26 Temmuz 2015 Pazar

SANAT VE TOPLUM





   "Yazdıklarına yüreğini koymayan yazar kandırsa da doyurmaz, seslense de uyarmaz."

SABAHATTİN EYUBOĞLU






Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
-demeğe de dilim varmıyor ama-
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

NAZIM HİKMET





  " Kültür endüstrisinin aygıtları topluma neden hep aynı tip sanat anlayışını pompalar? Egemen ideoloji, galerilerde ne göreceğinizle, sinema salonlarında ne izleyeceğinizle, odanızda ne okuyacağınızla neden bu kadar ilgilidir?
   Dünyaya nasıl baktığınız onları doğrudan ilgilendirir çünkü. Gördükleriniz, izledikleriniz, okuduklarınız size boyun eğdirecek ya da sizi isyan ettirecektir." (TAYLAN KARA - Aydınlık  Gazetesi)







   Eleştirel kafa televizyon, radyo, gazete gibi yığın araçlarının doğru-yayıcı olduğu kadar yanlış-iletkeni olduğunu da hesaba katan kafadır.

Prof. Dr. NERMİ UYGUR





"Çürüyen bir toplumda sanat, eğer dürüstse çürümeyi yansıtmalıdır."

ERNST FISCHER






"Sanatçı, yalnızca topluma karşı sorumluluk taşımakla kalmaz, toplumu sorumluluğa çeker."

BERTOLT BRECHT





   "Bir roman, bugünden yarına insanın hiçbir şeyini değiştirmese de uzun vadede insana karışır ve dünyayı algılamasını açıkça şekillendirir. İnsan duyarlılığını yontmakta, ruhunu şekillendirmekte sanat ve edebiyattan daha etkili bir yöntem yoktur." (TAYLAN KARA - Aydınlık Gazetesi)









   "Sanat, gerçek sanat, zulmün, şiddetin, tüketici oburluğunun, insanca olmayan her davranışın karşısındadır. Çünkü  bana göre ne olursa olsun, her biçim sanatın birinci işi başkaldırıdır. Sanat, insanları yalana, zulme, bitip tükenmeyen anlamsız savaşlara, bütün kötülüklere karşı uyarır. Umut, insanlığın sahip olduğu en büyük değerlerden biridir. Ben hep umudun türküsünü söylemeye çalıştım."


YAŞAR KEMAL







"Yeşermemiş umutların, yaşanmamış sevgilerin, verilmemiş hakların alacaklılarının yanında olmak için"
yazmak gerek

BEKİR YILDIZ





Daha kaç aydın ışığı görüp
görmezlikten gelecek?
Cevabı, dostum, rüzgârda bunun,
cevabı esen rüzgârda.

BOB DYLAN
(Çeviren: CAN YÜCEL)








Merhaba!

19 Temmuz 2015 Pazar

DOĞA ve İNSAN




 BİR KIZILDERİLİ İNANIŞI :

Yaşayan varlıklar alınıp satılmaz ve toprak ana da bizler gibi soluk alıp verir. 
Toprağın ve insanların ticaretini yapan beyaz adam bu dünyada en büyük günahı işlemektedir.








HAVVA ANA- RABİYE ÖZCAN
(Karadeniz yaylalarını birleştirme -bitirme operasyonu "Yeşil Yol " projesine direnişin simge ismi )


   Sonunda başını kumdan çıkarıp; Köroğlu'nun, Yunus'un, Pir Sultan'ın, Aşık Veysel'in ve de ovaların, yaylaların, dağların, ağaçların, börtü böceklerin, derelerin sesini duydun! Bu neoliberal küresel ekonomik  sistemin paradan başka şey düşünmeyen gözü dönmüş yandaşlarına " Artık durun, yetti gayri, kimdur devlet, devlet bizum sayemizde devlettur, ben halkım" diyerek; toprağına, suyuna, havana, doğana, yaylalarına sahip çıktın ve haykırdın:  " Bizim derelerimizi sattınız, denizlerimizi sattınız, şimdi dağlarımızı satamazsınız, doğanın kalbine birer hançer gibi saplanan HES'lerinizi, madenlerinizi, otellerinizi, yollarınızı alıp, gidin." (ETHEM GÖNENÇ-Aydınlık Gazetesi)







