28 Nisan 2023 Cuma

ÇÖZÜM ANAHTARI

 


BERTOLT BRECHT & HELENE WEIGEL
(Fotoğraf: HORST STURM - 1 Mayıs 1954)



Vatan millet,
hep palavra
savaşlara bahane
bu düzende tek kural var
artmalı hep sermaye.

BERTOLT BRECHT
(Üç Kuruşluk Opera)


***


   Madencilerin vardiya değişimlerinde ocaktan çıkan her madenci "Lambahane"ye gelip lambalarını teslim ediyorlar. Her madencinin numaralı olan lambası yerine asılıyor. Lambacı kontrol ediyor. Eğer eksik lamba varsa aşağıda bir işçi kalmış demektir. Öylesi durumlarda bütün vardiya olduğu gibi ocağa iniyor arkadaşlarını bulmadan evlerine dönmüyorlar. 
  Gazete manşetlerine "grizu patlaması" olarak geçen olay madencilerin literatüründe "kazalanma" olarak yer alıyor.
   Kozlu'da 3 Mart 1992'de meydana gelen ve 263 madencinin ölümüne neden olan grizu patlaması sırasında sağ kalanların o anda ne yaptıklarını sorduğumda donup kalmıştım:
   -Patlamanın olduğu galeriye doğru gittik!
   -Kaçıp kurtulmak aklınıza gelmedi mi?
   -Yukarı çıksak ne yapacağız ki? Aşağıda kalan arkadaşlarımızı kim çıkartacak? Yine biz!..
   Hani "takım ruhu" adıyla seminerler düzenleniyor ya, "madenci ruhu" yanında hepsi "nane ruhu" kalır. Madenciler "Biz her gün ölümle dans ediyoruz" demişlerdi. Madencilerin "ölümle dansı" son yirmi yılda daha da fazlalaştı. Özelleştirilen madenlerde tek kural hakim oldu:
   "Yeter ki kömür çıksın, işçiler göçüklerde kalabilir!

   (NAZIM ALPMAN - BirGün Gazetesi) 


***


   (...) Küreselleşen kapitalizm insanlığın karşısına daima yeni sömürü ufuklarını açacak şifreler sunmaya devam ettikçe sorunlar bitmeyecektir. Bu şifreleri doğru çözmek gerekir. Çözüm diye dört elle sarıldığımız sonuçların da gerçek çözüm olmadığı kısa sürede anlaşılacaktır.
   Unutmayalım, kapitalizmin sunduğu şifrelerin çözüm anahtarı sosyalizmdir.

   (TEVFİK ÇAVDAR - soL Haber / 22 Mayıs 2006)







İŞÇİNİN ve EMEKÇİNİN BAYRAMI

1MAYIS

KUTLU OLSUN

19 Nisan 2023 Çarşamba

23 NİSAN

 


(Karikatür: HİCABİ DEMİRCİ)



  TBMM'nin kuruluşunun 100. yılını kutlarken tüm çocuklara eşit haklar, eşit yaşam koşulları ve eşit sevinçler dilemişim. Ne güzel olurdu bu dileğim gerçekleşiverseydi; tıpkı masallardaki gibi... Savaşları besleyenleri utandırsaydı güvercinler, haramiler özür dileseydi dağdan taştan, kurttan kuştan, en çok da çocuklardan. Sihirli bir değnek dokunsaydı çocuklara uzak yakın, öteki beriki demeden. Ve gülseydi çocuklar rengârenk... Ben dileğimi yineleyeyim, bakarsınız bu kez tutuverir, gökten düşer elmalar, hepsini çocuklar toplar. (ÇİĞDEM GÜNDEŞ - Cumhuriyet Kitap)


***


"Çocukluk gibi bir şey bu gökyüzü
hiçbir yere gitmiyor" demiştiniz Edip Bey,
o dediğiniz bizim üst kat komşumuzmuş meğer,
100 yıldır yukardan bize gülümseyip duruyormuş,
kapımıza süt koyar gibi her sabah güneşi yolluyormuş,
ve akşamları ay oluyormuş, yıldız doluyormuş, geceleri rüya...
Ben de oturmuş 23 Nisan şiiri yazıyorum güya,
yazmış işte gök, deniz, güneş, ay ve dünya,
ona ekleyebileceğim ne var, olsa olsa,
ey aydınlık, ey mavi, ey ışık ülkesi bin yaşa,
ve Cahit Külebi'nin şiirindeki gibi 
"Sen de Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin" 
demek o çocuğa.

