetiminin Karadeniz'e yoğun mayın döşemesi nedeniyle de liman çevresi şu anda taşımacılığa elverişli değil. Aynı sularda bir Rus gemisi vurulunca, bir Rus teknesi mayına takılınca alkış tutanlar keşke sonrasını da düşünseydi...

  Gıda emperyalizmi

  Anlaşılan küresel gıda krizi uzun süre gündemimizde kalacak. Bu tartışmayı sürdürmek üzere, şimdilik bazı önemli noktaların altını çizmekle yetinelim. Birincisi, başta ABD, zengin ülkelerin silolarında, yaşanan konjonktürel sorunu anında çözecek miktarda gıda stoku bulunuyor. İsterlerse savaş nedeniyle buğday satın alamayan ülkelerin açığını kolaylıkla kapatabilirler. İkincisi, küresel gıda fiyatlarının yüksek seyri tarım ürünleri ihracatçısı ülkelerin, daha doğrusu onların endüstriyel tarım şirketlerinin işine yarıyor. Dünyanın en büyük tarım ihracatçıları sıralaması ABD, Hollanda, Almanya, Fransa diye sürüyor... (HAYRİ KOZANOĞLU - BirGün Gazetesi)


***



    Oxfam raporu: Gıda ve enerji fiyatları artarken milyarderler de servetini artırdı!

  Oxfam'ın yayımladığı "Acıdan Kâr Elde Etmek" başlıklı yeni rapora göre, geçen bir yıllık sürede gıda fiyatlarında yaklaşık yüzde 30 artış yaşandı. Bu artışların 263 milyon insanı yoksulluk sınırının altına itmesi beklenirken, gıda ve enerji alanında yatırımları olan milyarderlerin toplam serveti ise son iki yılda 453 milyar dolar arttı.

 Oxfam, İsviçre'nin Davos kasabasında düzenlenen Dünya Ekonomi Forumu (WEF) kapsamında her yıl gelir adaletsizliğine ilişkin ortaya koyduğu araştırmasını yayımladı. Oxfam'ın "Acıdan Kâr Elde Etmek" başlığıyla yayımladığı rapora göre, milyarderlerin serveti salgının ilk 24 ayında son 23 yılın toplamından daha fazla artış gösterdi.

  Önce salgın, ardından Rusya'nın Ukrayna'yı işgali nedeniyle artan enerji ve gıda fiyatlarıyla zenginler servetlerine servet kattı.

  Açıklamada, gıda ve enerji alanında yatırımları olan milyarderlerin toplam servetinin son iki yılda toplam 453 milyar dolar arttığı, yine son iki yıl içerisinde küresel ölçekte 62 yeni gıda milyarderinin ortaya çıktığı kaydedildi.

  Temel ürünlerin maliyeti önceki yıllara kıyasla çok daha hızlı artarken, gıda ve enerji sektöründeki milyarderler ise servetlerini her iki günde 1 milyar dolar artırdı.

  Salgın döneminde her 30 saatte bir olmak üzere toplam 573 kişi ise "yeni dolar milyarderi" oldu.  

  Dünyanın en büyük gıda girişimcilerinden biri olan Cargill ailesine mensup milyarder sayısı salgın öncesi 8 iken bu sayının 12'ye yükseldiğinin belirtildiği açıklamada, ailenin 3 gıda deviyle birlikte küresel tarım piyasasının yüzde 70'ini kontrol ettiğine vurgu yapıldı.

  Açıklamada değerlendirmelerine yer verilen Oxfam İngiltere Direktörü Danny Sriskandarajah, "Doğu Afrika'da insanlar açlıktan ölürken dünyanın en zenginlerinin servetlerini artan gıda ve enerji fiyatlarıyla yükseltmesinin ahlaki açıdan savunulabilir bir yanı yok" ifadesini kullandı. 

 Oxfam Uluslararası İcra Direktörü Gabriela Bucher ise, İsviçre'de düzenlenen Davos Zirvesi ile eş zamanlı paylaşılan rapora ilişkin değerlendirmesinde, "Milyarderler servetlerindeki inanılmaz artışı kutlamak için Davos'a geliyorlar. Salgın ve halihazırda gıda ve enerji fiyatlarındaki keskin artışlar, onlar için lütuf oldu" dedi. 

