11 Ocak 2026 Pazar

GERÇEK NEDEN

 



ABD özel güçleri Maduro'yu kaçırdı, tutsak aldı. Trump "Ülkeyi biz yöneteceğiz" diyor. Bu haydutluk, salt zengin petrol rezervlerine çökme arzusuyla açıklanamaz. Karşımızda, küresel finansal sistemin ve ABD iç siyasetinin dönüşümüne ilişkin çok katmanlı bir yaklaşım var. Trump yönetimi, bu yaklaşımı, klasik emperyalizm döneminde, Latin Amerika'yı, ABD dışındaki ülkelerin kullanımına kapattığını ilan eden Monroe Doktrini'ne atıfla "Donroe Doktrini" olarak tanımlıyor.

PETROL VE DOLAR

Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip. Ancak bu, "ağır-acı" denen, özel rafinelerde işlenmesi gereken, maliyeti yüksek petrol, kolay gasp edilecek bir "ganimet" değil. Bu petrole göz koyacak ABD şirketlerinin, milyarlarca dolarlık, uzun vadeli sabit sermaye yatırımlarını göze almaları gerekiyor. Zayıf bir hukuk sistemi, istikrarsız bir rejim ve iç çatışma riski altında, hele dünya petrol piyasalarında bir doygunluk varken, dünya petrolden çıkmaya çalışırken, şirketlerin bu devasa yatırımlara, devlet garantisi ve askeri koruma olmadan girişmesi olanaklı değil. 
Asıl stratejik sorun petrol ile değil dolar egemenliği ile ilgili. Bir süredir Rusya, Çin ve diğer BRICS ülkeleri dolar dışında bir ödeme sistemi inşa ediyorlar. "Ağır-acı" petrolü daha çok BRICS ülkelerine satan Venezuela da dolar egemenliğini tehdit eden bu ödeme sistemine katılmaya hazırlanıyordu. ABD'nin yıllık bir trilyon dolara yaklaşan borç servis yükünü çevirebilmesi, bu borcu enflasyon yoluyla eritebilme ayrıcalığını koruyabilmesi için doların rezerv para olarak hegemonyasını koruması gerekiyor. Dolar bu hegemonyasını kaybederse, ABD, borçlanma kapasitesini, halkın tüketim düzeyini koruyamaz, ordusunu finanse edemez. Öyleyse ABD müflis bir ülke durumuna düşmemek için ne pahasına olursa olsun doların statüsünü korumalıdır.

UZAKTAN KUMANDALI SÖMÜRGECİLİK

Bu bağlamda ABD, kaynaklarına çökmeye, dolar sistemi içinde tutmaya çalıştığı Venezuela'yı, adeta bir "uzaktan kumandalı sömürge" modeliyle yönetmeyi planlıyor. Bu fantastik modelde rejimin başı tasfiye ediliyor, ordu, bürokrasi yerinde kalıyor, yerel elitler, yaptırımlar, kişisel tehditler veya ödüllerle hizaya getiriliyor. 
"Demokratik muhalefet" lideri Maria Machado, kitle desteği yok gerekçesiyle, (halkın çoğunluğunun Maduro'yu seçmiş olduğu zımmen kabul edilerek) bu nedenle bir kenara itildi, Maduro'nun ekibinden Delcy Rodriguez görevi devraldı. 
Trump yönetimi Rodriguez'i, hem Chavezci bürokrasiyle bağları güçlü hem de baskı ve ödülle "hizaya getirilebilir" bir ara figür olarak görüyor. ABD operasyonunun bu kadar kolay tamamlanması, içeriden ciddi bir istihbarat desteği olmadan pek mümkün görünmediğinden, bu tablo, "sakın Venezuela'da devletten sorunlu sınıflar rejimi koruyabilmek için (Mısır'ı, Cezayir'i anımsatır biçimde) Maduro'yu feda etmiş olmasın" sorusunu akla getiriyor. Bu "tuhaf ortaklık" da Venezuela halkı için yeni bir "uzaktan kumandalı sömürge" statüsü anlamına geliyor. 

