10 Kasım 2024 Pazar

SEV KARDEŞİM

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun, vatan bütünlüğümüze gözünü dikenlere inat bugün de geçerli olan sözleri hepimize bir ders, bir vasiyet niteliğindedir:

"Ressamım, yurdumun taşından sürüp gelir nakışlarım.

Taşıma toprağıma toz konduranın alnını karışlarım."


SABAHATTİN & BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU


***


Yurdu yurt yapan, taş toprak değil, orada insanların yaşıyor olmasıdır.
O yüzden yurtseverliğin ilk şartının, insanlara, suçlu bile olsalar, insanca davranmak olduğunu sanıyorum.


TURGUT ÖZAKMAN
 (Romantika)



***


Bu memleket niçin bizim? Dört yüz atlıyla Orta Asya'dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, yurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar kendilerini yaşadıkları yerde. Hititler, Frigyalılar, Yunanlar, Farslar, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu'yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil onlar Anadolu'nun malı olmuş.
Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramıza dışarıdan gelenler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten biziz eriyen de. Biz bu toprakları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi.
Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu'nun tarihidir. (...) Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımızda çökmüş.
Yetmiş iki dil konuşmuşuz Türkçede karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ne değişik eller, ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz. Doğuyla Batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz...

(SABAHATTİN EYÜBOĞLU - Mavi ve Kara)


***


Çağımızın çeşitli bunalımları, insanların birbirlerini sevmez, sevemez olmalarından doğuyor bence. Irk ayrımları, solcu avcılıkları gibi çeşitli tutumlar, davranışlar, birbirimizi dinlemez, dinlesek de anlamaz, anlamaya yanaşmaz, kısaca sevmez olmamızdan gelmiyor da nereden geliyor?


VEDAT GÜNYOL
(Devlet İnsan mı?)


***


"İki kişinin birbirini sevmesiyle başlar uygarlık."

(SABAHATTİN EYÜBOĞLU)






Merhaba!

3 Kasım 2024 Pazar

YALANCI TANIK OLMAMAK

 



"Müddeiumumi istiyor ki roman gördüğü çirkinlikleri, yaraların kokusunu değiştirsin. Riya, cehil ve taassuba âlet olarak hakikati diri diri gömmeye razı olsun. Fakat o zaman hikâyenin, sanatın mânâsı, lüzumu kalır mı? Hayır efendim hayır.. Hiçbir hükûmet, hiçbir memleket sanatı asâletinden soyup yalancı şahit derekesine indiremez. Akiste iyi şeyler görmek istiyorsak, aslı ıslah etmeliyiz."

Hüseyin Rahmi Gürpınar 1924'te mahkeme karşısında kendini böyle savunuyordu. Kırk iki yıl sonra bir şair, Fazıl Hüsnü Dağlarca "Savcı'ya" şu mısralarla sesleniyor:

"Savcı nedir, düşündün mü
Yazıları suçlu kılan
Usla, yürekle büyümüş, gündüzler geceye karşı
Ama nedir çağlar üzre
Beni senden güçlü kılan."




Her çağda, savcısı, mahkemesi, polisi, jandarmasıyla "kurulu düzen"in savunucuları bir yanda, o düzenin içindeki çirkinlikleri, bozuklukları, haksızlıkları gösteren sanatçılar, yazarlar, şairler öte yanda...




Baudelaire'in "Les Fleurs du Mal"inin de "açık saçık" şiirler yüzünden Adalet'e verilmesi, mahkeme kararıyla altı şiirin kitaptan çıkartılması, şairin üç yüz frank para cezasına mahkûm edilmesi de edebiyat tarihinin eğlendirici anılarındandır. Kitap basıldığı için o altı şiir makasla kesilerek çıkartılmıştı! O altı şiir yıllar yılı kitabın yeni baskılarına alınmadı, ancak 1950'den sonra başka bir mahkemenin verdiği kararla bu haksızlık ortadan kaldırılacaktı. O şiirleri okuyoruz şimdi. Hiç de ahlak duygularımız "rencide" olmuyor! Ama o günlerde bir mahkeme başkanı, bir savcı o şiirleri mahkûm etmişti. Kimdi onlar? Kim biliyor adlarını? Dağlarca'nın dediği gibi "Ama nedir bilir misin - Beni senden güçlü kılan..."

