17 Ocak 2016 Pazar

MAYINLAR ÇİÇEK AÇMAZ



Hikâyemin bugünün insanlarına bir masal gibi geleceğini biliyorum. Ama ben bu masalın içinde yaşadım.

OKTAY AKBAL







   Doğruydu...Kaçakçıydı hepsi...Arap atlarının üzerine yığdıkları gâvur eskisi giysileri mayınlı tarlalardan geçirip Urfa'nın Kötüler Mahallesi'ne getirene kadar canları çıkardı...
   Kurşun sesleri ve jandarma korkusu geride kaldığında, terlemiş atlar bir mağaraya sığındığında; poşuya sarılmış yürekler rahat bir nefes alırdı!.. "Yılbaşı"nda tek eğlencesi vardı o kaçakçıların ve de tezek ateşinde ısınan cılız bedenli çocukların!..
   Kötüler, Urfa'nın güneyinde, Neolitik Çağ'dan kalma mağaralar üzerinde kurulmuş bir mahalleydi...Kimse bilmezdi "Kötü" isminin aslında "Guti" kavimlerinden kalma olduğunu...
   Sanırlardı ki, bütün cihanın tüm kötüleri bu mahalleye birikmişti!..Oysa yanılgı, kötülükle iyiliği çelişkisi kadar derindi orada!..
   Kimileri gecekonduları şehre yakın araziler üzerinde kurarken, Kötüler'in sakinlerinin dağ başını seçmesinin bir tek nedeni vardı...Çünkü orası kaçakçıların gizlenebileceği devasa mağaralarla çevriliydi!..
   Yani aslında insanlar yaşamak için değil, yakalanmamak için sığınmıştı o kayalık ve gizemli coğrafyaya!..
   Orada yaşayanlar; korkuyla atan bir yüreğin, toprağa pusulanmış paslı bir mayının kölesi olabileceğini çok iyi bilirlerdi!..Kaçakçılıkla kötülüğün arasında yaşayanlar için çelişkiler o kadar sıradandı ki;
   Oralarda mayın da iyiydi, kurşun da!..Puslu sabahlarda kaçakçı gözleyen jandarma da iyiydi, ekmeğini ihanetle çıkaran ihbarcılar da...
   Bir tek onlar, yani kaçakçılar kötüydü!..Kaderleri doğdukları mahalle yazılmıştı ya alınlarına, işte o yüzden "Kötüler" di!..(MEHMET FARAÇ-Aydınlık Gazetesi)




   Çocukluğumun Urfa'sında, yani yaşamlarını Suriye üzerinden kaçakçılık yaparak sürdürenlerin yaşadığı Kötüler Mahallesi'nde, tam da evimizin karşısındaki gecekonduda "Suriye" adlı bir kız yaşardı.
   Babası kaçakçı hamalı olan o kıza neden "Suriye" ismi verildiğini hep merak ederdim... Halen aklıma her geldiğinde şaşarım; "Suriye diye kadın ismi olur mu?.."
   Biraz büyüyünce ve Kötüler'deki çarkın nasıl işlediğini görünce, mayınlı arazilerin ardındaki komşu ülkenin, bir genç kızın sadece yaşamını sürdürmesine değil, nüfus kağıdına da çok şaşırtıcı bir damga vurabildiğini anladım...
   Eğitimsiz ve topraksız bir kenar mahalle insanı, kaçakçılık yoluyla da olsa, kendisine ekmek kazandıran ve çocuklarının karnını doyurmasını sağlayan bir komşu ülkeye saygı gösterisinde bulunmuştu belki de...
   Anladım ki, kaçakçı atlarının terli sırtında getirilen eşyalar, bir aileye ekmek ve can verirken, bir genç kızın kimliğinde adeta sevgi ve dostluk nişanesine de dönüşmüştü...
   Yani "Suriye", 40 yıl önce Güneydoğu insanına ekmek kazandırırken, aynı zamanda kadınların "adı"nda emeği ve onuru da tanımlıyordu!..(MEHMET FARAÇ- Aydınlık Gazetesi)