BİRİ REJİM DEĞİŞİKLİĞİ Mİ DEDİ ?

Venezuela'da Maduro tasfiye edilmiş olsa da başkanlık koltuğuna anayasal olarak Rodriguez otururken; savunma ve içişleri bakanları ile kilit kadroların yerlerinde duruyor olması, ordunun "devrime" bağlılık vurgusu, "Bolivarcı milislerin" seferberliği, rejimin çekirdeğinin değişmediğini gösteriyor. Galiba gerçek rejim değişikliği de Caracas'ta değil Washington'da yaşanıyor.
Venezuela, Kongre'nin onayı alınmadan, hatta bilgilendirilmeden, anayasal savaş yetkisi tartışmaları baypas edilerek bombalandı, [Yüzü aşkın güvenlik görevlisi ve sivil katledildi], devlet başkanı kaçırıldı. ABD'de güçler ayrılığı modeli artık işlemiyor. Başkanın sınırsız güç kullanmasının önünün açılması, "olağanüstü hal rejiminin" yerleştiğini, "süreç olarak faşizmin" hızlandığını gösteriyor.
Bir coğrafya, siyasi meşruiyet üretmeden, sadece bombalayarak istikrarlı bir tedarik üssüne dönüştürülemez. Dünyanın en büyük ordusunu elinde tutan ancak giderek daha müflis bir imparatorluğa dönüşen ABD'nin başvurduğu bu "özel operasyonlar", yalnızca Latin Amerika'yı değil, bizzat ABD'nin kendi iç demokrasisini de yıkıma sürüklüyor. Dışarıda sömürgecilik bir büyük savaş olasılığını beslemenin yanı sıra, içerde faşizmi hızlandırıyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)




Dünya söyleniyor... Trump eğleniyor!

MUSTAFA BALBAY 
(Cumhuriyet Gazetesi)







SAVAŞA HAYIR !

7 Ocak 2026 Çarşamba

YAPAYALNIZ

 




Bahçeyi suluyorum. Esmer akşam, masmavilikleri, kızıllıkları ve pembelikleriyle bir süre oyalıyor, aldatıyor. Işıklar yanmaya başlıyor pencerelerde. Aileleriyle yaşayan insanlar. Bunu düşününceye kadar iyiyim, akşamdan hoşnutum. Ama birdenbire bıçak saplanıyor: senin kimsen yok! Böylesini ben istemiştim; buna niye üzülüyorum? Akşam da gönül okşamıyor artık. Ayrılığımız saplanıyor. Bahçe beni dinlemekten yoruluyor, uyuyakalıyor. 

(SELİM İLERİ - Yarın Yapayalnız / Everest Yayınları)







Yalnız Evler Soğuk Olur'un ismi nereden geliyor?

Bu romanımın ismini aşırdım açıkçası. Şöyle ki; bir kış günüydü, Sadri Alışık ölmüştü fakat Kanlıca'daki kiralık yaz evi duruyordu. Hafta sonları orada buluşurduk Çolpan İlhan, Attilâ İlhan ve ben. Orada akşam yemeği yenirdi, onlar kalırdı ben dönerdim.
Benim evim soğuktu, Kanlıca'daki ev sıcaktı. Bir gün dedim ki "Benim evim çok soğuk". Attilâ Bey bir durdu, bana baktı ve "Yalnız evler soğuk olur" dedi. Hiç unutamadım o sözü. Romanımın ismi o yumruk gibi gerçeklikten geliyor.

(SELİM İLERİ - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)







Merhaba!

