26 Mart 2023 Pazar

GÜLMEK ve DÜŞÜNMEK

 



"Gülmek, eblehlik gayya kuyusuna düşmeden, kuyuya teğet geçmenin tek yolu.
Fakat işin pis bir yanı var, gülebilmek için düşünmek gerekiyor.
İşin o tarafı yorucu."

FERHAN ŞENSOY
(Falınızda Rönesans Var)


***


   Beylik deyimle "Tiyatronun cefasını çekmiş" değerli sanatçılarımızdan biridir Orhan Erçin. İstanbul Şehir Tiyatroları oyuncularından olan Orhan Erçin'in 40-50 yıl öncesine varan (1940'lar - k.n.) anılarından birkaçı... Yalnızca gülmek için değil, biraz da düşünmek için...
  Kar... Buz... Tipi... Kırk yıl öncesinin Anadolu yolları... Kimi zaman yan camlarına kontrplak, teneke kapatılmış burunlu otobüslerle... Kimi zaman (1950'ye dek) posta trenine devletin eklettiği "tiyatro vagonu"yla gidilen, sanat götürülen kentler, kasabalar...
  Salaş sahneler, dökülen salonlar... Bazen "mülkî amirlerden" iltifatlar... Bazen hor görülmeler, engellemeler... Parasızlıktan otelde rehin kalmalar... Ve de tiyatro aşkıyla dopdolu bir sanatçıdan kahkahalar... Evet "her şeye rağmen" gülerek anlatıyor Orhan Erçin:

   "Çörçil İngiltere Başbakanı oldu. Yeni kabine kuruldu... Gazetelerde de bütün kabine üyelerinin yan yana vesikalık fotoğrafları yayımlandı. Bir turnedeyiz yine. 
    Biz de tam o sabah bir kente indik. Öğleden sonra oyun oynayacağız. İzin almak için emniyet müdürlüğüne gittim. Evrakları verdim. Tam çıkarken ordan bir memur,
    - Oyuncuların birer fotoğrafını da getireceksin, yoksa izin veremeyiz, dedi.
  Yandık işte... Kimsede vesikalık resim yok. Ne yapayım, ne yapayım?.. Açtım gazeteyi İngiliz hükümetine seçilenlerin teker teker resimlerini bir güzel kesip dilekçeye yapıştırdım. Çembarlayn'ın resminin altına kendi adımı yazdım. Çörçil'in altına Sıtkı Akçatepe dedim. Öteki bakanlara da bizim geri kalan oyuncuların adını yazıp izni aldık, perdeyi açtık..."

   (KANDEMİR KONDUK / Ünlülerden Komik Anılar - Bilgi Yayınevi)
   

***



   
   Çok yönlü bir usta Yılmaz Gruda... Hatice Eğilmez Kaya'nın Yılmaz Gruda'yla yaptığı söyleşinin kitaplaştığı Sanat Üzre Bir "Derûn" Söyleşi (Akdoğan Yayınevi), özyaşam öyküsü ve anılarla bezenmiş belgesel derinliğinde bir yapıt.
    (...)
   Kitapta Muammer Karaca, Avni Dilligil, Haldun Dormen, Nisa Serezli, Altan Erbulak, Gülriz Sururi, Ayfer Feray, İzzet Günay, Erol Günaydın, Seden Kızıltunç, Haldun Taner, Ayşen Gruda gibi Türk tiyatrosuna büyük emek vermiş sanatçılarla ilgili anılar da yer alıyor.
    Sahne hayatında iz bırakan "Zafer Madalyası", "Sözde Melekler", "Kırkından Sonra" oyunlarıyla ilgili hem güldüren hem de düşündüren anılarını da paylaşıyor Yılmaz Gruda. Birlikte sahneleri paylaştığı arkadaşlarını sevgiyle, saygıyla, vefayla anıyor.
   "Çarmıhtaki Yeni Mehmet" şiir kitabında yer alan bir şiirinde ise duygularını şöyle ölümsüzleştiriyor:

Bir uzak bağbozumu geldiler,
Şarâbettiler yüreklerimizi.
Ve bir nice yaşam'lar söylediler
Bizi taşvazo'lara koyarak, bin yöne gittiler.


   (İnceleme: NİLGÜN BEYDİLİ - Cumhuriyet Kitap)








Merhaba!

18 Mart 2023 Cumartesi

CEYHUN ATUF KANSU ve TONGUÇ


   "Devrim önderleri, devlet kurucular, gerçek yurt yöneticileri bir öğretmene benzerler. İnsanlığın devrimci tarihinin dersliğinde ve kendi uluslarının yaşama okulunda yeni bir şeyler öğretirler. Siyasal eylemlerini, öğretiyle besleyip doğrularlar." (CEYHUN ATUF KANSU)





   Ceyhun Atuf Kansu anlatıyor:

