KAZANCAKİS,
GERÇEK YAŞAMDA TANIDIĞI ALEKSİ ZORBA'DAN HAYATI SEVMEYİ, ÖLÜMDEN KORKMAMAYI ÖĞRENİR!
KAZANCAKİS,
GERÇEK YAŞAMDA TANIDIĞI ALEKSİ ZORBA'DAN HAYATI SEVMEYİ, ÖLÜMDEN KORKMAMAYI ÖĞRENİR!
Müge çiçekleri hem zehir hem ilaçtı insanoğlu için... Tıpkı aşk gibi.
(İCLAL AYDIN - Unutursun)
***
Cumhuriyet'in ilk yıllarında Doğu Anadolu'nun küçük bir beldesi olan Ağın'da kendini yetiştiren öğretmen Abdullah Lütfi Bey'in bir öğrencisine yönelttiği şu soru, okumak isteyene kitabın sonsuz yolunu açıyor:
"Aklın ekmeği kitaptır, okuyor musun?"
Geniş kitap bilgisi olduğu kanısı uyandıran öğretmen Ferhat Özen'den geniş oylumlu bir ileti aldım:
"Cumhuriyet'teki köşenizde 'Kitap Okuyan Çoban' başlıklı yazınızı, diğer yazılarınız gibi ilgiyle okudum. Bunda belki babamın çoban olmasının da etkisi var. Yazınız bana ayrıca kitap okuyan başka bir çobanı da anımsattı.
Köy Enstitüleriyle ilgili araştırmalarım sırasında rastladığım Bekir Semerci'nin Türkiye'de İleri Atılımlar ve Köy Enstitüleri adlı kitabından alıntıladığım bu yaşanmış olayı belki siz de duymuş ya da okumuşsunuzdur.
Olay Filistin'in İngiliz sömürgesi olduğu yıllarda geçiyor."
"Günün birinde bir İngiliz subayın gözetimindeki topluluk, yolda bir taşın üstüne oturmuş genç bir çobana rastlar. Çocuk okuduğu kitaba öylesine dalmıştır ki geçenlerin farkında bile olmamış. Subay, 'Bu çocuk acaba ne okuyor? Onun ne okuduğunu öğrenmek isterim' demiş. Arabadan atlayan bir görevli, kitabı çocuğun elinden alıp subaya uzatmış.
Çocuk, Schopenhauer'ın İrade ve Temsil Bakımından Dünya adlı kitabını okumuyor mu!
Sömürge subayı İngiliz şaşkına dönmüş, 'Buna benzer adamlarla sömürge siyaseti yapmak zordur' demekten kendini alamamış."
Belki de bu, subayın sömürge kavramını içinden sildiği bir andır...
Özen, küresel gücün, kitap okuyanları sevmediğini anlatan bu ilginç anıyı, Köy Enstitülerinin kapatılmasına bir neden olarak yorumluyor:
"Köy Enstitülerinin yalnızca Türkiye'yle sınırlı kalacağına inansalardı belki de savaş biter bitmez enstitülerin üstüne bu kadar büyük bir düşmanlıkla gitmezlerdi. Bunu, enstitülerin büyük ilgi uyandırarak bütün Asya'yı saracağından korkmalarına bağlıyorum.
İngiliz sömürge subayı haklıdır. Bu içerikteki kitapları okuyan çobanların bulunduğu bir ülkede sömürge siyaseti yapmaları gerçekten zordur. Subay, vardığı sonuçla bu gerçeği doğrulamış oluyor."
Bilgi yoksunu politikacılar, toprak sahibi çıkarcı ağalar, 1940 yılında öğretime başlayıp kısa sürede birçok köyü okula kavuşturan enstitülerin varlığına on yıl dayanabildi.
Kendi deyimleriyle 1950 yılında "kahir ekseriyetle" iktidara gelen Demokrat Parti'nin ilk eylemi, eğitim dünyamızı aydınlatan bu kurumları 1954'te kapatmak oldu. Yalnız o mu? Hemen ardından dünya klasiklerinin basımını gerçekleştiren Tercüme Bürosu'nun, gençlerin sanat yeteneklerini geliştirme yuvası Halkevlerinin kapısına kilit vurmak oldu.
Aile parçalanmasından dolayı ancak on dört yaşında okul yüzü gören bir Köy Enstitülü olarak örneği kendimden vereyim. 1950 yılında Ergani-Dicle Köy Enstitüsü'nde eğitime başladığımın ertesi günü Shakespeare'in, önce filmini gördüğüm Romeo ve Juliet adlı kitabını bulup gece boyu okuyarak yazınsal dünyaya ilk adımımı atmıştım...