4 Ocak 2026 Pazar

SAVAŞ VE TOPRAK

 


"Savaş, eziyetten ve zulümden başka bir şey değil. Kazandı, denen bile kaybediyor aslında. İlkin insanlığını kaybediyor. Çünkü toprağın bir kıymeti yoktur. Alın size mezarlık. Koynunda sakladığı ölülerle Altın Boynuz'u seyre dalmış toprak parçası. Üzerinde medeniyet yoksa, ilim yoksa, düşünce, fikir yoksa, toprak topraktır sadece. İğne ucu kadar bir yerde medeniyet varsa işte orada yaşanılır. Savaş önce hayatı öldürür. Kaybeden için de, kazanan için de. Yokluktan varlık oluşmaz. Yok hep yoktur ve yok kalır.

(ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Memoria, Everest Yayınları)



***


Bir pilottu kardeşim,
Güzel bir günde emir geldi.
Hazır etti çantasını,
Güneye doğru koyuldu yola.

Bir fatihti kardeşim.
Yerimiz yoktu yaşamaya.
Topraklar ele geçirmekti
Öteden beri hayalimiz.

Kardeşimin fethettiği yer şimdi
Guadarrama dağlarında.
Boyu tam bir seksen
Derinliği bir elli.


BERTOLT BRECHT






SAVAŞA HAYIR !

28 Aralık 2025 Pazar

GÜLÜNÜZ GÜLDÜRÜNÜZ

 


ESRA ALKAN

"Kahkaha parmak izi gibidir"

Bu söz bana şair dostum Sezai Sarıoğlu'nun, "Şiir mana izidir" cümlesinin çağrışımından geldi.
Kahkahaya "sanat" olarak yaklaştığımdan beri her söyleneni "kahkaha" olarak duyar oldum.
Bir gün, "Kahkahasından da tanınır insan" dediğimizde "parmak izi" tanımını tescillemiş olduk. Kahkaha hem parmak izidir hem dildir. Gülümseyerek konuşabilir insan.

İnsan olmakla mizah arasında nasıl bir ilişki var sizce?

Masal çocuğun, edebiyat yetişkinin, kahkaha da her ikisinin düşünce biçimi. Moliére, "İnsan gülebildiği kadar insandır" diye boşa dememiş!
Muhalif olan kahkaha, azınlığın sesi soluğudur. Her şeyi yoluna koyduğunu zanneden aklın şirazesi kaydığında onu yoluna koyup estetize edendir kahkaha. 
Ciddi bir iş olan gülmek öyle mucizevi bir şeydir ki aklı başa getirir de gülmekten kimsenin itiraz edecek hali kalmaz.
Bir şair dünyaya nasıl şiir olarak, felsefeci şüphe ve soru, ressam biçim ve renk olarak bakıyorsa "kahkaha sanatçısı" da kahkaha olarak bakar ve insan olmaya giden yol balsa ağacı misali döşenir.

"Ciddiyet yüceltiliyor, gülmelerimiz tutsak!"

Emperyalizmin yarattığı ciddiyetin sardığı dünyamızda, [s]istemin oyun kurucularının hinoğluhin aklı var örneğin. Kahkaha, toplumun yanlışını bir çizgiyle, bir sözle açık eder. Soru soran, gülen insanı istediğiniz gibi yönetemezsiniz. 
Güldüğümüzde beynimizde "sağ ile sol lop " dengelenir, gerçekleri daha net algılarız. Kötülüklerle baş etmenin iki keyifli yolunu seçtim: Seyahat ve kahkaha.

Metin Altıok'un "Gülerek Direneceğiz" dizesiyle yaşamın yüreğimize yığdığı yüklere karşı direnmek için siz de gülmeyi önceliyorsunuz. Neden?

Çünkü yaşamın çeşitli güçlüklerine karşı üç şey icat edilmiştir: Ümit, uyku ve gülmek.

KAHKAHA SANATÇISI !

Nasıl "kahkaha sanatçısı" olur bir insan?

