16 Ağustos 2020 Pazar

ÖYKÜNÜN İŞİ




   Maya Angelou, yazınsal türler arasında gezinirken bir yazar arkadaşından şu bilgiyi edinir: "Roman yazmak imkânsızdır. Gel de bana sor. Şiir de öyle. Langston'a ya da Countee'ye sor. Baldwin ise makale yazmanın imkânsızlığından söz edecektir sana. Ama herkes, iyi bir öykü yazmanın asla ama asla başarılamayacağı konusunda hemfikirdir." 


MAYA ANGELOU - Bir Kadının Yüreği
(Fotoğraf: GARY FRIEDMAN)



***



   Öykünün işi; 
"Hem bir saat gibi içinde yaşadığı zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü"
göstermektir.


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA



***



HİŞT! HİŞT!

   Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze deve dikenleriyle karabaşlar, erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
   -Hişt hişt, dedi.
   Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş, "hişt hişt" ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki, "hişt hişt" diyen. 
   -Hişt, dedi yine.
   Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım, Çalıların arasında biri saklanıyormuş gibi geldi bana.
   Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi; ağzı, dişleri, kulakları, boynu ne güzel. Otluyor. Otları âdeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi "hişt hişt" diye duymuşumdur? Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
   -Hişt hişt hişt, dedi.
   Hani bazı, kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses, isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.
   Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe. Yola indim. İstediği kadar "hişt" desin, sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma "hişt" diyen bir divane olayım ben, aldırmayacağım.
   Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki de kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalâki kuşudur. 
   İyisi mi ben kendim "hişt hişt" derim. O zaman tamamı tamamına pek "hişt hişt" seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.

  
SAİT FAİK ABASIYANIK
(Alemdağ'da Var Bir Yılan)



***



   İnsan sıcaklığını iletme, insanı insana açmadır öykünün işi de; ama daha yoğun, daha çarpıcı biçimde yapar bunu. İster olay anlatmayı, ister hava yaratmayı, isterse bir kişiyi, bir durumu vermeyi yeğlesin, en önemliyi, en gerekliyi seçmesini bilir. Bir "can alıcı" noktasından sokulur yaşama, konularına; sözü uzatmadan vardığı vurucu, şaşırtıcı yerden daha ötelere bakmayı, öncesini, sonrasını algılamayı sağlar.
   Sait Faik'in "Hişt! Hişt!"ini okuyan, kolay kolay unutamaz o sesi, yaşamın şiirsel tadı yankılanır gider içinde. Çehov'un "Acı"sı, derdini beygirine döken arabacının yakıcı yalnızlığını duyurmakla kalmaz; o yalnızlığı yaratan koşulları, bir şeylerin değişmesi gerektiğini de düşündürmeye başlar. Böyledir; düşünceleri, duyarlıkları biler, kişiyi kımıldatır gerçek öykü. 


MEHMET BAŞARAN
(Türk Dili Dergisi - Temmuz 1975)



