28 Ekim 2025 Salı

NE, NEDEN, NASIL ?

 


DOĞAN AVCIOĞLU

En büyük sorun, ülkenin yeniden emperyalist bir hegemonya altına girerek, yarı sömürge ve yarı feodal bir nitelik kazanmasıydı. Aydınlanma ve sanayi devrimi yarım kalmış, Cumhuriyet ihanete uğramıştı. Emperyalizmin hegemonyasının nasıl kırılacağını düşündükçe öfkeleniyordu. Bu öfke onu ateşleyen en önemli dürtüydü. Emperyalizmin Türkiye'ye kurduğu tuzakları, uğradığı ihanetleri düşündükçe öfkesi de devrimci heyecanı da artıyordu. "Bu tuzakları görmemek için kör olmak gerekir" diye düşündü Doğan... Yeni sömürgecilik yoğun bir sis gibi ülkeyi sarmıştı. 
İlk kez bir Amerikan filosu İzmir'e gelmişti. Bu ziyaretlerin arkası gelecek, yurtseverlerin tepkileri büyüyecek ve protesto eylemlerinde birçok devrimci canından olacaktı. Türkiye'ye kurulan tuzaklar 1947'de Truman Doktrini ile devam etmişti. Köy Enstitüleri'ne de bu sıralarda saldırmaya başlamıştı toprak ağaları ve gericiler... Batılı emperyalistler de kendi değerlerine ihanet ettiklerine aldırmaksızın, Türkiye'yi yeniden köleleştirecek bu gerici saldırıları destekliyordu. Kapitalizmin çıkarları her şeyin üstündeydi. Köy Enstitüleri sayesinde özgürleşen köylü, Cumhuriyet'in demokratik devrimini içselleştirebiliyordu. Hâlâ bir köylü toplumu olan Türkiye ağaların ve şeyhlerin toplumsal kontrolünden çıkıyordu. Bu yüzden bu okullar kapatılmalıydı. Öyle de yapıldı.

Kara Kuvvetleri -ki bu ülkenin kurulmasında en büyük etkisi olan kurum- bile askerlerinin giysilerini Amerikan modeline göre değiştirmişti. Türk subayları artık Amerika'da eğitim almaya da başlamıştı. Karın eriyerek yavaşça ayakkabının içine sızması gibi ABD kanımıza, kültürümüze sızmaya başlamıştı. Ulusal ordu, giderek bir NATO silahlı gücüne dönüşüyordu. 
Bu arada yardım heyetleri adı altında Amerikalılar sık sık topraklarımızı ziyaret etmekten geri kalmıyordu. Türkiye, 1948'de bir yıl önce katıldığı IMF'den 50 milyon dolar kredi almak için başvurmuştu. Ülke, emperyalizmin kucağına düşüyordu. Laiklik de o günlerde çiğnenmeye başlamıştı. Din dersleri ilkokullarda dayatılmış, ilk ilahiyat fakültesi Ankara'da açılmıştı. Türbeler de açılmış, bastırılmış kimi tarikatlar yeniden yeryüzüne çıkmaya başlamıştı. Bütün bu gelişmeler Demokrat Parti iktidarının habercisiydi. Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında tarafsız kalması çok önemli ve doğru bir politika olmakla birlikte, el altından Nazi Almanyası ile yürütülen ilişkiler nedeniyle büyük bir korku yaşadığı günlerdi. Bu korku, savaştan dev bir güç olarak çıkan Sovyetler Birliği ile ilişkilerin bozulmasından kaynaklanıyordu. İnönü yönetimi, savaşı Nazilerin kazanacağı varsayımıyla 1922 tarihli Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması'na aykırı işler yapmıştı. İşte bu yanlış ve onun yarattığı korku, kocaman ülkeyi yeniden Batı'nın ve ardından NATO'nun kucağına düşürmüştü. Adeta bir panik yaşanıyordu. Bu koşullar altında emperyalist Batı, İnönü yönetimini seçime zorluyordu. Sonuçta, Türkiye çok partili rejime geçecek, 14 Mayıs 1950 tarihinden itibaren iktidara Celal Bayar ve Adnan Menderes yönetimindeki Demokrat Parti gelecekti.
Kurtuluş Savaşı'nda silahla kovulan "emperyalizm" artık siyasetle, parayla, eğitimle, yatırımla ülkemize giriyor, istediğini yaptırıyordu.

