17 Mayıs 2020 Pazar

TOPRAĞI HAK ETMEK




Dost olsun da - çamurdan olsun - diyerek
Dostla bölüşmüştür son yudum suyunu - son ekmeğini dosta dilmiştir

Ama yalnızdır - oldum olasıya - Anadolu
Yalnızlıktan iflahı kesilmiştir

Rumeli yakasına postu seren İstanbul
İki adım ötesini dağbaşı bilmiştir

Koca Osmanlı bile - bu oyalı yazmaya
Alın terini değil - elinin kirini silmiştir

Dertlere derman olmuş ama - ortak çıkmış mutluluklara
Bir âşık veya eşkiya - hazret veya pir

Destanlar şahit - türkülerden belli
Dost kahrı - bu topraklarda - severek çekilmiştir

Şimdi göz gözü görmeyen kasaba kahvelerinde
Yarenlik başlamıştır ve dışarda kar - diş diştir

Geçmişe ve geleceğe inat - delikanlılar
Kötü - kırık iskambillere eğilmiştir

Azdırıp çoğaltmak istercesine - kimi - yalnızlığını
Keçi damından gecekonduya gelmiştir

Gelin mendilidir - işlenir - asker çorabıdır - örülür her gün
Cümle kederler - sevdalar - hasretler bir bir

Kurduna - kuşuna bu memleketin - insanına - derdine
Lâf olsun - edebiyat olsun diye değinilmiştir

Yeşertemezsek imeceyle - garip Anadolu'yu eğer
Bil ki - yalnız dostluktan değil - hürriyetten de vazgeçilmiştir

Doluyum - Anadolu gibi - Anadolu için
Yalnızlık - muhabbet - ve şiir


NÜZHET ERMAN



***




   "Bir lahit içinde ekili domates bir ailenin geçim kaynağı. Bu lahiti nasıl kurtaracaksınız? Domates sorununu kolay çözemiyorsunuz tabii; çünkü bir gerçekle karşı karşıyasınız. Bunun doğurduğu problemi çözmek için ülkenin sosyal problemlerini bilmek gerekir. Bu nedenle Anadolu'da yaşamak, belki daha önemlisi Anadolu'yu sevmek gerekir."

  
HALET ÇAMBEL
(Fotoğraf: GÖKHAN TAN)



***



   "Ebediyetin cennetine erişebilmek için geçilecek kıldan ince köprüde bize bir tek şey yardım edebilir, inanmak... Toprağına inanmak, insanına inanmak, yalancılık yapmamak, çünkü bu defa ki dava büyüktür. Madem ki sanat adamı, üstünde yaşadığı toprağın hasretini ve o toprağın üstünde yaşayanların acılarını, zevklerini, iştiyaklarını duymak ve duyurmak istiyor, öyle ise kendisini, o toprağın hamurunda yeniden yaratması, o insanlarla bir kazanda kaynaması lazımdır. Ve sanat adamı o hale gelecektir ki, artık 'onlar ve ben' değil 'biz' mevcut olacaktır. Böyle olmadan, onlar namına konuşmaya ne hakkımız olabilir? İşte bu yol ki hiç yalan kabul etmez, riyadan kaçar ve kendine ihanet edenleri mahkûm eder. Öyle ise sanat adamına: arşiv depolarındaki malzemeyi ele almadan önce, yaşadığı toprağın havasında yıkanmak ve o toprağın üstünde nefes almaya hak kazanmaktan başka yol yoktur."


AHMET ADNAN SAYGUN
(Ulus Gazetesi - 27 Haziran 1943)



***



   Her sanatçı biricik ürünler ortaya koymayı amaçlar. Bu nedenle de estetik bir dili, kurguyu, içeriği yeniden yeniden üretir. Bu konuda ayağı yere basan sanatçının en temel dayanağı içinde yaşadığı toplumun söz birikimi, geleneğidir. Ben de Anadolu insanının binlerce yıllık söz değerlerine, söylemine, dilindeki kıvraklığa bakarak kendi dilimi oluşturmaya çalışıyorum. 