Ya Dreyfus'un suçsuzluğuna inanan Emile Zola'nın yalnız Adalet önünde değil, çağının iktidarına, hatta halkın çoğunluğuna karşı tek başına giriştiği inanç savaşı.. "Suçlandırıyorum" yazısı ile Dreyfus Davası'ndaki yolsuzlukları Cumhurbaşkanı'na bildiren büyük yazar, duruşmada kendisine çatan bir generale şöyle karşılık vermişti:

"Fransa'ya hizmet etmenin çeşitli yolları vardır. Generale hatırlatmak isterim. Kılıçla olduğu gibi, kalemle de insan yurduna hizmet edebilir. General de Pellieux herhalde büyük zaferler kazanmış olmalıdır. Ben de kendi zaferlerimi kazandım. General Pellieux ile Emile Zola adlarından hangisinin yarına kalacağına gelecek kuşaklar karar verecek."




Bir yanda güçlü bir iktidar, polisi, jandarması, ordusu, aşırı milliyetçilik duygusuna kapılmış kalabalıkları... Öte yanda bir yazar. Gerçeğe inanan, gerçeği arayan bir insanın gücü, sadece yalana dayanan, yalanı kullanan yetkililerin silahlarından üstündür. Zola savunmasını şu sözlerle bitiriyordu:

"Beni yıkmak istiyorlar. Ama bir gün gelecek Fransa bugün şerefini kurtarmaya çalıştığım için bana teşekkür edecek."

Bugün elbette ki Emile Zola'nın adı var yaşayan. O generalleri, bakanları, polis müdürlerini, başkanları, savcıları anan, hatırlayan var mı?

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat,1968)







Merhaba!

28 Ekim 2024 Pazartesi

KEMALİST CUMHURİYET

 


ATTİLÂ İLHAN

1948'de Duvar'la başlattığı, Nâzım Hikmet'e "Duvar beni çok sevindirdi. Attilâ İlhan gayet soylu, özlü şair. Pek beğendim. Aşkolsun delikanlıya!" dedirten şairliğini ömrü boyunca sürdürdü Attilâ İlhan. Şiirle aşkı, siyaseti, özgürlüğü bütünleştirerek "Attilâ İlhan Şiiri"ni yarattı.

Bana bir şimşek çak
yolumu aydınlatacak 
gazi'nin gözlerinden
mavi bir şimşek
kuva-yı milliye mavisi
aynı emaneti taşımaktayım
'hürriyet ve istiklal benim karakterimdir'
çünkü hain sinsi ve korkak
aynı düşmana karşı savaşmaktayım.

1950'lerde Paris'teyken bir Fransız devrimci dostunun "...Devrim iyi hoş ya, sizin orda 1920 yılına doğru basbayağı antiemperyalist bir savaş verilmiş, Mustafa Kemal diye bir adam çıkmış, nedir bu adamın özelliği, bu savaşın ve devrimin özü" sorusu karşısında utandı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet'le ilgili bildiklerinin okullarda öğretilenlerden öteye gitmediğini fark etti.
Kuvayı Milliye ve önderini öğrenmeye başladı. Mustafa Kemal hareketinin antiemperyalist nitelikleri açıkça belli olan bir ulusal demokratik devrim olduğu, Osmanlı ümmet toplumundan Türk ulus toplumuna geçişi öngören bir süreci başlattığı bilincine ulaştı.
(...)
Bu uyanıştan sonraki romanlarının kahramanları, belirli bir tarihsel yaşantı içinden çıkmış insanlar oldu ve Kurtlar Sofrası'nda Kurtuluş Savaşı'nı gerçekleştiren kuşak, "Kuvayı Milliye ruhu"nu arayan boyutuyla karşımıza çıktı. Romanın kahramanı Mahmud Ersoy, "Biz yarım kalmış bir inkılâbın çocuklarıyız" dedi.
(...)
Sosyalizmin kendini bulabilmesi için Kemalizmle arasındaki bağları koparması gerektiğini söyleyen kimi sol düşünüşlerin karşısında "Kemalizmin sosyalizme aykırı olmadığı"nı söyledi:
"Kemalizm tarih sahnesine bir halk kurtuluş hareketi olarak çıkar; radikal jacoben Cumhuriyetçiliği sonradan, laikliği daha da arkadan gelecektir.
Kim ki Kemalistliğini bu tarihi sacayağına oturtmaz, acaba ne kadar Kemalisttir.
Hele o antiemperyalist olmadan Atatürkçü geçinen sürüngen politikacı, hangi tarih mahkemesi önünde beraat edecektir, çok merak ederim."