***



   "Arpanın parasını bile çıkaramadım" diye düşünür. "Kederim hep bundan. İşini bilen, atını doyuran insan her zaman rahattır." Genç bir arabacı, bir köşeden kalkar. Uyku sersemliğiyle yıkıla yıkıla boğazını temizler. Su dolu kovaya uzanır, Iona:
   -Su mu içeceksin? der.
   -Evet, su.
   Eh, afiyet olsun. Benimse kardeş oğlum öldü. Haberin var mı? Bu hafta, hastanede... Olur şey değil. 
   Iona, bu sözlerin ne tesir bırakacağına bakar. Ama hiçbir tesir bırakmadığını görür. Genç arabacı kafasını yorganın altına sokup hemen uyur. İhtiyar, ah çeker, başını kaşır... Genç arabacı nasıl su içmek isterse, o da öyle konuşmak ister. Oğlu öleli neredeyse bir hafta olacak. O ise bu hikâyeyi daha kimseye gereği gibi anlatamadı. İyice, rahat rahat anlatması lazım. Oğlunun nasıl hastalandığını, nasıl acı çektiğini, ölmeden önce neler söylediğini, nasıl öldüğünü anlatmak lazım. Cenaze merasimini, rahmetlinin elbiselerini almak için hastaneye gidişini anlatmak lazım. Köyde, kızı Anisa kaldı. Onun sözünü etmek lazım. Daha anlatacak neler var, neler. Dinleyen ah çekmeli, oflamalı, puflamalı. Kadınlarla daha da iyi konuşulur. Budaladırlar ama iki sözle ağlamaya başlarlar, Iona: "Gidip beygire bakayım" diye düşünür. Uyumak için her zaman vakit bulunur. Giyinir, beygirin bağlı olduğu ahıra gider, arpayı, samanı, havayı düşünür. Yalnızken oğlunu düşünemez. Ancak başka biri olduğu zaman konuşabilir. Ama kendi kendine düşünüp onu gözlerinin önüne getirmek, kendine dayanılmaz bir acı verir. Iona, beygirinin parlak gözlerini görünce:
   -Yalanıyor musun? der. Yalan! Yalan! Arpanın parasını çıkaramazsak saman yiyeceğiz... Evet... Artık ihtiyarladım, arabayı sürecek takatim kalmadı. Arabacılık etmek benim değil, oğlumun harcıydı... O tam arabacıydı... Ne olurdu yaşasaydı... Kısa bir zaman susar, sonra devam eder: Öyle işte kardeşim kısrak... Kuzma Ioniç yok artık... Allah rahmet eylesin... Boşu boşuna gitti işte... Düşün bir kere. Senin bir tayın var, onun öz annesisin... Bir de bakıyorsun, birdenbire tay ölüveriyor... Acımaz mısın?
   Beygir, yalanır, dinler, sahibinin ellerine doğru solur...
   Iona dalar, ona her şeyi anlatır...
       

ANTON ÇEHOV
(Acı)



***



"Roman puanla kazanır ama öykünün tek şansı nakavt etmektir."


JULIO CORTAZAR








Merhaba! 

9 Ağustos 2020 Pazar

BULUŞMAK ÜZERE






   3 Haziran 2009'da, Moskova'daki Novodeviçi Mezarlığı'nda Nâzım Hikmet'i anmak için toplanmıştık. Şairi sevenlerin karşısında konuşma yapacak konuklardan biriydim. Nâzım gibi büyük bir söz ustası hakkında, hem de onun ve Vera'nın baş ucunda konuşmak da kolay iş değildi. Beni orada bu güzel yükten Can Yücel'in torunu Alibey'in ninesine sorduğu soru kurtarmıştı. Yanlış anımsamıyorsam sözlerime şöyle başlamıştım: "Can Yücel toprağa verildiğinde torunu Alibey, 'Dedemi nereye ektiniz?' diye sormuş. Ne kadar doğru bir soru bu! Böylesine dev şairler gömülmezler, ekilirler. Hem de öyle bir ekilirler ki, kökleri dünyanın dört bir yanına yayılır, başka başka yerlerde yeniden ve yeniden yeryüzüne çıkarlar."
    Ben Can Yücel'in şiirlerini okudukça Datça'nın keçi yollarına, ıssız büklerine vurdum kendimi. Bakmak için, kim bilir nerede karşıma çıkacak bu delifişek şair! Bu ölmez adam Datça'ya yirmi yıl önce ekildiğine göre, katırtırnaklarıyla, kaparilerle, gelinciklerle boy vermiştir diye geçirdim içimden.
   Öyle dolaştım mutluluğun yarımadasını. Göremedim kendisini ama her yerde sesini, fısıltılarını duydum! Sonra Knidos yolu üzerinde denizi anadan üryan gören bir kayanın üzerine oturup dizeler düşürdüm onun için:

Can Yücel uyandığında
martılar şişeleri çıkarırlar sudan, içleri dalgalarla dolu
martı dediğin ne ki, sokak çocukları denizin
deniz dediğin ne ki, şiirin sofrasında bi' avuç tuz
Can Yücel dediğin ne ki, kopan ipten düşmeyen cambaz
gıllıgışlı bi' kız sevdirir ağzı bozuk bir adama
yuvalarını bi' kırlangıca yaptırır bi' nar kabuğunun içine
Güler çoktan toplamış olur papatyaları kırdan
papatyalar aşka gelip ayaklanmış olur öğleye kadar...

