25 Aralık 2016 Pazar

AGANTA BURİNA BURİNATA




   Onun için cennet ve cehennem denizin yeşile tempo tutan yeşil ve mavisindedir. Cevat Şakir Kabaağaçlı kendi anlatımı ile ilk defa Bodrum'dan Ege'ye baktığı sahilinde diz çöktüğü gün ölmüş, o kıyıda küllerinden yeniden "Halikarnas Balıkçısı" olarak doğmuştu. Eserlerinde deniz diliyle özgürlüğü, başkaldırışı, kayıpları, kederleri, bunalımları, korkuları, insanoğlunun geçmiş ve gelecek arayışlarını anlatır:
  "Bana son olarak verilen kumandayı tekrar et dedi. Ben de ciğerlerimi doldurarak olanca sesimle aganta burina burinata diye bağırdım."


   Halikarnas Balıkçısı'na "Çağdaş Homeros" denmesi boşuna değil. 
...Anlatım tarzının böyle "kabına sığmayan" tarzda oluşu, onun anlattıklarıyla da bire bir ilgilidir. Dolu dolu bir yaşam sevinci, doğa ve insan sevgisi taşar yazdıklarından. Acı bir olayı anlatırken bile içinde bu sevgiyi hissetmek mümkündür. Doğayı, denizi böylesine yaşayan bir varlık olarak edebiyatımıza katan Halikarnas Balıkçısı'dır. Toprağın her halini destan gibi anlatan Yaşar Kemal; "Biz toprağı denizci Halikarnas Balıkçısı'ndan öğrendik" der...
   Yine aynı yazıda Yaşar Kemal; "Eğer Halikarnas Balıkçısı denize başlamamış olsaydı Sait Faik olmazdı. Olurdu belki de denizi böyle sıcacık anlatan bir Sait Faik olmazdı" diye yazar. (MESUT ÖRS-Aydınlık Kitap)
   



Fırtınaları ayağınıza
Meltemleri saçınıza yollayacağım.
Yakamozlar tırmanacak göğsünüze
Martılara söyleyeceğim gelsinler.


SAİT FAİK 






      Kampana vurur, vapur demir alır gürültülerle. Fiyakacı kaptan "işte ben gidiyorum Bandırma kenti, ne halin varsa gör bensiz..." diyerek üst üste düdük çalar. Kapıdağı Burnu yol verir. Sonra açık deniz... Sonrası, motorların tekdüze sesi ... Sonrası, çıplak ve tezek kokulu ana güverte. Bir rüzgâr eser, üşütür. Burnu kıvrılana kadar bizi uğurlayan martılar gerisingeri dönmüşlerdir. Aptal ve en yavru biri, inatla kanat vurup peşimizden gelir. Derken yorgunluk kanatlarından süzülür ve korku dağları bekler. Çığlıkları pişmanlık çığlıklarıdır.
   Bakınır ve tek martı göremez. Bakınır ve korkar. Çok uzun açar kanatlarını; dört dolanır, yavaş pikelerle aklı başına gelir, telaş içinde gagasının kırmızısını Bandırma'ya çevirir.
   Yolun açık olsun yavru martı! Hiç korkma... Bak, açıklardan tatlı bir esinti çıktı ve kanatlarını yormadan, bir planör sessizliğinde seni alacak, doğru Bandırma'ya götürecek.


TARIK DURSUN K.
(Geçti Akşam Suları)





İnsan; 
Denizin olmadığı yerde,
Umut adına,
Martı olmalı...


NAZIM HİKMET
(Tablo: CELİLE HANIM)





"Deniz öyle bir öğretmendir ki insanın sivriliklerini törpüler, yumuşatır, terbiye eder! 
Onunla dost olanın yüreğinde, öfke ve kin değil yalnızca sahici sevdalar barınır..."

ESRA KAHRAMAN
(Segâh Makamı)







NURULLAH BERK
(Fırtına)





Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.

Dünyalar vardır düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.

Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!..

Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur, başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi...


Heeey
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekliyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, dümen ol, kürek ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere...


ORHAN VELİ
(Görsel çalışma: KÜRŞAT COŞGUN)








Merhaba!

