22 Ocak 2026 Perşembe

SAKINCALI PİYADE - 2

 

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin öğrencisiyken "Türk Sosyalizmi" başlıklı makalesiyle 1962 Yunus Nadi Makale Yarışması Birincisi olan bir bozkır çocuğuydu Uğur Mumcu.


"Benim sol anlayışım, ulusal sol diye özetlenebilir. Ulusal, insancıl ve çağdaş. Ekonomide plancı devletçi, siyasette çoğulcu Batı demokrasisi, ideolojide Kuvayi Milliye ruhu. Ve Batı türü demokrasi, hukuk devleti ve çağdaş öğretiler. Sol bunun sentezidir. Siyasal görüşüm, bu ana çerçeve içindedir." (ilmeden Bükülmeden)

"Geriye doğru Türk tarihine bakarak düşünüyorum. 1908'lerde yaşasaydım ve kolağası olsaydım Hareket Ordusu'na katılırdım. 1919'larda yaşasaydım Mustafa Kemal'in yanında Kuvayı Milliyeci olarak yer alırdım.
Ve tarihe böyle sıcak duygularla bakarsak, İttihatçılar bugün yaşasalardı bizlerle beraber olurlardı, Kuvayı Milliyeciler yaşasalardı yine bizlerle beraber olurlardı diyorum.
Böyle düşünüyorum. Yani İttihatçı bugün yaşasaydı çağdaş, bağımsız, demokratik, sosyalist olurdu; Kuvayı Milliyeci yaşasaydı çağdaş, bağımsız, demokratik, sosyalist olurdu.
Ben tarihsel kökene böyle bakıyorum; yoksa Kuvayı Milliyeciler geldiği zaman, elbette boyunlarında fişekler, başlarında kalpaklarla gelmeyecekler, çağdaş düşüncelerle gelecekler, İttihatçılar da Babıâli baskınlarıyla gelmeyecekler. 
Neyle gelecekler? Bağımsız çağdaş, demokratik toplum özlemleriyle gelecekler." (Cumhuriyet Gazetesi, 16 Mart 1980)


12 Mart döneminde sıkıyönetim mahkemesince verilen yedi yıl hapis cezasının Yargıtay'da bozulmasıyla cezaevinden kurtulmuştu ama askerliğini "sakıncalı piyade" olarak yapmaktan kurtulamamış ve yaşadıklarını Sakıncalı Piyade adıyla ölümsüzleştirmişti. 12 Mart dönemini iğneleyen bir siyasal taşlama olan ve Ankara Sanat Tiyatrosu'nca sahnelenip büyük ilgi gören oyunun önsözünde Aziz Nesin, "Kendi yazdıklarıma gülemem. Ama senin yazdıklarını gülerek okudum. Acı acı gülmek deyimi vardır ya, işte öyle acı acı güldüm." yazdı. 


SESLENİŞ

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler mum ışığında bitirirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük.
Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...


"Sesleniş"inde "Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi" diyen, tüm kitaplarıyla bilgimizi, özgürlüğümüzü çoğaltmaya, duygu ve düşüncemizi zenginleştirmeye devam eden Uğur Mumcu'yu Ataol Behramoğlu'nun "Uğur'a Ağıt Değil Övgü" şiiriyle bir kez daha basalım bağrımıza:

Günümüzde insan olmanın
Çok ağır bedeli var
Ya parçası olacaksın alçaklığın
Ya seni parçalarlar

Oysa insan olmak
Çoğalabilmektir başkalarıyla
İnsansın, birinin canı yanarken
Senin de canın yanıyorsa

Bir bombayla canına kıyılan
Çoğalmasını bilen biriydi
Daha az Uğur Mumcu'yduk dün
Daha çok Uğur Mumcu'yuz şimdi.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!

18 Ocak 2026 Pazar

GÖZYAŞLARI

 

Ağladığımı gör diye ağlamıyorum;

Ağladığım için ağladığımı görüyorsun.