FİKRET OTYAM






   Ya kadınları?..Koynunda bir bacağını mayına vermiş delikanlı yatıran kadınlar!..Gözlerinde Halep sürmesi...Saçlarında "Acem kınası" taşıyan Şark çıbanlı kızlar...(MEHMET FARAÇ-Aydınlık Gazetesi)







   Fikret Otyam, Urfa-Kısas'ta konuk olduğu Cafer Kaya'ya sorar:"Bu mayınları nasıl geçiyorsunuz?" 
Cafer: "Baba mayın olan yerde ot bitmez. Biz de ona göre çiçek açan yere ayağımızı basarız!"








Merhaba!

10 Ocak 2016 Pazar

ÖLÜM HEP GARİBANA MI DÜŞER USTA?




   Niyazi Berkes (1908-1988), 60'larda Yön dergisinde yayımladığı yazılardan oluşan "Türk Düşününde Batı Sorunu" adlı kitabında bugün karşılaştığımız sorunların Türkiye'nin "Birinci Cihan Savaşı'ndan sonra kesin olarak gerçekleştirmeyi göze aldığı toplum ve uygarlık devriminin tamamlanmadan kalması yüzünden, İkinci Cihan Savaşı sonrasında gelişen gerici güçlerin yarattığı sonuçlar" olduğunu saptar...
   Niyazi Berkes, toplumsal devrimi durduran üç sorun; başlıca iki siyasal güç ile bir iktisadi olgu saptıyor: Emperyalizm, gericilik/karşı devrim ve ekonomik yoksullaşma. Ekonomik yoksullaşma arttıkça emperyalizm soruna dahil oluyor ve emperyalizm soruna dahil olunca karşı devrim hortluyor, güçleniyor ve devrimi galebe çalıyor...(MECİT ÜNAL- Aydınlık Kitap)





   Kimilerinin Doğu sorunu, kimilerinin Kürt sorunu dediği sorunun temel çözümünü Toprak Devrimi'nde aramakla yoksulları da içine alacak çözümlerin üretilmesi, Kürt feodallerinin de Türk egemenlerinin de işine gelmiyor. Kürt ve Türk kökenli yoksulların örgütlü olarak devrede olmaması da işlerine geliyor. Bir başka deyişle sorunun çözümünde, sendikalar ve köylülerin örgütleri devrede değildir. Yani, çözüm arayışında, Kürt tarafının yok sayılan toplumsal güçlerinin karşılığında Türk tarafının yok sayılanları da yoktur. Özetle çözüm, emek ekseninde, emek ve sermaye ilişkisinde aranmıyor. Aslında hiçe sayılan ya da emeği ile üreten Türk ve Kürt kökenli yurttaşlarımızın çıkarları ortak. Bu konunun farkına varıldığında çözüm kendiliğinden gelecektir. (Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı- Aydınlık Gazetesi)








   Uzman Çavuş Nuh Özdemir, Diyarbakır'ın Sur ilçesinde devam eden çatışmalar sırasında şehit oldu. İki yıldır TSK'de görev yapan ve 1,5 yıllık evli olan 26 yaşındaki Nuh Özdemir'in babasına ve eşi Leyla'ya acı haberi vermek için Samsun'daki evlerine giden askeri yetkililer, daha sonra şehidin annesinin yaşadığı Ordu'nun Akkuş ilçesine bağlı Salman köyüne doğru yola koyuldu.
   Ancak yoğun kış şartlarının hüküm sürdüğü bölgede yollar geçit vermiyordu. Bunun üzerine Karayolları'ndan yardım isteyen yetkililer, önde iş makinesı, arkada kaymakamlığa ait araç, güçlükle ilerlemeye başladı.
   8 kilometrelik yolu tam 4 saatte alan yetkililer, köye ulaştıklarında ise adeta yıkıldı. Ailenin sıvası bile olmayan tuğladan evini resmi araçların ışıkları aydınlatırken, şehidin annesi Esme Özdemir'in (60) ellerinde sıkı sıkı tuttuğu şey ise herkesin dikkatini çekti.