   Bilinmelidir ki; doğal varlıklar üzerinde kazandığımızı zannettiğimiz her zafer için doğa bizden öcünü alır. Orta Asya ve başka yerlerde işlenecek toprak elde etmek için ormanları yok eden insanlar, çölleşmeye zemin hazırladıklarını, dağlardaki kaynakların sularını kuruttuklarını, azgın sel yığınlarının ovaları basmasına neden olduklarını akıllarına bile getirmemişlerdir. Artık anlamalıyız ki; bizler hiçbir zaman doğaya egemen olmak gibi bir çaba içinde olmamalıyız; tersine etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parça ve onun tam ortasında olduğumuz bilinciyle davranmalıyız. İnsan olarak doğa üzerinde kurduğumuz egemenlik, onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olabilmemizden öteye gitmemelidir. Hele varoluşumuzun ilk koşulu olan suyu ve toprağı bir alışveriş nesnesi yapmak, insanın kendisini bir alışveriş nesnesi yapmaya doğru atılmış bir adımdır. Su ve toprağın alınır, satılır bir mal haline getirilerek bir azınlığın tekeline alınması ve geri kalanların dışlanması ahlaksızlıktan başka bir şey doğurmaz.

FRİEDRİCH ENGELS
(Doğanın Diyalektiği)





Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser







Merhaba!

12 Temmuz 2015 Pazar

İNSAN VE UMUT




"İnsan, evrende gövdesi kadar değil yüreği kadar yer kaplar"

YAŞAR KEMAL



   

RACHEL CORRIE
(d.10 Nisan 1979 Olympia, Washington, ABD-ö. 16 Mart 2003 Refah, Gazze)


   Rachel Corrie 10 Nisan 1979 tarihinde ABD'nin Washington eyaletinin Olympia şehrinde doğup büyüdü. Sanat dersleri aldı. Sanatçı veya yazar olmak istiyordu. Daha on yaşındayken dünyadaki açlığın sona ermesi için kafa yoruyordu:
   "Diğer çocuklar için buradayım. 
   Buradayım çünkü umursuyorum. 
  Buradayım çünkü dünyanın dört bir yanında çocuklar acı çekiyor ve her gün 40 bin kişi açlık nedeniyle hayatını kaybediyor...
   Yoksulların hemen yanımızda olduğunun farkına varmalıyız, onları görmezden geldiğimizin...
   Bu ölümlerin önlenebilir olduğunu anlamalıyız.
   Üçüncü dünya ülkelerindeki insanların da tıpkı bizim gibi düşündüğünü, güldüğünü ve ağladığını anlamalıyız...
   Benim hayalim 2000 yılında açlığı sona erdirmek!
   Benim hayalim her gün 40 bin kişinin hayatını kaybetmesini engellemek!
   Geleceğe bakar ve orada parlayan ışığı görürsek benim hayalim gerçek olacak.
   Açlığı görmezden gelirsek bu ışık sönecek.
   Hepimiz birlikte çalışır ve destek verirsek, bu ışık büyüyecek ve yarınlar için umut olacak."

(Rachel Corrie'nin on yaşında, ilkokuldan mezun olurken yaptığı konuşma)


   Rachel'in yaşı ilerledikçe sorumlulukları da  arttı. 11 Eylül saldırıları, "terörle savaş" adı altında başlayan ABD işgalleri ve Irak Savaşı sırasında, ülkesinde "savaş" naraları atanlara inat, barış gönüllüsü oldu. Batı Şeria ve Gazze'de yaşanan drama ve mücadeleye ortak oldu. Gazze'de Refah bölgesinde su kuyularının tahribatını ve ev yıkımlarını engellemek için yapılan eylemlere katıldı.
   16 Mart 2003 tarihinde Filistinliler'in evlerini yıkan buldozerin önünde canlı kalkan oldu. Buldozer gibi makineleşmiş İsrailli, çiğneyip geçti Rachel'i...Kafatası kırıldı, kaburgaları parçalandı ve akciğerleri delindi.