18 Aralık 2016 Pazar

İNSANLIK AŞKI




   Gazeteci Lisa Howard bir devrimcinin sahip olduğu en önemli özellik nedir diye sorar bir röportaj sırasında. Che yanıtlar: Aşk. Bu yanıt çok şaşırtmış olmalı ki tekrar etmekten kendini alamaz genç kadın. Aşk? "İnsanlık aşkı, doğruluk ve adalet aşkı. Bunları taşımıyorsa benliğinde, gerçek bir devrimci değildir o." 









...Almanya 2. Lig takımlarından FC Saint Pauli Alman futbol arenasının "bahar çiçeği" olarak bilinir. Hitler döneminde öldürülen yandaşlarının anısına, ölen insanların isimlerinin yazılı olduğu bir anıtı Millerntor Stadyumu'na diken ve "faşizm bir düşünce değil, bir suçtur" diyebilen ve bu görüşünü pankartlarla tribünlere asabilen St. Pauli yandaşlarının dünya üzerindeki tek derdi takımlarının Hamburg'u yenebilmesidir. Antifaşist mücadelenin bayraktarlığını yapan yandaşlarının, toplumsal olaylara karşı duyarlı olması ile St. Pauli'nin yaşamı öylesine uyumlu ve birbiriyle örtüşmüştür ki, bu duyarlılık karşısında St. Pauli kamp yeri olarak Küba'yı seçebilmektedir.
   Kulübünü ve yandaşlarını sosyalist olarak gören St. Pauililer, dünya üzerinde kulüp-semt uyumunu en üst düzeyde yakalayan bir sivil toplum örgütüdür. Bu bağlamda St. Pauli, kendini bir futbol takımı olarak değil de bir ülke olarak görmektedir ki, bayrakları bile var. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan terör olaylarında, ırk ayrımcılığı söylemlerinde ilk tepkiyi St. Pauli yandaşları göstermektedir. Solingen'de gurbetçilerimize yapılan kıyım karşısında tribünlere "Faşistleri s..... edin hepimiz kardeşiz" pankartını da asan onlar, maç izlerken Che Guevara tişortları giyen de yine onlar. Gezi direnişine selam duran St. Pauli yandaşları, takımıyla uyumlu bir yaşam biçimi oluştururken, küçük ama futbol dünyasında saygın bir yeri olan kendi dünyalarını kurmuşlar. Bu dünyanın içine tüm insanları sığdıracak kadar yüce gönüllü oldukları halde, takımı oluşturan oyuncuların tamamına yakını kendi semtlerinden yetişme...(METİN TÜKENMEZ - Aydınlık Gazetesi)






Hiç böyle ısınmamıştım 
Daldaki vişneye,
Vitrindeki aydınlığa,
Salça kokusuna mutfağımın,
Akan dereye, uçan buluta,
Hiç böyle ısınmamıştım yaşamaya.


EDİP CANSEVER







 ...Philippe Martinez sınıf mücadelesini sendika anlayışının temel ilkesi yapmış. Le Monde gazetesine göre Fransa'yı dize getirmeye kararlı bir büyük lider (Lider Maximo). Hedefinde Fransa Başbakanı'nın sendikaları zayıflatmak, işten çıkarmaları kolaylaştırmak, işçilerin kazanılmış haklarını yok etmek isteyen iş yasası tasarısının yasalaşmasını engellemek var. İşyeri toplu iş sözleşmelerinde işverenlere ücretlerde, yıllık ücretli izin sürelerinde, çalışma saatlerinde işçi aleyhine önemli değişiklikler yapma yetkisini getirerek işçilere büyük bir darbe vuracak ve sendikaların çok ciddi üye kaybına neden olacak iş yasası tasarısını Başbakan geri çekmeyeceğini ısrarla dile getirdi. Sendikaların gücünü ve işçilerin kazanılmış haklarını korumak amacı ile Philippe Martinez haftalardır haklı bir sınıf mücadelesi veriyor. Fransa Genel Çalışma Konfederasyonu CGT'nin 680 bin üyesi var. Bu üyeler demiryolları, metal, maden, matbaa, kamu işkollarında çalışıyor. Hepsi sendikalarına ve CGT'ye sımsıkı bağlı ve disiplinli. Philippe Martinez bir süre önce bir makale yazarak CGT'nin yaptığı eylemlerin amacını kamuoyuna anlatmak için bütün gazetelerin  bu makalesini yayınlamasını istedi. Komünist L'Humanite dışında hiçbir gazete bu makaleyi yayınlamak istemeyince CGT'nin üyesi matbaa işçileri L'Humanite dışında hiçbir gazetenin yayınlanmasına izin vermedi ve gazeteler o gün basılmadı...(ENGİN ÜNSAL-Aydınlık Gazetesi)