   Dikkatli bakıldığında, tek katlı köy evinin naylonla kaplı duvarının önünde gözyaşlarına boğulan annenin, oğlundan yadigar kalan yün çorapları tuttuğu anlaşıldı.
   Oğlunun, 4 gün önce helallik alarak evden ayrıldığını ve Diyarbakır'a döndüğünü söyleyen acılı anne, kendisine de giderken çoraplarını verdiğini anlattı.
   Acısını ağıtlarla dile getiren annenin sözleri yürek burktu:
  "Çoraplarını bile bana bıraktı giderken. Onu doya doya kucakladım. 'Anam hakkını helal et, ben gideyim' dedi. 4 oğlum vardı, 3 oğlum kaldı. Vatan sağ olsun, ne diyeyim yavrum senin için. Şehit anaları ağlarken ben de ağlıyordum, onlarla yavrum. Ben de ağlayacakmışım tatlı yavrum..." (Cumhuriyet Gazetesi)   






Elim sanata düşer usta
Dilim küfre, yüreğim acıya
Ölüm hep bana
Bana mı düşer usta?

Sevda ne yana düşer usta
Hicran ne yana
Yalnızlık hep bana
Bana mı düşer usta?

Gurbet ne yana düşer usta
Sıla ne yana
Hasret hep bana
Bana mı düşer usta?

REFİK DURBAŞ







"Bu ölümcül kavga oralarda dağlarda sanırsınız, ama öyle değil, 
bu kavga anaların ciğerlerinin üstünde yapılır da kimseler görmez."

MUHAMMET GÜZEL
(Son Göç)








Merhaba!

3 Ocak 2016 Pazar

SOMA - YERYÜZÜNDEN MEKTUPLAR




   Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük maden faciasının yaşandığı Soma'da yaşamını yitiren işçilerin aileleri, acılarını mektuplarla anlattı. Türkiye Barolar Birliği mektupları kitap haline getirdi.
   Soma'da şehit olan 301 madencinin yakınlarının yazdığı mektuplar, geride kalanların yaşadığı acıları gözler önüne seriyor:

   Ali Yüksel'in eşi Ergül Yüksel:

"...Hava buz gibi soğuk...Üç kişi çıkarılıyor. Birinin yüzü bizden tarafa dönük, ağzında maske var ama ceset...hareket yok...maskenin ucu battaniyenin altından görünüyor. Bu kadar soğukta maske buhar bile yapmıyor. Yaşasa nefesi ile buhar yapar. Arkasından biri daha geliyor. Yüzü diğer tarafa dönük ama çenesi görünüyor. Sakallı...'Ali' diye bağırıyorum. Bazen sakallı, bazen sakalsız gezerdi. Ali'nin sakalı var mıydı, sakallı mıydı, traş olmuş muydu? Sanki işe ben göndermemiş gibi o an hatırlayamadım. Umudumu, hayallerimi, yaşanacak olan her şeyimi o toprağın altında bıraktım."




   Uğur Çolak'ın annesi Gülsüm Çolak:
  
  "Kurtulma imkanları varken bizim çocuklarımızı diri diri yaktılar ve bunu devlet yaptı, önlemlerini almadı. İnsan hayatı ekmek parasından ucuz bu ülkede. Bizden üç çocuk, beş çocuk boşuna istemiyormuş. Şu para denilen şey karıyı kocadan, evladı da anadan babadan ayırırmış be oğul. Köpeğin önüne atsan yemez o parayı. Uğurum kara gözlüm, ömrüm var olduğu sürece, senin yanına gelinceye kadar davanızı bırakmayacağıma söz veriyorum."