(SEVİM KAHRAMAN - Avcıların Üç Günü, Destek Yayınları)





26 Ekim 2025 Pazar

KRALLARA HAYIR !

 

İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.



'GELECEK' TÜKENDİĞİNDE

Geçtiğimiz aylarda, küreselleşmenin, neoliberalizmin dağılması hızlanır, yeni bir finansal kriz olasılığına ilişkin tartışmalar yoğunlaşırken Madagaskar'dan Nepal'e, Bangladeş'e, Sri Lanka'ya, Endonezya'ya, Fas'tan Kenya'ya, Peru'ya, Paraguay'a, hatta Arjantin'e sokaklarda isyan havası esiyordu. Gençler (Z  kuşağı) hemen her yerde, işsizliği, yolsuzlukları, adaletsizlikleri, düzenin bir "gelecek vaat edememesi"ni protesto ediyorlar. Bu eylemlerde, çoğunlukla Japon mangası One Piece'ten alınan hasır şapkalı kuru kafalı bayrak dikkati çekiyor. O bayrak, yaşlı, yorgun iktidarların gölgesinde doğan bir kuşağın isyanını simgeliyor.
Bu öfkenin ekonomik kökleri derin. Genç işsizliği, borç, düşük ücret, kamu hizmetlerinin çöküşü... Teknoloji onlara dünyayı gösteriyor, kendi yaşamlarıyla kıyaslama olanağı sunuyor ama o dünyanın kapılarını açmıyor; yoksunluk duygusunu küreselleştiriyor; "Z kuşağı" artık sadece kendi ülkesindeki değil, bütün bir sistemin çürümüşlüğüne itiraz ediyor. Madagaskar'da elektrik kesintileri, Nepal'de sosyal medya yasağı, Fas'ta Dünya Kupası harcamaları, Arjantin'de neoliberal yıkım... Tetikleyici nedenler farklı olabiliyor ama yöntem aynı: kitlesel protesto, mizah, müzik, görüntü ve parodiyle harmanlanmış bir başkaldırı dili.
Kurulu düzenin seçkinleri, bu genç kuşağın adalet arzusunu, ironik dilini anlamakta, cevap vermekte zorlanıyor. Sol siyasi hareketlerde özgün dinamiklerini... Bu isyanların, lidersiz, merkezsiz, saniyeler içinde örgütlenebilen, TikTok ve Discord gibi dijital ağlarla birbirine dokunan biçimi, geçen yüzyıla damgasını vurmuş, merkeziyetçi-bürokratik siyasi geleneklerin mirası olan yapılara sığmıyor.


(Fotoğraf: KAMİL KRZACZYNSKİ, Getty İmages)

