27 Mayıs 2018 Pazar

MİZAH CİDDİ BİR İŞTİR




   Mizah, biz akıllı insanların büsbütün çıldırmasını engeller. 


AYDIN BOYSAN








   O günlerde, 1930'larda filan, şimdi herkesin bildiği çayın yeni yeni içilmeye başladığı yıllarda yani, köy meydanına açılan kahveden gelen, mis gibi çay kokusuna dayanamayan Fakir Baykurt bir gün; "Çay isterim, ille de çay, kahve çayı" diye tutturmuş. Elif ana oğluna kıyamamış, elinden tutup kahvenin önüne götürmüş. Kahveci Topal Hüseyin'i çağırmış: "Hüseyin bir bardak çay getir!" Çay gelmiş, çayın nasıl içileceğini bilmeyen Fakir Baykurt, sıcak çaydan hızla bir yudum içmiş ama ağzı yanınca bardağı yere atmış. Çay yere dökülmüş ama toprak zemine düşen bardak kırılmamış. "Anam şimdi vuracak. Şurama mı vuracak? Burama mı vuracak? diye korkarken anası kahveciği yeniden çağırmış: "Hüseyin bir çay daha ver oğlana!"
   İkinci çay gelmiş. Çayı üfleye üfleye, korka korka içmiş bizimki. Ama bir gözü de hep anasındaymış. Yıllarca sormuş durmuş: "Anacığım o gün çayı döktüm bir tokat vurmadın; neden vurmadın?"
   Bu sorunun yanıtını anası yıllar sonra oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okulunda verir. Oğlunun sınıfını görmek isteyen Elif Baykurt, o gün sınıfa girer, oğlunun ders verişini izler. Beş sınıfı birden okutan Fakir Baykurt anasının ders izlemeye geldiği günü şöyle anlatır anılarında: "Sınıfta estim gürledim!" Ders bitince dışarıya çıkar ana - oğul. Baykurt dayanamaz, biraz da şımartılmak isteğiyle anasına sorar: "Anacığım, beğendin mi öğretmenliğimi?"
   Anası: "Eh, işte fena değil!" der... Fena içerler Fakir Baykurt. "Nasıl fena değil, müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor. Sen de fena değil diyorsun, nasıl olur böyle?"
   Anası sakince konuşur: "Yıllarca sordun, durdun. Şimdi söylüyorum, aç kulağını beni dinle! Ben sana hani o çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi. Dövseydim, o aslan ölürdü! Böyle öğretmen falan olamazdın. İşte, sen de benim yaptığımı yap ve sakin ol. Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme!.." (HAYRETTİN FİLİZ - Ege Telgraf)


FAKİR - ELİF BAYKURT










 ... Sultan Hamit, beni Mithat yukarı çıkardı ve bir gün o indirecek, güçlüdür, diyordu. Sultan Aziz'in ölümü ya da intiharından yıllar geçti ve yıllar sadece korkusunun artmasına sebep oldu ve beş yıldan sonra harekete geçti. Yıldız Sarayı'nda bir çadır mahkemesi kurdurdu. Mahkeme heyetinin arkasında, Adliye Nazırı Cevdet Paşa, tarihçi Cevdet vardı ve o idare ediyordu. Aslında idare edilecek bir iş yoktu, sonuç belliydi.
    Mithat çok şakacıydı ve sonucu belli mahkeme bunu etkilemedi. Mahkeme Başkanı ilk önce İddianame'yi okudu ve sonra Mithat Paşa'ya nasıl bulduklarını sordu. Cevabı şudur: "İki mahallini doğru ve sahih buldum. Onun da birisi başındaki besmelesi ve diğeri nihayetindeki tarihidir, kusur yerleri yalan ve yanlış ve kaideyi menazırdan hariç sözlerden ibarettir..." (YALÇIN KÜÇÜK - soL Haber)


MİTHAT PAŞA









"Bir toplum mizah duygusunu kaybetmişse, aslında ciddiyetini kaybetmiştir."