HİDAYET KARAKUŞ
(Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap)



***





(HORON)



Ressamım, yurdumun taşından sürüp gelir nakışlarım.
Taşıma toprağıma göz koyanın alnını karışlarım.



BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU






Merhaba!

10 Mayıs 2020 Pazar

BÜYÜKLERE(!) YALAN GİBİ BİR HİKÂYE




Çocuğa kim demiş küçük bir şey
Bir çocuk belki en büyük şey

(ABDÜLHAK HAMİT TARHAN)



***






   Gyeongsu Kang tarafından yazılıp çizilmiş kitabın İngilizce adı "The Stories Shouldn't Be True." Yani "Bu Hikâyeler Gerçek Olamaz." Korece adından doğrudan çevirirsek "Yalan Gibi Bir Hikâye."  
   "Yalan Gibi Bir Hikâye" dünyanın farklı yerlerinden çocukların öykülerini anlatıyor. Gayet kısa ve vurucu bir biçimde. Öykü, odasındaki oyuncaklardan, boyalarından anladığımız kadarıyla iyi koşullarda yetişen, mutlu görünen Koreli bir çocuğun sözleriyle açılıyor: "Merhaba, benim adım Sol. Resim çizmeyi seven haylaz bir çocuğum. Hayalim bir sanatçı olmak." Hemen ardındaki sayfada üstü başı kömüre bulanmış, elindeki çekiciyle başka bir çocuğu görüyoruz: "Merhaba, benim adım Hasan." Hasan Kırgızistan'daki bir madende elli kilonun üzerinde kömür taşıyor sırtında. "Aç kardeşinizi düşününce, buna katlanabiliyorsunuz," diyor. Ardından Hindistanlı Panee geliyor. Bir halı fabrikasında günde on dört saat çalışan ve ailesinin borçlarını ödemek isteyen çocuk. Sonraki sayfada yarı çıplak vücudundaki kemikleri sayılan Ugandalı bir çocuk, Giyambu, var. Giyambu'yu bir sonraki sayfada viran bir mezarlığın kıyısında çömelmiş, belki içinde bulunduğumuz şu günlerde bize bir nebze daha "gerçek" gelebilecek, şeyler derken görüyoruz: "Pahalı ilaçlara, sağlık birimlerine ulaşmak zor olduğu için Uganda'da her yıl 110 bin çocuk sıtmadan ölüyor." Giyambu da sıtma... Ardından sokakta köpeğiyle yalnız başına yaşayan Romanyalı Elena geliyor. Sonra yıkılmış binaların arasında oturmuş, anne ve babasını bekleyen Haitili çocuk Renee. Haiti'deki büyük depremde pek çok çocuğun ailesini kaybettiğini de öğreniyoruz böylece... Bir sonraki sayfa, en sert gerçeklerden birini çarpıyor yüzümüze: Çocuk askerler. O çocuklardan biri olan Kalami'nin sekiz yaşındayken Kongo'daki savaşa katıldığını, aradan üç yıl geçtiğini, kalp hastası olduğunu öğreniyoruz. Acaba Kalami normale dönebilecek mi, iyileşecek mi?
   Tüm bunların ardından elinde fırçası, yüzünde şaşkın bir ifadeyle Koreli çocuk Sol'ü görüyoruz tekrar ve bize soruyor: "Yalan mı söylüyorsun?" Son sayfada kitapta bahsi geçen bütün çocuklar bir arada ve adı anılmayan yüzlercesi daha... "Hayır, bu bizim tıpkı bir yalana benzeyen gerçek hayatımız."
   Yazarın, kitabın sonundaki notu, yukarıda bir paragrafla geçiştirmeye çalıştığım konuyu da biraz daha açıklayıcı kılıyor:
   "Dünyanın global bir köy olduğunu söylüyoruz. Hızlı trenler, uçaklar, dünyanın bir yanından öbür yanına bizi hızlıca ulaştıran teknolojik gelişmeler... Ama birkaç yıl önce bir belgeselde gördüğüm dünya çok çaresizdi. O dünyada doğal afetler, yoksulluk, açlık ve savaş vardı. Ama daha acısı bunların hepsinin ortasında kalan çocuklardı. Söz ettiğim şeyleri haberlerde sıkça duyuyoruz ve bunlar bize uzak bir dünyaya aitmiş gibi geliyor. Zihnimiz ve kalbimiz dünyanın geri kalanına açık değil. 
   Bu kitabın hikâyesi aklıma birkaç yıl evvel, bir belgesel izlerken geldi. Bu hikâyeyi yazmadan önce dünyanın geri kalanındaki hikâyeleri pek umursamazdım. Hepsinin çok uzaklarda gerçekleşen şeyler olduğunu, âdeta yalan olduklarını düşünürdüm. Oysa gerçek tam anlamıyla yalan gibi. Ama var ve kalbimi kıran inanılmaz şeyler olmaya devam ediyor. Ben de bu kitapta bunu anlattım. 
  Bir kitapla her şeyi değiştiremeyiz belki ama gerçekleri yansıtan küçük değişimler bizi ilgilendirir. Herkesin mutlu mesut yaşadığı global bir köy olamaz mıyız yeniden? Onlarca yıl sonra bu kitaba bakıp 'Hiç böyle şey duydun mu? Yalan olmalı.' deriz belki. O günü dört gözle bekliyorum."