(MURAT ŞİMŞEK- Aydınlık Gazetesi)





   Yahudi asıllı Amerikalı, hayatının baharında, zalimin işgaline karşı mazlumların safında can verdi. "Zulüm bizdense, ben bizden değilim" diyordu.




"Bir şeyi söylemenin en iyi yolu onu yapmaktır."

JOSE  MARTİ













Dünyanın ucunda bir gül açılmış
Efil efil esen yele merhaba
Karanlığın sonu bir ulu şafak
Sarp kayadan geçen yola merhaba

Acıda kahırda çekmiş geliyor
Güneşten boşanmış kopmuş geliyor
Bir ışık selidir sökmüş geliyor
Nazım Usta coşkun sele merhaba

YAŞAR KEMAL









Merhaba!

5 Temmuz 2015 Pazar

ADAM GİBİ ADAMLAR-AZİZ NESİN (2)





Rüzgâr ne denli sert eserse essin
Dağ başlarında dimdik durur meşeler

MEHMET BAŞARAN



   20 Aralık 1915'te Heybeliada'da, kendi deyimiyle "Çanakkale Savaşı'nın en civcivli zamanlarında" Mehmet Nusret adıyla yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğar, Aziz Nesin. Küçük bir çocukken bile etik değerleri çok güçlü biridir. 12 yaşındayken eğitim gördüğü Darüşşafaka'yı sırf bu yüzden tek eder. Zira Darüşşafaka, babasız çocukların okuduğu bir okuldur ve Aziz Nesin'in babası sağdır. İşte buna vicdanı dayanmaz ve okulu terk eder. (BUKET AŞÇI-Vatan Kitap)





   5 Temmuz'u 6 Temmuz'a bağlayan gece geçirdiği bir kalp krizi sonucu vefat etti. Cenazesi kendi isteği üzerine dini tören ve mezar taşı olmadan Nesin Vakfı'nın bahçesine, yeri bilinmemek üzere defnedilmiştir, çocuklar üzerinde  koşup oynayabilsin diye. (BUKET AŞÇI-Vatan Kitap)





Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun
Düşün düşünebildiğince üç boyutlu
Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya
Sanki senden önce hiç düşünen olmamış

Dalga mı geçiyor düşler mi kuruyorsun
Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum
Düşlerini som somut görüp şaşsınlar
Böyle dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler

Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum
Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz
De ki bütün işe yarayanlar
İşe yaramaz sanılanlardan çıkar

AZİZ NESİN










Merhaba!

28 Haziran 2015 Pazar

HEPİMİZ KARDEŞİZ



   15 Haziran 2015,

   Afrika Birliği Meclisi'nin 25. Olağan Oturumu'nun açılışına Afrika Birliği Başkanı ve Zimbabve Cumhurbaşkanı Robert Mugabe başkanlık etti.
   Zirvede konuşan Mugabe, Batı ülkelerinin Ortadoğu ve Afrika'daki çatışmacı yönünü eleştirerek emellerinin bölgedeki zengin yeraltı kaynaklarına ulaşmak olduğunu belirtti.
   Mugabe, "Bize Tanrının verdiklerini çok görüyorlar, kaynaklarımızın onların olmasını diliyorlar. Nerede barış varsa orada savaşı körüklüyorlar" ifadelerini kullandı. Amerika  Birleşik Devletleri eski Başkanı George Bush'un Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'i yalan yere suçlayarak Irak'ı işgal ettiğini söyleyen Zimbabve lideri, Libya eski lideri Muammer Kaddafi'nin öldürülmesinden de Batı'yı sorumlu tuttu ve "Şimdi bakın Irak ve Libya'daki karışıklığa; bahaneler üreterek bu ülkelere giriyorlar ve yeraltı kaynaklarından zenginleşiyorlar" dedi.