(AKGÜN AKOVA - Cumhuriyet Kitap)




  

BULUŞMAK ÜZERE

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım

(CAN YÜCEL)








Merhaba!


2 Ağustos 2020 Pazar

SANAT KAÇ PARA?




FAUSTO ZONARO
(Otoportre)

   Başa çıkamadığı tek konu, bir sanatçı olarak para istemek ve para konuşmaktı. Onun için büyük bir zulümdü bu. Sanatçı yarattıklarıyla para kazanmalı mıydı? Bu sorunun cevabı kesinlikle evetti. Peki sanatçı para konuşmalı ve para istemeli miydi? Keşke bu sorunun cevabı da hayır olsaydı. Keşke sanat severler sanatçıyı para konuşmasına fırsat vermeden onların emeğini ve hayal gücünü ödüllendirecek, onları mutlu edebilecek paraları verselerdi. (ORHAN BAHTİYAR - Ateş Kırmızısı) 



***




BEHÇET SAFA

   "Amcamın bir oğlu vardı ama askerlik yaparken mayın patlamış ve ölmüştü. Amcam öldüğünde Paris'teydim, yengemden bir mektup geldi. Amcan borç bıraktı, kitaplarının telif hakkının tamamını bana verir misin, diye. Çünkü mirasın yarısı bana kalmıştı. Ben de devrettim o zaman. Şimdi ise tek varisi ben kaldım. Yıllar sonra yine çıktı amcam karşıma. Geldiler bana para verdiler 35 bin Euro. Hortladı birden burada amcam. Bunları alıp yakabilirim diye de düşündüm. Ama hayatımda ilk defa havadan para geldi. Aldığım parayla sağa sola borçlarımı kapatayım dedim baktım 20 bin Euro zaten borcum varmış." (Söyleşi: İHSAN YILMAZ - Hürriyet.com / 2004)






   Abidin Dino'nun dediğini aktarıyor Behçet Safa: "Sanatçı çağdaş bir dilencidir. Yaptığın resimlerle hayatını dileneceksin, yoksa ressam messam olamazsın." Bir ressamın bir ressama gurbette ettiği bu dostane öğüt nasıl karşılık bulmuş olabilir? Kendi resminin ticaretini yapmayı dert etmemiş, yaşayarak resim yapmayı ya da resim yaparak yaşamayı hedeflemiş bir sanatçı Behçet Safa. Yaşamak için gerekenlere sahip olan sanatçı, özgürlüğe düşkünlüğün bedelini sefaletle ödemekten çekinmeyip inançla resim yapmayı sürdürmüş.
   Böyle bir ressam gerçekten yaşadı, resim yaptı ve öldü. Tanık olduğumuz benzersiz gerçeklikler, çürük yanlarını gördüğümüz dünyaya, düzene karşı mücadele etmek için yeni ve güçlü birer kaleye dönüşür.
   Amcası Peyami Safa yazdığı mektupta "Paris'te yapamazsın" dediğinde gardını düşürüp hemen geri dönmemiş. Neye güvenip dönmemiş? Tutkunun ya da tutkuyu anlayıp ona değer veren sanatçıların varlığı anlıyoruz ki onu güçlendirmiş. Fikret Muallâ yapabiliyorsa Behçet Safa niye yapamasın? Köprü altına, sokağa düşeceğini öngören romancı amcasının onu çözümleyemediğini görüyoruz: Hayata ve resme tutkuyla sarılan bir sanatçı için sokağa düşmek, sakınması gereken tehlikeli bir durum değil. Gocunup gücenmek yerine, öfkeli inancını coşkulu duruşuyla pekiştirmiş. 
   Behçet Safa bizi neden ilgilendiriyor sorusunun cevabı biraz da bu: Sanatın kaç para edeceğini düşünüp duran simsarları ve resme değil fiyatına bakan aptalları umursamadan resim yapmaya devam eden bir sanatçı, resmin bugün hâlâ yapılıp izlenebilen benzersiz bir eylem olduğuna ilişkin inancımızı tazeler. 
   En eskisi altmış bin yıl önce yapılan o mağara resimleri ile şimdi çöplükten kurtarılmış kartonların üzerine yapılan resimler arasındaki uzun mesafe bize insanın, insanlığın geldiği noktayı gösteriyor: Doğada yaşıyordun, boyaya para vermiyor, mağarayı kiralamıyor, resmini satmıyordun; bedeninle yaşıyor, yapıyor, mücadele ediyordun. Şimdi yaşamıyor, tüketiyorsun, tüketiliyorsun ve bir fiyatın olduğu kesin. Peki "sanat kaç para?" (İSMAİL PELİT - Cumhuriyet Kitap)