(HAYDAR ERGÜLEN)






Merhaba!

16 Nisan 2023 Pazar

KISA SÜREN HASAT !

 


İzmir, Kızılçullu Köy Enstitüsü öğrencileri - 1943



   Şükrü Saracoğlu'nun Başbakanlığı sırasında Türkiye'nin zaten yeni yeni kurulmakta olan ekonomisi savaşla birlikte çok kötü duruma düştüğünden hazinede para kalmamıştı. Saracoğlu hükümeti bu ekonomik yetersizliklerin altından kalkabilmek için Milli Varlıkları Koruma Yasası, Varlık Vergisi, Toprak Mahsulleri Vergisi gibi olağanüstü önlemler aldı. Ekmek karneye bağlandı. O yıllarda bütün bakanlıkların bütçeleri kısıtlanırken sadece Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığının bütçesi 19 milyondan 27 milyon liraya çıkarıldı. Bu para özellikle Köy Enstitüleri ve meslek öğretim hamlelerine aktarıldı. Çünkü Başbakan Saracoğlu için eğitim savaş ortamındayken bile en önemli konuydu. Saracoğlu, "Ekmekten kısabiliriz ama mektepten kısamayız" demekteydi. 

   (SERRA MENEKAY - Kıvılcımdan Aleve / Galeati Yayıncılık)


***


    Köy Enstitülerinin en büyük özelliği, üretime yönelik, "yaptırarak öğretmek", imece yoluyla köyü kalkındırmaktı.
   İlk olarak 14 Köy Enstitüsü kurulacaktı. Öyle planlanmıştı. Sonradan bu sayı 21'e çıktı. Bunların içinde, 1942'de kurulan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, bilim ve sanat çevrelerinden ilerici aydınların gönül işi katkılarıyla, kısa sürede bir üniversite düzeyine ulaştı.
   Köy çocuklarından oluşan bir üniversite düşünebiliyor musunuz? Evet, öyle bir üniversite oluşmuştu Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nde. Köylüye iyilik yapmanın tek yoluydu bu çünkü. Bakın, İ. Hakkı Tonguç ne demiş bu konuda Prof. Dr. Asım Mutlu'ya:
   "Köylüye iyilik yapmak, onu cahil bırakmak veya aldatmak yolunu tutmakla sağlanmaz. Köyde eğitim, her engeli, her zorluğu yok ederek gerçekleştirmeye mecbur olduğumuz ana davalardan biridir. Halka hizmet edip etmeyen insanlar olduğumuzu bu gibi işlerde tutacağımız fikrin mahiyeti gösterebilir. Bilgisiz insan 'gerilikten ve uyuşukluktan ayrılmak istemiyor' diye onun dünya anlayışına mı katılacağız?"
   Ne yazık ki, Köy Enstitülerinin ömrü uzun sürmedi, kuruluşlarından altı yıl sonra, amaçlarından çarptırılıp sıradan öğretmen okullarına dönüştürüldü. Enstitüler sistemli çürütme ve kötüleme kampanyalarıyla karşı karşıya kaldı. Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun dediği gibi: "Ulusumuzun topyekun aydınlanmasını istemeyen karanlık güçler bu girişimi ileride kendi çıkarlarına ters düşeceğini görerek yeşermesine olanak bırakmadılar."
   Bu acı gerçeği, aynı açıdan, İ. Hakkı Tonguç da şöyle dile getiriyor, yine Prof. Asım Mutlu'ya seslenerek: "Biliyor musun politikacıların çoğunun bizim çocuklardan ödü kopuyor, biliyorlar ki ileride kendileri gibilerini seçmeyecekler."