Sanat, görünmeyeni görünen kılmaktır, "kahkaha sanatı" da içimizin görünmeyen coşkusunu açığa çıkarıp yaşam biçimi sunmaktır. "Kahkaha sanatı" kendimizde farkındalık uyandırmayı amaçlar.
İçindeki Kahkahayı Uyandır kitabı, içimizi havalandırarak derinlerimize kaçmış sevgiyi, şefkati yani vicdanı yüzeye çıkarmayı hedefler.
"Kahkaha sanatçısı" olduğumuzda kendimizin ve yaşadıklarımızın mizahına varır, dengeye yani sağlığımıza kavuşuruz.
Yaşamda zorlananlar kahkahalarını çağırsınlar imdada. 
Acı insanı öldürmez, bir şekilde baş eder insan. Mesele, sıkıntı ve kuruntunun panzehiri kahkahamıza sanat edasıyla yaklaşmaktır. Vicdanları diri tutan içimizdeki kahkahadır. 

Sparta'da Kahkaha Tanrısı Gelos'un heykelinin varlığı, savaşlarda Atina'ya fark atıyor tarihte. Gülmeyi öğrenenler, ciddiyetle savaşanlara karşı hep kazanır mı?

Kazanır. Ciddiyet insanın değil sistemin işidir. Üstelik, yaşam kozmik bir şakadan ibaretken... Kahkahayı bilinç yapan Gelos çok önemli bir tanrı. Spartalılar, genç savaşçıları yetiştirirken tehlike karşısında gülerek moral toplayacaklarının bilincindelerdi. Sistem kahkahayı al aşağı etmek için nelere inandırmış insanları. Makro ve mikro yasaklar kalkınca vicdan kahkahaya koşarak, "başka bir dünyanın mümkün" olabileceğini kendinden ve kahkahadan umudunu kesmeyen herkese hissettirir. 

(ESRA ALKAN - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: HİDAYET KARAKUŞ)


***


"En zorlu dönem ve şartlarda bile bir parça mizaha yaslanmak, beraberliği, dayanışmayı ve direnmeyi besler."


(DİLEK KARAASLAN - BirGün Kitap)







MUTLU YILLAR !

21 Aralık 2025 Pazar

CENNET YERYÜZÜNDEDİR !

 

Şu cennet dünya

Hödüklerle cehennem

Pek güdük dünya


AHMET İNAM
(Kırk Bir Düşünen Haiku)



Evet, dünyamız aslında tam bir cennet.

Öyle olması gerekirken cehenneme çevriliyor pek çok ehliyetsiz "hödükler"in elinde.
Onun için savaşlar, ölümler, acılar hiç bitmiyor.
Her yer ateş çemberi, tam bir cehennem.
Çıkar ilişkileri, yoksulların üstünden yaşamaya alışmışların iktidarları.


GÜLTEKİN EMRE
(Cumhuriyet Kitap)


***


Dostlarıyla buluştuğu akşamlar geçmişten söz açıldıkça, ya da uykusu kaçtığı geceler anılarına daldıkça, cennet yeryüzündedir, diyor inançla.
Gezdiği yaşadığı kadarıyla her köşesinin cennet olduğuna inandırdı onu bu dünya.
Kutsal kitaplarda yazılı cennet ne ki yeryüzünün yanında? Kutsal kitaplar kendi cennetlerinde eşitlik vaat eder yeryüzünde doğruluktan ayrılmayanlara.
Eşitlikse önce yeryüzü cennetinde eşitlik. Bu cennette, cennette yaşar gibi yaşamak gerek.
Evet, onun için bu kavga.
Açlık, yoksulluk, barut kokusu, savaş, katil, işsizlik, sömürü, yalan dolan yeryüzüne yaraşır işler değil.
Onun için bu kavga.
Bir başka gidişinde  Cenova'da dok işçileri grevdeydi. Sokaklarda polislerle çarpışıyorlardı.
"Ekzozlarınızın pisliği ile havamızı kirletmeyin" diye caddeleri tutmuştu New York'lu çocuklar. Kent üniversitesinde "Barış" diye bağrışırlarken, babalarının emeğinden kesilen vergilerle beslenen muhafızlar, bedelini babalarının ödediği kurşunlarla öldürüyorlardı öğrencileri.
Yürüyen gençlerin, işçilerin sıkılı yumrukları, yurdunda, dünyada, en güzel kentlerin ana caddelerinde havada güller gibi tomurcuklanıyor işte.
Cennet yeryüzündedir, diyor inançla.
Onun için bu kavga.
Yeryüzünün sevenlerinin elinde bütünüyle cennet olması yakın.