Fotoğraf: AA
Bir avuç zengini taşıyan Titan denizaltısına ulaşmak için herkes seferber oldu. Mora'da sulara gömülen 600 göçmen ise unutuldu. Milyarderlerin teknesi, zenginlerin dünyanın lanetlilerine karşı savaşının bir parçası.
On yıl önce Ekim ayında İtalya'nın Lampedusa Adası açıklarında iki teknenin batması sonucu 600'den fazla göçmen boğularak can vermişti. Dönemin AB Komisyonu Başkanı José Manuel Barroso bölgeye gitmiş ve şok olduğunu ifade etmişti. İtalya ulusal yas ilan ederek "Mare Nostrum" deniz kurtarma operasyonunu başlattı. Ancak bir yıl sonra bunun yerini AB sınır ajansı Frontex aldı. O tarihten bu yana Akdeniz'de 27 binden fazla göçmen hayatını kaybetti.
Yunanistan açıklarında 14 Haziran'da meydana gelen ve 600 kadar (ağırlıklı görüş 750) kişinin boğulduğu gemi kazasının ardından resmi tepkiler yetersiz kaldı. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Twitter'dan üzüntü duyduğunu açıkladı. Yunanistan'ın geçici Başbakanı İoanis Sarmas ulusal yas ilan etse de buradan sahil güvenliğin yalan söylediği ya da bilgi vermeyi reddettiği anlaşılıyor. Geleceğin başbakanı Kyriakos Miçotakis "şaşkın" olduğunu dile getiriyor, ancak mülteci kamplarını kaldırmak istemiyor. Bir faşist tarafından (Giorgia Meloni) yönetilen İtalya ise sessiz.
Göçmenler konusunda AB kontrolden çıkmış durumda. Sağa, insanlık dışı ve emperyalist yapının sağına sapma yeni bir düzeye ulaştı. Bu durum 8 Haziran'da içişleri bakanlarının kararında da kendini gösterdi: "Göçmenlerin onurları yok sayılacak ve insan gibi davranılmayacak."
Almanya Federal Cumhuriyeti'ndeki AfD (Alternative für Deutschland) gibi partilerin önemli program içerikleri bu sayede amacına ulaşmış durumda.
Batı ise, kendi askeri yayılmacı politikaları ve bitmek bilmeyen savaşlarının sonucu gibi AB'ye doğru göçün ana nedenlerinden hiç bahsetmiyor. Uzun zamandan beri barbarlık koşullarına işaret eden dünyadaki sosyal eşitsizlik konusunda sessiz kalan Batı devletleri, bu konuda burjuva partileriyle ortak bakış açısına sahipler.
Bir grup çılgın süper zenginin şu anda Atlantik'te küçük bir denizaltının içinde sıkışıp kalarak "Titanik"in enkazını arıyor olması zamanın bir tesadüfü ve fakat aynı zamanda tesadüf değil. Çünkü bu toplumsal dehşetin zorunlu bir sonucu. Bütün bir filo onları kurtarmak için yola çıktı. Ki temennimiz kurtarılmaları. Ama hiçbir şey değişmedi. Onlar bir "Savaş El Kitabı'ndan" zalimin temsili figürleri.
Salı günü Süddeutsche Zeitung'da avukat Ronen Steinke, Yunanistan açıklarında göçmenlerin boğulmasının "talihsizlik" değil "adaletsizlik" olduğunu yazdı. Dahası da var. Çarşamba günü Tagesspiegel, 190 deniz kurtarma örgütünün ortak çağrısını yayımladı. Çağrıda Akdeniz'in "insanlığa karşı işlenen suçlara sahne olduğu" belirtiliyor. Bu doğru.
Newfoundland açıklarındaki denizaltıcılar birey olarak kontrolden çıkmış değiller. Onlar sefil bir şekilde ölmüş insanların toplu mezarları üzerinde seyreden bir "medeniyetin" temsilcileri. Milyarderlerin teknesi, zenginlerin yoksullara ve bu dünyanın lanetlilerine karşı savaşının bir parçasıdır.
(ARNOLD SCHÖLZEL - BirGün Gazetesi)
SADECE ADALET!
Atina duvarlarının hemen dışında bulunan Kynosarges'in çevresinde, sur duvarlarının içinde yaşayan öz Atinalıları çatlatırcasına, her mevsim çiçek açan bahçeler vardır. Atina'ya sonradan geldikleri için birinci sınıf yurttaş kabul edilmeyen yabancıların çocuklarına ders veren Antisthenes, bu çiçeklerin kokularını duydukça, özgürlük duygusunun daha da arttığını söyler öğrencilerine.