   (VEDAT GÜNYOL / Yaza Yaza Yaşarken - Cem Yayınevi /1991) 
   


***


   Kolay değil o ruhu söküp atmak... Çünkü Ahmet Bilek'ler yetişti oradan, Raif Akbulut'lar yetişti, Mahmut Makal'lar, Fakir Baykurt'lar, Talip Apaydın'lar yetişti. O ruhu yaratan kadroların başında Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç gibi hayalleri büyük insanlar vardı.
    Benim açımdan da ilginç bir durumdu...
   Güreş en büyük sevdamdı gençliğimde, örnek aldığım iki ustam köy enstitülüydü: Ahmet Kozak, Ahmet Bilek... Sonra edebiyata gönül verdim, örnek aldığım iki usta yazar, Fakir Baykurt, Mahmut Makal... Onlar da köy enstitülü... Alfabeyi öğreten ilk öğretmenim Rasim Kölemez, etime giren ilk enjektörü tutan sağlık memuru, Ömer Bey, o da köy enstitülü.

   (KEMAL ATEŞ - Sessiz Şampiyon / h2o kitap)


***


   Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu izleyen yıllarda Aydınlanmaya özel bir önem verildiği yadsınamaz. Bu çabanın sağlam basamaklarından birinin Köy Enstitüleri olgusu olduğunu da biliyoruz. Hazırlık aşamaları geçildikten sonra 1936 yılında uygulamaya konulan köy eğitmenleri deneyiminin ışığıyla 1940 yılından başlayarak yaygınlaşan Köy Enstitüleri, Muzaffer İlhan Erdost'un deyişiyle "okulun yaşama yaklaştırılması" olarak yorumlanabilecek bir girişim. 
   Ne var ki kısa sürede can sularının kesildiği de bir gerçek. 1946 yılında değişikliğe uğrayan siyasal iklim nedeniyle nitelikleri törpülenmeye başlayan bu okullar, 1954 yılına kadar yaşayabildi ne yazık ki. Demek ki verimli bir şekilde işlev görmeleri, en iyimser bakışla on yıl. Pakize Türkoğlu'nun bu süreci Kısa Süren Hasat başlığıyla kitaplaştırmış olması, bu anlamda son derece kayda değer...

   (MEHMET ATİLLA - Cumhuriyet Kitap)








Köy Enstitüleri neden kapatıldı?
   

9 Nisan 2023 Pazar

ERGUVAN ZAMANI

 

Kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri

Bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda

Üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum

Ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım

Bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte


Çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan

(AHMET TELLİ)



(Kaynak: Atlas Dergisi)


  İstanbul'un surlarına sırtını vermiş viraneler arasındaki yoksul çocuklardan biriydi Sinan. Renkli leğenlerde ucuz sabunlarla yıkadıkları tertemiz çamaşırları, Sirkeci'den Halkalı'ya giden tren yolunun kenarındaki boş araziye asan birbirinden çileli anneler, akşamları surların oyuklarında yaktıkları ateşin kenarında büzülüp köpek öldüren içen babalar harabesiydi bu mahalle. Heyecanla birbirlerine abartılmış askerlik anılarını, yaşanmamış sevda masallarını anlatırlardı. Kilise çanları, adları çoktan unutulmuş Osmanlı dervişlerinin yeşil kapılı türbeleri, incir ağacı kokan bahçeleri, ölmüş kocalarından kalma tekaüt maaşıyla geçinen ağzı sigaralı dul kadınları, kedileri, bostanları, futbolcu fotoğrafı biriktiren çocukları ve kapı dibi gülüşmeleriyle başlayan aşklarıyla İstanbul'un gizli yüzlerinden biriydi Sinan'ın büyüdüğü mahalle... (AYŞE ÖVÜR / Zamanın Kapıları - Remzi Kitabevi)




   Kasvetli; ayrılıklarla, kavgalarla, ölümlerle dolu simsiyah bir kışın ardından Nisan ayıyla beraber çiçeklenmeye başlamıştı İstanbul. Erguvanlar, Boğaz boyu şehri süslüyor, Emirgan'dan Sarıyer'e, Kandilli'den Kanlıca'ya pespembe çiçeklerini sarkıtıyor, kuşların cıvıltısı Yeditepe'de kendini duyuruyordu. (YASEMİN ÖZEK / Bu Böyle Yarım Kalmayacak - Epsilon Yayınevi)



  "Mademki bahar, yapraklar yürüyor dallara. Yürüsünler, yeşersinler de gönlümüz şenlensin. Helali hoş olsun. Durumlar terso diye ne zamandır Boğaz'a uzanamıyoruz. Daha da birkaç ay göremeyiz muhtemelen ama biz orada değiliz diye erguvanlar açmamazlık etmez değil mi?" (FUAT SEVİMAY / Gör Bağır - İthaki Yayınları)




Merhaba!