ÖZDEMİR ASAF


***


Bir de uyandım ki, her yan çiy dolu. Pencereden bakıyorum, çamlarda, çınarlarda, adlarını bilmediğim bütün ağaçlarda bir üşüme hali. Kuşlar yok olmuş... Elle tutulmaz bir şeydir bu çiy. Sezilir bir güzelliktir; görülmez, duyulur. Güneşin ilk ışınlarını bekler bir özlemle. Eriyip yok olacağını bilmenin hazzıyla. Saat yedidir. Ocak ayında bir sabah. Gece büsbütün uzaklaşmamıştır daha. Uyku bulanıklığı içindeyizdir. Yaşamın yalnız bu anında vardır çiyler, yetişemezsiniz onlara, ele geçiremezsiniz. "Gözlerimde çiy" der [Ahmet Muhip] Dıranas, eski bir şiirinde. Çok gördünüz başkalarının gözlerindeki çiyi siz. Ama sizin gözlerinizdekini başkaları gördü mü, anladı mı? Anladılar mı sizi, sizin onları anlamak istediğiniz kadar? Yakınlaştıkça ittiler mi? Çiy değil yağmurlar yağsa gözlerinizden umurlarında oldu mu? Daha sokağa çıkmadınız. Tek başına doğayı seyreden bir sabah insanının dağınık izlenimleri içindesiniz. Yatak odasının perde aralığından bakılınca görülen dış dünya gerçeklerinin yansıması... Birazdan sokak, dolmuş, vapur; gene dolmuş, işyeri, masa, daktilo, kâğıt, gazeteler, kitaplar, insanlar, insanlar...
Bir köşe başıydı. Bir insan küme'sinin içine düştüm.
Dolmuş orda indirdi beni nedense. Sabah ayazında yırtık ceketli, gömlekli bir yığın emekçi. İş arama yeri burası. Her sabah burda toplanırlar onlar. Beklerler, bir iş, bir ekmek kapısı bir günlüğüne, hatta iki-üç saatliğine... Bunlar "vasıfsız işçi" tanımına girenler. Koca bıyıklı, üşümüş bıyıklı insanlarımız. Kendileri değil üşüyen, titreyen, bıyıkları. Sessiz, durgun bir yığın. Fısıldaşırlar, konuşmazlar. Beklerler beklerler. Güneş bütün çiyleri eritsin, o zaman bu kalabalık kendiliğinden yok olur bu köşeden, bu alandan. İş bulan gider o günkü uğraşına. Bulamayan küser yazgısına, döner kondusuna, hanına, bir yere... Ne çiy görür gözleri, ne çiçek, ne masmavi gökyüzü. Dolaşırlar, aranırlar bir iş, bir ekmek diye... Kopup gelirler geçim derdinin sellerine kapılıp doğulardan, kuzeylerden, güneylerden... 
Birden o Romen şiirini hatırladım; "Dokunmayın bana gözyaşı doluyum / Şimdi beni yalnız çiçekler anlar." Kendi iç evrenini bir çirkin giysi gibi bırakmak istiyor insan. Bu işsizler kalabalığını, bu sessiz bekleşen, gözle görülürcesine her gün büyüyen yığını gördükçe... Bir şey yapamamanın utancını duydukça... Yan yanayız onlarla, ama ne denli uzağız onlardan! Girip aralarına sorsak dertlerini, derman arasak, bulsak. Bir bilince kavuştursak onları. Sorunlarını çözsek bir hekimin yansız, soğukkanlı sevgisiyle, ilgisiyle, her şeyi teşhis etsek, ortaya koysak ya...
(...)
"Gözlerimde çiy..." demiş şair. Erir gider o çiy tatlı tatlı. Seven bir bakışla karşılaşır karşılaşmaz. Bir gülüş, bir tatlı dokunuşla...  Ağaçlardaki çiyler de öyle, azıcık bir güneşe kavuşunca... Güllerin, karanfillerin, tüm bitkilerin üzerindeki çiyler de öyle, birazcık dokununca elinizle... Ama bu insan pazarları, sabah çiyleriyle birlikte yok olmayan, olamayan, hatta günden güne büyüyen bu işsiz, sahipsiz insan yığınları; bu bitkin, yorgun, kırgın ama onurundan, gücünden hiçbir şey yitirmeyen bu okumasız yazmasız, bu yalnız bırakılmış, unutulmuş insan yığınları gün gün kalabalıklaşarak dikilirler karşımıza kent alanlarında...
"Dokunmayın bana gözyaşı doluyum." Ama dokunun, dokunun aksın bu bencil yaşlar, aksın hepsi. Kurusun göz pınarları. Açıkça görelim gerçekleri, bütün yalınlığıyla, bütün şiirsizliğiyle...


OKTAY AKBAL
(İstinye Suları, 1973)


***

Kör soru

Açıkla, diyor nere gitti onca gülüş
onca söz, ağız ki açmadan solan gonca
onlarla olurdu gece, onlarla apak gündüz
unuttuk şimdi ne var, nerde dildeki tohum
yaprağı kemiren böcek, kozaya dolanan ipek
nerde bakır, taş, tunç ve yontu
çiyden ve düşten şiirler biçen simya?