***



YANILGI

Tüm ozanca düşler düşledik
Yanılgılar bizce sevi sizce tasa
İncir yapraklarının beş parmak oluşu
Cızgaların umurunda değildi.

Yellerin estiği yöne yatanlar yaşıyordu
Çirkefliklerin parayla bir erdem oluşu vardı
Bir bunu bilemiyorduk.


FETHİ SAVAŞÇI
(Duvarcı Hasan Usta)








Merhaba!

26 Temmuz 2020 Pazar

NAMUSLU ADAM: ORHAN KEMAL



   DÖNÜŞ

   Tren gecenin on ikisinden sonra şehrin garına girdi. Adam dehşetli yorgun ve uykusuzdu. Bavullarla sepetleri karısı vagonun penceresinden uzattı, o aşağıdan aldı. Öyle yorgun, uykusuzluktan öyle bitikti ki, neredeyse yıkılacaktı... Kadın, gene pencereden kızını, sonra da kırk günlük oğlunun kundağını kocasına uzatıp trenden indi. 
   Kadın, kocasının uykusuz ve aç olduğunu biliyordu. Biliyordu ki kocası, karısına böyle şeyleri sezdirmek istemediği için uyku ve açlıkla mücadele halindedir!
   Etrafa bakındı. "Ya şimdi, burdan da kaldırırlarsa?" diye düşündü. Bu takdirde nereye gideceklerdi? Olanca paraları 78 kuruş...


ORHAN KEMAL
(Ekmek Kavgası)





   "İş vermiyorlardı Orhan Kemal'e. O kadar seveni vardı yardım etmek istiyorlardı, fakat görünmez bir duvar çıkıyordu karşımıza her defasında. Son olarak denediği pazarcılık işi de yürümeyince, ailece Malatya'ya gitmeye karar verdik. Oğlumuz Nâzım henüz üç haftalık filandı. Malatya'daki arkadaşı buraya gel, sana iş buluruz demişti. Neyimiz varsa satıp savdık, yol parası yaptık, Malatya'ya gittik. Arkadaşı bizi misafir etti. Gerçekten iş de vardı. Fakat iki hafta sonra fabrika idaresi "Askerlik teskeresi" yüzünden işine son verdi babamızın. Yine açıkta kalmıştık ve "dönüş" perişanlıktı."
   "Hayatımızın en acı sahnelerinden biridir bu "dönüş" . Kocamın ilk hikâye kitabı "Ekmek Kavgası" nın hikâyelerinden birinde, Malatya'dan Adana'ya dönüşümüzün, gece yarısı Adana garında nereye gideceğimizi bilmeden kalışımızın, iki küçük çocukla ve yorgunluktan perişan olmuş halde istasyonun betonları üzerine uzanıp sabahı edişimizin unutulmaz acısı yazılıdır."
   "78 kuruş vardı kocamın cebinde. İki küçük çocukla üçüncü mevki vagonda yapılan uzun ve yorucu yolculuktan sonra garın ortasındaydık. Sepetler, bavullar, ötemiz berimiz ve dördümüz yığılıp kalmıştık oraya. Gidecek yerimiz yoktu..." * 