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)


***


Cumhuriyetin önünde hazır bir model yoktu. Yolunu düşünerek, arayarak, deneyerek açtı. Şartlardan, ihtiyaçlardan, imkânlardan, tarihten yararlandı. Para yok, kredi yok, yetişmiş yeterli sayıda eleman, uzman yok, araç-gereç yok. Osmanlıdan borca batık bir miras kalmış. O altın kuşağın iki gücü vardı sadece: Akıl ve yurtseverlik. Bu iki güçle yola çıktılar.
Mucizeler yarattılar.
Her şeyi başarabildiler mi? 15 yıla sığabilecek her şeyi çok fazlasıyla başardılar. Eksikleri tamamlamak sonraki kuşaklara düşerdi. Sonraki kuşaklar görevlerini yaptılar mı? Bunu duygusallığa, partizanlığa kapılmadan dürüstçe sorgulamamız gerek.


TURGUT ÖZAKMAN
(Cumhuriyet-Türk Mucizesi, Bilgi Yayınevi)


***


Devrim, insanın insan tarafından sömürülmesine son veren bir kavganın adıdır.

Ulusal bağımsızlık, bir devletin bir başka devlet tarafından sömürülmesini reddeden bir onurlu ortak bilinçtir.

Sosyalizm, bu ulusallığı ve sınıfsallığı iç içe taşıyan bir kuram, bir yaşam biçimi ve devlet yönetimidir.

"Emeği ile yaşayanların devlet yönetiminde söz sahibi olacakları bir düzeni savunuyorum. Kurtuluş Savaşı'mızın antiemperyalist bilincinden kaynaklanan Kemalist Devrimi ve emekçi halkımızın nasırlı elleriyle kuracağı bağımsız Türk sosyalizmini savunuyorum, var mı bir diyeceğiniz?"


UĞUR MUMCU
(Kemalizm ve Sosyalizm-TAYLAN ÖZBAY, telgrafhane yayınları)







EN BÜYÜK BAYRAM KUTLU OLSUN !

20 Ekim 2024 Pazar

AKROSTİŞ DEYİP GEÇME

 

Mülkiye Mektebi'nin 1950'li yıllardaki öğrencileri Cemal Süreya ve Sezai Karakoç, gönüllerini sınıf arkadaşları Muazzez Akkaya'ya kaptırdı.

Aynı zamanda yakın arkadaş olan, birbirlerine Akkaya'ya yazdıkları şiirleri okuyan iki büyük şair, genç kadın için kaybeden tarafın soy isminden bir harf eksilteceği iddiaya bile tutuştu.

Kim Muazzez'in gönlünü kazanırsa diğeri soy isminden sonsuza kadar bir harfi silecekti. Rivayet o ki iddiayı Cemal Süreyya kaybetti ve soy ismindeki "y" harfinden vazgeçti. Şair Karakoç ise Akkaya için edebiyatın en dokunaklı şiirlerinden, "Tek Gül" anlamına gelen "Mona Rosa"yı kaleme aldı.

Bu şiirde kıta başlarındaki harfler yan yana getirildiğinde "Muazzez Akkayam" akrostişi ortaya çıkıyordu. (A A)


Mona Rosa. Siyah güller, ak güller. / Geyve'nin gülleri beyaz ve yatak.

Ulur aya karşı kirli çakallar, / Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.

Açma pencereni perdeleri çek, / Mona Rosa seni görmemeliyim.

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi, / Bende çıkar güneş aydınlığına.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar / Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

Ellerin, ellerin ve parmakların / Bir nar çiçeğini eziyor gibi.

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona. / Saat onikidir söndü lambalar.





