15 Mart 2020 Pazar

SON GEMİ







   Bir adam Esenler Otogarı'nda otobüslerin arasında dolaşarak sığınmacılara sesleniyor: "Nuh'un gemisi kalkıyor. Kurtuluş için son gemi kalkıyor." O kurtuluş için kalkan son gemide sınırda ateş altında kalmak var. Gaz bombalarının arasından doğrulmaya çalışmak var. Soyup soğana çevrilip don gömlek Meriç Nehri'nin kıyısına bırakılmak var. Şişme botta karaya ulaşmana rağmen zorla denize gönderilip ölümün soğuk nefesine uzanmak var. Var oğlu var. Ford takviminin üç bininci yılından bir söz fırlıyor sanki: "Kurtuluş için son gemi... Nuh'un gemisi..."
   Esenler Otogarı'ndan kalkıp insanlığı kurtaracak bir kurtuluş gemisi yok artık. Çünkü 'ben' ve 'öteki' sarmalından kurtulamamış bir dünyalı bakışının son nesliyiz. Önümüzdeki elli yılda açlık, savaş ve baskıcı rejimler yüzünden dünyanın üçte birinin yer değiştireceği bilgisi nedeniyle panik havasını derinden yaşayan 'büyük devlet'ler, 'sağduyu'yu yakalayamayacak belli ki. Yunanistan sınırından atılan kurşunlar tam da bunun göstergesi. Irkçılık yabancı düşmanlığıyla bütünleşince oluşan 'öteki' algısı nefretle harmanlanıyor. Burada da her zaman olduğu gibi kilit bir kelime çıkıyor karşımıza: 'Güvenlik'.
   Fransız şair Nerval kırk yaşındayken bir sokak lambasına asmıştı kendini. Paris dondurucu bir soğuğu yaşıyordu o gün. Ölümüyle yoksulluğa başkaldırıda bulunmak istiyordu. Dahası 18'inci yy'da sokaklarda güvenliği sağlayan bir aydınlatma aracını kullanarak burjuvanın güvenlik algısına isyan ediyordu. 
  Distopyalar da 'güvenlik' algısını kullanarak insanı insan olmaktan çıkarır. Daha iyi bir insan nesli yaratmaya, devletin korunaklı alanını yaşatmaya, bunun için de vicdanı öngören manevi değerleri çöpe atmaya, düşünceyi, sanatı kısırlaştırmaya çabalarlar. Medya mı hak getire! Böylece geriye insan kalmaz. 
  Yine de Nerval'e kulak verelim biz: "Siyahın gezginiyim/Her gün daha derine/Yanar akşamla vebalı lambalar/Bezgin, sıkıntıyla bakar herkes birbirine."
   Son gemi kalktı çoktan limandan. (EREN AYSAN - BirGün Gazetesi) 



***



İki'yim: Yakalandım sokakta çırılçıplak
Ve giydirildim başkalarının sözleriyle.
Ah! Karanlığa giren görür beyazı ancak,
Hangisiyim? Biliyorum kimin gözleriyle?
Ne yapsak silinmiyor ruhtan geçmişin izi
Yaşamak kadar ölüm de çağırıyor bizi,
Geçiyorum sokağı fenerle konuşarak.

Hem yaşamın imidir hem ölümün her fener.



GERARD NERVAL
Çeviri: AHMET OKTAY
Fotoğraf: NADAR (Gaspard-Félix Tournachon)







Merhaba!
     

8 Mart 2020 Pazar

SUSMAYACAKSIN!




Kan yasası bu insanın:
Üzümden şarap yapacaksın
Çakmak taşından ateş
Ve öpücüklerden insan!

Can yasası bu insanın:
Savaşlara yoksulluklara
Ve binbir belaya karşın
İlle de yaşayacaksın!

Us yasası bu insanın:
Suyu şavka döndürüp
Düşü gerçeğe çevirip
Düşmanı dost kılacaksın!

Anayasası bu insanın
Emekleyen çocuktan
Uzayda koşana dek
Yürürlükte her zaman


CAN YÜCEL



***



Antigone, "Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım!" der.
Şiirin de asıl işlevi budur, bize sevmeyi, sevilmeyi öğretir.