MUSTAFA KÖZ - İki Yüzlü Zar, Ve Yayınevi
(Fotoğraf: METE ÖZEL)







Merhaba!

11 Ocak 2026 Pazar

GERÇEK NEDEN

 



ABD özel güçleri Maduro'yu kaçırdı, tutsak aldı. Trump "Ülkeyi biz yöneteceğiz" diyor. Bu haydutluk, salt zengin petrol rezervlerine çökme arzusuyla açıklanamaz. Karşımızda, küresel finansal sistemin ve ABD iç siyasetinin dönüşümüne ilişkin çok katmanlı bir yaklaşım var. Trump yönetimi, bu yaklaşımı, klasik emperyalizm döneminde, Latin Amerika'yı, ABD dışındaki ülkelerin kullanımına kapattığını ilan eden Monroe Doktrini'ne atıfla "Donroe Doktrini" olarak tanımlıyor.

PETROL VE DOLAR

Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip. Ancak bu, "ağır-acı" denen, özel rafinelerde işlenmesi gereken, maliyeti yüksek petrol, kolay gasp edilecek bir "ganimet" değil. Bu petrole göz koyacak ABD şirketlerinin, milyarlarca dolarlık, uzun vadeli sabit sermaye yatırımlarını göze almaları gerekiyor. Zayıf bir hukuk sistemi, istikrarsız bir rejim ve iç çatışma riski altında, hele dünya petrol piyasalarında bir doygunluk varken, dünya petrolden çıkmaya çalışırken, şirketlerin bu devasa yatırımlara, devlet garantisi ve askeri koruma olmadan girişmesi olanaklı değil. 
Asıl stratejik sorun petrol ile değil dolar egemenliği ile ilgili. Bir süredir Rusya, Çin ve diğer BRICS ülkeleri dolar dışında bir ödeme sistemi inşa ediyorlar. "Ağır-acı" petrolü daha çok BRICS ülkelerine satan Venezuela da dolar egemenliğini tehdit eden bu ödeme sistemine katılmaya hazırlanıyordu. ABD'nin yıllık bir trilyon dolara yaklaşan borç servis yükünü çevirebilmesi, bu borcu enflasyon yoluyla eritebilme ayrıcalığını koruyabilmesi için doların rezerv para olarak hegemonyasını koruması gerekiyor. Dolar bu hegemonyasını kaybederse, ABD, borçlanma kapasitesini, halkın tüketim düzeyini koruyamaz, ordusunu finanse edemez. Öyleyse ABD müflis bir ülke durumuna düşmemek için ne pahasına olursa olsun doların statüsünü korumalıdır.

UZAKTAN KUMANDALI SÖMÜRGECİLİK

Bu bağlamda ABD, kaynaklarına çökmeye, dolar sistemi içinde tutmaya çalıştığı Venezuela'yı, adeta bir "uzaktan kumandalı sömürge" modeliyle yönetmeyi planlıyor. Bu fantastik modelde rejimin başı tasfiye ediliyor, ordu, bürokrasi yerinde kalıyor, yerel elitler, yaptırımlar, kişisel tehditler veya ödüllerle hizaya getiriliyor. 
"Demokratik muhalefet" lideri Maria Machado, kitle desteği yok gerekçesiyle, (halkın çoğunluğunun Maduro'yu seçmiş olduğu zımmen kabul edilerek) bu nedenle bir kenara itildi, Maduro'nun ekibinden Delcy Rodriguez görevi devraldı. 
Trump yönetimi Rodriguez'i, hem Chavezci bürokrasiyle bağları güçlü hem de baskı ve ödülle "hizaya getirilebilir" bir ara figür olarak görüyor. ABD operasyonunun bu kadar kolay tamamlanması, içeriden ciddi bir istihbarat desteği olmadan pek mümkün görünmediğinden, bu tablo, "sakın Venezuela'da devletten sorunlu sınıflar rejimi koruyabilmek için (Mısır'ı, Cezayir'i anımsatır biçimde) Maduro'yu feda etmiş olmasın" sorusunu akla getiriyor. Bu "tuhaf ortaklık" da Venezuela halkı için yeni bir "uzaktan kumandalı sömürge" statüsü anlamına geliyor. 

BİRİ REJİM DEĞİŞİKLİĞİ Mİ DEDİ ?