OKTAY YILDIRIM - TUNCAY BATIBEKİ
(Satır Artığı)













Merhaba!
   

20 Mayıs 2018 Pazar

AŞK VE DOSTLUĞUN EN YÜCE HÂLİ




   

MERAL - YAMAN OKAY



   Yaman, çok renkli ve heyecanlı bir adamdı. Ben derdim ki; 'Tanrım, bu adam ne zaman yorulacak!' diye. Meğer acelesi varmış... Her şeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu.



ERKAN YÜCEL ve YAMAN OKAY
(Bereketli Topraklar Üzerinde filminden bir sahne)


   Hastalığının son bir ayında, ki hastalığın çıkmasıyla kaybetmemiz 1.5 ay sürdü. Tıp hastalığının süratine yetişemedi. Hep şunu düşündüm; hayata, sanatına ve bize dair bir sürü düşüncesi, projesi vardı ve hepsi sanki hızla arka arkaya gerçekleşmeye başlamıştı. Neden şimdi, neden bu adam, diye çok düşündüm. Orada bile hızlıydı.
    Komaya girene kadar Yeşim Ustaoğlu ve Tayfun Pirselimoğlu ile birlikte senaryo çalıştılar. Onlar her gün geldiler ve bu oyunun gönüllü yoldaşı oldular. Sonra o film çekildi; Yeşim'in ilk uzun metraj filmidir "İz" filmi ve Yaman'a adadılar.
   Yaman'ın rolünü Aytaç Arman oynamıştı. Bunlardan bahsetmişken o sürecin acısını hafifleten bir yığın katıksız dostluklar yaşadık. Gerçi o sürecin acısı hafiflemiyor. Bende harlı ateş şeklinde yanma hâli tam 10 yıl sürdü. Asmalı Konak'ın son dört bölümünü yazarken o acıyla yeniden yüzleştim ve ancak o zaman birazcık küllendi diyelim.
   Böyle, bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana. Bu ateşle yanma hâli, o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın.
 Yaman'la her günümüz Sevgililer Günü'ydü... Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır. Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken Boğaz'ı turlardık.



SEZEN AKSU


   Sezen'i anmamak olmaz: Sezen, Yaman'ın çok yakın arkadaşıydı. Ben, Yaman'dan dolayı tanıdım. Sezen, insanın hayatına çok hafif dahil olur. Sızar ve siz bunu anlamazsınız.
   O benim kardeşim, arkadaşım, her şeyim oldu. Yaman'dan sonra işlerimin önemli bölümünü tasfiye ettim. Sezen, ısrarla profesyonel olarak birlikte çalışmaya zorluyordu beni. Neredeyse kafamı kıra kıra bana şarkı sözü yazdırdı.
   Birlikte yazdığımız ilk şarkı; 'Masum Değiliz'. 'Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece, Yalnızlık, sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna! diye...


Kan ter içinde uykularında uyanıyorsan eğer
Her gece
Yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa
Koynuna
Olur olmaz yere ıslanıyorsa kirpiklerin artık
Herşeye

Anneni daha sık anımsıyorsan hatta anlıyorsan
Kalbini bir mektup gibi buruşturulup fırlatılmış
Kendini kimsesiz ve erken unutulmuş hissediyorsan

İçindeki çocuğa sarıl, sana insanı anlatır
Eller günahkâr
Diller günahkâr
Bir çağ yangını bu bütün
Dünya günahkâr
Masum değiliz hiç birimiz


   Yaman'dan iki ay sonra yazdık. Daha sonra bu ısrar otuz küsur şarkı sözü üretti. O dönem Sezen bana sadece 3-5 saat uyumaya yetecek kadar boşluk bırakıyordu. Stüdyolar, kayıtlar, konserler vb. çok yoğun bir rehabilitasyon oldu benim için. Sezen'in o toplumsal düzeydeki rehabiliterliği benim için özel bir muamele seçkinliğinde oldu. O benim kardeşimdir, canımdır.
   Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır. Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıktaki tutku kutsanır hep. Yaralarıyla mutlu olmaya daha yakın bir kültüre aitiz biz. (Cumhuriyet Gazetesi)