ARİ ÇOKONA
(Cumhuriyet Kitap)



***



   Gılgameş'le özgürlük ve ölümsüzlük arayan, Prometheus'un eliyle gökyüzünden aldığı aydınlığı bilimle ve sanatla yücelterek uygarlığa ulaşan insan, bunca bin yıl sonra karanlık istemiyor. İnsan ve şiir utanıyor. İnsan ve şiir aydınlığın sahibi çünkü. Şiir karanlık istemez. Şiir aydınlık ister. İnsanlığın binlerce yıllık kazanımını yok eden bombalarla kurulacak olan "yeni düzen"e lanet okur, bilimin, sanatın aydınlığıyla yaşamak ister şiir...
   Bombalara, kurşunlara, barbarlıklara, bağnazlıklara umutla direnir şiir. Ona düşen budur. Bilimin ve sanatın has çığlığı şiir, savaşa karşı çıkar. Yüzlerce şiir kitabı, dergilerde yayımlanan şiirler bunun için. Susmaz şiir. Şiire susmak yakışmaz.


ÖNER YAĞCI
(Cumhuriyet Gazetesi)



***




   Bir akşam hastanenin önünden yüzlerce çocuğun geçip gittiğini gördüm. Bu kadar çocuk nerden çıkmıştı, çok şaşırmıştım. 
   Yakınımızda eski bir apartmanın Suriyeli göçmenlerin kurduğu bir dernek tarafından çocuklar için okul haline getirildiğini söylediler. O bina epey önce yine bir iç göçle Doğu illerimizden gelen Kürt vatandaşlarımız tarafından çalıştırılan bir tekstil atölyesiydi. İşleri kötü gidince bırakıp gitmişlerdi. Eski tekstil atölyesi Suriyeli çocukların yeni okulu olmuş. Merak edip gittim okula. Bir Türk rehber yardımcı oldu konuşmamıza. Okulun idarecisi olan öğretmenlere "bir ihtiyaçları olup olmadığını" sordum, "hastane olarak, hekim olarak yardıma hazır olduğumuzu" da söyledim. Önce kuşkuyla karşıladılar beni. "Neye ihtiyacınız var?" diye ısrar ettim. Para, sağlık hizmet vs. 
  Bir süre sustuktan sonra içlerindeki en yaşlısı konuştu: "Bizim güvene ihtiyacımız var" dedi. Güven... Anlayamamıştım. Alınır, satılır somut bir şey değildi çünkü istedikleri. 
    'Neden' der gibi baktım yüzüne. 
   "Buraya geldikten sonra, bugüne kadar beş küçük kızımızı çaldılar" dedi. Bir eşya gibi bir paket gibi bir nesneden söz eder gibi ama derin bir acıyla konuşuyordu.
    Çocukların çalındığı, alınıp satıldığı bir dünya bize artık cehennem değilse nedir? Bu cehennem hepimizin. Böylesi bir cehennemde sayıların ya da paranın ne önemi olabilir?
   Devletlerin ve politikacıların büyük ve süslü cümlelerin arkasına saklayarak yarattıkları insan trajedilerinin suç ortağı olmamalıyız. Onlar için basit sayılar gibi telaffuz edilen insanların, kadın, erkek ve çocukların bir parçası da biziz çünkü.
   Yeryüzü bizden önce de vardı, bizden sonra da var olmaya devam edecek. Bir büyük sofranın tesadüfen bu çağda yerini almış misafirlerinden başkası değiliz. Sadece yaptıklarımızdan değil yapmadıklarımızdan, olan bitene sessiz kaldıklarımızdan da sorumluyuz. Birbirimizi bizi sayılar olarak gören yöneticilerin gözleriyle görmekten vazgeçmeliyiz.

   
ERCAN KESAL
(BirGün Gazetesi)



***



"Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün bir topluma, bütün insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur çağımızda."

   ... Susmayı, bir yaşam biçimi olarak benimseyen insanlar vardır. Özgürlükleri ve silahları konuşmamaktır. Her adaletsizlik onların eylemsizliklerinden güç alır biraz da.. Ellerini kana bulayanlar, içlerindeki korların mezar taşlarıyla yaşayanlar, aynı adaletsizliğin ve aynı suçun ortaklarıdır hep birlikte. Gözlerin açıksa göreceksin! Kulağın sağır değilse duyacaksın! Ellerin kesik değilse uzanacaksın!..