Venezuela'da Maduro tasfiye edilmiş olsa da başkanlık koltuğuna anayasal olarak Rodriguez otururken; savunma ve içişleri bakanları ile kilit kadroların yerlerinde duruyor olması, ordunun "devrime" bağlılık vurgusu, "Bolivarcı milislerin" seferberliği, rejimin çekirdeğinin değişmediğini gösteriyor. Galiba gerçek rejim değişikliği de Caracas'ta değil Washington'da yaşanıyor.
Venezuela, Kongre'nin onayı alınmadan, hatta bilgilendirilmeden, anayasal savaş yetkisi tartışmaları baypas edilerek bombalandı, [Yüzü aşkın güvenlik görevlisi ve sivil katledildi], devlet başkanı kaçırıldı. ABD'de güçler ayrılığı modeli artık işlemiyor. Başkanın sınırsız güç kullanmasının önünün açılması, "olağanüstü hal rejiminin" yerleştiğini, "süreç olarak faşizmin" hızlandığını gösteriyor.
Bir coğrafya, siyasi meşruiyet üretmeden, sadece bombalayarak istikrarlı bir tedarik üssüne dönüştürülemez. Dünyanın en büyük ordusunu elinde tutan ancak giderek daha müflis bir imparatorluğa dönüşen ABD'nin başvurduğu bu "özel operasyonlar", yalnızca Latin Amerika'yı değil, bizzat ABD'nin kendi iç demokrasisini de yıkıma sürüklüyor. Dışarıda sömürgecilik bir büyük savaş olasılığını beslemenin yanı sıra, içerde faşizmi hızlandırıyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)




Dünya söyleniyor... Trump eğleniyor!

MUSTAFA BALBAY 
(Cumhuriyet Gazetesi)







SAVAŞA HAYIR !

7 Ocak 2026 Çarşamba

YAPAYALNIZ

 




Bahçeyi suluyorum. Esmer akşam, masmavilikleri, kızıllıkları ve pembelikleriyle bir süre oyalıyor, aldatıyor. Işıklar yanmaya başlıyor pencerelerde. Aileleriyle yaşayan insanlar. Bunu düşününceye kadar iyiyim, akşamdan hoşnutum. Ama birdenbire bıçak saplanıyor: senin kimsen yok! Böylesini ben istemiştim; buna niye üzülüyorum? Akşam da gönül okşamıyor artık. Ayrılığımız saplanıyor. Bahçe beni dinlemekten yoruluyor, uyuyakalıyor. 

(SELİM İLERİ - Yarın Yapayalnız / Everest Yayınları)







Yalnız Evler Soğuk Olur'un ismi nereden geliyor?

Bu romanımın ismini aşırdım açıkçası. Şöyle ki; bir kış günüydü, Sadri Alışık ölmüştü fakat Kanlıca'daki kiralık yaz evi duruyordu. Hafta sonları orada buluşurduk Çolpan İlhan, Attilâ İlhan ve ben. Orada akşam yemeği yenirdi, onlar kalırdı ben dönerdim.
Benim evim soğuktu, Kanlıca'daki ev sıcaktı. Bir gün dedim ki "Benim evim çok soğuk". Attilâ Bey bir durdu, bana baktı ve "Yalnız evler soğuk olur" dedi. Hiç unutamadım o sözü. Romanımın ismi o yumruk gibi gerçeklikten geliyor.

(SELİM İLERİ - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)







Merhaba!

4 Ocak 2026 Pazar

SAVAŞ VE TOPRAK

 


"Savaş, eziyetten ve zulümden başka bir şey değil. Kazandı, denen bile kaybediyor aslında. İlkin insanlığını kaybediyor. Çünkü toprağın bir kıymeti yoktur. Alın size mezarlık. Koynunda sakladığı ölülerle Altın Boynuz'u seyre dalmış toprak parçası. Üzerinde medeniyet yoksa, ilim yoksa, düşünce, fikir yoksa, toprak topraktır sadece. İğne ucu kadar bir yerde medeniyet varsa işte orada yaşanılır. Savaş önce hayatı öldürür. Kaybeden için de, kazanan için de. Yokluktan varlık oluşmaz. Yok hep yoktur ve yok kalır.

(ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Memoria, Everest Yayınları)



***


Bir pilottu kardeşim,
Güzel bir günde emir geldi.
Hazır etti çantasını,
Güneye doğru koyuldu yola.

Bir fatihti kardeşim.
Yerimiz yoktu yaşamaya.
Topraklar ele geçirmekti
Öteden beri hayalimiz.

Kardeşimin fethettiği yer şimdi
Guadarrama dağlarında.
Boyu tam bir seksen
Derinliği bir elli.


BERTOLT BRECHT






SAVAŞA HAYIR !