  Bucher, buna karşılık, aşırı yoksullukla mücadelede onlarca yıllık ilerlemenin şimdi tersine döndüğünü, milyonlarca insanın sadece hayatta kalabilmenin hızla artan maliyetiyle karşı karşıya kaldığını vurgulayarak, şunları kaydetti:

  "Milyarderlerin servetleri artık daha akıllı ya da daha çok çalıştıkları için artmadı. İşçiler daha az ücretle ve daha kötü şartlarda daha çok çalışıyor. Süper zenginler, sistemi onlarca yıldır herhangi bir ceza almadan kendilerine göre ayarladı ve şimdi bunun faydasını görüyorlar. Özelleştirme ve tekeller, yasal düzenlemelerin ve işçi haklarının yok edilmesiyle, dünya servetinin şok edici bir miktarına el koyarken, nakitlerini hükümetlerin suç ortaklığıyla vergi cennetlerinde saklıyorlar." (BirGün Gazetesi) 


***


"Her insanı, hatta her toplumu hoşlandığı yemle avlarlar. 

Mesele, böyle oltalara tutulmayacak kadar insanlığımızı terbiye edebilmektedir."

(HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR)




Merhaba!

22 Mayıs 2022 Pazar

DOST ŞAİRLER

 


ULDİS BERZİNS


 Riga, 20 Mart 2021

  Şair Ataol Behramoğlu (doğumu 1942) son on yıllarda hep birlikte Nâzım Hikmet'in oğulları diye adlandırılan Türk şairleri arasında en parlak ve tanınmış kişiliktir.
  Onun şiirsel inancı 20. yüzyılın ikinci yarısının incelikle işlenmiş Avrupa modernizmi, estetik ve toplumsal ideali birbirini izleyen dünyasal ve toplumsal hümanizmdir.
   Bu idealin kökleri ortaçağ Türk ve Fars düşünürlerinin belirgin dünyasal idealleriyle iç içedir.
  Ataol Behramoğlu şu anda Türkiye'nin en popüler şairidir. Türk interneti Ataol'un şiirleri ve Türk bestecilerin onun şiirlerinden yaptıkları şarkılarla dolup taşıyor. 
  Boğazın kıyısında, Avrupa yakasında, Belediyenin yönetim alanındaki Şairler Parkı'nda onun esaslı bir heykeli dikilmiş.
  Bol yapraklı ağaçlar altındaki öteki şairler, önceki on yılların İstanbul şiirinin ilahları olan Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Behçet Necatigil'dir.
   Bu sonuncusunun taş ve insan hakkında dillerde dolaşan bir dörtlüğü vardır: "Gidecek yeri olmayan biri / Aslanları görmeye parka gitti. / Aslanlar taştan o bir insan, / Nasıl anlaşırlar? / Anlaştılar!"
  Bu parka gidebilecek tek kişi Ataol şimdi, hem aslanlara hem kendisine. Orada şiir dinlemek için sık sık toplananlara gidiyor.
   Nâzım gibi Ataol da Avrupa ve Asya'nın ortasında duruyor. Siyasal savaşımın acımasız gerçekliği onu da sık sık ve uzun süre ayırdı en değerlisinden, çocuğundan.
  Maris Çaklkays'ın Letoncaya çevirisinde, "Memet Memet" diye seslenmek için Bulgaristan'ın Karadeniz kıyısında ağır ağır yürüyen Nâzım gibi, kızı Barış'a seslenmek için günden güne şiir sayfalarında dolaştı. 
   Dostum ve kardeşim Ataol Behramoğlu'nun Letonca'daki ilk kitabıyla mutluyum.


***


  Kısa bir süre önce yitirdiğimiz şair Uldis Berzins,
Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Behçet Necatigil gibi 
Türk şiirinin ilahlarına da hâkim büyük bir şairdi.
Anısına saygıyla...