UĞUR MUMCU
(Yeni Ortam, 20 Ocak 1975)








Merhaba!



1 Mart 2020 Pazar

BABAM YAŞIYOR




   Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum.

CEMAL SÜREYA






İLHAN ERDOST



    İlhan Erdost'un kızı Alaz hiç görmediği babasını anlattı:

   Babamla ilgili bir şeyler anlatırken şunun sıkıntısını yaşıyorum. Onunla bir anım yok, ona dair anılarım da çok az. Bu yüzden anlattıklarım da hep aynı oluyor. Bundan utanıyorum. Ben babamın trafik kazasında öldüğünü zannediyordum, öyle demişlerdi bana. Okumayı sökmüştüm. Evimiz sobalıydı. Soba yanıyordu. Demek ki kıştı. Annemle teyzem battaniye altında koltukta oturuyorlardı. Orta sehpada bir dergi duruyordu. Belki de annemler onu bilerek orada bırakmışlardı bilemiyorum. Kapağında babamın kocaman fotoğrafı vardı. Altında da "İşkencede öldürülen yayıncı İlhan Erdost" yazıyordu. Yüksek sesle okudum. Annemlere baktım ağlıyorlardı. Battaniye de gizleyemiyordu. Sonra çok soru sorduğumu hatırlıyorum. Ertesi gün okula gittiğimde arkadaşlarıma yalan söylemişim gibi hissetmiştim bir de. Çünkü başka türlü anlatmıştım hikâyeyi onlara. Çok utandığımı hatırlıyorum bu yüzden. Utanmak bize doğuştan nasip olmuş. (t24.com.tr)


    İlhan Erdost'un Kızı Alaz Erdost yazdı: Ben günlerce babamı dinlemek isterken... 

  Günlerce durmadan dinleyebileceğimiz şarkılar vardır ya hani. Ya da çocukken bir daha bir daha okuttuğumuz resimli kitaplar. Tekrar tekrar izlediğimiz Adile Naşit'li filmler. 
   Ben istiyorum ki susayım, tanıyan biri bana babamı anlatsın. Saçının kıvırcığından başlasın, burnunun yanındaki bene geçsin. Görüyorum çünkü fotoğraflarında, beni var burnunun yanında. Sevdiği yemekleri anlatsın, güldüğü şakaları. Bir olay karşısında vereceği tepkileri. Sonra başka biri gelsin, nasıl toprağa verildiğinden bahsetsin; kimlerin orada olduğunu, neler yaptıklarını. Başka bir arkadaşı neler konuştuklarını anlatsın babamla rakı içerken. Hangi kitapları okuduğunu, yayımlarken neler tartıştıklarını. Sonra annem anlatsın; nasıl sarılırdı, nasıl severdi bizi. Hangi türküleri söylerdi. Ben saatlerce, günlerce babamı dinleyebilirim. 
   7 Kasım babamın bir cezaevinde dövülerek öldürüldüğü gün. O günün üzerinden 39 yıl geçti. Ben günlerce babamı dinlemek isterken, her 7 Kasım'da birileri de benden dinlemek istedi onu; yayıncı İlhan Erdost'u. Ama benim anlatacak yeni bir şeyim yok, kuracak yeni bir cümlem de.
   Geçenlerde dostlarım Özge Mumcu ve Eren Aysan'la babalarımızı anlatmak için bir toplantıya davet edildik. Bir akşam öncesinden konuşmamı hazırlayayım istedim. Oturdum bilgisayarın başına, aynı cümleleri yazamaya başladım. Sinirlendim bu duruma sonra. Utandım da her zamanki gibi. Hep aynı şeyleri söyleyip, insanları sıkıyordum. Kapattım bilgisayarımı, kütüphaneden öylesine bir kitap seçtim, okursam uykum gelir belki diye. Yatağıma geçtim. Kitabı açınca içinden bir ayraç düştü. Ayracın üstünde Cemal Süreya'nın babama yazdığı şiir vardı ve babamın bir fotoğrafı.