2 Nisan 2023 Pazar

BU HÜRRİYET NE HAZİN ŞEY

 


TEVFİK FİKRET

   "Fikret'e küçük bir burjuva aydınıydı demekle onun memlekete yaptığı muazzam hizmetleri, sanatta ulaştığı baş döndürücü merhaleyi inkâr etmiyoruz. Büyük ve ana hattında, iyi manada 'insaniyetçi' şair Tevfik Fikret'in faaliyet gösterdiği devirde, içinde bulunduğu muhitte başka türlü de olması mümkün değildi. Fikret yaşadığı devirde, bulunduğu muhitte, en iyi ve en ileri ne olmak mümkünse onu olmuştur..."

    (NÂZIM HİKMET - Resimli Ay, 1930)


***


   Tarihimiz, onca yasak, gözdağı, baskı, sansür, gizli sansür ve hatta satın almanın uygulanma çalışmasıyla dolu. Dönemin padişahı, "Servet-i Fünun" dergisini Hüseyin Cahit'in Fransız yazar Lacombe'den çevirdiği "Edebiyat ve Hukuk" yazısında, "Fransız İhtilali'nden bahsediyor!" gerekçesiyle kapattı ama Tevfik Fikret'lerin önünü açtığı özgür düşünme yolunu kapatamadı!

    (EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   "Fikret'in ve Atatürk'ün dediği gibi 'hurafelere, mantık dışı güçlere değil aklın ve bilimin egemenliğine inanırım'... İşte benim solculuğum: Demokratik, adaletçi ve insandan yana bir solculuk... Kurşuna dizilen Gabriel Péri'nin dediği gibi ben de şöyle diyorum: 'Yeniden başlamak gerekirse, yine aynı yoldan giderdim'...


HIFZI TOPUZ


***



(Coq d'Or Lokantası, Paris, 1962)

   Hıfzı Topuz bu yıl 100 yaşında... Günlerdir gözümün önünden gitmiyor bir fotoğraf. Önce Elveda Afrika, Hoşça Kal Paris (Remzi Kitabevi) kitabında görmüştüm. Solda Avni Arbaş, elinde piposu, karşısında eşi Henriette, yanında Vera Tulyakova, onun yanında Nezihe Topuz ellerini birleştirmiş masanın üstünde. Ve Nâzım Hikmet olanca şıklığıyla gülümsüyor. Gülümseyen biri daha var. O da dönemin yakışıklı jönlerinden Ayhan Işık'ı anımsatan Hıfzı Topuz. 
  Burası Paris'te bir lokanta ve önde iki sandalye boş. Belli ki Avni Arbaş ve Hıfzı Topuz fotoğraf çektirmek için boşaltmışlar. Duvarda boydan boya tablolar var. Bu resimde beni hüzünlendiren ne var peki?
   Abidin Dino'nun yokluğu mu? Pertev Naili Boratav'ın, Zekeriya Sertel'in yokluğu mu? Ya da fotoğrafta yer alan Avni Arbaş'ın bizzat kendisi mi?
   Bütün sanat serüvenini elindeki piponun dumanına sindirmiş gibi yaşayan, Kuvayı Milliye atlarıyla ünlü ressam... Onun yanında çekiciliğiyle etrafa gülücükler dağıtan Henriette...
  Belki aşkıyla, ünlü şairin yüreğini hırpalayıp duran Vera'nın delişmenliği. Nâzım Hikmet'in "ömrün şu biten neşvesi" ni Moskova'da değil de Paris'te yaşamak isteyen muzip bakışları...
   Belki bu mutlu anı en kana kana içine çeken Hıfzı Topuz... Ve belki de dudaklarındaki hüzünle, boynundaki alımlı kolyeyle, bu buluşmanın belli belirsiz mutluluğunu elleriyle zarif bir şekilde masaya yansıtan Nezihe Hanım... 
   Nezihe Topuz, sanki çağımızın bütün aşk romanlarını yüreğinde taşımış, Vadideki Zambak'ın duruluğunda... Sanki Picasso gibi çağımızın yaşamı savunan tüm ressamlarına elini uzatmış bakıyor.
   İstanbul'da Dame de Sion'un taşlık avlusunu soluk soluğa geçen, son ders zilinden sonra dış kapıda bekleyen o uzun boylu delikanlıyla yan yana yürümek, son okuduğu romanı ona anlatmak için sabırsızlanan bir genç kız...
  Galiba bu fotoğrafta beni asıl hüzünlendiren, Nezihe Topuz'un hem genel geçer yargılara, sıradan duruşlara meydan okuyan hem de hepimize örnek olacak bir alçak gönüllülükle çevreyi süzüşü... Masumiyetin fotoğrafı...
   Şimdi sormak gerek: Nâzım Hikmet'in, Vera'nın, Avni Arbaş'ın yer aldığı bir masada tarihe tanıklık eden, bir daha kesinlikle tekrarlanması olanaksız böylesi bir fotoğraf, edebiyat tarihimizin ve çağdaşlaşma uğraşısının sıradan bir ayrıntısı olarak mı kalacak?
   Bu fotoğrafın Paris'te değil de İstanbul'da çekilebilmesini engelleyen zihniyetle savaşım daha ne kadar sürecek? Soruyu Nâzım'ın dizesiyle analım dilerseniz:
   "Bu hürriyet ne hazin şey, yıldızların altında..."