Bölünür sancıyla uykular
Sığınak değil en kuytular
Gökte ay ondört ben dolunay
Son hatıramı sinene sar
Bu kadarına razıyım yâr

Uzak diyarlarda evli barklı
mutluluk en çok onun hakkı
Bu yorgun kırık dökük hikayenin de
Adı bende saklı

Dalda muhabbette kumrular
Bana ayrılığı sordular
Dedim afet, yangın, dedim kar
Dedim adet aşkı vururlar
Dedim adet aşkı vururlar



SEZEN AKSU - MERAL OKAY


Gitti ömrümün geri kalanı, yetemedim.


SEZEN AKSU


Sen kalbimin zarif efendisi
Hayatımın kıymetlisi
Hey uzun yol arkadaşım
Şimâl yıldızım ner'desin?



CEZMİ BASKIN - MERAL OKAY
(Beynelmilel filminden bir sahne)


   Meral Okay ki. Sağlam kadındı, çelik yürekliydi. Pırıl pırıl bir zekâsı vardı. Muhteşem Yüzyıl'la tanındı ama aslında, sanata katkısı, şarkı sözlerine, dizilere dair yaratıcılığı dillere destandı, muhteşemdi. Vefatının hemen ardından başta Sezen Aksu'muz ve bütün arkadaşlar, arkadaşları omuz omuza vermiş, bir saygı gecesi yapmıştık. Geliri Şirince'deki Matematik Köyü'ne kalan 'Meral Okay'ı anma gecesi... Tekrar söylemek isterim ki Meral'imizin anısına, Yaman'ımızın da bıraktığı büyük oyunculuğa sevgiyle... (NEBİL ÖZGENTÜRK)











Merhaba!



14 Mayıs 2018 Pazartesi

ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ DOĞADA




"İnsanın anayurdu çocukluğudur."


JORGE AMADO








"Bana hiçbir zaman çocukmuşum gibi köyde kimse davranmadı. Başka çocuklara da... 
Ben köyden ayrılıp şehre düşünce çocukların çocuk olduğunu anladım."


YAŞAR KEMAL









KADIRALAK YAYLASI





Yavrum, 
Sen bir dağsın,
Tarihin coğrafyaya en soylu 
armağanısın
(...)
Evet, yavrum sen bir dağsın, 
Sabırla mağaralar açtın gövdende,
yiğitleri barındırdın.
Yanında Andlar:
silahsever köylülerin yalçın anası.
Yanında Pireneler:
Batı Avrupa'nın onuru.
Yanında Kilimanjaro:
dev bir yazarın taşıdığı dev acı.
Yanında Bolu dağları:
mertlik mi, kılıç mı, şiir mi?
Yanında Toroslar:
ırgatlara umut veren sığınak.
Yanında Palandöken:
baharın gelişini gazetelerden değil,
seher yıldızından öğrenenlerin dağı.
Doruğunda bir kartal yuvası.



ÜLKÜ TAMER








   Geleceğe dair hayal kurarken çocuklardan ve çocukluktan bahsetmiyorsak, o gelecekten umut bekleyemeyiz. İçinde çocuğun ve çocukluğun olmadığı bir gelecek hayali, umutsuz ve ruhsuz bir geleceği işaret eder. Çocuklarımızı böyle bir geleceğe teslim edemeyiz. (YAĞIZ GÖNÜLER - Unuttun Ama Çocuktun)







Evleri yüksek kurdular,
Cama, betona boğdular.
Usumuzdaydı unuttuk;
Topraktan uzakta kaldı,
Toprağa bağlı olanlar.


GÜLTEN AKIN







"Doğada nesli tükenen ağaçlar, otlar ya da hayvanlar değil; nesli tükenen varlık insanın ta kendisi."