     
BURCU YILMAZ
(Cumhuriyet Kitap)



***



   "Büyükler çoğu zaman çocukları dinlemiyor, onlarla konuşmuyor, her şeyden önce de onların söylediklerine inanmıyorlar. Ne yazık, çünkü kendilerinin çocuk olduğu zamanları bir hatırlasalar, evet onların küçük ama bazı anlarda da sadece boy olarak küçük olduklarının farkına varacaklar!"

LUIGI BALLERINI
(Doğaya Fısıldayan Çocuklar)







Merhaba!

6 Mayıs 2020 Çarşamba

DENİZLER







Görsel: ADNAN DURMAZ



   Bu ülkenin yoksul halkları, ezilenleri, emekçileri öyle sevmiştir ki denizyusufhüseyin'i onların isimlerinden nice efsane üretmiş, adlarına nice bilgelik yansıtmıştır.
   Hüseyin'le beş dakika konuşan İnan'ırdı söylediklerine, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyanın olabilirliğine; Yusuf bir Aslan'dı, yeleli, yakışıklı, korkusuz; Deniz yedi denizleri gezmiş, ondan sonra gelmişti Anadolu dağlarına.
  Onlarla ilgili en içime oturmuş anım, idam edildikleri gün önünden geçerken Özlen apartmanının, kapıcısının merdivene oturmuş karısına fısıldayışıydı: "Denizleri asmışlar."
    Onların bir adı da Denizler'di ya!..
    Umut burada işte. Deniz'in çoğalabilir, çoğullaşabilir bir şey olmasında. (AHMET TULGAR - Cumhuriyet Gazetesi)



***



    (SERPİL GÜVENÇ - soL Haber) 
   1973 yılında Kuzguncuk'ta bir meyhanede birlikte olan Onat Kutlar, Süreyya Berfe ve Ersin Salman, Denizler için birer şiir yazmaya karar veriyorlar. Şiirleri önce birbirlerine okuyacaklar ve daha sonra da yayınlayacaklar. Salman ilk şiiri yazma onurunun Süreyya Berfe'ye ait olduğunu ve "Üç Kardeş" isimli şiiri yazıp yayınladığını, kendisinin ve Kutlar'ın ise sözlerini yerine getiremediklerini söylüyor. 


Eski bozkırda çınsabah
Kırıldı zeytin dalı.
Üç parça güneş
Dünya üç tane.
Ah daracık avludan geçen ses
Oğlumun boynuna dokunamıyorum
Geri gelmeyecek olanı
Nasıl bilir ve oradan vururlar
Denizin yüzü ürperiyor
Kanlı bıçağını su temizlemez
Nereye gidersen git seni tanıyorum


Duymaz halk avcıları
Sesini kanlı günlerin.
Üç boyutlu ufuk
Memleket üç hane.