   (ÖNER CİRAVOĞLU - Cumhuriyet Kitap)







Yapıtlarıyla yaşamı aydınlatan Hıfzı Topuz'un 100. yaşına selam olsun.
  

26 Mart 2023 Pazar

GÜLMEK ve DÜŞÜNMEK

 



"Gülmek, eblehlik gayya kuyusuna düşmeden, kuyuya teğet geçmenin tek yolu.
Fakat işin pis bir yanı var, gülebilmek için düşünmek gerekiyor.
İşin o tarafı yorucu."

FERHAN ŞENSOY
(Falınızda Rönesans Var)


***


   Beylik deyimle "Tiyatronun cefasını çekmiş" değerli sanatçılarımızdan biridir Orhan Erçin. İstanbul Şehir Tiyatroları oyuncularından olan Orhan Erçin'in 40-50 yıl öncesine varan (1940'lar - k.n.) anılarından birkaçı... Yalnızca gülmek için değil, biraz da düşünmek için...
  Kar... Buz... Tipi... Kırk yıl öncesinin Anadolu yolları... Kimi zaman yan camlarına kontrplak, teneke kapatılmış burunlu otobüslerle... Kimi zaman (1950'ye dek) posta trenine devletin eklettiği "tiyatro vagonu"yla gidilen, sanat götürülen kentler, kasabalar...
  Salaş sahneler, dökülen salonlar... Bazen "mülkî amirlerden" iltifatlar... Bazen hor görülmeler, engellemeler... Parasızlıktan otelde rehin kalmalar... Ve de tiyatro aşkıyla dopdolu bir sanatçıdan kahkahalar... Evet "her şeye rağmen" gülerek anlatıyor Orhan Erçin:

   "Çörçil İngiltere Başbakanı oldu. Yeni kabine kuruldu... Gazetelerde de bütün kabine üyelerinin yan yana vesikalık fotoğrafları yayımlandı. Bir turnedeyiz yine. 
    Biz de tam o sabah bir kente indik. Öğleden sonra oyun oynayacağız. İzin almak için emniyet müdürlüğüne gittim. Evrakları verdim. Tam çıkarken ordan bir memur,
    - Oyuncuların birer fotoğrafını da getireceksin, yoksa izin veremeyiz, dedi.
  Yandık işte... Kimsede vesikalık resim yok. Ne yapayım, ne yapayım?.. Açtım gazeteyi İngiliz hükümetine seçilenlerin teker teker resimlerini bir güzel kesip dilekçeye yapıştırdım. Çembarlayn'ın resminin altına kendi adımı yazdım. Çörçil'in altına Sıtkı Akçatepe dedim. Öteki bakanlara da bizim geri kalan oyuncuların adını yazıp izni aldık, perdeyi açtık..."