ÖMER ÜNAL
(Aydınlık Kitap)











"Doğayla savaş halindeyiz ve eğer kazanırsak kaybedeceğiz."


HUBERT REEVES







Tabağına biraz güneş al, domateslerin yanına
birazdan yağmur da damlar sofraya, ohhh
resim tamam, bak tazecik bulutlar da geldi


HAYDAR ERGÜLEN ve KIZI NAR









ve hepsinden önemlisi,
çocukların ama bütün çocukların,
kırmızı elmalar gibi gülüşü...


NÂZIM HİKMET









Merhaba!








6 Mayıs 2018 Pazar

SERÇELEME





NELSON MANDELA






Uçmak için kuş olmak gerekmiyor,
Küçük sevinçler olsun yeter.



CEMAL SÜREYA










   "Bir gün köydeki bahçemde toprağı çapalarken omzuma bir serçe kondu. Omzuma takılacak hiçbir apoletin beni o andaki kadar seçkin kılamayacağını hissettim." (HENRY DAVID THOREAU)

   20 Mart "Dünya Serçe Günü" nedeniyle Doğa Derneği tarafından hazırlanan bildiriye "Serçesiz olmaz" başlığı atılmış. Bildiriyi okurken aklıma Silivri cezaevinin serçeleri geldi. Düşünün ki Silivri'de demir parmaklıklar arkasındasınız. Doğal olarak keyfiniz kaçık. Sonra bir sabah pencerenize bir serçe gelir, camı tıklatır gagasıyla. Öyle heyecanlanırsınız ki... Bütün koğuş heyecanlanır. O kasvetli karanlık o küçücük misafirle birden aydınlanır... Hemen ekmek kırıntıları serpiştirilir camın kenarına. Plastik çay tabağına su konur. Kantinden kuş yemi siparişi verilir... Kantinde pek çok şey yoktur ama kuş yemi vardır. İyi ki de vardır. O ilk serçe baharın habercisi. Sonra diğerleri gelir. Sabahları kuş sesiyle uyanmaya başlar Silivri cezaevi. Tam da Şükrü Erbaş'ın dizesinde anlattığı gibi:

Güneş değil, inandım
Serçeler başlatıyor sabahı.



ŞÜKRÜ ERBAŞ



   Silivri'de artık serçeler başlatır sabahı. O müziksiz soğuk duvarların arkasında volta atarken, kendinizi ıslıkla "La Vie en rose" çalarken yakalarsınız birden. Sahi, Edith Piaf'a "kaldırım serçesi" adını takarken ne düşünüyordu Louis Leplee? (HAKAN KARA - Cumhuriyet Gazetesi)










Çok oldunuz be serçeler
Kapatırım şimdi kapıyı
Dedim 
Dinlemediler beni
Ben de kapatmadım kapıyı
Varsın dinlemesinler


CAN YÜCEL











Merhaba!



29 Nisan 2018 Pazar

EL TUTUŞA TUTUŞA





   Küresel eşitsizlik hızla artarken, dünyanın en zengin yüzde birinin 2030 yılında küresel servetin üçte ikisine sahip olacağı öngörülüyor. 
   2008 mali krizinin ardından küresel eşitsizlikteki hızlı artış duraksamadan devam ediyor. The Guardian'ın haberine göre 2030 yılına gelindiğinde dünyanın en zengin yüzde biri, toplam küresel servetin yüzde 64'üne sahip olmuş olacak. En zengin yüzde birin servetinin her yıl ortalama yüzde 6 büyüdüğü belirtilirken, geriye kalan yüzde 99'un servetindeki artışın yüzde 3 seviyesinde olduğu bildiriliyor. Bu durumun devam etmesi durumunda 2030 yılında en zengin yüzde birin serveti 140 trilyon dolardan 305 trilyon dolara yükselecek. (soL Haber)








Bursa da havlucu Recebe,
Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman,
fakir köylü Hatçe kadına,
ırgat Süleymana düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...