Uzadı harın acım
Yankısı dağlarda.
Yırtıldı üç ak bulut
Büyüdüm üç kere.

Dolduysa da yüreğim
Gönlüm göçmedi.
Ağaçta üç fışkın
Dal üç tane.


SÜREYYA BERFE



   Ne var ki, 2010 yılında dostum Mete Akalın'ın Cumhuriyet gazetesinde anlattığı öykü Salman'ın bilgisi olmadığı bir gerçeği, Onat Kutlar'ın da Denizler için bir şiir yazdığını ortaya koyuyor.
  Mete, arkadaşı Onat'ın yazdığı şiiri çalıştığı şantiyeye getirdiğini ve kendisinden şiiri kopyalayıp saklamasını istediğini aktarıyor. Yıllar sonra hazırladığı bir şiir kitabına koymak için aradığı şiiri bulamayan Onat Kutlar, Mete'den ister kopyayı ama o da bulamaz. Şiir artık "kayıp" tır! Çok değerli bir aydınımız olan Onat Kutlar'ın bombalı bir saldırıda yaşamını yitirmesinin üzerinden on beş yıl geçtikten sonra, günlerden bir gün, Akalın evinde kuytu bir köşede, bir kitabın içine sığınmış olan şiiri bulur:


Ölüleri öylesine gömdüler
İyi ki mayıs ve sabah erken
Keten çiçekleri getirmiş rüzgâr
Başka da kimseler yoktu
Şimdi bazen mayıs mı unutuyorum
İlmeği arkadan vuranın
Kolu bir tane değil ki
Hepsini gördüm hepsini
Ah daracık avludan geçen ses
Oğlumun boynuna dokunamıyorum
Geri gelmeyecek olanı
Nasıl bilir ve oradan vururlar
Denizin yüzü ürperiyor
Kanlı bıçağını su temizlemez
Nereye gidersen git seni tanıyorum

Üzülme baba neredeyse çıkar
Şimdi dağlardan
Gelir serin bir esinti terini siler
Okşar derisini kanı temizler
Biz o rüzgârı biliriz
Rüzgâra parmaklık konur mu?
Kahırlanma baba demir kapılar
Ardından iki türkü şimdi erişir
Biri köpekler üstüne biri aslanlar
Yüzünden sular gibi geçer ölü oğlunun
Biz o türküleri tanırız
Doldurur gökyüzünü, toprağa yeter
Türküye kurşun sıkılır mı?
Unutma baba onun arkadaşları var
Çatlamış nar gibi mayıs ayında
Yazları ürperen zeytin dalları
Altın eylül ağaçları gibi genç kızlar
Alnını çiçeklerle donatırlar
Çiçeksiz düğüne gidilir mi?
Unutma baba onun arkadaşları var
Seyrek ağaçlı korularından yoksulluğun
Ve uçsuz bozkırlardan koşarak
Ölüme açılan yiğit çocuklar
Yaşamanın savaşçısı çocuklar
Tez ulaştırırlar onu güneşe
Kentlerin kanalına dolar balçığı
Güneş balçıkla sıvanır mı?
Hatırlar mısın baba, ninem anlatırdı
Serin yaz sabahlarında Sıvas'ın
Söğüt dallarında bir ak güvercin
Açarmış eski kitabın sayfalarını
Okuuu okuuu... dermiş ağzında can dili
Deniz geçen Yusuf 'un sayfalarını
Hüseyin'in Battal Gazi'nin sayfalarını
Her birine Simav'dan bir zeytin dalı
Koysak bir gün okuyan olur mu?

Baba Hıdır İlyas kıssadan hisse söyledi
Darağacında can veren çınar bir gün anlar
Bayrağı taşıyan düşerse onu taşırlar
Son yoksul çocuğun yüzü gülünceye kadar


ONAT KUTLAR



***



    (OĞUZ DEMİRALP - Cumhuriyet Kitap)
   O dönemde iktidarın acımasızca ortadan kaldırdığı gençlik önderlerinden Deniz Gezmiş'in darağacına gitmeden önce yazdığı bir şiir ortaya çıktı yıllar sonra:

Yenilmişsem
Elim kolum bağlı
Boynumda yağlı ip
Gelip dayanmışsam
Darağacına
Dudaklarımda yarın
Gözlerim yarınlarda
Unutmak mı gerek seni?
Kapılar kapalı
Tutulmuşsa gece
Kapkara yollar
Sıcacık bir sevgi
Sunmayacak mıyım insanlara?
Bakmayacak mıyım yarınlara?
Seslenmeyecek miyim insanlara?