NECATİ CUMALI
(Kente İnen Kaplanlar, 1970)







Merhaba!

14 Aralık 2025 Pazar

YURDUNU SEVMEKLE BAŞLAR ...

 


Ben Gaziantepliyim, yani eski uygarlıkların beşiğinde büyümüşüm.

Öğretmen olan annem, biz çocuklarını o zamanlar adı Belkıs harabeleri olan Zeugma antik kentine, Urfa'nın Balıklıgöl'üne, bir masal kenti olan Mardin'e ve Dara harabelerine, İskenderun'un dalgasız denizine, Gaziantep'in o zamanlar kimsenin bilmediği Yesemek: Hitit Açıkhava Heykel Müzesi'ne götürmeseydi bu kadar meraklı ve gezgin ruhlu olamazdım.

Maarif Müdür Muavini olan babam da anneme benzerdi, şoför gocuğunu kuşanıp, beni kendi kullandığı cipine atar, dillerini bilmediğim, kadınların dövmeli yüzlerine hayretle baktığım, yolları bile olmayan dağ köylerine götürürdü. Dokuz yaşında beni trendeki kişilere emanet edip İzmir'in güzelim bağlarında yaşayan halamlara göndermişti. 

Şimdi bu anlattıklarım yeni kuşaklara masal gibi gelebilir, öyle de! Ben masal gibi bir çocukluk geçirdim.

Kitabınızın [Haydi Yola Çıkıyoruz - Remzi Kitabevi] bir yerinde şöyle diyorsunuz: "Dünyanın tüm renklerini gördüm, dinleri, gelenek ve görenekleri yaşadığım ülkeden çok farklı coğrafyalarda dolaştım. Ve kürkçü dükkânına, İstanbul'a döndüğümde, 42 uygarlığın tüm haşmetiyle var olduğu dünyanın en renkli ülkesinde yaşadığıma defalarca sevindim. Her seferinde ülkemi hep daha çok sevdim." Açar mısınız?

Evet, şöyle bir örnekle başlayalım: Örneğin, eski Mısır uygarlığı çok renkli, çok değişik bir uygarlık. Bunu biliyoruz, ben Mısır'a ilk kez, çektiğim "Seni Seviyorum Rosa" filminin İskenderiye Film Festivali'nde gösterilmesi nedeniyle davetli gittim. İkinci seferimde Hurgada'daki muhteşem ötesi Kızıl Deniz'de dalmaya, Firavunlar Vadisi ve göz kamaştırıcı eski Mısır'ı tavaf etmeye gittim. 

Evet, muhteşem ama tüm bu muhteşem uygarlık on gün sonra kendini tekrar etmeye başlıyor. İşte işin püf noktası bu! Yıllar önce Kapadokya'da Hollandalı gezgin bir çifte rastlamıştım. Lafladık, iki aydır ülkemizi geziyorlarmış, Ağrı'dan başlamışlar gele gele henüz Kapadokya'ya gelmişler. Her adımlarında değişik bir uygarlığın eserleriyle gözleri kamaşmış.

Yahu bu topraklardan 42 uygarlık gelip geçmiş, bu ülke uygarlığın beşiği, nasıl sevmezsin?

(IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Kitap / Söyleşi: BETÜL DURDU) 


***


"İnsanlık sevgisine ancak insanın kendi yurdunu sevmesiyle varılabilir."


YEVGENİ YEVTUŞENKO







Merhaba!

7 Aralık 2025 Pazar

SEMİZOTU

 


CELÂL SILAY


Petrograd tam bir buluşma ve tanışma yeridir. Beyoğlu'na çıkan sanatçılar, hiç değilse camdan içeri bir göz atmadan edemezler. Gerçi kimileri Viyana Kahvesi'ni de sık sık yoklarlar ama Nisuaz'la Petrograd, Beyoğlu'nun göbeğinde olduğu için çokluk buralara düşerler.
(...)
Napolyon Celâl'in (Celâl Sılay) de Sait Faik'le, 1939 yılında ilk orada tanıştığını belirtmeliyiz. Celâl, daha ilk günden Sait'in "lan", "bok" sözlerini ağzından hiç eksik etmediğini görmüştür. Ama zamanla onun bu sözleri daha çok sevdiklerine söylediğini anlar. O yılların Sait'ini isterseniz bize bir kez de Celâl Sılay anlatsın:
"Gece yarıları portakal soyardık. Yarısına kadar ısırırdık. Suları damlardı. Sonra o bir şarkı tuttururdu. Makamına uyardım. Ben bir şarkı tuttururdum, makamına uyardı. O bekârdı, ben bekârdım. Akşamları severdi, akşamları severdim. Beyoğlu'nda gezerdi, Beyoğlu'nda gezerdim. Yanında boş bir adam arardı. Yanımda boş bir adam arardım. Konuşmak istemezdi, konuşmak istemezdim. Büyük laflardan hoşlanmazdı, büyük laflardan hoşlanmazdım. Küfredilecek bir herif arardı, küfredilecek heriftim."


Bu sözler Celâl Sılay'ın da çeşnisini koyar ortaya. Celâl büyük acılılardandır. Ama bunu kimseye belli etmez, yüzüne taktığı çokça sırıtkan bir maske ile neşeli insanlardan biri görünmek ister. Maskesini çıkarmak zorunda kaldığı vakit de kahvenin dışarısında, caddeden birinin geçtiğini görmüş gibi fırlar gider.


SABAHATTİN KUDRET AKSAL


Celâl Sılay'la arkadaşlık kolay işlerden değildir. Çokça alıngan olduğu için arkadaşları onunla sık sık bozuşur. Onunla ikide bir selamı sabahı kesip, sonra yine barışanlardan biri de Sabahattin Kudret'tir. Sabahattin onunla bir kez de 1957 yılında bozuşmuştur. O sıralar Celâl, Moda'da oturur. Bir gün Sabahattin evine gelir. Celâl: "Otur da beraber yemek yiyelim" der. Sonra da sofraya alengirli bir semizotu yemeği getirir. Sabahattin semizotunu çok sevmiştir. Her ne kadar çatal kullanırsa da yemekle birlikte parmaklarını da yer. Akşamüstü de Beyoğlu'nda rastladığı Baha Çalt'a, Celâl'in yemeğini iyisinden över. Nedir, o günden sonra Celâl'e nerde rastlarsa Celâl başını çevirir. Üç ay, dört ay, beş ay. Bir gün Sabahattin dolmuşta Celâl'in yanına düşer. Celâl ona dirsek vurarak sırıtır. Bu kez Sabahattin ona yüz vermez. Celâl yine dürter. Sonunda Sabahattin:
- Bak Celâl, şimdiye değin seninle birkaç kez küstük. Ama hepsinin nedenini bilirdim. Bu kez neden bozuştuk bilmiyorum.
- Yahu, sen bende semizotunu iyi pişirmekten başka övülecek bir şey bulamadın mı?

(SALÂH BİRSEL -  Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, 1976)







Merhaba!