   (KANDEMİR KONDUK / Ünlülerden Komik Anılar - Bilgi Yayınevi)
   

***



   
   Çok yönlü bir usta Yılmaz Gruda... Hatice Eğilmez Kaya'nın Yılmaz Gruda'yla yaptığı söyleşinin kitaplaştığı Sanat Üzre Bir "Derûn" Söyleşi (Akdoğan Yayınevi), özyaşam öyküsü ve anılarla bezenmiş belgesel derinliğinde bir yapıt.
    (...)
   Kitapta Muammer Karaca, Avni Dilligil, Haldun Dormen, Nisa Serezli, Altan Erbulak, Gülriz Sururi, Ayfer Feray, İzzet Günay, Erol Günaydın, Seden Kızıltunç, Haldun Taner, Ayşen Gruda gibi Türk tiyatrosuna büyük emek vermiş sanatçılarla ilgili anılar da yer alıyor.
    Sahne hayatında iz bırakan "Zafer Madalyası", "Sözde Melekler", "Kırkından Sonra" oyunlarıyla ilgili hem güldüren hem de düşündüren anılarını da paylaşıyor Yılmaz Gruda. Birlikte sahneleri paylaştığı arkadaşlarını sevgiyle, saygıyla, vefayla anıyor.
   "Çarmıhtaki Yeni Mehmet" şiir kitabında yer alan bir şiirinde ise duygularını şöyle ölümsüzleştiriyor:

Bir uzak bağbozumu geldiler,
Şarâbettiler yüreklerimizi.
Ve bir nice yaşam'lar söylediler
Bizi taşvazo'lara koyarak, bin yöne gittiler.


   (İnceleme: NİLGÜN BEYDİLİ - Cumhuriyet Kitap)








Merhaba!

18 Mart 2023 Cumartesi

CEYHUN ATUF KANSU ve TONGUÇ


   "Devrim önderleri, devlet kurucular, gerçek yurt yöneticileri bir öğretmene benzerler. İnsanlığın devrimci tarihinin dersliğinde ve kendi uluslarının yaşama okulunda yeni bir şeyler öğretirler. Siyasal eylemlerini, öğretiyle besleyip doğrularlar." (CEYHUN ATUF KANSU)





   Ceyhun Atuf Kansu anlatıyor:

   "Bir yapı ustası gibi konuşurlardı. Bir toplum kuruyorlardı. Yeni bir yapı kuruyorlardı. Sözlerinde coşku, inanç, pırıl pırıl yeni temel taşları vardı. Zorla yatırmaya götürürlerdi beni; ben, onların yanında, o sıcak devrim ateşinin yanında kalmak, kulağımı dolduran o sıcak bildirinin sesiyle dolmak, yaz gecesinin içinde erimek, bozkır böceklerinin türküsünü dinleye dinleye uykunun göğünde ağıp gitmek isterdim. Bu konuşulanlardan bende ne kalırdı? Bu gecelerin ardından, bir çardağın gölgesinde bir açıkhava okulu açmış olurdum. Bu okulun öğretmeni, kurucusu bendim... İş dönüşü, akşamüzeri, çardağıma babam ve eniştem gelirler, babam susar ama çocuk dostu, eğitmen, sıcacık bozkır güneşi yemiş gözleriyle eniştem, 'Sen bizim okulları açmışsın yahu' derdi. Elbette ki bu oyunda, bilinçaltımda gezinen o yaz gecesi konuşmalarının, o devrimci eğitim düşüncelerinin, Türkiye'nin yeni çağına yol gösteren, o yıldız düşüncelerin payı vardı. Yaşantımı, düşüncelerimi, memleket ve ülke görüşümü etkileyen insanlardan biri idi Tonguç... Bu açık gecelerden, alaca konuşmalardan konular, sözcükler değil, bir tutum, bir hava, bir yan tutma vurmuştur çocukluk bilinçaltıma... Devrimdi bu. Bir şeyleri değiştirmek, bir şeyleri yenileştirmek ve durmadan Türkiye'ye yeni bir biçim, yeni bir öz vermek isteyen insanlardı bunlar... Şimdi çok iyi ayırt ediyorum. Tonguç bir gerçekçi, bir eleştirici idi. Ayakları bir köylü gibi, çıplak toprağa basardı."