KRALLARA HAYIR

ABD'nin 50 eyaletine yayılan, "Krallara Hayır" (No Kings) eylemleri de bu küresel dinamiğin bir parçasıydı. 7 + milyon kişi, Trump rejiminin otokratik gücüne (süreç olarak faşizme) karşı renkli kostümler, mizah dolu pankartlar, müzikli yürüyüşlerle sokağa çıktı. O yürüyüşlerde "One Piece" bayrağı yoktu ama adalete ilişkin benzer talepler vardı.
Bu isyanlar salt politik tepkiler değil, yaşlanan iktidarlara / "adamlara" karşı, kuşaklar arası bir sınıf savaşının kültürel ekoları.
Bu hareketlerle eşzamanlı olarak, merkez ekonomilerde, dünyanın geri kalanını da etkilemeye aday bir kriz dinamikleri güçleniyor. Warren Buffett ve The Economist geçen hafta zengin ülkelerin "borç içinde boğulduğuna" işaret ediyorlardı: "Devletler borçlarını sessizce eritmenin yolunu yine enflasyonda" arayacakmış. Bu tercih, orta sınıfın birikimlerini, genç kuşakların geleceğini tüketiyor. Ekonomik düzlemde yaşanan bu en zenginlerden yana sessiz yeniden bölüşüm, siyasal düzlemde gençlerin (işçi sınıfının bu kesiminin) öfkesini tetikliyor. Onlar kendilerinin sadece politik sistemin değil, ekonomik düzenin de dışına itilmiş hissediyorlar.
Türkiye'de de bu dalgaların yankıları hissediliyor: Üniversite mezunu işsizliği, artan kiralar, gelecekte hayat kurma olanaklarının giderek daralması, kültürel baskılar, yargıya güvensizlik, ifade, yaşam tarzı özgürlüğünün kısıtlanması... Gençler, sık sık umutsuzluğu, mizaha çevirerek, fırsat bulduğunda sokaklara çıkarak, bu yılın başından bu yana CHP mitinglerine katılarak direniyor. 
Bu kuşak henüz neyi istediğini tam formüle edemiyor ama kalıplaşmış, çürümüş güç-adalet ilişkilerini, "adamların" yukarıdan buyruklarını istemediğini iyi biliyor. Bu paradoks belki bir zayıflık ama yeni bir tahayyül alanı açtığı da bir gerçek.
Bugün hem ekonomik hem siyasal düzen, kendi ağırlığı altında çatırdıyor. Kurulu düzenin korunma refleksi "süreç olarak faşizmi" besliyor. Tarih yine, bir büyük hesaplaşmaya doğru akıyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)



Karikatür: MUSA KART







Merhaba!

19 Ekim 2025 Pazar

ZAMANDA YOLCULUK

 



Jorge Luis Borges bir denemesinde, kitabın insan yaşamındaki yerini şöyle açıklar:

"İnsanın türlü araçları arasında en şaşırtıcı olanı, hiç kuşkusuz kitaptır. Mikroskop ile teleskop, görme yetimizin uzantısıdır; telefon, sesin uzantısıdır; saban ile kılıç insan kolunun uzantısıdır. Kitap ise bambaşka bir şeydir: İnsan belleği ile düş gücünün uzantısıdır..."

***

"Okumaya başladığımda istediğim zaman 'oraya' gidebileceğimi anladım. Tek yapmam gereken şey, bir kitabın kapağını kaldırıp burnumu içine gömmekti. Bu dünya siliniyor, diğeri gerçek oluyordu."

(ELA BAŞAK ATAKAN - Sana, Bana, Bir de Kara Kediye / Can Yayınları)

***

Ne zamandır kafa yorduğumuz, "bir gün mutlaka" düşleri kurduğumuz bir gerçeğimiz oldu şu "zamanda yolculuk" dediğimiz.
Aslına bakarsanız açtığımız her kitap kapağının bizi o gizemli düşümüze (düne-yarına) taşıdığının çoğun ayırtında bile olmuyoruz.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)

***

"Okumak, ölümsüzlüğü geriye doğru yaşamaktır."


- 21. yüzyılda, bu kadar görselliğin olduğu bir çağda insanların roman okuması için bana haklı bir gerekçe söyleyebilir misiniz?

- Varsayalım ki yazıdan tamamen uzaksınız, hiç kitap okumadınız. Ölüm anınızda hayatınıza dair çok az şey hatırlayacaksınız. Çok kısa bir hayat yaşadığınızı fark edeceksiniz. Ben ölürken Sezar'ın suikastini, Romeo ve Jüliet'in aşkını, Dante'nin Cehennem'ini yaşamış olacağım. Çok zengin bir hayat yaşamış olacağım. Eğer fakir bir hayatı tercih ediyorsanız sorun yok. Ben Kızılhaç değilim. Sizi kurtarmaya çalışmam. Ama okumak daha iyidir.

(UMBERTO ECO - Söyleşi: ENVER AYSEVER)





Merhaba! 