NÂZIM HİKMET







Açlığın gücü ile fethedeceğiz
Neşe dolu dünyayı. Arkadaşım biz yaratacağız.
Soyguncu - Kral başını eğ, eğil.
Medeni dünya buna hayretle baksın
Biz toprağın kökü olan gücüne.


KAZI NAZRUL ISLAM







Ne kadar çok elimiz varmış meğer
İlkin, senin elinle tutuşan benimki
Sonra çocuklarınki
Gençlerinki
Tekel işçilerininki
Sonra, ellerin elleri...
Ne kadar çok elimiz oldu, baksana
Tutuşa tutuşa 
Bir orman yangını gibi.



CAN YÜCEL








Merhaba!

22 Nisan 2018 Pazar

ÇOCUKLARIMIZI İYİ YETİŞTİRELİM




   Okumayan öğretmen yahut kütüphaneci, yine okumayan pazarlamacının anlattıklarına inanır ve öğrencilerine muhtemelen okumayacakları kitaplardan almasını şart koşar. Bu çembere dahil olan hemen hemen herkes bir şeyler kazanır, ama kaybeden çocuk olur. Okuma alışkanlığı edinemez... Estetik beğenisi gelişmez... Dünyaya eleştirel bakma imkânından mahrum kalır... Dahası, birey olamaz. (NURGÜL ATEŞ - Aydınlık Kitap)




   Ortaokul ikinci sınıfta matematik dersinde öğretmen beni tahtadaki matematik problemini çözmeye kaldırıyor. Uğraşıyorum ama yapamıyorum, başımı umutsuzca iki yana sallıyorum. Öğretmen, "Başını sallayacağına tahtaya vur tahtaya" diye kükrüyor.
   Üzerinden 60 yıldan fazla geçmiş, hâlâ kabus gibi hatırlıyorum. Dahası, üniversitede felsefe okumaya gelip karşıma psikoloji ve bilim tarihi derslerinde de matematik çıkınca iyice yılıyorum...
 ... Geçenlerde Zeynep Oral, Münir Özkul'un şöyle dediğini nakletti: "Bırakmıyor adamın peşini çocukluk korkuları... O nedenle, çocukları çok sevmeli, onlara çok anlayış göstermeli."
   Olumlu duyguları desteklemeye, olumsuzları safdışı etmeye çalışmak önce okulun ve öğretmenlerin görevidir. Elbette kendileri bu olumsuzlukları yaratmasalar daha iyi olur.
   Bu vesileyle, öğrencileri - yaşları ne olursa olsun - öğretmenler hakkında birçok şeyin farkında olduklarını belirtmek isterim. İşte güzel bir örnek: Bütün öğretmenler eğlenceli, mizah duygusu sahibi, kibar, sabırlı, adil olmalı (Kimberley, 11 yaş). Ve çarpıcı bir diğer örnek: Bizim bir "öğretmene öğretme" günümüzün olması gerektiğini düşünüyorum. Öğretmene bir çocuk olmanın ne olduğunu öğretebiliriz (Jonathan, 10 yaş). (BEKİR ONUR - Cumhuriyet Gazetesi)