***


   "Ali Amca, siz eğitmenmişsiniz" dedim. Bir an durup baktı Ali Bey. "Çok gerilerde kaldı evlat" dedi. "Gerçi ben unutmadım ama..."
   Tonguç'u ve köy enstitülerini çok merak ettiğimi söyledim. "Hele soluklanayım. Yıllardır kimse sormamıştı, şaşırdım birden" dedi. Gidip yüzünü yıkadıktan sonra elinde bir yer sofrasıyla geldi. Mustafa'ya köşedeki örtüyü sermesini söyledi. "Şimdi yemeğimizi yiyelim, yemekten sonra bol bol konuşuruz" dedi göz kırparak. Bağdaş kurup oturdu ve işaret etti oturmamız için. Neyi nasıl yediğimi bilemedim. Merakla eğitmenliğini anlatmasını bekliyordum Ali Bey'in. Okuldaki durumlarımızı, derslerimizin iyi olduğunu konuşup duruyorduk. Anlamadım bile konuya girdiğini. 
  "Çavuşluğumun bile keyfine varamamıştım daha. Savaş zamanıydı ama daha fazla tutmadılar beni, üç yıllık askerlikten sonra köye gelip karasabanın başına geçtim. Forsum yerindeydi hani, çavuş pırpırlarımla gurur duyuyordum. Köyde herkes saygı duyuyordu bana. kahvede gazeteleri ben okuyordum kolay mı? İyi dinleyin iyi... Nasıl eğitmen olduğumu anlatıyorum size..." Soluklanıp gözümüze baktı Ali Bey. Arasıra gözlerini yumuyor, anımsamaya çalışıyordu sanki. 
   "Bahar öncesiydi. 1942 baharı. Bir gün muhtar çağırdı. 'Ali Çavuş, yarın nüfus cüzdanın ve tezkerenle birlikte Tokat'a gideceksin' dedi. 'Milli Eğitimden çağırıyorlarmış seni, bugün jandarma gelip söyledi. Korkma korkma kötü bir şey değil, çavuşları öğretmen yapacaklarmış kendi köyüne. Onun için çağırıyorlarmış seni. Hadi hayırlı olsun.' Korkmadım desem yalan olur, oldum olası korkarız ya devlet kapısından. Muhtar rahatlatmıştı ama yine de sabahı zor ettim. Sabah erkenden Milli Eğitimin kapısına vardım. Benim gibi üç beş kişi daha vardı. Konuştukça onların da çavuş olduğunu anlayıp biraz rahatladım ama tam değil. Bir memur nüfusuma ve tezkereme bakıp önündeki koca deftere bir şeyler yazdı, elime bir kâğıt tutuşturup aynı binadaki hükümet doktoruna gönderdi. Doktor, bir hastalığımın olup olmadığını sordu, yok deyince o da defterine bir şeyler yazdı, bana da bir kâğıdı imzalayıp mühürleyerek verdi. 'Tamam, Milli Eğitime git yine' dedi. Gittim, müdüre çıkardılar. Yıldızeli'nde altı ay kurs görüp kendi köyümde ya da yakın köylerin birinde öğretmen olmak istiyorsam üç gün sonra eşyalarımla birlikte oraya gelmemi söyledi. Sevinmiştim, öğretmen olacaktım. 'Babam he derse gelirim' dedim. 'Tamam' dedi babam, üç gün sonra on-on iki çavuşu bir kamyonun arkasında götürüp teslim ettiler Pamukpınar'a. Bir yıl önce orada köy enstitüsü kurulmuş. Boz elbiseli yüzlerce çocuk vardı. Bizi bir binaya yerleştirdiler, karnımızı doyurdular. Ertesi gün bizim ilçelerden, yakın illerden gelenleri hep bir araya topladılar. Seksen kişi kadardık. Onarlı kümelere ayırdılar. Eğitmen olacakmışız, bizi eğitmen olarak yetiştirmeye başladılar.
  Gruplara ayırdılar dedim ya, her grubun başında bir öğretmen vardı. Mevsim iyiydi ya, hep dışarıda yapardık dersleri, yalnız yağmur yağdığında doluşurduk enstitülülerin yaptığı binalara. Sabahın altısında kalkar, çorbamızı içip başlardık güne. Sadece bu dersler değil ha, daha çok bahçelerde uğraşırdık, tarlada, ağaçların arasında. Bir tarımcı bahçecilik, bağcılık, orak biçme, koyunculuk, inekçilik, sütçülükle ilgili birçok şeyi göstere göstere öğretti." 
   (...)
   "Öğrene çalışa göz açıp kapayana kadar geçti aylar ve temmuz geldiğinde tamamsınız dediler. Bir ay mı iki ay mı gidip staj da yapmıştık köylerde. Yaz sonunda atamanız yapılacak dediler. Tatile girince, Kızıliniş Yokuşu derler, Tokat-Yıldızeli arasında kırk beş kilometre vardır, işte o dağ yolundan saatlerce yürüyerek gelmiştik Tokat'a. Sonra..."
   Ali Bey'in anıları canlanmıştı. Tabakasını gösterip tütün sarmak için mola istedi. Parmaklarının kıvrak hareketleriyle tütünü sarıp diliyle ıslattıktan sonra dudaklarının arasına yerleştirdi sigarasını.