12 Ekim 2025 Pazar

"İLERLEME"

 


Bir mum yetmedi. Bir tane daha yaktım. Birden koptum çağımdan sanki. Her şey başka türlü görünüyor mum ışığında.
(...)
Mum ışığı oynuyor hep. Yetmiyor koca odayı aydınlatmaya iki mum. Bir tane daha yaktım, oldu üç. Yarın yenilerini almalı. Şimdi üç incecik mumun ışığı azıcık daha aydınlattı odayı. Çağlar öncesindeyim sanki. Mumu ilk bulan insanın şaşkınlığını, sevincini yaşıyorum. Kitaplarım yanımda olsa açar bakardım, mum ilk kez nerde bulundu, kim buldu? İnsanoğlu hep karanlıkla savaşmış tarihi boyunca. Durmadan en güzel ışığı aramış. Mum ilk başkaldırıştır karanlığa. İşte yanıyor, uzun süre dayanıyor, az ama bir aydınlık veriyor gene de. İleriye doğru bir adım atınca insanoğlu, sonunu getirir. Bir, bir daha, bir, bir daha. Adımlar izler birbirini. Mumdan gelirsin atom bombasına! İlerleye ilerleye insanlık en ilkel çağına da geri gidebilir! Teknik, insana egemen olursa -ki gelişmeler o yolda biraz- duyarlık ortadan kalkarsa, acıma, sevme, ilgi duyma gibi "incelikler" yok olursa "teknik" bir canavar kesilir başımıza. Kafa uygarlığı ile kalp uygarlığını birlikte yürütemezsek, bir olumlu senteze ulaşamazsak, makinenin tutsağı durumuna düşersek... 

(OKTAY AKBAL - İstinye Suları,1973)


***



Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi "bugünden daha iyi" (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı. Artık başka şeyler konuşuluyor. Geçen hafta Anglosakson dünyanın saygın yayınlarında (Foreign Policy, Project Syndicate, New Statesman, New York Times) yine bu "şeyler" vardı: Küreselleşme ve teknoloji, özgürleşme yerine dağılma, yıkım getiriyor; toplumlar parçalanmış, demokrasiler yorgun; tanık olduğumuz şey, yalnızca ekonomik ya da siyasal bir çöküş değil, modernitenin çözülmeye başlamasıdır. Küreselleşme, yerinden edilmenin, kutuplaşmanın ve öfkenin motoru haline geldi. Çin şoku, finansallaşmanın sınır tanımazlığı, tedarik zincirlerinin kırılganlığı, derinleşmeye devam eden gelir dağılımı uçurumu altında "ilerleme" ("Her şey daha iyi olacak") inancı yerini "Hiçbir şey eskisi gibi değil" duygusuna bıraktı; "Batı artık yıkılıyor".
Aydınlanmadan bu yana kapitalizmin merkezlerinde, "ilerleme" seküler bir inanç gibi yaşandı: Gelecek bugünden iyi olacak; akıl, bilim ve serbest piyasa insanlığı cehaletten kurtaracak. İki yüz yıldan fazladır, "kapitalist gerçekçilik" kurumları, siyaseti, bireysel hayalleri biçimlendirdi. Bugün, gelecek artık umut vermiyor; tehdit ediyor.
Tarihçi Christopher Clark'ın dediği gibi, kriz "gözlerimizin önünde, kafalarımızın içinde" yaşanıyor. Modernitenin zihinsel mimarisi çöktü. Bilgiye, piyasaya ve teknolojiye duyulan güven yerini bir tür medeniyet yorgunluğuna bıraktı. Bir zamanlar ilerlemenin güvencesi olan dinamikler, şimdi kaygının ve çöküşün kaynağı.  
(...)

Başka bir gelecek...

Peki, "ilerleme inancı öldüyse geriye ne kalır?" Bir yaklaşım, daha doğrusu "kapitalist gerçekçilik" kayıplarla yaşamayı öğrenmeyi öneriyor. Bu yaklaşıma göre, "Sürdürebilirlik politikaları -sağlık sistemini, demokrasiyi, gezegeni korumak- sınırsız büyüme fetişinin yerini alabilir, ekolojik bilinç de sınırları kabullenmeyi bir gerileme değil, olgunlaşma biçimi haline getirebilir." Sorunların kaynağı, kapitalist üretim tarzını veri alan bu yaklaşım, aslında bir çözümsüzlüğü sergiliyor.
Aydınlanmanın, modernitenin tükendiğine ilişkin savlar ise bu iki akımın, dinamizmini sınıf çelişkilerinden alan bir kapitalist tarih içinde şekillendiğini; bir karanlık yüzlerinin de olduğunu görmek istemiyor. Söz konusu krizler, "tükenişler", umutsuzluk, aslında bu "karanlık yüzün" bir yüz yıl sonra emperyalist savaşlarla, faşizmle, soykırımla yeniden öne çıkmaya başlamasının semptomlarıdır.
Modernitenin "yarın bugünden iyi olacak" inancı çözülürken moderniteye içkin isyan ve yenilenme dinamikleri şimdi "Yarın başka bir dünya olmalıdır" demeyi gerektiriyor. Bu başka dünyada, Aydınlanmanın birey, verimlilik ve kâr merkezli aklını terk ederek, doğaya, insan ve topluma ilişkin farklı ve koruyucu bir aklı benimsemek gerekiyor. Kapitalist uygarlığı aşarak uygarlığın önünü açmanın yolu bu "karanlık yüzle" hesaplaşmaktan geçiyor. Kapitalist gerçekçilikten çıkamazsak "yarın, asla bugünden daha iyi" olmayacak!