   Bu dizelerdeki insana olan sevgi ve inanç yoğunluğunu görünce şaşırıyoruz bugün. O sıcacık sevgiyi hâlâ kimse sunamadı topluma. Tersine, sevgisiz, hoyrat, bölünmüş bir topluma dönüştük. 
   Gene de, 1968'leri düşündükçe yitirmek istemiyoruz, yineliyoruz inancımızı: Bir Gün Mutlaka.






Merhaba!
  








   

2 Mayıs 2020 Cumartesi

SONSUZA DEK





Masasına gelip gittiği açıkça anlaşılır
Daktilosu çalışmasa da şeridinin eskimesinden

Durduğu yerde patlaması mürekkep hokkalarının
Ömrünce biriktirdiği sosyalist öfkesinden

Ne kadar yok etse ölüm vuruşu göklerde yankılanan
Kocaman bir yürek kalır şili'nin allende'sinden

ATTİLÂ İLHAN






SALVADOR ALLENDE

   Salvador Allende, iktidara geldiği gibi, yönetimi emekçi kitlelerden yana programlara yönlendirmiş; ABD'nin sahip olduğu bakır madenlerini kamulaştırma, tarım reformu, çocuklara süt dağıtma programı, asgari ücretin yükseltilmesi gibi adımlar atmıştı. 
   Faşist darbe, tüm bu politikaları tersine çevirdi. Darbenin hemen ardından solculara yönelik operasyonlar başlatıldı, ölüm karavanları, Allende yanlısı mahalleleri dolaşarak sosyalistleri infaz etti. Binlerce kişi toplama kamplarına gönderildi, işkence tezgâhlarından geçti, kaybedildi. Ülke sessizliğe gömülmüştü...
   Büyük Şair Pablo Neruda, darbeden yalnızca 12 gün sonra hayatını kaybetti. 25 Eylül'de kaldırılan cenazesinde en çok hissedilenlerden biri bu büyük sessizlikti. Salvador Allende'nin kuzeninin kızı (Aynı zamanda Salvador Allende'nin vaftiz kızı - karvenar) Yazar Isabel Allende'de oradaydı. Yıllar sonra katıldığı bir söyleşide o günü anlatacaktı:
   "Cenazeye çok az kişi katılabildi. Onun partisinden kişiler (Komünist Parti), solcular, arkadaşları ya tutuklanmıştı ya da bir yerde saklanıyorlardı. İsveç Büyükelçisi oradaydı... Uzun siyah bir pardösünün içinde çok uzun bir adam... Ellerinde otomatik silahlarıyla askerler, mezarlığa kadar giden yol boyunca dizilmişlerdi. Büyükelçi'nin pardösüsüne tutunup arkasında durdum, kimse onu vurmaz diye düşündüm...
   Başlangıçta cenaze korteji sessizdi. Sonra bir noktada, çevredeki bir inşaattan, işçilerin haykırışı duyuldu: Yoldaş Pablo Neruda! Herkes karşılık verdi; Burada!
   Sonra başka biri bağırdı; Yoldaş Salvador Allende! Burada!" (ÖMÜR ŞAHİN KEYİF-BirGün Gazetesi) 












Merhaba!