Bir bardak su içsem şimdi
Yaralarımdan dökülür
Gün ki yıkımlar günüdür
Boştur ne söylesem şimdi


   Ben kimsenin babası ayraç olmasın diye ömrüm yettiğince babamı anlatmaya devam edeceğim. Ben 7 Kasım 1980'de Mamak Askeri Cezaevi'nde dövülerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost'un küçük kızıyım. Bana bıraktığı soyadını onurla taşıyor, öyküsünü herkese anlatıyorum. Böylece, babam yaşıyor. Babamı yaşattıkça Adile Naşit filmlerine dönüyor ayraçlar. Küçük kız çocukları da mis uykularına gülerek dalıyor. (BirGün Gazetesi)  




Merhaba!




   (Yukarıdaki derlemeye 13 gün sonra ek: 26 Şubat 2020)

   Alaz Erdost amcası Muzaffer İlhan Erdost'un mezarı başında bir konuşma yaptı:

  "Hiç böyle olacağını tahmin etmemiştim. Bir anda gideceğini. Doktorlar amcamı kaybettiğimizi söyledi. Suları (Muzaffer Erdost'un kızı), ablam ve ben yalnızız. Bir süre sonra 'Peki şimdi ne yapacağız?' diye sordum. 'Aile büyüğünüz kimse onu arayın' dediler. Bizim aile büyüğümüz içeride yatıyor. Bizim büyüğümüz o. Başımız sıkıştığında yanına koştuğumuz, bir sorumuz olduğunda cevap bulduğumuz babamız. Bizi sözcük sözcük seven, satır satır düşünen, kıyamayan, kardeşim diye diye giden amcamızı, bugün oğlunun ve eşinin yanına yatırdık. Eğer varsa böyle bir ihtimal kardeşine de kavuştun, çok sevdiğin arkadaşlarına da" dedi.
  Alaz Erdost, amcasının babasına yazdığı şiire atfen konuşmasına şöyle devam etti: "Ve biz duruyoruz bugün tabutunun önünde. Biz ikimiz iki kardeş, ablam ve ben. Yan yana ve omuz omuza. Bize bıraktığınız onurlu soyadıyla başımız dik. Babamızı yatırdığımız Karşıyaka'da tam da istediğin gibi. Gözlerinden öpüyorum amcacığım." (BirGün Gazetesi)


Ve biz
Gene duracağız bir gün
(Böyle istiyorum öldüğüm zaman
Eğer bir cesedim olursa taşınacak)
Tabutumun önünde
Biz ikimiz
İki kardeş
Yan yana ve omuz omuza
Fotoğraflarımızın ardında ben
Sen önde
Yüzümüzden eksilmemiş olan gülüşümüzle.

MUZAFFER İLHAN ERDOST







Dostlar Merhaba!


23 Şubat 2020 Pazar

ŞAİRİN YAZDIĞI




   (...) bir şairin baştan sona, yani yaşadığı hayat boyunca belli izlekleri olur. Kim ne derse desin, niceliksel olarak, biçimsel olarak şiir serüveninde farklılıklar görülse de, özde aynı şeyi yazar. Yves Bonnefoy'nun, "ben ömrüm boyunca çocukluğumu yazdım" dediğini okumuştum bir yerde. Melih Cevdet Anday da eni konu "ölümsüzlük", "zaman", "sonsuzluk" gibi izlekleri sürdürmemiş midir? Behçet Necatigil'in şiir yelpazesi çok renklilik gösterse de, o yine de "evlerin şairi" olarak bilinmez mi? Ya Edip Cansever? İstediği kadar dramatik dili, geleneksel dili, dizeci anlayışı kullanmış olsun, "Otellerin", "yalnızlıkların", "yabancılaşmanın" şairi demez miyiz?


SALİH BOLAT
(Söyleşi: AHMET ÖNEL - Cumhuriyet Kitap)



***



"Şiir, bilinen sözcüklerle bilinmeyen sözler oluşturmaktır."

    
MELİH CEVDET ANDAY



***



   Bir kırlangıçla uçuşu arasındaki ilişki nasıl açık seçikse, sözcükle şiir arasındaki ilişki de açık seçik olmalı. Bu ilişkiyi güneş ışığıyla (yani şiirsel imgeyle) güneş saati (yani anlam) arasındaki ilişkiye de benzetebiliriz. Biliyoruz ki, gece karanlığında ve bulutlu havada güneş saati zamanı göstermez. 