 1972'de Moskova'ya ilk kez ayak bastığımda tanışmıştık. İki yaş küçüğümdü. Demek ki ben otuz o yirmi sekiz yaşlarındaymışız.
  Böylece 2022'de olduğumuza göre dostluğumuz bir yıl eksiği ile yarım yüz yıl sürmüş oluyor.
  Bir yıl eksiği ile, çünkü onu geçen yıl 24 Martta kaybettik.
 Benden çevirdiği şiirlerin kitabına 20 Mart 2021'de önsöz yazdıktan dört gün sonra. 2021'in sonlarına doğru yayımlanan, üzerinde onca çalıştığı, yıllarca emek verdiği kitabı göremedi.
  İstanbul'da ya da Riga'da buluşarak bu ortak ürünümüzün kitap olarak karşımıza çıkışını kutlama şansımız artık yok.
  Olağanüstü, olağan dışı insanlar vardır. Uldis onlardandı. Tanıştığımız ilk günlerden en son günlerine kadar bir dil ve şiir okyanusuna dalıp çıkan bir adamdı.
  Anadili Letonca'nın yanı sıra Rusça onun için kuşkusuz ikinci bir anadildi. Öteki Baltık ülkelerinin dillerini de biliyordu. Batı ülkelerinin diyebilirim ki hepsini ya biliyor ya anlıyordu.
  Türk olmayan Türkologlar içinde sadece Türkiye Türkçesini değil, Azerbaycan Türkçesini, yanı sıra da Orta Asya'daki Türkçe kökenli (Kazakça, Kırgızca vb.) dilleri bilen, anlayan, üzerlerinde düşünen bir dil bilimciydi.
  Tanıştığımızda Dağlarca'yı Letoncaya çevirmişti. Türk şiirinin bilgisine diyebilirim ki en az benim kadar sahipti. Zaman içinde Letoncanın en büyük, en özgün şairleri arasında yer aldı. 
    Bütün dinlere eşit uzaklıktaydı. Kuran'ın Letonca'ya ilk çevirmeni oldu!
  Bu konuda ne yazık ki ayrıntılı konuşmadık. Fakat çeviriyi mutlaka Arapça aslından yapmıştır, başka türlüsü olamazdı. 
  Uldis aynı zamanda bir yaşama ustası, bir hayat çılgınıydı. Olağanüstüydü, olağan dışıydı, fakat dev gövdesi üzerinde taşıdığı muhteşem kafasındaki yüzde bir çocuk masumiyeti, gülüşünde mizahla karışık bir saflık, mavi gözlerinin ışıltılarında yaşama sevinci, sevgi, bütün insanlara ve insanlığa karşı iyilik dolu bir bağlılık vardı.
  Oğluna Antes adının yanı sıra Ataol adını da koyacak kadar yakın dosttuk. Fakat asıl önemli olan Türkiye'nin ve Türkçenin bu büyük dostunu ülkemizin tanıması, gelmiş geçmiş ve günümüzdeki başkaca büyük Türkologların adlarıyla birlikte onun adını ve eserini de değerlendirip yaşatmamız gerektiğidir. (10 Şubat 2022 - Cumhuriyet Kitap)



ATAOL BEHRAMOĞLU







Merhaba!

15 Mayıs 2022 Pazar

MUSTAFA NECATİ BEY

 


(Mustafa Necati Bey, İzmir'in işgalinden bir gün önce yapılan Maşatlık Mitingi'nde / 14 Mayıs 1919)



  1926

  M. Necati Bey neşe içindeydi. Mimar Kemalettin Bey planı bitirip getirmişti. Çok güzel olmuştu. Sarılıp öptü. Bugün iki Bakanı ziyaret edecekti. Telefonla ikisinden de randevu aldı.
  Önce Maliye Bakanına gitti. Hoşbeşten sonra yanında getirdiği planı masaya açtı. Kendine saray yaptırıyor gibi sevinç içindeydi. Bilgi verdi. Arsanın hazır olduğunu, binayı ortaöğretim öğretmen okulu olarak hızla hizmete sokmak istediğini söyledi. Şiddetle ihtiyaç vardı. Kemalettin Bey'in yaptığı kabaca hesaba dayanarak yapım için ek ödenek istedi. 
  Maliye Bakanı Hasan Saka'nın bütçe dışı, sürpriz ödeneklere evet demesine imkân yoktu. Devlet kuruş hesabıyla yönetiliyordu. M. Necati Bey'in isteğini reddetti. M. Necati Bey dedi ki:
 "Ben Eğitim Bakanıyım. Görevim okul açmaktır. Açamazsam ayrılırım, yapabilen gelir. Siz Maliye Bakanısınız. Göreviniz para bulmaktır. Bulamazsanız siz ayrılırsınız, bulabilen gelir."
  Bu söz Hasan Saka'nın yüreğine işledi. Tartıştılar. Hasan Saka sıkı, zorlu, inatçı, dehşetli bir pazarlıktan sonra pes etti, "Peki be birader.." dedi, "..bir çare arayacağım."
  Sözünü tutacaktı. 
  M. Necati Bey Maliyeden çıkıp İçişleri Bakanı Cemil Bey'i ziyarete geldi. Gelir gelmez konuya girdi:
 "Sayın Bakanım, biliyorsunuz ilkokul öğretmenlerinin aylıkları yerel yönetimler tarafından ödenir. İçel'deki öğretmenler uzun süre aylıklarını alamamışlar. Öğretmenler Birliği Başkanı durumu bana telle duyurdu. Ben de Valiye tel çektim, aylıkların ödenmesini, yoksa bütün ilkokul öğretmenlerini, aylıklarını ödeyebilecek yerlere atayacağımı bildirdim. Ertesi gün Validen ve Başkandan iki tel aldım. Aylıklar ödenmiş."
  Cemil Bey sözün nereye varacağını kestiremeden dinliyordu. Sorun çözülmüştü işte. Necati Bey devam etti:
  "Bu Vali öğretmenlerin aylıklarını ödeyebiliyorsa, neden aylarca geciktirmiş? Ödeyecek durumu yok idiyse nasıl bir günde ödeyebildi?"
  Bir an durup son sözünü söyledi:
 "Öğretmene ve eğitime saygı ve ilgi duymayan bir Vali ile çalışamam. Onu Vali olarak kabul edemem. Gereğini yapmanızı rica ederim."
  Cemil Bey Valiyi merkeze aldı.
  Haber şimşek hızıyla yayıldı. Para varsa, hiçbir yönetici öğretmen aylıklarını geciktirmeyecekti.   