Yalnız insan merdivendir.
Hiçbir yere ulaşmayan
Sürülür yabancı diye
Dayandığı kapılardan.

Yalnız insan deli rüzgar
Ne zevk alır, ne haz verir.
Dokunduğu küldür uçar.
Sunduğu tozdur silinir.


LOUİS ARAGON







Kuş olsun,
İnsan olsun,
Yalnızlık sevmesini bilmeyenlerin icadı...


EDİP CANSEVER










Merhaba!

11 Aralık 2016 Pazar

KENDİN OL




"Eğri okla doğru nişan vurulmaz"

AŞIK SEYRANİ





   "Bir zamanlar bir kral vardı; yüzüklü bir kral. Kralın bütün gizli gücü ve büyüklüğü o yüzükte saklıydı."
   Kral yüzüğüne öyle kıymet verir ki, hiç parmağından çıkarmak istemez. Yalnızca, şelalenin yanındaki berrak gölde yıkanırken çıkarır yüzüğünü. O zaman bile, yüzüğü bıraktığı yeri kendinden başkasının görmemesi için elinden geleni yapar.
  "Fakat bir gün banyosunu yaptıktan sonra gölden üzerinden sular damlayarak güneşe çıktığında yüzüğün yerinde olmadığını gördü."
    Şimdi ne olacak?
  "Kral çok hiddetlendi. Fakat aynı zamanda korkuyordu da. Yüzüğü bulana büyük bir ödül vaat etse herkes yüzüğün artık onda olmadığını öğrenmiş olacaktı. Artık kötülüklere karşı korunmasız olduğunu, Afrika'nın en güçlü kralı olmadığını bileceklerdi."
   Kahinlerin en bilgesi Zafusa'dan yardım istedi. Zafusa'nın çözümü, büyüye yer bırakmayacaktı. Banyo yaptığı sırada yanında yöresinde olan herkesi topladılar. Zafusa her birine, ucu mızrak gibi sivriltilmiş birer sopa verdi. Bunların güç dolu olduğunu söyledi. Kimse elindeki çubuğu kaybetmeyecek ve güneş doğarken getirecekti, hakikat o zaman ortaya çıkacaktı.
   Çubukların hepsi aynı uzunluktaydı...neydi bundaki giz?
  Bunu sadece kral biliyordu ve sadece bir kişiye, eşine hakikatı söyledi. Eşi tedbirli davrandı, sadece en sevdiği arkadaşına söyledi. En sevdiği arkadaşı da sadece... Kısa sürede herkes hakikatı öğrenmişti. Hakikat ne miydi?
  "Bu gece hırsızın çubuğu üç parmak uzayacak."
   Gün doğumunda kimsenin elindeki sopa uzamamıştı elbet. Ama birinin sopası üç parmak kısalmıştı. 
  "Hırsız çubuğun geceleyin üç parmak büyüdüğünü sandı, bu yüzden de çubuğunu üç santim keserse bunu kimsenin fark etmeyeceğini düşündü" diye açıklar Zafusa durumu...(Aydınlık Kitap)


NELSON MANDELA
(Madiba Büyüsü)






"Dünya herkese yetecek büyüklükte. Onun için, başkasının yerini kapmaktansa, çalışarak gerçek yerinizi bulun."


CHARLİE CHAPLİN








   "Ben Ernesto'ydum sadece Ernesto, siz de sadece bir şey olarak var olursunuz.
 Che olmayı kendim istedim, siz de inanırsanız olursunuz, inanırsanız."

ERNESTO CHE GUEVARA









Merhaba!