   Mustafa Kaya'nın eşi Naciye Kaya:

   "Abim Veli Varol göçük altında kaldı, öldü. Mustafam kendi elleriyle çıkardı kayınbiraderinin cenazesini. 5 sene sonra Soma'da işe başladı. 'Çok iş baskısı var, çok çalıştırıyorlar' derdi. O kahrolası maden bizi mahvetti. Sebep olanlar paşalar gibi bakılıyor cezaevinde. O kadar rahat davranıyorlar ki, bize mahkeme salonunda gülüyorlar. Çünkü biliyorlar, para her şeyi çözer. Bu ülkede gariban ezilir, gariban ölür. Madende göçük altında ölürsün, dağda askersen ölürsün. Zenginsen paşalar gibi yaşarsın."




   Şinasi Tokmak'ın eşi Tuğba Tokmak:

   "Kardeşi askerdeydi. Bu acı haberi asker ocağında almıştı. Kayınçoma 'Bak sen kara dağın ardından geldin ama ağabeyini bir kara topraktan çıkardık, bir kara toprağa koyduk' dedim. Bizim evimizde ekmek baba, su baba, yaşamak baba. Çocuklarımın yüreğine baba sevgisi yerine bir avuç kömür yangını bıraktılar."






Canı cehenneme rahat uyuyanın
Kapısını örtenin perdesini çekenin
Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın
Duvarları ancak çarpınca görenin
Canı cehenneme başkasının yangınıyla
Evini ısıtıp yemeğini pişirenin

ŞÜKRÜ ERBAŞ



.





Unutma!

27 Aralık 2015 Pazar

DOĞAYA DAİR



   Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...

Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?

Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?

Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?

Koklamak, duymak, dokunmak yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?

EROL ONUR









   Goril Koko, şüphesiz dünyanın en meşhur gorili. Goril Koko'yu meşhur eden özelliği ise işaret dili ile iletişim kurabilmesi. Goril Koko, 1971 yılında San Francisco Hayvanat Bahçesi'nde dünyaya geldi. En yakın arkadaşı Francine "Penny" Patterson ile Amerikan İşaret Dili'nin özel bir şeklini kullanan Koko, binden fazla işaret biliyor.
   Goril Koko, Paris'te devam eden İklim Zirvesi'ne şu video mesajı gönderdi:
   "Ben Koko. Ben çiçeğim, ben doğayım. İnsanları seviyorum, dünyayı seviyorum, ancak insanlar salak, salak! Çok üzülüyorum, ağlıyorum. Zaman azalıyor, dünyayı düzeltmeliyiz, Ona yardım etmeliyiz. Çok çabuk olmalıyız, doğa sizi görüyor. Teşekkürler."
   Bir hayvanın kendi türünün ya da diğer hayvanların yararına iletişime geçmesi oldukça nadir rastlanılan bir durum, ancak Koko bunun yaşayan bir kanıtı. Sevgili dostumuz Koko, mesajında kullandığı cümlelerde dünyadaki tek türün insan olmadığını bizlere bir kez daha hatırlatıyor.




   Goril Koko ile Robin Williams arasında da müthiş bir arkadaşlık vardı. 2014 yılında hayatını kaybeden Robin Williams, bir belgesel çekimi için 2001 yılında, Goril Koko ile bir araya gelmişti. Williams, daha sonra yaptığı röportajda Koko ile geçirdiği zamanın unutulmaz olduğunu belirtmişti. Williams'ın ölüm haberini alan Koko'nun, o sıralar sessizleştiği ve içine kapandığı belirtilmiş, vakfın çalışanları da Koko'nun ağladığına şahit olduklarını bildirmişti.














Hayvanlar konuşmadıkları için
Kim bilir ne güzel düşünürler

MELİH CEVDET ANDAY








Merhaba!