  1928

  M. Necati Bey telaş içindeydi. Gazi Okulu'nun öğrenim mevsiminin başında açılması için çabalıyordu. Yapı bitmişti. Sınıflar, yatakhaneler, yemek, jimnastik ve toplantı salonları, kitaplık ve öğretmen odaları döşenmekteydi. Bürokratik sorunlar bitmiyor, tükenmiyordu. 
 Millet Mektepleri için dev bir program yapılmıştı. On binden fazla öğretmenin katılması ve pek çok okulun programını bu etkinliğe uydurması gerekmekteydi. Öğretmen sayısı yetişmezse yeni yazıyı öğrenmiş memurlardan yararlanılacaktı. Afişler bastırıyor, Millet Mektebi öğrencilerine verilecek defterleri, kalemleri hazırlatıyordu. Alfabe ve okuma kitaplarını bastırmak için kanunun kabulünü bekliyordu.
  M. Necati Bey bu konuda da Maliye Bakanlığının, kendi muhasebecisinin, levazım şubesinin, personel dairesinin çıkardıkları bürokratik zorlukları aşmak zorundaydı. Kırtasiyecilik, kuralları dar yorumlama, her şeyi maliye yararına yorumlama bir bakanın bile aşması zor engellerdi. 
  M. Necati Bey sorunları rica ederek, iknaya çalışarak, bağırarak, masaya yumruk vurarak, yakaya sarılarak, kavga ederek, gerekirse korkutarak çözüyordu. Güzel, iyi bir işe yardımcı olmaktan zevk alacak memur sayısı yazık ki azdı. Bunlar güçlük çıkarmayı görevlerinin gereği sanan klasik memurlardı. Kimbilir halka nasıl davranıyorlardı? Ümit, görevi devralacak genç memurlardaydı.
  M. Necati Bey hastalanıyordu. Ama hastalığının belirtilerini yorgunluk sanmaktaydı. 


  1928

  M. Necati Bey Bakanlıktan erkence çıktı. Hava almak için ağır ağır yürüdü, Ankara Palas'a geldi. Bir tuhaflığı vardı. Salonun yarısı hanımlarla doluydu. Arka bölüme geçti. Gazeteciler Ankara Palas'ta bekliyor, Meclis'le, hükümetle ilgili özel haberleri buraya gelen milletvekillerinden, bakanlardan, yüksek bürokratlardan derlemeye çalışıyorlardı. 
  M. Necati Bey'in çevresini aldılar. Bir masaya oturup sohbete daldılar. Ne olup ne bittiğini anlamak için Ankara'ya gelmiş olan gazeteci Nizamettin Nazif Bey "Bütün devrimlerimiz üstyapı devrimleri.." dedi, "..altyapı devrimlerini yapamadık. Sorunlarımızın nedeni bu."
  M. Necati Bey doğruldu:
  "Toplumsal olayları çözümlemek kolay değil dostum. Hele önyargıyla, ideolojik kalıplara vurarak gerçeği yakalamak daha da zor. Ben sana durumumuzu çok kısa anlatacağım. Altyapı diyorsun ya, onun da bir altyapısı var. Ne o? İnsan. Toplum ilkel, geri, cahil ise altyapı-üstyapı tartışmalarının ne anlamı olur?
  Önce insan!"