ROBERT MUGABE




   Aslında Ezilen-Gelişen Dünya'daki vatanları, emperyalist sistemle bütünleşmiş birer coğrafi bölgeye, milletleri de bu bölgelerde yaşayan insan topluluklarına indirgemeyi hedefleyen bir program vardır. O da emperyalizmin programıdır.Bu programın önündeki en büyük engel, Ezilen-Gelişen Dünya'nın milli devletleridir. Bugün emperyalizm ile bu milli devletler arasındaki çatışmanın dünyada ileri ile geri arasındaki mücadelenin odak noktasında yer alması, bu nedenledir.
   Bu mücadelede, ülkemiz kilit niteliğinde bir öneme sahiptir. Çünkü Atatürk Devrimi, eylem ve programıyla Ezilen Dünya'nın emperyalizme karşı seçeneği olarak yaşamaya devam etmektedir. Eğer böyle olmasaydı, kimsenin kuşkusu olmasın, emperyalizm, Atatürk Devrimini altetmek için ne tek bir kuruş, ne de tek bir kurşun harcardı. (SEMİH KORAY-Aydınlık Gazetesi)







   Prof. Niyazi Berkes'in bir Rum ailesi ile de ilginç bir hatırası var. Yunan asıllı bir Amerikalı, Türk olduğunu öğrenince, anne ve babasının Türkiye özlemlerinden, bir Türk'le tanışmak arzusundan söz ederek ısrarla Berkes'i evlerine davet eder. Kararlaştırdıkları bir gece Berkes bu eve gider ve yaşadıklarını şöyle anlatır:
   Kaldıkları apartmanın bütün ışıkları bir şenlik varmış gibi yakılmıştı. Oğlanın annesi İstanbullu bir bayandı.. Üstüme sarıldı, beni öptü. Yaşlı kollarından zor kurtuldum. Kocası da Edirneli bir Rum'muş. Atatürk'ün ölümü üzerine İstanbul'daki Rum metropolitten aldıkları bir mektubu Berkes'e okutmuşlar. Metropolit mektubun bir yerinde Türkçe olarak Ata'nın cenaze günü "Dağ taş ağladı" diye yazmış. Berkes şöyle devam eder:
   Anne-babanın oğlu ile kızları bizi seyrediyorlardı. Savaşan iki milleti böyle birbirine yaklaştırıp ağlatan adamı onlar da anlamaya çalışıyorlar, dikkatle bize bakıyorlardı. Ana-baba Meşrutiyet'in ilanından az sonra evlenmişler, Amerika'ya göç etmişler. Fakat anneleri Amerika'ya hiç alışamamış. Anne Berkes'ten Türkiye'yi çocuklarına anlatmasını şu sözlerle ister: "Anlat beyefendi, bu hayvanlara memleketimizi. Anlamıyorlar. Bu ülkenin insanları gibi onlar da hayvanlaşmışlar. Kaç yıldır bu hayvanlar ülkesinde nasıl yaşayabiliyorum, sormayın. Gittiğiniz yerde size bir fincan kahve bile vermezler."
   Berkes, "O gece içmediğim kahve, limonata, yemediğim lokum, kurabiye kalmadı" der. Çocukları biraz memnun etmek için "Amerika gibi dünyanın en medeni ülkesinde oturuyorsunuz. Ben onlara Türkiye'nin neresini anlatayım?" diyecek olur Rum bayan büsbütün kendinden geçerek şunları söyler: Ne medeniyeti bey, bunlarınki medeniyet değil, hayvanlık. Para, para, para! İş, iş, iş! Bütün bildikleri insanlık budur. Bizdeki insanlık bunlarda ne gezer. Çıkarcılıktır tek düşünceleri. Sevgi, saygı diye bir şey gelmemiş bunlara." 