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 9 Ekim 2025)






Merhaba! 
  

5 Ekim 2025 Pazar

YAĞMURUN SESİNE BAK !

 


Şimdi her akşam eve dönerken iki yanlardaki evlerin badanalarının bana biraz soluk, dükkânların vitrinlerinin pek de bir şey söylemeyen halleriyle göründüğü bu tozlu sokaklar, bir zamanlar, çocukluğumdan sıyrılıp ilk gençlik çağına girdiğimi sandığım sıralarda, benimle aynı duyguları, aynı ümitleri yaşayan bir arkadaşımla beraber, yaz gecelerinde dolaşmaya doyamadığımız, dolaştıkça tiryakisi kesildiğimiz sokaklar mıydı diye düşünüyorum da, bir bakıma, onları bu değişik yüzleriyle tanımakta güçlük çekiyorum. Lisenin son sınıfında bulunduğumuz, on altı on yedi yaşlarını yaşadığımız o sıralarda bu sokaklar bize ne kadar aydınlık, geniş, rahat görünmüştü. 

(SABAHATTİN KUDRET AKSAL - Gazoz Ağacı, 1954)


***


Meddah İsmail Sokağı, Camgöz'ü Ihlamur Caddesine çıkarır. Bu sokağa koşut Yaverağa Sokağı da aynı işi görür. O vakitler Topağacı silme dutluk olduğu gibi Ihlamur da silme bostandır. Şimdiler Ortabahçe Caddesi (Çarşı Caddesi) bitip de Ihlamur Caddesinin başladığı yerin oralarda görünen Yeni Yol ile yolu çevreleyen apartmanların kapladığı alan "Davudun Bostanı" diye bilinir. 
Biz ona dokunmayalım da, Dizi Sokağından vurup Ihlamur'a koşut olarak uzanan ve Ihlamur Kasrının oralarda onunla birleşen Nüzhetiye Caddesine ayak atalım. Dizi Sokağının üst yakası merdivenlidir. Ama bunlar insanı yormaz. Basamakları tırmanıp sağa dönünce de 200 metre ilerde, 14 numarada, Sabahattin Kudret Aksal'ı bulabiliriz. Ama isterseniz Akaretlerin oradan Aziziye Caddesini (Şimdiler Şair Nedim Caddesi) izleyerek de caddenin uzantısındaki Nüzhetiye Caddesine gelebiliriz. Ya da 1941 yılında, bir gün Salâh Birsel'in yaptığı gibi, Teşvikiye'den Kâğıthane Caddesine (Şimdiler Hüsrev Gerede Caddesi) dalıp yokuş aşağı inersek -ki buraya Teşvikiye Yokuşu da denir- karşımıza yine Sabahattin'in evi çıkabilir. 
Sabahattin'ler buraya 1933'te taşınmışlardır.
Evin arka yakasından Boğaz, Çamlıca ve de Kuzguncuk sırtları görünür. Ama Sabahattin'in odası cadde üzerinde olduğundan -caddelerden kaçın- o, karşı sırada yer alan bakkaldan, fırından ve haremağaları gibi birbirine benzeyen bir dizi tahta evden başka bir şey göremez.  
(...)
Odanın tabanı, açık renk bir muşambayla kaplı. Dipte Sabahattin'in karyolası. Önünde krom sarısı mı, safran sarısı mı, uçuk bir kilim. Ayak ucunda bir yazı masası ki ıhlamurdan. 1929 yılında, şairimiz daha pek yavru, pek sabi iken yaptırılmış. Ufacık , tefecik. Bu yüzden derslerini ortalık yerdeki dikdörtgen masada yapar. Odada bunlardan başka, koni biçiminde bir soba, bir koltuk, birkaç da iskemle var. Koltuk sobanın yanında. Kış geceleri sobadaki odunlar artık yanıp da kül olmaya geçtiği vakitler, gelir buraya oturur, bir saat, iki saat, sobadan yükselen mırıltılara kulak verir. Delikanlılığın eşiğinde en sevdiği sesler bunlar. Gelgelelim, sabah olur olmaz, sokakların her günkü, o bitip tükenmeyen şarkısı düşer yine usuna:

Sabah olur olmaz
Pencereyi açarım,
Seyrederim her şeyin yeni bir güne göre hazırlanışını.
Sokakların süpürüldüğünü
Camların temizlendiğini
Bulut parçasının gökyüzünde yerini alışını
Vapurun iskelede.
Bütün bunların ne içten geldiğini anlıyorum !

Her sabah sokağa çıkmadan önce hatırlıyorum
Masayla konuştuğumu.
Sürahi bardakla bir arada
Öte yanda ise hazırlanıyorlar
Her günkü şarkılarını söylemeye
Ayakkaplarım, şapkam
Ceketimin yakasındaki çiçek.

Sabahattin şiirlerini de ortadaki masada yazar. İlk dize gizemseldir. Nerden çıkıp geldiği belli olmaz. Ama işte gelmiştir. Önünde durmaktadır. "Kaptan basıp gidelim artık demir al / Gör arkamızdan itecek bizi dalga / Martı belki bulut çekecek bizi bil" diyordur. Sabahattin elini uzatır. Dizeyi sınaması, denetimden geçirmesi gerekmektedir. Gerçek bir dize değilse, gemisini boş yere yerinden kıpırdatmayacaktır. Ama işte dize sınavı atlatmış, Sabahattin'le birlikte çıkacağı yolculuğa hazırlanıyordur. Sabahattin de hazırlıklarını bütünlemiştir. O gizemsel dizenin ne uzunlukta bir şiire dayanabileceğini, ne renk bir anlatıma sarıp sarmalanmak isteyeceğini, nasıl bir imge düzenine özlem duyacağını, hepsini, hepsini saptamıştır. Dizeye elini uzatır, onunla kendi matematiğini yürütmeye başlar. "İlk dize Tanrı vergisidir, ondan sonra çalışma gelir" diyen Valéry'nin sanat anlayışına da pek yakın düşer bu matematik. Sabahattin bir an bile matematiği gözden uzaklaştırmaz. Bu yüzden şiire de "Büyülü matematik" der. Ne ki, büyü, yüzdeyüzüyle ilk dizededir.


Gelelim yine odaya. Duvarlar çıplak mı çıplak. Yalnız karyolanın ayak ucunda üçgen biçiminde bir ayna. Sabahattin burada, görüyorsa ancak yüzünü görebiliyordur. Daha sonraları duvara boş bir çerçeve de asar. Bu, onu yıllarca oyalayacaktır. Günün birinde de, bir dergiden kesilen bir Fikret Muallâ gelir, çerçeveye kurulur. Bir kadının solgun yüzünü yandan gösteren bir resim. Kadının başında hınzır ve akılsız bir başlık. Fikret Muallâ sanki üzerinden geçen kuşun kanadını kesmiş de, onu ondan sonra boyamış. ama resim odanın sessizliği ile tam bir uyum içinde.
O yıllar sokaklar da sessiz. Yalnız, kış geceleri, yatsıdan sonra, Arnavut bozacıların fırışkalı ve davudi sesleri sessizliğin bütün fiyakasını bozar:
- Booozaaa, bozaaa! Mıııırmırııık boozaaa!
Bir de yağmur sesi var ki, Sabahattin ona da aşıkâne, mestane kulak kabartır...

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır,1980)







Merhaba!