20 Aralık 2015 Pazar

NÂZIM HİKMET







   Ekmek paramı çıkarmak için cezaevinde berberlik yapıyordum. Bir gün otururken, Nâzım Hikmet içeri girdi. Orada bulunanların hepsi ayağa kalktı. Ben de aynanın önünde oturuyordum. Benim yanıma gelip, "Merhaba İbrahim, senin resmini yapmak istiyorum" dedi. Ben istemedim, "Ben de ressamım, kendi resmimi aynaya bakarak yapabilirim" dedim. O zaman "Sen benim resmimi yap" dedi. Daha resmini bitirmeden kağıdı elimden çekip aldı ve diğer resimlerimi de görmek istedi. Sonrasında resim çalışmalarını birlikte hızlandırdık. O benim ustamdı. Bana boyalar, fırçalar verdi. Çok destekledi. O yıllarda kendisini ziyarete gelen önemli kişilere, resimlerimi gösterip, beni tanıtıyordu. Hatta Kemal Tahir'e yazdığı mektupta "Ben burada, içeride bir ressam Yunus Emre keşfettim. Köylü, köy mektebinde okumuş. Yaptığı resimleri görünce, milletimle bir kere daha övündüm" diyordu. Ayrıca bana sosyoloji, ekonomi politika ve felsefe konularında da bilgiler verdi, kültürle donattı. Gerçekten büyük adamdı. Adeta bir güneşti. Beni ışığıyla aydınlattı. Onun gibi insanlar kolay kolay gelmez. 




İBRAHİM BALABAN





Köprüden emanetçi Nuri Efendiye verip
bir servi sandık yollasa bana memleketim İstanbul
bir gelin sandığı
Çınnn diye çıngırağını çınlatıp kapağını açsam
iki top şile bezi
iki çift bürümcük gömlek
kılaptan işlemeli mermerşahi mendiller
Edirne sabunları
tülbent torbalarda lavanta çiçeği
ve sen çıksan içinden
Vay anam vay ne kadar güzelsin
Gülüşünde İstanbul'un abu havası
İstanbul'un lezzeti bakışında
A benim sultanım efendim, izin versen
ve cüret edebilse Nâzım Hikmet kulun
koklayıp öpmüş gibi olacak yanağını İstanbul'un

NÂZIM HİKMET










    "Ben büyük değilim. Halkımın sıradan ve gariban bir ozanıyım. Buna inanıyorum ve onur duyuyorum. Bazı adamlar "Son elli yılın en iyi kitabını ben yazdım" diyorlar. O, kendi iddiası muhteremin. Nâzım Hikmet'in memleketinde böyle laflar edilir mi?"


AHMED ARİF










Merhaba!

13 Aralık 2015 Pazar

ALIN TERİNİNDİR YARINLAR





İBRAHİM BALABAN





Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm,
Biz olmasak üzüm göz, kömür göz, ela göz;
Biz olmasak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak;
Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,
Ayın onbeşi;
Biz olmasak Taşova'nın tütünü, Kütahya'nın çinisi,
Yani bizsiz
Anne dizi, kardeş dizi, yar dizi
Güzel değildir.