4 Aralık 2016 Pazar

MADENCİLER


GÜLE GÜLE COMANDANTE



"Sevgili Fidel'im,
Bizi bıraktın
ve ben ilk kez
seninle aynı fikirde değilim."

MİKİS THEODORAKİS











   İndiniz mi yerin 1000 metre altına hiç? Ya 500 metre? 100? O halde yeraltından seslerin nasıl geldiğini de bilmezsiniz.
   Peki ya, yeraltından çıkan birinin gözlerine baktınız mı hiç?
   Kapkara suratın arasında parlayan o iki nesnenin çekimine uğramadınız mı hiç?
   Çokkk, çok şeyden uzak yaşamışsınız demek ki.
   Dünyanın çekirdeğini görürsünüz orada.
   10 bin derece sıcaklığı...
   Zifiri karanlığı, ıssızlığın dibini görürsünüz orada.
   Aydınlığın gözleri kör eden güzelliğini görürsünüz orada.
   Ağlayan bebenin sesinde hayatın en dibini görürsünüz.
   Yavuklunun hayalinde Ferhat'ı görür, öyle vurursunuz kazmayı karanlıklara.
   Siz siz olun gazabına uğramayın bunların.
   'Sessiz atın tekmesi pek olur' derler ya, aynen öyle...(MEHMET AKKAYA - Aydınlık Gazetesi)






Ezilen halkı anlamak için komünist, sosyalist, sağcı, solcu, ateist ya da dindar olman gerekmiyor... İnsan ol yeter..!


CHE






   Tarihin elinde bir fotoğraf makinesi vardır. Ben de bilmiyordum, Prof. Dr. Server Tanilli'den öğrendim: Dünyaya gelen her insanın bu makineyle bir kez fotoğrafını çekermiş tarih; ama yalnızca bir kez! İkinci kez, yalvarsan yakarsan, tüm servetini önüne döksen de asla çekmezmiş. Nerede, ne zaman, bilinmez? Her insan, o tek fotoğrafına bakılarak anılırmış ileride, nasıl biriymiş bu, ne yapmış, diye! (SUNAY AKIN)


SERVER TANİLLİ







Bir insanda sevgi ne kadar varsa, o kadar mutlu yaşar dünyada.


TARIK AKAN







Merhaba!

27 Kasım 2016 Pazar

SANAT - EĞİTİM - İNSAN




   Okuyup da ne olacaksın dediler, ilkokuldan sonra okutmadılar. Hep ressam olmak istedi. Annesi, "Köy yerinde ressam mı olurmuş" deyip resimlerini yaksa da eline geçen her kağıda çizmeye devam etti...
   Mahişeker Kaya, karakalemle başlayan resim tutkusunu eşinin desteğiyle büyüttüğünü eşiyle gurur duyarak anlatıyor:
   Rengarenk tablolar çizmeyi çok istiyordum. Ama resim malzemeleri pahalıydı. Ne yapsam diye günlerce düşündüm. Eşim benim için bahçeye turşu malzemeleri ekti. Onları turşu yapıp sattım. Aldığım ilk parayla boya ve tuval aldım. Sanki içimde bir kuş vardı. Hâlâ kırtasiyeye giderken çocuklar gibi heyecanlanıyorum. Sanat benim için hayatın tüm renklerini kapsayan bir alan...


   Mahişeker Kaya, resimlerini yaparken Farid Farjad ve Cem Adrian dinliyor. Kaya, "Sanatsız bir hayat düşünemiyorum. Şiir yazıyorum, kitap okuyorum. Ev işlerinden kalan tüm zamanımı sanata ayırıyorum. Çektiğim zorlukların yanında resim ve şiir bana terapi gibi geliyor. Evimde küçük bir atölye kurdum. O küçük atölye benim dünyam" dedi. (MÜJDE OKTAY - Aydınlık Gazetesi) 









   Fazıl Say'ın annesi Gürgün Hanım evladının nasıl dünya yıldızı olduğunu şöyle anlatıyor:


  "Toplumda Fazıl Say'ın başarısını tamamen doğanın ona bahşettiği üstün yeteneğe bağlayıp parlak sözlerle, süslü edebiyat cümleleri ile sihirli bir yükseliş şeklinde anlatma eğilimi var. Onun başarısını peri masalı gibi anlatmanın kimseye bir yararı yok. Çünkü, bana göre çocuktaki üstün yetenek doğadaki petrol yataklarına benziyor. Evet, eğer ilgilenilmiyorsa doğada petrol yataklarının var olması hiçbir değer taşımaz. Çocuklarda var olan müzik yeteneği ile de ilgilenilmediği takdirde yetenek yok olup gider. Oysa petrolün araştırılması, bulunması ve yeryüzüne fışkırtılması gerek, tıpkı çocuktaki üstün yeteneğin ipuçlarını bulup ortaya çıkartmak gibi.
   Fışkıran ham petrolün nasıl işlenip rafine edilmesi gerekiyorsa yetenekli çocuğun da yetkin hocalar tarafından eğitilip pırıl pırıl parlatılması gerekir..." (Cumhuriyet Kitap)





   Paris Komünü'ne damgasını vuran fikir, "politeknik", yani "bütünsel" eğitimdi, çocuklar öyle eğitileceklerdi ki; kafa emeğiyle kol emeği arasındaki ayrım ortadan kalkacaktı. Erkek ve kız çocuklar hem teorik hem pratik eğitim alacaklar, hem okula hem atölyeye gidecekler, hem bir aleti ustalık derecesinde kullanabilecekler hem de kitap yazabilecekler ya da enstrüman çalabileceklerdi. Böylece sadece elleriyle değil kafalarıyla da üretmeleri amaçlanıyordu.
   Kömün eğitiminin ahlaki ilkeleri, Paris sokaklarına asılan posterlerde şöyle sıralanıyordu: "Çocuğa başkalarını sevmeyi ve onlara saygı duymayı öğretmek, çocukta adalet sevgisi uyandırmak, kendisine verilen eğitimin herkesin çıkarları düşünülerek verildiğini öğretmek." ( FATİH YAŞLI - BirGün Gazetesi)  







   ...Müzik, daha geniş bakarsak da sanat, bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçiminin tohumları zihinlerine, kalplerine yerleşmiş çocuklar,"birisi" olmanın yollarını insani değerlerde arayacaklardır... ( NURGÜL ATEŞ- Aydınlık Kitap)






   Güzel şeylerde güzel anlamlar bulanlar kültür ve zevkleri gelişmiş kişilerdir. Onlar için umut vardır. 



OSCAR WİLDE
(Dorian Gray'in Portresi)






   Kapitalizm insanı, insan olmaktan çıkarıyor, yerine yalnızca tüketen/sorgulamayan "insan olmayan insan" olarak "The İnsan"ı koyuyor. Oysa gerçek sanatın bir tek temel ölçütü var; insan. Her şey bunun için. Yazın da, sanat da!

HALİT PAYZA







Merhaba!

20 Kasım 2016 Pazar

UMUT VE BAŞARI




   "Amacın başarmaksa zemherinin bahara binektaşı olduğunu bilirsin."

MUHAMMET GÜZEL
(Son Göç)







  Hayat umudun bileğitaşıdır!