Fotoğraf: DİLEK YURDAKUL UYAR









   "İlköğretim umum müdürünün aracılığıyla Ankara Hıfzıssıhha Kurumu doktorlarından - daha sonra Adana milletvekili olan - rahmetli Ali Menteşoğlu'nun köye gelmesi sağlandı. Doktor haftada bir gün geliyor, gece kalıyor, çocukları muayene ediyor, iğnelerini yapıyordu. Aynı zamanda köylünün de hastalarına bakan doktor ertesi gün Ankara'ya dönüyor ve bu iş için ücret almıyordu.
   Hasanoğlan'da istasyon yoktu.Yedi kilometre ilerde Lalahan istasyonunda iniliyor oradan enstitüye yayan geliniyordu. Enstitünün bir taşıma aracı yoktu. Ali Menteşoğlu'da yayan geliyor ama kendisine sorulduğunda, enstitü sakinlerini üzmemek için vesaitle geldiğini söylüyordu. Bir gün yine aynı şekilde geldiğini söyleyince, ayağındaki çamur gösterilerek pek de vesaitle gelmişe benzemediği söylenince, gülerek 'O kadar da olacak!' cevabını vermişti. Ali Menteşoğlu'nun bu şartlarda gelip gitmesi enstitü mensuplarını fazlasıyla üzüyordu. Bu fedakâr doktora herkes minnettardı.
   İdareciler bir araya gelerek bir defaya mahsus olmak üzere 500 lira ücret vermeyi kararlaştırdılar, bordroyu hazırlayıp imza etmesini rica ettiler. Ali Menteşoğlu gülümseyerek 'Siz burada sabah altıda kalkıyor, işe başlıyor, gece 24'te yatıyorsunuz; hatta geceleri de hizmetiniz oluyor. Bu memlekete hizmetlerin en büyüğünü yapıyor, bundan da zevk alıyorsunuz. O halde müsaade edin de bu kuruluşa hizmet ederek haftada birkaç saat de ben zevk alayım,' diyerek bordroyu iade etti. Bu sözleri orada bulunanların gözlerini yaşartmıştı." (MUSTAFA GÜNERİ - Hasanoğlan Köy Enstitüsü Müdür Yardımcısı)


  


   Babam Necati Arslan, Köy Enstitüsü mezunuydu. Denizli'nin geri kalmış köylerinden birinde, Çameli'ye bağlı Kolak'ta doğmuş, okuma - yazma oranının çok düşük bulunduğu köyden okumak için ayrılan ilk çocuk olmuştu. Gönen Köy Enstitüsü'nü bitirip önce öğretmen, sonra da emekli olana dek ilköğretim müfettişi olarak çalıştı.
   Bir anlamda, kaderini kendisi çizmiş, yaşamını köklü biçimde değiştirme cesaretini göstermiş, çocuk denecek yaşta köy dışında ayakta kalabilmek için çaba göstermiş, bu konuda kardeşlerine de örnek olmuştu. En sevdiği türkü, "Uçan da kuşlara malum olsun, ben annemi özledim / Hem annemi hem babamı, ben köyümü özledim / Kardeşlerim yolları bilse de gelse..."ydi.
   Ölene dek köyüne ve köylüsüne bağlı kaldı ama kültürel olarak da kentli olmanın ve Cumhuriyet değerlerinin her türlü gereğini yerine getirdi. İlerici, aydınlanmacı bir insandı. Aile boyu yapılan ev ziyaretlerinde tanıyarak çok sevdiğim okul arkadaşları da onun gibiydi.
   İyi bir kütüphanesi vardı, okumaya düşkündü ve en iyi hediyenin kitap olduğuna inanırdı. Uğur Mumcu'ya, Fakir Baykurt'a, İlhan Selçuk'a, Talip Apaydın'a hayrandı. Bu yazarlar İzmir'de "Fuar"a geldiklerinde mutlaka evdeki herkes için tek tek kitap alır ve adımıza imzalatırdı.
   Sık sık, eğer babamın yolu Köy Enstitüsü'yle kesişmese ne olurdu, nasıl bir hayat sürerdi, devamı, yani "bizler" nasıl insanlar olurduk diye düşündüm. Sonunda da kendimi hep, tıpkı babam gibi Köy Enstitüleri'ne borçlu hissettim... (TUNCA ARSLAN - Aydınlık Gazetesi)



   









"Kâhinler ve müneccimler hiçbir veriye dayanmadan gelecek öngörüleri yaparlar.
Bilimi rehber edinenlerse verilere dayanarak gerçekleri ortaya koyarlar ve toplumların yolunu aydınlatırlar."


EYYÜP ALTUN











Merhaba!