  
    

23 Nisan 2020 Perşembe

ÇOCUKLUK ÜLKESİNDEN





Fotoğraf: DORA MAAR


   Hepimiz oradan geldik... Çocukluk ülkesinden... Koşullar farklıydı, coğrafyamız, tarihimiz, çevremiz, düşüncelerimiz, duyarlılığımız, özlemlerimiz, düşlerimiz farklıydı. Ama başlangıçta geldiğimiz yer orası: Hayal dünyamızın sınır tanımadığı çocukluğumuz... Sonra her birimiz farklı yollara saptık, saptırıldık... Kimimiz daha çabuk, kimimiz daha yavaş unuttuk o ülkeyi. Katil olduk, bankacı ya da sayman olduk, sihirbaz, amele, politikacı olduk, bilge ya da serseri olduk... Sonra... Sonra...
   Sonra büyüdükçe özgürlüğümüz kısıtlandı. Karşılaştığımız gerçekler düş gücümüzü sınırladı. İçgüdülerimiz baskı altına alındı. 


ZEYNEP ORAL
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



Faşizmi çocuklar da anlayabilir
Dayak yemektir serseri bir babadan
Karanlık odaya kapatılmaktır
Hakkını istemekte direttiğin zaman

Üvey ana, yarı güleç öksüze
Sabunlu eliyle tokadı yapıştırır
Henüz yaslıdır çocuk, henüz dayanıksızdır
Yıldırmaktır amaç, esir etmektir
Çocuk faşizmi yanağında tanır

Onlar niçin böyle çirkin olurlar
Bir tek güzel faşist yaşamamıştır
Anlamlı sorulardır bunlar çocuklar size
Okullar bu dersi öğretmiyorlar

Nerde bir kuvvet birikmişse haksız
Nerde bir zartzurt ya da cartcurt
Nerde elimizden kapılmışsa ekmek
Sınıfta, sokakta, evde, çarşıda
İşte çocuklar faşizm ordadır

Hepimiz elele tutuşmalıyız
Korkmadan yürümek için gecenin ötesine
Güneş nasıl olsa doğacaktır
Horozlar ötmeye başlar başlamaz



ERGİN GÜNÇE








Merhaba!

17 Nisan 2020 Cuma

"NEDEN" - 2




   

FAKİR BAYKURT


   Köy Enstitüleri  kırsal kesim için, sadece öğretmen yetiştirmedi. Aynı zamanda, üreten, araştıran, kurulu ve sömürü düzenini sürdürmek isteyen sermayeye, büyük toprak ağası ve tefeci-bezirganlara karşı savaşım veren; halkı bilinçlendiren bir "eylem insanı" yetiştirdi.
   Enstitü mezunu öğretmenlerin görevi, bulundukları köylerde öğrencileri yetiştirmekle sınırlı değildi. Yürekleri insan ve vatan sevgisiyle çarpan bu inançlı öğretmenler umutsuzluğa ve yoksulluğa karşı tek başına savaş verdikleri gibi; genç kuşakların da daha iyi bir dünyanın kurulmasına yardım etmeleri için, onlara inanç ve cesaret vermeye çalıştı.



MEHMET BAŞARAN & MAHMUT MAKAL & TALİP APAYDIN


   Çok yönlü yetişmiş, halkın her türlü sorunlarıyla yakından ilgilenen ve çözüm yolları üreten, aydın, yurtsever, devrimci ve sosyalist bir "önder" yetiştirdi. Dünyada hiçbir ülkede öğretmen yetiştiren kurumlar, Türkiye'de enstitülerde olduğu gibi, çok yönlü bir "önder" yetiştirmedi.
   Enstitülerdeki eğitim anlayışını, sosyalist ülkelerde uygulanan eğitim anlayışından ayıran tek özellik, sadece öğrencilerine ders veren öğretmen değil; kırsal kesimin ve toplumsal yapının her türlü gereksinmelerine yanıt verecek çok yönlü bir "önder" yetiştirmesidir. Böyle bir öğretmen yetiştirme sistemi, dünyanın hiçbir ülkesinde ne önce ne de şimdi yaşama geçirilmedi. (Prof. Dr. ALİ ARAYICI - BirGün Gazetesi)