NİYAZİ BERKES
(Unutulan Yıllar)





   Vatikan'ın aşırı zenginliğini eleştirip, gerçek Hıristiyanlar'ın kendileri olduklarını ileri süren Katharlar'a ve onları destekleyip barındıran Oc ülkesinin Hıristiyanlar'ına karşı "kuzeyin baronları" Haçlı Seferi'ne çıkar! Kahramanlığın, ihanetin ve katliamların iç içe geçtiği bu mücadelenin sonunda Katharlar'ın en önemli barınaklarından, kartal yuvası gibi bir şato olan Montségur 1243 yılının mayıs ayında kuşatılır ve aylarca direndikten sonra 1244 yılının 16 Mart'ında düşer. Yaklaşık 300 Kathar kendileri için kurulan inanılmaz büyüklükteki odun yığınında yanarak can verir. Engizisyon yargıçları son ana kadar içlerinden hiç değilse bir kişiyi inancından döndürüp zafer kazanmaya çalışırsa da bunda başarılı olamazlar. Katharlar'ın öncüsü Bernard Marty'nin son sözleri "BİZ HEPİMİZ KARDEŞTİK" olur. Montségur direnişi artık halk efsanelerinde, destanlarda yaşayacaktır.










Merhaba!

21 Haziran 2015 Pazar

İKİ RESSAM







HÜSEYİN YÜCE
(d.1928 Kütahya-ö. 2015 Kütahya)


   Hüseyin Yüce, herhangi bir akademik öğrenim görmeden, iç güdülerinin yönlendirici etkisiyle resim yapan ve bu nedenle naif olarak adlandırılan ressamlar grubunun, Türkiye'deki önemli temsilcileri arasında yer alır. Devletin açtığı gece kurslarında alfabeyi öğrenen Hüseyin Yüce, ilk derslerini aynı zamanda hattat olan köy imamından aldı. Resim öğretmeninin özendirici etkisiyle, resim yapmaya başladı. İlkokul alfabesinden çizdiği İsmet Paşa portresiyle, bir orman peyzajı ilk resimleri oldu. İlk kişisel sergisini 1965 yılında açan Hüseyin Yüce, açtığı onlarca yurt içi sergisinden başka Fransa, Almanya, Finlandiya, Hindistan, Mısır, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya ve İngiltere gibi ülkelerde de sergilere katılmıştır.
   













(EŞREF ARMAĞAN - d.1953- İstanbul)
(Doğuştan görme engelli, çok özel bir Türk ressamıdır. Eserleri hem Türkiye çapında, hem de yurt dışında çeşitli sergilerde yer almıştır.)




   Eşref Armağan, bilimin konusu olması bakımından da dünyaca ünlü. Görmediği halde çizdiği resimler bilim insanlarının ilgisini çekmiş. Toronto Üniversitesi'nde sezgisel ve algısal psikoloji bilimiyle ilgilenen Prof. Dr. John Kennedy ilk gördüğünde inanamamış. Newyork'ta saatlerce çalışmışlar. Eşref Armağan'ın eline aldığı her şeyi çizebildiğini görünce Prof. Kennedy ağlamaya başlamış. Armağan anlatıyor: "Koca profesör neden ağlıyor, İngilizce konuştuğu için anlamıyordum. 30-40 yıl uğraştıktan sonra aradığını bulmuştu. Beynimin görsel alanını incelemek istediler. Korktum. Sonra düşündüm, kulağıma "doğuştan görme engelli değildir" gibi dedikodular geliyordu. Tıbben ispat etmek için kabul ettim. Harvard Üniversitesi'nde önce gözüme 5 santimetre yakınlıkta ışık tuttular. Ekranda beynimde hareketlenme var mı diye baktılar. Hiçbir hareketlenme yokmuş. Daha bir heveslendiler. Üç gün boyunca, birer ikişer saat seanslarla elime avucumun içine sığabilecek nesneler verip ne olduğunu anlamamı ve çizmemi istediler. 5-6 bilim insanı ben bunu yaparken beynimin görsel alanını inceliyor. Gören insanlar bir şeye baktığı zaman görsel alanda hareketlenme olurmuş. Benim elimle nesneleri incelediğim sırada tıpkı görenlerde olduğu gibi beynin aynı alanında hareketlenme oluşuyormuş. Parmak uçlarım göz vazifesi yapıyormuş. Bilim insanları, bunu tespit etti, makaleler yayımlandı. Ödüller aldılar." (ÖZLEM KONUR USTA- Aydınlık Gazetesi)