   "Sonra... Sonra delikanlılar, yaşamımın en güzel beş yılını geçirdim. Eğitmen Ali olmuştum. Bizim buraya yakın Alan köyüne verdiler beni. Adam yerine konuyordum. Köyün her işine, herkesin yardımına koşuyordum. Şaşırıyorlardı benim çiftçilikle, hayvancılıkla ilgili bilgilerime. Güvenmeye başladılar kısa sürede. Bana verilen evin bahçesindeki meyveler, çiçekler hepsine örnek olmuştu. Çocukları üç yıllık okulda okutmaya başladım. İlk mezunlarımı verdim bile. İkincisini bitirmeye fırsat vermediler, 1948'de kapattılar. Bizi de attılar devlet hizmetinden. Haa, sen Tonguç diyordun. Nasıl bilmem, bir kere diplomamda onun imzası var, bir de Şinasi Tamer, müdürümüz. Size gösterirdim ama şimdi kolayına bulamam. Kim bilir nerededir, belki de kaybolmuştur. Tonguç Baba'yı da gördüm ben, biz Tonguç Baba derdik, enstitülüler öyle derdi. Biz kursa başlamadan önceki ağustosta gelmiş, bir konuşma yapmış, hepsi hayran kalmışlar. Tonguç Baba diyor başka şey demiyorlardı. Onlardan duya duya biz de alıştık tabii Tonguç Baba demeye. Haa, daha sonra hep izledik eğitmenlikten atıldıktan sonra yani, kendi partisi yüz çevirmiş önce. Sonra Demokratlar defterini tam dürmüşler enstitünün de. Tonguç Baba'yı gördüm ben. Onu da gördüm, o büyük adamı. Ben eğitmendim o zaman. Bir gün Pamukpınar'a geleceğini söylediler, isteyen eğitmen toplantıya katılabilirmiş. Durur muyum, atlayıp gittim. Enstitülü bebelerin dediği kadar varmış, nasıl babayiğit, nasıl güvenli. Kalın sesiyle konuşuyordu, isteyene söz hakkı verip sıkıntısını dinledi. Hiç öyle devlet büyüğü gibi bir havası yoktu anlayacağınız. Sonra Turhal'a da gelmiş, şeker fabrikasında doktor yeğeni varmış. Sonra öğrendim, yeğeni şair Ceyhun Atuf'muş..."

   (ÖNER YAĞCI - Büyük Oğul Efsanesi/Tonguç'un Romanı - Bilgi Yayınevi)






Merhaba!