***



   1951 yılı sona ererken yıkım tamamlanmış sayılırdı. 1951/52 öğretim yılında ilkokuldan sonra öğrenimlerini sürdürmek isteyen birçok köylü çocuğu düş kırıklığına uğradı. Köy enstitülerinin kurulduğu yıllarda yönetici ve öğretmenler öğrenci bulabilmek için köy köy dolaşıp ana babaların çocuklarını yollamaları için çabalar, neredeyse onlara yalvarırdı. Müdürler alabildikleri öğrenci sayısıyla övünürlerdi. Şimdi tersine dönmüştü, enstitülere başvuran çocuklar geri çevriliyordu. Köylü, çocuğunu okutmak, tüm kara çalmalara karşın köy enstitülerine vermek istiyordu.
   Köktendinciler bu eğilimi değerlendirerek, tüm o köylü çocuklarını açacakları imam hatip okullarında kendi amaçlarına göre eğiteceklerdi. Sonuçta düzeltme, reform, ıslahat gibi savlarla köy çocuklarının öğrenim olanaklarını sınırlamış, asıl amaçlarını gerçekleştirmişlerdi. 


ÖNER YAĞCI
(Büyük Oğul Efsanesi)



***



   "Kaldı ki, daha uyanık toplumlarda bile halk, kanlı devrimlerle kazandığı hakları her zaman koruyamamış, devirdiği krallardan beter zorbalara, maceracılara dizginlerini kaptırmıştır. Her yerde halk, durmadan yenilemek zorunda kalmıştır devrimlerini. Öyle olmasa çok çabuk değişirdi dünyamız, insanlık İlk Çağ'dan beri savaştığı nice düşmanlarını sırtında taşımazdı hâlâ."


SABAHATTİN EYÜBOĞLU
(Mavi ve Kara)



***



"Cumhuriyet yaralanınca, en önce çocuklar ve kadınlar kurban oluyor!"

ALİ DEVELİOĞLU
(Aydınlık Gazetesi)










Merhaba!


   

12 Nisan 2020 Pazar

ELDE VAR UMUT









   Osmanlı 1402'de Timur'a yenilir. Toprağa bağlı yaşayanların sömürüsüne dayalı imparatorluk düzeni bu yenilgiyle kontrolü elinden kaçırmıştır. Halk yoksulluğun ve adaletsizliğin pençesindedir. 
   Kazasker olan Şeyh Bedrettin âdil bir üretim ve paylaşım düzeninden yanadır. Bedrettin'i kendilerine pir sayan Börklüce Mustafa ile Türk, Yahudi, Rum, her dinden müritleri hakça bir düzen için İzmir yöresinde harekete geçerler. Düsturları ise, "Benim olan senindir." Schefer'in romanının izleği de bu felsefe üzerinde temellenir. 
   Osmanlı için on binlerin isyanını bastırmak kolay olmamıştır. İlk iki kuşatma ve saldırıda yenilen Osmanlı üçüncü saldırı için Anadolu ve Rumeli'den topladığı 180 bin kişilik ordusuyla Börklüce'yi yakalatıp çarmıha germiştir. 
  Âdil ve insanca yaşam düşünü İzmir, Karaburun, Çeşme üçgeni ve Ege'nin karşı sahillerinde hayata geçirmeye çalışan yoksul halk, ütopyası için ağır bedeller ödemiştir. Öldürücü darbenin ardından ise geriye kalan şey, iyi ve güzeli aradığı müddetçe insanda var olan umuttur. (HATİCE EROĞLU AKDOĞAN - Cumhuriyet Kitap)



***


...
Sıcaktı. 
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
kızmadan 
gülmeden. 
Baktı dimdik
dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın:
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.

...

Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç
saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini.

Yenildiler. 

...

Tarhsel, sosyal, ekonomik şartları
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, "hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,"
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..*

   (*) Şimdi ben bu satırları yazarken, "Vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakın..." gibi laflar edecek olan "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. 
   Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam (konuya açıklık getirmek - k.n.) bu o çeşit delikanlılar için değil, Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak olanlar içindir.
   Bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi?
  Paris Komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihî, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri "bir ıstırap şarkısı" gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın Komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu?
   Marksist, "bir makina-adam", bir ROBOTA değil, etiyle, kanıyla, sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî, sosyal, konkre (somut - k.n.) bir insandır.




NÂZIM HİKMET
(Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı)






Merhaba!