NİHAT  BEHRAM










   Anton Çehov dünya tiyatro tarihinin Shakespeare'den sonra sahne sanatına en büyük yenilikleri getiren yazarıdır. Şiirsel gerçekçiliği, psikolojik davranışları, sıradan insan yaşamını oyunlarında en iyi biçimde yansıtan yazarın ilk yazdığı oyun "Martı" adlı tiyatro yapıtıydı.
   Martı 17 Ekim 1896'da St. Petersburg'taki Aleksandrovski Tiyatrosu'nda dünya prömiyeri yaptı. Oyunu, Anatoli Yevgenyeviç Karpov sahneye koymuştu. İlk martı rolünü de çok ünlü bir oyuncu olan Vera Fyodorovna Komisarjevskaya oynadı. Bu ilk gösterimi oyunun yazarı Anton Çehov locadan izliyordu. İlerleyen dakikalarda seyircinin oyunu beğenmeyerek yuhaladığını gördü. Bu tepki haksız değildi çünkü oyuncular ve sahnelenme başarısızdı. Olumsuz tepkiler artınca Çehov gözyaşlarını tutamayarak tiyatroyu terk etti. 
   Daha sonra Moskova Sanat Tiyatrosu'nun yönetmeni Konstantin Stanislavski tiyatrosunda Martı'yı sahneye koymak istedi. Çehov bu konuya sıcak bakmadı çünkü aynı olumsuz tepkilerle karşılaşmaktan korkuyordu. Sonunda ikna olmakla birlikte Moskova'daki prömiyere katılmadı.
   Martı oyunu bu kez öylesine büyük bir ilgi patlamasıyla karşılaştı ki, MST'nin amblemi martı oldu...
  ...Tüberküloz nedeniyle Yalta'da dinlenmekte olan Çehov prömiyerde oyunu izleyemeyince yönetmen Stanslavski ve yardımcısı Vladimir Neviroviç Dançenko oyunu tüm kadro ile Çehov'un dinlenmekte olduğu Yalta'ya götürdüler. Bu kadar ilgi ve beğeni toplayan oyunu yazarının görmemesine gönülleri razı olmamıştı.Oyun Çehov'a Yalta'da seyrettirildi. Çehov iyi duyumları zaten almıştı ama oyunu canlı olarak izlemek onu ayrıca duygulandırdı, mutlu etti. Bu olay sanat dünyasında bir üstada yapılmış en büyük jestlerden biridir... (HAYATİ ASILYAZICI - Aydınlık Gazetesi)



ANTON ÇEHOV









"Asla, kimsenin umudunu kırma! Belki de sahip oldukları tek şey odur."

MEVLÂNA
   








Merhaba!

13 Kasım 2016 Pazar

DOST IŞIĞI





HASLET SOYÖZ
(Fenerler)



   Haslet Soyöz'ün dördüncü sergisi "Deniz Fenerleri"nin sergi albümüne önsöz yazan denizci-gazeteci Meriç Köyatası şöyle diyor:
  "Fenerler denizcilerin can dostudur. Fenerlerle dost olmayan bir denizcinin sonu pek hayırlı olmaz. Ya teknesi kayalıklarda parçalanır, ya da sonsuz deryalarda kaybolur."








   

İBRAHİM BALABAN


   Üç sınıflık köy okulundan mezun olan İbrahim Balaban, resme meraklıydı. 1942 yılında düğün evini basan hasmını öldürdü ve 10 yıl hüküm giyerek cezaevine girdi. Cezaevindeyken önce babası Hasan Çavuş'un cinayete kurban gittiğini; daha sonra da doğum sırasında karısının öldüğünü öğrendi. Doğan çocuğu tek teselliydi ki, onu da çok kısa bir süre sonra kaybetti. Bu acılı yıllarda Bursa Cezaevi'nde Nâzım'la tanıştı. Ona sarıldı. Balaban'ın resme olan ilgisini Nâzım keşfetti ve onun ilerlemesini sağladı:
  "Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'ne geldi. Ben de oraya düştüm. Orada portreler yapıyordu. Ben de ondan görerek, ondan habersiz portreler yapmaya başladım. Benim portre yaptığımı görünce, beni çırak, talebe olarak kabul etti. Bana dedi ki:
 -Benden daha iyi portreler yapıyorsun. Öyleyse bu boyaların, fırçaların hepsi senin.
  Bir sandık boya..."


   Ayrıca Nazım'dan felsefe, sosyoloji, ekonomi-politik konularında pratik bilgiler de edinen Balaban, yedi yıl süren Nâzım Hikmet'li günlerini "Şair Baba ve Damdakiler" isimli kitabında ölümsüzleştirdi. İkisi de 1950 affıyla özgürlüklerine kavuşmuşlardı. Arkadaşlıkları burada bitmedi. Nâzım'la beraber İstanbul'a giden Balaban, askerliğine kadar onun evinde kaldı. (Yaşamı Çizgileri/Desenleri Balaban 1, Yayına Hazırlayan: Remzi Oğuz Yılmaz, Bilim Sanat Galerisi) 






 "Dostluk mum gibidir. 
Her yer aydınlıkken belli etmez kendini.
 Bazı şeyler ancak karanlık bastığında görünürler. 
Dostluk gibi." 

ERTÜRK AKŞUN
(On Sekiz Saat)








Merhaba!