ENVER GÖKÇE








   Karl Marx, Komünist Manifesto'da (1848) geleceği görerek şöyle demişti: "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti! Eski Avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek için ittifak kurdular."
   25 Aralık 1991'de Kremlin'deki kızıl bayrak indirilene kadar dünya burjuvazisi bu hayaletin nefesini ensesinde hissetti. Elbette bu kovalamacanın dünya halkları için olumlu sonuçları da oldu. Bugüne kadar dünya işçi sınıflarının bütün hakları sosyalizm mücadelesi, daha doğrusu dünya burjuvazisinin komünizm korkusu sayesinde kazanılmıştır. Orta sınıflar bu korku sayesinde var olmuşlardır. Komünizm korkusu dünya burjuvazisinin, özellikle 20. asrın ortalarında sosyal demokrasiyi güçlendirmesini sağladı. II. Enternasyonal'in mirasını sırtlayan sosyal demokrasinin burjuvaziyle izdivacı "refah devleti" anlayışını doğurdu. Kârları artırmak, ekonomiyi sürekli büyütmek tehlikeliydi; "toplumsal kalkınma", "refahın tabana yayılması", yanı sıra insanların eğitim, sağlık, güvenlik ihtiyaçlarını kısmen de olsa karşılamak gerekiyordu. Aksi halde "kaos/anarşi" çıkardı; siyasi grevler olur, ipin ucu kaçarsa işçiler silahlanır, maazallah komünizm hayaleti ufukta belirirdi; zira Lenincilik, Maoculuk kapitalist ülkelerde kol geziyor, gençliğin zihnini tutuşturuyordu.
   Sosyalizmin varlığı kapitalizmi ehlileştirmiştir.
   O beğenmediğiniz "Berlin Duvarı" yıkıldıktan sonra dünya burjuvazisinin korkuları sona erdi. Willy Brandt, François Mitterand gibi adamlar sahneden çekilirken, Tony Blair gibi alçakların "üçüncü yol" numaraları nasıl ortaya çıktı sanıyorsunuz? Her şeyin maddi ve siyasi bir temeli vardır.
   Bugünün dünyasında komünizm hayaleti yok. Kapitalizmin vahşi piyasaları milyonları öğütüyor; orta sınıflar yok olmak üzere; meslek sahibi hızla proleterleşiyor; Akademi çürümüş; sosyal hayat sanal alemlere taşınmış, insanlar yüz yüze görüşecek ya da kitap okuyacak yerde internet bağımlısı olmuş. Kapitalizm insanların zihnini ele geçirmiş. Kazanılmış bütün haklar birer birer geri alınıyor. "Sosyal refah, kalkınma" falan hikaye! Şu gelir eşitsizliğine, silahlanma yarışına, paylaşım savaşı iştahına bakın! Güçlü bir uluslararası sosyalist akım olsaydı emperyalizm mazlum milletlere bunca alçaklığı yapabilir miydi?
   Paris komünü iki ay, insanlığın Ekim Devrimi'yle başlayan sosyalizm deneyimi ise aşağı yukarı bir asır sürdü. Fakat tarih devam ediyor. Yine korkacaklar! (YAVUZ ALOGAN-Aydınlık Gazetesi)






Alın terinindir yarın
Yok olup gitmenin telaşında katiller
Durduramaz savaş ortasında yürüyüşü
Saflarda düşenler

SENNUR SEZER










Merhaba!

6 Aralık 2015 Pazar

BİR GARİP AŞIK






   
   "Bir gün defterimi istedi ve başladı yazmaya, sonra da 'Al bakalım düşes' dedi, bana 'düşes' derdi: 'Size şiir yazdım.' Baktım, 'Sere Serpe' şiiri!"





   Bir başka gün, yine yan yana sessizce oturuyorlar. Bella ders çalışıyor, ancak Orhan Veli bu kez sadece susmakla kalmıyor hiçbir şey yapmıyor. "Oysa ya resim yapar, ya şiir yazar ya da bir şeyler okurdu. Ben de 'İyi misiniz, gemileriniz mi battı' dedim. 'Bir şeyim yok' dedi, 'Ama ne yazıyorsunuz ne de çiziyorsunuz, bir şeyiniz var' diye üsteleyince 'Evet var, biliyorum ama anlatamıyorum' demişti. Sonra da o ünlü 'Anlatamıyorum' şiirini yazıp 'Buyrun bunu size hediye etmek isterim' demişti."


Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilemezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.


   Bella Orhan Veli'nin çok yakın bir arkadaşıydı. Şairin en çalkantılı şiirlerini yazdığı yıllarda kur yaptığı kadınlardan biri. Bu sevdayla karışık hoşlanmaya hiçbir zaman karşılık vermedi Bella Hanım. Lâkin adı gibi biliyordu Orhan Veli bir şairdi ve şairler birçok kadına aşık olabilecek kapasiteye sahipti huyları kurumasın. Ama arkadaşlıkları Orhan Veli ölene kadar devam etti. Cenazesinde gizli bir köşede ağlayan küçük kadın da sere serpe yatan Bella Eskenazi'ydi.






şiir gibi bakan kadınları
 şiirden anlayan adamlar sevmeli.
sevmeli ki, ziyan olmasın o mısralar..

ya da, şiir gibi bakan kadınlar
şiirden anlayan adamları sevmeli.
sevmeli ki, ziyan olmasın o mısralar..

ya da onun gibi bir şey işte..

ERTUĞRUL BAYAM







Merhaba!