*Orhan Kemal 1970 Haziranında öldü. O günlerde karısı ile yapmıştım bu görüşmeyi. (SADUN TANJU - Kutsal İnekler)



*** 



    "3 Haziran'dı, bisiklete biniyorum. Babam Bulgaristan'da Sofya'da... PTT binası önünden geçerken memur çıktı, 'Git çabuk ablanı çağır gel' dedi. Ablamı çağırdım, içeri girdi telefonla konuştu. Bulgaristan'dan telefon gelmiş sabah 10-11 civarı. Çıktığında ağlıyordu. 'Babam ölmüş' dedi. 13 yaşındayım. Ölmek kavramının ne olduğunu bilmiyorum. 5 Haziran'da Kapıkule'den aldık. Çok müthiş bir araç konvoyu vardı. Babaeski'de işçiler karşıladı. Hâlâ duran o yazı vardır, 'Biz işçiler hatıran önünde saygıyla eğiliyoruz.' En büyük ödül o..." (IŞIK ÖĞÜTÇÜ - BirGün Gazetesi)


  


   Küçücük bir kartona yazılıp minibüsün önüne asılan bu yazı aslında Orhan Kemal'in büyük yaşamını özetliyordu. Gerçekten de ömrü küçük insanların yaşama tutunma mücadelesini anlatmakla geçen büyük bir yaşamdı Orhan Kemal'inki. 
   Orhan Kemal öykü kitaplarına "Ekmek Kavgası" (1949) ile başlayıp "Önce Ekmek" (1968) ile bitirmiştir. Bu rastlantı değildir. O, gerçekten de namuslu emekçinin ekmek kavgasını anlatan bir yazar olmuştur hep. "Neden hep yoksulların, emekçilerin hikâyesini yazıyorsun" diye sorulduğunda, "çünkü sadece onları tanıyorum, onlardan biriyim" diyecektir. (OKAN TOYGAR - Cumhuriyet Gazetesi)



***



      Yaşar Kemal, Orhan Kemal'e yazdığı bir mektubunda şöyle diyecektir:

   "İyi sanatın arkasındaki güçlü, namuslu, bükülmemiş adam bence sanatından daha makbul. Fikret'i şiirlerine tercih etmek isterdim. Seni de ne kadar çok sevdiğimi bildiğin romanlarına tercih ederim. Ne kadar güzel yazarsam yazayım, beni de romanlarıma tercih etseler. O kadar iyi, namuslu adam olabilsem."


YAŞAR KEMAL
(Fotoğraf: ARA GÜLER)




***



"Kalabildiğimiz tek yer, ötekilerin bellekleridir."


ORUÇ ARUOBA
(Yürüme)







Merhaba!

19 Temmuz 2020 Pazar

SÖMÜRGECİ BİLİNÇALTI: İNSANLIĞA FRANSIZ KALMAK




   Fransa'da, yeni tip koronavirüse (Covid-19) karşı geliştirilecek aşı ve ilaçların Afrika'da denenmesi gerektiğini söyleyen Fransız doktorlara yönelik tepkiler sürüyor:
   Senegal Cumhurbaşkanı Macky Sall'in sözcüsü Abdolu Latif Coulibaly, yeni tip koronavirüse karşı geliştirilecek aşı ve ilaçların Afrika'da denenmesi gerektiğini söyleyen iki Fransız doktorun "sömürgeci bilinçaltı"yla konuştuklarını belirtti.
   Coulibaly, ulusal bir gazetede yayımlanan köşe yazısında, Fransa'da sağlık alanında araştırmalar yapan Ulusal Sağlık ve Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü Genel Direktörü Dr. Camille Locht ve Paris'teki Cochin Hastanesi Acil Servisi Şefi Prof. Dr. Jean-Paul Mira'nın, Covid-19'a karşı geliştirilecek aşı ve ilaçların Afrika'da denenmesiyle ilgili açıklamalarını eleştirdi.
   Kıta halkını küçümseyen ve ırkçılık göstergesi olan ifadelerin birçok Afrikalı gibi kendisini de dehşete düşürdüğünü belirten Abdolu Latif Coulibaly, "Bu görüşler, yıkıcı sonuçları olan sömürge tarihinin ürünü ve kültüre yansıyan bir ahmaklıktır. Birçok Batılı entelektüel ve yetkilinin Afrika'yla ilişkisinde sömürgeci bilinçaltı kendini tekrarlıyor" ifadesini kullandı. (BirGün Gazetesi)