15 Nisan 2018 Pazar

KÖY ENSTİTÜLERİ - 2




"İnsanoğlu'nun kazanacağı en büyük zafer, korkuyu yenmesiyle kazanacağı zaferdir."

İSMAİL HAKKI TONGUÇ








 ...Spartaküs, zalim Roma İmparatorluğu'nun ordularını perişan ettikten sonra arkadaşları ona sorarlar, kendini nasıl hissediyorsun diye. Spartaküs'ün yanıtı şöyledir:
   "Artık özgürüm ama okuma yazma bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum, korkuyorum" der.
   Arenalarda bir ölüm makinesi gibi çarpışan genç ve güçlü Spartaküs'ün, "Okuma bilmediğim için korkuyorum!" sözleri evrensel niteliktedir.
   Burada, ülkeyi yönetenler, yüzyıllardır halkına okuma yazma öğretmeyen, matbaayı iki yüz küsur yıl geç getiren Osmanlı egemenleri aklıma geldi.
  Cumhuriyet döneminde, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimci, laik eğitim sistemiyle, özellikle Anadolu aydınlanmasının yaratıcı büyük insanları Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'un kurup geliştirdikleri, dünya eğitim tarihine armağan ettikleri Köy Enstitüleri'nin yanı sıra 600'ü aşkın Milli Eğitim klasikleri, halkevleri, okuma odaları, gece mektepleri aracılığıyla Anadolu Spartaküsleri korkudan kurtarılmıştır...


   OSMAN ŞAHİN







   Eğitilmiş, mesleklendirilmiş insan kendi sözünü söyleme, dünyayı adlandırma hakkını, bilincini, bilgisini elinde bulundurur. Geleceğin bireyi yeni insan da işte buradan çıkar.











 ...Çok büyük zenginliklerin yaşanmadığı ancak insanlar arsında eşitliğin, kardeşliğin ve imece anlayışının yaygın olarak kullanıldığı bir ülkenin eğitimdeki adıdır Köy Enstitüleri... (ZEKERİYA ÇAKMAK - Aydınlık Gazetesi Köy Enstitüleri Eki)









   "Köy Enstitüleri gibi, hiçbir ulusun başaramadığı bir eseri meydana getirmiş bir ulusun, onu yitirdikten sonra, niteliğini anlamadan unutması çok yazık olurdu."


FAY KIRBY
( Köy Enstitüleri üzerine incelemeler yaparak doktora tezi hazırlayan eğitbilimci)








 ...Çağdaş ve laik eğitim uygulayan bu okullar bizimdi, bizdendi, bize özgüydü; Türklerin Dünya Eğitim Tarihi'ne armağan ettiği benzersiz bir iradenin vücut bulmasıydı. Fikir babası M. Kemal Atatürk'tü. Uygulayıcılarıysa öğrencilerin Tonguç Baba'sı ve güzel gözlü Yücel'di. Bu ikisi tutucu iktidarlar gibi emperyalistleri de ürkütmüşlerdi. Yetişen öğretmenler, Ata'nın savaş meydanlarında kazandığı utkuyu, cehaletle savaşarak pekiştirecek; Türk devletini sonsuzca yaşatacak Anadolu aydınlanma devrimi ışığını, bilgiyi köylere taşıyacaklardı. İş eğitimiyle yetişmiş, okuyan, bilgili, birikimli, halktan kopmayan yeni tipte aydınlardı. Cumhuriyet yurttaşlarını eğitimle yaratacaklardı. Bu gelişmeyi önlemek için enstitüleri hükümete kapattıran emperyalistler, bunu yıllar sonra Unicef aracılığıyla geri kalmış ülkelere "kalkınma modeli" olarak önerdiler... (EMİNE AZBOZ - Aydınlık Gazetesi)











Köy Enstitüleri, 
Türk Devriminin yalnızca dünya eğitim tarihine değil, aynı zamanda dünya devrim tarihine özgün bir katkısıdır. 

(Prof. Dr. SEMİH KORAY)









Merhaba!