***



İLHAN SELÇUK


Yıl 1971. 12 Mart dönemi. İlhan Selçuk, rejimi değiştirmeye kalktı gerekçesiyle gözaltına alınmış, işkence merkezi diye de bilinen sorgu merkezi Ziverbey Köşkü'ne götürülmüştür. İşkence altında ifadesi alınıyor...

İlhan Selçuk, malum yazı ustası. Türkçeye egemen, eleştirel oklarını sakınmayan bir dil ve zekâ cambazı. İfade verirken akrostiş yöntemini kullanma kararı alıyor. Ancak her cümlenin ilk harfini kullanırsa, askerler aptal değil, okumuş insanlar, anlayabilirler; her cümlenin sondan ikinci sözcüğünün baş harflerinden bir akrostiş oluşturuyor. Her tümcenin sondan ikinci sözcüğünün baş harfleri yan yana sıralandığında "İŞKENCE ALTINDAYIM" tümcesi çıkıyor.

İlhan Selçuk, daha sonra mahkemedeki savunmasında akrostiş yöntemini açıklayacak, ifadesinin işkence altında alındığını kanıtlayacak ve beraat edecekti.

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!  


17 Ekim 2024 Perşembe

RESİMDEKİ GÖZYAŞLARI

 


ARA GÜLER

Pamuk ırgatları, kadınlı erkekli çalışıyor, çalıştıkça dökülüyordu gide gide.. Arkın kenarına oturmuştum, oturmuş da kaşınıyordum. Bir çocuk ağladı çadırdan, savandan. Savan, ucu çatallı iki ağacın ortasına uzatılmış, çatalların içinden geçen ağacın üzerine örtülmüş barınaktır. İki uç açıktır, serin olsun diye. Yel, bir yandan girer, çıkar öbür yandan eğer olursa. İçinde çul döşekler, kaplar kacaklar, destiler.

Baktım savandan yana. Cılız, kundaklık bir bebecik basıyordu cayırtıyı. Çukurova'nın o belalı kara sineklerinden bir takımı "içtima" etmişti çocuğun yüzünün her bir yanında. Kişeledim. Buna kişelemek denir, şöyle kibarca kovmak değil. Vınlıyordu çocuk, yırtınıyordu!. Çatal çatal çıkıyordu sesi kimi zaman, ağlamaktan.

Gün iniyordu yavaştan. Altı yedi yaşlarında bir oğlan çocuğu gitti bebeciğin yanına. Bir bisikletle oynuyordu. Bisiklet bildiğimiz cinsten, büyükler için. Arka lastiği paramparça, içinde hava yok. Sicimlerle tutturulmuş dış lastik! Oğlan, kızmıştı belli.. Salladı bebeciği, beriki daha bağırmaya başladı!. Oğlan çıktı savandan, batan güne karşı haykırmaya başladı: 

"Anoooooo.. Anoooooo.."

Kim duya, kim gele?

"Uf beeee!" dedi birisi ötelerde, hızlıca. Baktım, Ara Güler. Makinasını yere çevirmiş. Bir ağlama da oradan geliyor. Hem nasıl ağlama? Öyle haykırarak değil beriki gibi.. İçini çeke çeke, kısık.. Alttan iki dişi çıkmıştı, açıktı ağzı. Kara sinekler alt dudağının üstünden yürüyor bebeciğin dişlerinin dibine doğru sokuyorlardı o bet kafalarını, salyalara.. Sağ gözünün yaşlarında, cılık yaşlarda daha fazlaydı. Burnunda bir takımı! Kışkışladı Ara, olmadı, eğildi, eliyle kışkışladı!. Kaçırabildi bir kısmını, sonra çıt diye bir resim çekti:


[Fotoğrafın sağ alt köşesine şöyle yazmış Fikret Otyam:]

"Gözlerine bakın bebenin!."

(FİKRET OTYAM - Can Pazarı / Doğan Yayınevi, 1969)




Merhaba!

  

13 Ekim 2024 Pazar

ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR ?

 

Çalıyor yine çanlar

Fakat kimin için?

Her saniyesinde

Yaşam ve ölümün devindiği

Evrende

Ben kimim, neyim, niçin?

Ama dur, saat değil bu çalan!

Uyan, uyan, uyaaan!