AYTEKİN KARAÇOBAN
(Söyleşi: HAYDAR ÜNAL - Cumhuriyet Kitap)



***



Kimdir ozan
Belki biraz fazla pay almış olandır fırtınadan
Belki güneşe biraz daha yakın
Ya da bir sokak lambasıdır
Gündüz de yanan


A. KADİR PAKSOY
(Şiirin Kıyılarında)









Merhaba!

16 Şubat 2020 Pazar

SANAT VE AŞK




  Aşk dünyanın en güzel duygusu. Güne başlamak, hayatı sürdürmek, yeşertmek ve üretmek için büyük bir motivasyon sağlıyor. Öte yandan bir yanı da oldukça zordur. Ayrılık da, kaybetmek de, kopuş da aşka dahil.
   Hüzün üç parçadan oluşur, geçmiş, gelecek ve gelmeyecek. Aşk şimdi burada olandır. Değilse hüzündür. Güzel bir ihtimal olarak kaldığında ise, leziz bir hüzün. (ZEHRA ÇELENK - Söyleşi: CAN UĞUR/BirGün Gazetesi)



ZEHRA ÇELENK



***



Bir kere üzüm: üzüm
iki kere üzüm: şarap
üç kere üzüm: şiir
üzüm üzüm üzül: aşk!


HAYDAR ERGÜLEN
(İdilikler)



***




   Aşk sanatla çok bağlıdır. Aşkın tacını takmış olan şiirdir. Çünkü en yoğun ve laf kalabalığı yapmadan aşkın en vurucu yanına nokta koyar şiir. 'Ben sana mecburum' dizesini sayfalarca anlatsanız bu etkiyi yaratamazsınız. Neruda'nın bir şiirini aldım kitaba, "Ne uzundur unutuş, ah ne kısadır aşk" bunu ancak şiirle anlatabilirsiniz. Onun için aşkın tacı şiirdir. (İNCİ ARAL - Söyleşi: BURAK ABATAY/BirGün Gazetesi)


İNCİ ARAL



***



   Aşk, yaşanılır yanıyla özelleşip hayatımıza anlam katıyor. Ne var ki bunu olgusal, kavramsal boyutta çağlar aşırı besleyen müzikten resme, tiyatrodan sinemaya, edebiyata, sanat yine de. Edebiyat deyince de şiir, öykü, roman kuşkusuz...



M. SADIK ASLANKARA
(Cumhuriyet Kitap)



***



   Önce aşk vardı, sanat sonra doğdu. Aşksız roman olmaz, sanat olmaz. Müthiş iniş çıkışlarla yaşanan, insana özgü bütün duyguların sergilendiği bir insanlık hali aşk. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak tüm sanatların en önemli malzemelerinden biri oldu. Mitlere, söylencelere, trajedilere kaynaklık etti. Edebiyatın, şiirin, romanın temel kaynağı oldu. Resim, müzik, heykel sanatçılarına ilham verdi. Sinema zaten aşksız çıplak kalır. (İNCİ ARAL - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR/Cumhuriyet Kitap)


İNCİ ARAL








Merhaba!







9 Şubat 2020 Pazar

AŞAĞIDAKİLER - YUKARIDAKİLER





Resim: HASAN KIRDI



  "Sıra sıra dizilmiş sandallara baktım. Sabah ayazının çiyleri küpeştelerinin üzerinde boncuk boncuk parlıyor, yorgun bir amelenin alın teri gibi ışıldıyordu." (VECDİ ÇIRACIOĞLU - Son Voli)

   Bir gün Coşkun Reis'le sandalda oturmuş, balık pişirip rakılıyorduk. Büyük bir holdingin başındaki biri, tanıyorum da adamı, yanımıza geldi, "Oh, ne güzel hayatınız var, mis gibi yaşıyorsunuz," dedi. Adam bize gıpta ediyor ama ayağında bir eşofman var, parayla alamazsın. Coşkun Reis kafasını kaldırdı, "Evet beyim, açlığa katlanan bey gibi yaşar" dedi. 