Afrika söyle bana Afrika
Senin sırtın mıdır bu
İki büklüm ezilgin olan
Küçük görmelerin ağırlığı altında
Kızıl yaralar açan sırtında çiçek çiçek
Kırbaç kırbaç inleyen sen misin yaz sıcağında
Erkek bir ses yanıtlıyor
Mert oğlum büyüyor işte yiğit ve güçlü
Burada bunca viranlığın ortasında
Beyaz soluk çiçeklerden bir ağaç
Afrika bu senin Afrikan
Yeniden dallanıp yeşeriyor bak sabırla inatla
Sunarak ürünlerine yavaş yavaş
Acı tadını özgürlüğün.

   
LEOPOLD SEDAR SENGHOR
(Çeviri: GÜRKAL AYLAN)


   Fransızcanın büyük şairi Leopold Sedar Senghor Senegallidir. Fransız Akademisi üyesi olmuştur. Fransa'da bakanlık yapmıştır. 1960 yılında ülkesi bağımsızlığa kavuşunca cumhurbaşkanı olmuş, bu görevinde yirmi yıl kalmıştır. Bir şiirinde "Hep doğru yoldan söz edip yanlış yollardan giden Fransa'yı bağışla, Tanrım" der; "Belleğimden sök al Fransa olmayan Fransa'yı, Fransa'nın yüzündeki şu küçüklük ve kin maskesini." (OĞUZ DEMİRALP - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!

12 Temmuz 2020 Pazar

YAZARLARIN İLK ROMANLARI




Desen: PABLO PİCASSO


   Yazın tarihinde ilk roman olarak Cervantes'in Don Quijote'si gösterilir. Cervantes'in romanını başta Amadis de Gaula olmak üzere şövalye öykülerini, zamanın çeşitli anlatı türlerini olumsuzlamak için yazdığı bilinir. Gerçekdışı şeyler ne yazılsın ne de okunsun ister. Okuyan Don Quijote gibi bir hayal dünyasında yitip gidebilir. Cervantes gerçeğe ayarlı bir anlatı peşindedir. Amacına ikinci romanı Persiles ile Sigismunda'da ulaştığını, giderek başyapıtının, adını geleceğe taşıyacak romanın bu olduğunu söyleyecektir. Oysa meraklıları dışında kimse ikinci romanını bilmez, birincisini herkes bilir. Neye niyet, neye kısmet? (OĞUZ DEMİRALP - Cumhuriyet Kitap)



***



   (...) yaşım ilerledikçe, şiire dair zevklerim biraz olsun geliştikçe, yazdığım şiirlerin bir şeye benzemediğini gördüm. Fazla öfkeli, sabırsız ve çapaklıydılar. İzmir'deki bazı edebiyatçı abilerimin, ablalarımın da katkısı oldu bu aymada. Şiir yazmak için gereken asil ruhtan yoksun olduğumu erken idrak etmemi sağladılar.
   1990'ların ortalarında, Yeşim Ustaoğlu'nun bir kısa filminin ismi çalınmıştı kulağıma: Magnafantagna. Büyük Fantezi. Filmi izlememiştim, ama ismi tuhaf bir şekilde büyülemişti beni. Oturdum, aynı isimde neredeyse 30 sayfalık bir şiir yazdım. Yine beceremedim tabii.
   Sıcak bir yaz akşamı, annemin evinin balkonunda otururken, o şiirin dizelerini yan yana yazmaya koyuldum. Ortaya çıkan şey hoşuma gitti. Devam ettim. İlk romanım Tol'un "O" isimli orta bölümü, esasen o şiirden çıkmadır. Sonra gerisi geldi... (Söyleşi: TURGAY FİŞEKÇİ - Cumhuriyet Kitap)