(NEDRET KILIÇ - Dokunulmaz, Nemesis Kitap)


***



Çocuktum. Köyümüzde / köylerde "atık" (dilerseniz "çöp" deyin siz ona) diye adlandırılan, tanış olduğum(uz) bir olgu / sorun yoktu. Eskimeye yüz tutan yenilenir ya da "iş" / "görev" değiştirirdi. Ambalajlı ürün söz konusu değildi. Naylon, pet, poşet daha kentlerimizi bile işgal etmemişti. File ve bez torbalara girerdi her şey. Organik ne varsa ev hayvanlarıyla ortaklaşa tüketilirdi.
Kapitalizm, geliştikçe; her yurttaşı / bireyi hayatının her döneminde ille de "müşteri" kılma hedefine doğru acımasız bir koşu tutturdu. Aile üretimi, küçük işletmeler adım adım yok edildi. Buna da gelişme / hayatın kolaylaşması denildi. En uzak yerlere ulaşsın ürünleri, oradaki müşteri de "mağdur" olmasın diye yollar yapıldı demirden, betondan, sudan...
Ambalajsız ürünün hastalık yaydığına neredeyse herkes ve kolayca inandırıldı. Dahası, "Evladiyelik ne demek, kullan at, yenisini al. Oyalanma modası geçmiş şeylerle..." dayatması iliklere kadar işledi. Ve kirlendi dünya...
[...]
Bir şeyleri "kolay"laştırırken çıkan atığı, çevre kirliliğini neden düşünmüyoruz? İnsan sağlığına, doğaya bunca zararlı maddeleri bile bile neden gündelik hayatın akışına karıştırıyoruz?

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)


***


Hatırlanması gereken, daha doğrusu insanın kabul etmesi gereken, biz doğaya muhtaçken doğanın bize hiç mi hiç muhtaç olmadığıdır.

"Harvard profesörü E. O. Wilson şöyle yazar: 

Gerçek, bizlerin böceklere ihtiyacı olduğudur ancak onların bize ihtiyacı yok. İnsanlar yeryüzünden yarın yok olsalar, dünya eskiden olduğu gibi dönmeye devam eder.
[...]
Ancak böcekler kaybolacak olursa, insanların birkaç aydan fazla dayanabileceklerini sanmıyorum." (s. 161)

(MAJA LUNDE - Arıların Tarihi, DeliDolu Yayınları / Çeviri: DİLEK BAŞAK)


***


"Öyleyse asla haber gönderip sordurma çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor."

(OYLUM YILMAZ - Ağaçların Rüyası, Doğan Kitap)






Merhaba!


6 Ekim 2024 Pazar

YAŞAR KEMAL DİYE BİR ÜLKE

 



Sait Faik, Yaşar Kemal için imzaladığı kitabına:
"Türklerin en Kürdüne, Kürtlerin en Türküne" diye yazar.




Yaşar Kemal bir ülke olsaydı keşke,
düşünsenize;
Yaşar Kemal diye bir ülke.
Onun gibi bir ülke!
Onun vicdanı,
onun adalet anlayışı,
onun hak arayışı,
onun direnci olmayanlarda olsaydı keşke.
Onun eli, sözü hâlâ üzerimizde olsaydı keşke.

(SİBEL ORAL)


***


Herhangi bir sanat dalıyla uğraşanların büyüdükleri coğrafyadan ve beslendikleri tarihten etkilenmemeleri olanaksız.
Edebiyatta da böyle bu.
Hangi türde yazarsa yazsın yazarın bir ayağı kendi toprağından ve geçmişinden güç alıyor.

(MEHMET ATİLLA)


***


İyi yazarların en mühim yanı, edebiyata güven duymamızı sağlamalarıdır bence.
Yaşar Kemal'in Çukurova'yı anlatışındaki kuvvet, maharet, kabiliyet ve bilgeliğin onda birine sahip olsaydım
herhalde dünyanın en mutlu insanı olurdum.

(MURAT UYURKULAK)



Böylesine tepeden tırnağa çiçek açmış, türküye durmuş başka bir insan gelip geçti mi bu dünyadan bilmem.

(ZÜLFÜ LİVANELİ)







Merhaba!