  1928

  İsmet Paşa, Gazi'ye telefon etti:
  "Tatsız bir haberim var."
  "Nedir?"
  "Necati Bey'i hastaneye kaldırdık."
  Gazi çok telaşlandı:
  "Ne oldu?"
  "Belli değil. Apandisit olmasından şüpheleniliyor."
  "Hastaneye gidelim. Hemen."

  Necati Bey Gazi'yi ve İsmet Paşa'yı görünce şaşırdı:
  "Niçin zahmet ettiniz? Önemli bir şeyim yok."
  Gazi bir iskemle çekip M. Necati Bey'in yanına oturdu. Elini ellerinin arasına aldı:
  "Tabii önemli bir şeyin yok. Özlediğim için geldim ben. Bu ara öyle çalışıyorsun ki seni görmek mümkün değildi. Ancak burada yakalayabildim. Çabuk iyileş. 1 Ocakta Millet Mekteplerini birlikte açacağız."
  "İnşallah efendim."
  "Büyük işler başardın Necati."
  "Bu başarıların asıl sahipleri iş arkadaşlarımdır Paşam..."
  Ağrısı yüzünden terlemeye başlamıştı. Rahat bırakmak için yanaklarından öpüp ayrıldılar.


  1 Ocak 1929

  M. Necati Bey bütün yurtta 1 Ocak 1929 akşamı Millet Mekteplerinin açılıp derslere başlanmasını planlamıştı. Her ilde bu çabanın aksaksız işlemesi için kurullar oluşturulmuştu. Bu nedenle 1 Ocak sabahı okullar süslendi. Mesela İstanbul'da binden fazla dershanede dersler başlayacaktı. 
  Basın 1 Ocak gününü 'eğitim bayramı' diye adlandırdı.
 Derslere bu akşam, Ankara'da Gazi'nin ve Bakanların, İzmir'de Başbakanın, İstanbul'da bazı milletvekillerinin, komutanların, taşrada Valiler, Kaymakamlar, Nahiye Müdürleri, Eğitim Müdürlerinin, köylerde ise muhtarın, ihtiyar heyetinin, görevli öğretmenin katılacağı törenlerle başlanacaktı. Köylerde törenler davullu zurnalı olacaktı.
  Şehirlerde akşam mümkün olduğu kadar çok okul gezilerek katılanlar kutlanacaktı. 
  Türkiye'de bayram havası esiyordu.
 Gazi yalnız Ankara içindeki birkaç okula uğramakla yetinmek niyetinde değildi. Çubuk'taki okula gitmeyi de tasarlıyordu. Onun da içinde bu büyük günün heyecanı vardı. Oldukça erken uyandı. Berberi Mehmet gelip tıraş etti. Yıkandı. Yatak odasındaki kanepede kahvesini içerken Tevfik ve Rüsuhi Beyler izin isteyip içeri girdiler. İkisinin de gözleri kızarmıştı. Yüzleri bembeyazdı. 
  "Ne oldu? Bir şey mi var?"
  Tevfik Bey kekeledi:
  "Şey efendim..."
  Bir şey söylemek istiyordu ama cesaret edemiyordu. Gazi kötü bir haber alacağı sezgisiyle toparlandı. Kahve fincanını sehpanın üzerine bıraktı:
  "Söyle çocuk!"
  "Necati Bey'i.. Ne yazık ki.. Biraz önce hastaneden telefon ettiler.."
  Ağlayarak sustu. Gazi can yakıcı bir sesle bağırdı:
  "Hayııııır!"
  Sonra elleriyle yüzünü kapadı. Sarsılarak ağlamaya başladı...

  (TURGUT ÖZAKMAN - Cumhuriyet / Türk Mucizesi-İkinci Kitap - Bilgi Yayınevi)



  "Ben, ilk ve belki son defa Gazi'nin acı duyarak ağladığına şahit oluyordum. Milli heyecan duyduğunda veya harp sahnelerini anlatırken de gözlerinin yaşardığını biliyorum ama Necati Bey'in vakitsiz ölümüne ağlaması büyük bir milli değere duyulan acının ifadesi idi." 

  (AFET İNAN - Tarihten Bugüne)






Saygıyla,