VECDİ ÇIRACIOĞLU
(Söyleşi: ALTAY ÖKTEM - www.gazeteduvar.com.tr)



***



    Ekonominin iyi ya da kötü olması görece bir kavramdır.
    Acaba ekonomi herkese göre mi kötü?
    Ne demişler?
    Kiminin parası kiminin duası!..
    Fakirler dua edecekler ki, zenginlerin ekonomisi düzelsin.
  Bazı memleketlere demokrasi yerine inanç yerleştirmek lazımdır. Ki, ekonomiyi yönetenler hiç olmazsa kendi durumlarını düzeltebilsinler.
  Ekonomik durumlarını düzelten zenginler kutsal günlerde fakirlere parasal yardımlar yapabilirler. Bu şekilde itibarlarını da kurtarmış olurlar.
   Tıpkı ilk seferinde bir buz dağına çarparak batan ünlü Titanik gemisi gibi... Gemi batsa bile en üsttekilerin hayatta kalmasını sağlayacak sayıda filika vardır.
   Filikalara yerleşenler gönül rahatlığıyla şöyle diyebilirler:
  -Sakin olun hepimiz aynı gemideyiz!  


NAZIM ALPMAN
(BirGün Gazetesi)



***



  -Yemeğin, ekmeğin hasını yiyoruz. Onlarsa bizden çok daha ağır iş altındalar. Hem yiyoruz, hem de heriflere laf ettirmiyoruz. Bu kadarına hakkımız yok!
   -Onlar amele, dedi ırgatbaşı, "ırgat!"
   -Sen? Ben?
   -Sen ustasın, ben de ırgatbaşı!
   -Sen, ben hatta ağa olmasa da işler yürür amma, onlar olmasa yürümez!
   -İyi. Onlara da lokantadan yemek getirtsin ağa öyleyse...
   -Lokantadan değilse bile, bizim yediğimiz gibi...
  -Söyle ağaya da dediğini yapsın. Çukurova'ya âdet mi getireceksin? İcat mı çıkaracaksın? Bunca yıl böyle gelmiş böyle gidiyor!
   -Böyle gelmiş ama böyle gider mi bilmem...
  Irgatbaşı uzun uzun baktı ustaya. Evet, sözleri doğruydu, çok da harbi adamdı ama, ne lüzum vardı bu kadar harbiciliğe? Her koyun kendi bacağından asılırdı. Irgadı tutmakla, ırgattan yana olmakla başa mı çıkılırdı? Onların keyfine göre köy yapmaya kalksan, bugün etli pilav; etli pilav verirsin, yarın yanına etli fasulya; yağlı ayran, öbür gün de baklava börek isterlerdi.


ORHAN KEMAL
(Bereketli Topraklar Üzerinde)
Fotoğraf: ARA GÜLER



***



   "Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum."

   
FİDEL CASTRO








7 Şubat 2020 Gazeteler:  "Çocuklarım aç!" dedi kendini yaktı.









Merhaba!

2 Şubat 2020 Pazar

SINIRLAR: KARA ÇİZGİLER





STEFAN ZWEIG


   Stefan Zweig'ın yıllar önce okuduğum satırları aklıma geldi. Uçakların icadı Zweig'ın neslini çok heyecanlandırmış, dünyada savaşların sonunun geldiğine inandırmıştı. Uçaklar havadan uçtuğuna göre sınır falan tanımazdı ki. Dolayısıyla sınırlar yok olacak, barış gelecekti.
   Ama o nesil birkaç yıl sonra uçakların gökten bomba yağdırarak Avrupa'yı yıktığını görmenin şokunu yaşamıştı. Entelektüel iyimserliğe karşı, politik gerçek. 


ZÜLFÜ LİVANELİ
(Serenad)



***



   "Göç, umut kapısıdır. Şu an insanlar 4,5 milyon Suriyeli'ye kızıyor. Ama göç etmesin de ne yapsın? Durduk yere göç etmez bir insan. Kuşlara soruyor musunuz? Göç edip duruyorlar... Bu sınırlar, bizim uydurduğumuz kavramlar. Bırakın insanlar neresi ona iyi geliyorsa oraya gitsin. Anadolu, her zaman göç edenlerin kapısıdır."


ERCAN KESAL
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



KARA ÇİZGİLER

doğadaki ilk kirlenmedir
ülkelere 
bölünmesi
yeryüzünün.


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
(Fotoğraf: CENGİZ CİVA)








Merhaba!