MURAT UYURKULAK



***




   Rıfat Ilgaz ile roman türü arasında sıkı bir ilişki vardır. Cide'den tanıdığı Halime Kaptan'ın romanını henüz 12 yaşındayken yazmaya kalktı, Mehmet Rıfat. Yazdığı kadarıyla Samsun'da götürdüğü matbaacı Nusret Usta beğenmişti bile. Kastamonu'da ortaokulu okurken geceliği iki buçuk kuruşa aldığı romanları ucuza getirmek için geceli gündüzlü okuyan Rıfat'a arkadaşları "Romancı" adını taktılar. 
   Bölgenin özelliğinin etkisiyle bir süre sonra bu ad "Ormancı"ya dönüştü. Adı çıktığına göre ikinci roman denemesini de yapmalıydı artık. Üstelik roman olayları büyük kentlerde geçmeli, roman kişileri büyük kentlerde yaşamalıydı...
   Anadolu romanda geçerse yazılan kitap, roman olmazdı! O yılların bu anlayışıyla yazdığı küçük romanında hırsızı Beşiktaş'tan tramvaya bindirmiş, Üsküdar'da indirmişti. İstanbul'u bilen Nizami okuyunca katıla katıla gülmüştü. 
   Şu durumda bu büyük kenti bilmeden, İstanbul'u öğrenmeden roman yazmamalıydı. Zaten babası da mektubunda "Ne istersen ol, karışmam ama neyi iyi yapacağına aklın yatıyorsa onu yap. İstersen zurnacı ol ama zurnayı en iyi sen çal!" demiyor muydu... (MEHMET SAYDUR - Cumhuriyet Kitap)

 
RIFAT ILGAZ


 
  
   


Merhaba!

5 Temmuz 2020 Pazar

GÖLGESİ YILDIZ DOLU





ZEYNEP ALTIOK AKATLI & METİN ALTIOK


   Bir süre önce evde arşiv karıştırırken bulduğum bir mektup var. Edip Cansever'in annem Füsun Akatlı'ya yazdığı bir mektup ve babam Metin Altıok'un Edip'in dörtlüğünden esinle mektup üzerine çalıştığı desen. Edebiyat geçmişimizden bir mücevher gibi geldi bana. (Cumhuriyet Gazetesi)





ÖLÜ BİR DENİZ YILDIZI

Ey sonbahar! Ey düşsel yolculuk! Seni
Dolaştım yaz sıcaklarında, bekledim
Duydum ki benim değildi artık, doğanın
Kalbiydi uçurumlar toplamı kalbim.

De bana, anlat bana, öyleyse neden hatırlıyorum onu
O fırtına kuşunu gölgesini yere düşüren
Gittiydi geldiği yere, uzaklığına 
Döner mi bir daha dönmez mi bilmem
Yüklenip yittiydi gözden onca çırpınışları
Ne sevinç bıraktıydı içimde, ne keder, ne acı
Bir sen kalmıştın sen, ey sonbahar ilimi, dörtnala gelen
Bir atın kalkışı gibi kalkıp da gözlerimden.

Parlar ki şimdi arasıra geceleri
Diplerde, derinlerde, yalnızlığımda
Ölü bir deniz yıldızıdır mutluluk
O nedensiz mutluluk, olsa da olur olmasa da.


EDİP CANSEVER





DÜŞERİM

Bazan oturduğum yerde
Kendi kendime dalıp giderim,
Bulanık geçmişimle.
Genişleyen halkalar çizerim,
Bir düşün uyanık imgesine.

Gölünüze taş düşerim.

Sizse hep konuşursunuz
Sığınıp kof sözlere,
Kaçarak kendinizden
Uğuldayan hüznünüzle.
Telâşla geceyi bulursunuz.

Gözünüze yaş düşerim.



METİN ALTIOK





Merhaba!