   "60 yaşına geldim. Nasıl ki, gören bir insan kör olsa birden şoka girer...Benim de gözüm açılsa dünyam değişir, resim yapamaz hale gelirim. Gözümün açılmasını istemiyorum."









Merhaba!

15 Haziran 2015 Pazartesi

DEVRİMCİ DURUŞ



   ...Şah Rıza Pehlevi'nin ülkenin en seçkin sanatçılarına, sporcularına, aydınlarına verdiği bir yemekte ünlü güreşçi Gulam Rıza Tahti'nin, "biz burada altın tabaklarda yemek yerken, halk perişan, bir lokma ekmeğe muhtaç!" demesi Şah'ı çok kızdıracak, Tahti'yi itibarsızlaştırma çabaları başlayacaktı İran'da. Bu zor günlerinde, İran'ın çok seçkin bir ailesinden gelen karısı bile Tahti'yi yalnız bırakacaktır. Büyük şampiyon, petrol işçisi Tahti, bu çıkışları nedeniyle, artık "Devrimci Tahti"dir ülkesinde. 1968 yılında bir otel odasında ölü bulunduğunda, "Ölümümden kimse sorumlu değildir" diye iki satır yazı bırakırsa da, SAVAK tarafından öldürüldüğü kuşkusu yayılır, intiharına halk inanmaz.



"Neşter ve Madalya"
KEMAL ATEŞ







   1970'te, çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen yasalarda yapılan değişiklik mecliste kabul edildi. 11 Haziran 1970'te Cumhurbaşkanının onaylamasıyla yürürlüğe giren yasa esas olarak Türk-iş'ten Disk'e işçi akışını önlemeyi amaçlamaktaydı.
   Sendikacıların ve işçilerin tepkileri, 15 Haziran 1970 sabahı, İstanbul'un belli başlı merkezlerine doğru yürüyüşe geçmeleriyle yeni bir evreye girdi. Son bir buçuk yıldır bazı büyük fabrikalarda çeşitli işçi hareketleri ve direnişleri sürmekte olduğundan birçok fabrikada ve işçi semtlerinde gerginlik artmıştı. 15 Haziran 1970'te patlak veren olaylar da bir nevi dışavurum oldu. Gösterilere birçok fabrikadan 75.000 dolaylarında işçi katıldı. Gösterilen tepki esas olarak Disk üyesi işçilerden geldiği halde, yürüyüşlere çok sayıda Türk-iş işçisi de toplu halde katıldı. Olayların birinci günü akşamı Bakanlar Kurulu 60 günlük bir sıkıyönetim ilan etti. Sendikacıların pek çoğu sıkıyönetim mahkemelerince tutuklandılar ve yargılandılar. Kadıköy'de meydana gelen olaylarda 2 işçi hayatını kaybetti. 
   Olayların ardından Anayasa Mahkemesi, Türkiye İşçi Partisi'nin  ve CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit'in yasa değişikliği konusunda açtığı davaları karara bağlayarak, söz konusu yasa değişikliğini iptal etti.





ve yaşlandıkça anladım yanlışımı
kavgada tek olmak üç olmak
beş olmak değildi hüner,
eğer katılmıyorsan bir ırmağın akışına
kavga bir yana, hüsran bir yana düşer!...







Merhaba!