   "Bir yapı ustası gibi konuşurlardı. Bir toplum kuruyorlardı. Yeni bir yapı kuruyorlardı. Sözlerinde coşku, inanç, pırıl pırıl yeni temel taşları vardı. Zorla yatırmaya götürürlerdi beni; ben, onların yanında, o sıcak devrim ateşinin yanında kalmak, kulağımı dolduran o sıcak bildirinin sesiyle dolmak, yaz gecesinin içinde erimek, bozkır böceklerinin türküsünü dinleye dinleye uykunun göğünde ağıp gitmek isterdim. Bu konuşulanlardan bende ne kalırdı? Bu gecelerin ardından, bir çardağın gölgesinde bir açıkhava okulu açmış olurdum. Bu okulun öğretmeni, kurucusu bendim... İş dönüşü, akşamüzeri, çardağıma babam ve eniştem gelirler, babam susar ama çocuk dostu, eğitmen, sıcacık bozkır güneşi yemiş gözleriyle eniştem, 'Sen bizim okulları açmışsın yahu' derdi. Elbette ki bu oyunda, bilinçaltımda gezinen o yaz gecesi konuşmalarının, o devrimci eğitim düşüncelerinin, Türkiye'nin yeni çağına yol gösteren, o yıldız düşüncelerin payı vardı. Yaşantımı, düşüncelerimi, memleket ve ülke görüşümü etkileyen insanlardan biri idi Tonguç... Bu açık gecelerden, alaca konuşmalardan konular, sözcükler değil, bir tutum, bir hava, bir yan tutma vurmuştur çocukluk bilinçaltıma... Devrimdi bu. Bir şeyleri değiştirmek, bir şeyleri yenileştirmek ve durmadan Türkiye'ye yeni bir biçim, yeni bir öz vermek isteyen insanlardı bunlar... Şimdi çok iyi ayırt ediyorum. Tonguç bir gerçekçi, bir eleştirici idi. Ayakları bir köylü gibi, çıplak toprağa basardı."


***


   "Ali Amca, siz eğitmenmişsiniz" dedim. Bir an durup baktı Ali Bey. "Çok gerilerde kaldı evlat" dedi. "Gerçi ben unutmadım ama..."
   Tonguç'u ve köy enstitülerini çok merak ettiğimi söyledim. "Hele soluklanayım. Yıllardır kimse sormamıştı, şaşırdım birden" dedi. Gidip yüzünü yıkadıktan sonra elinde bir yer sofrasıyla geldi. Mustafa'ya köşedeki örtüyü sermesini söyledi. "Şimdi yemeğimizi yiyelim, yemekten sonra bol bol konuşuruz" dedi göz kırparak. Bağdaş kurup oturdu ve işaret etti oturmamız için. Neyi nasıl yediğimi bilemedim. Merakla eğitmenliğini anlatmasını bekliyordum Ali Bey'in. Okuldaki durumlarımızı, derslerimizin iyi olduğunu konuşup duruyorduk. Anlamadım bile konuya girdiğini. 
  "Çavuşluğumun bile keyfine varamamıştım daha. Savaş zamanıydı ama daha fazla tutmadılar beni, üç yıllık askerlikten sonra köye gelip karasabanın başına geçtim. Forsum yerindeydi hani, çavuş pırpırlarımla gurur duyuyordum. Köyde herkes saygı duyuyordu bana. kahvede gazeteleri ben okuyordum kolay mı? İyi dinleyin iyi... Nasıl eğitmen olduğumu anlatıyorum size..." Soluklanıp gözümüze baktı Ali Bey. Arasıra gözlerini yumuyor, anımsamaya çalışıyordu sanki. 
   "Bahar öncesiydi. 1942 baharı. Bir gün muhtar çağırdı. 'Ali Çavuş, yarın nüfus cüzdanın ve tezkerenle birlikte Tokat'a gideceksin' dedi. 'Milli Eğitimden çağırıyorlarmış seni, bugün jandarma gelip söyledi. Korkma korkma kötü bir şey değil, çavuşları öğretmen yapacaklarmış kendi köyüne. Onun için çağırıyorlarmış seni. Hadi hayırlı olsun.' Korkmadım desem yalan olur, oldum olası korkarız ya devlet kapısından. Muhtar rahatlatmıştı ama yine de sabahı zor ettim. Sabah erkenden Milli Eğitimin kapısına vardım. Benim gibi üç beş kişi daha vardı. Konuştukça onların da çavuş olduğunu anlayıp biraz rahatladım ama tam değil. Bir memur nüfusuma ve tezkereme bakıp önündeki koca deftere bir şeyler yazdı, elime bir kâğıt tutuşturup aynı binadaki hükümet doktoruna gönderdi. Doktor, bir hastalığımın olup olmadığını sordu, yok deyince o da defterine bir şeyler yazdı, bana da bir kâğıdı imzalayıp mühürleyerek verdi. 'Tamam, Milli Eğitime git yine' dedi. Gittim, müdüre çıkardılar. Yıldızeli'nde altı ay kurs görüp kendi köyümde ya da yakın köylerin birinde öğretmen olmak istiyorsam üç gün sonra eşyalarımla birlikte oraya gelmemi söyledi. Sevinmiştim, öğretmen olacaktım. 'Babam he derse gelirim' dedim. 'Tamam' dedi babam, üç gün sonra on-on iki çavuşu bir kamyonun arkasında götürüp teslim ettiler Pamukpınar'a. Bir yıl önce orada köy enstitüsü kurulmuş. Boz elbiseli yüzlerce çocuk vardı. Bizi bir binaya yerleştirdiler, karnımızı doyurdular. Ertesi gün bizim ilçelerden, yakın illerden gelenleri hep bir araya topladılar. Seksen kişi kadardık. Onarlı kümelere ayırdılar. Eğitmen olacakmışız, bizi eğitmen olarak yetiştirmeye başladılar.
  Gruplara ayırdılar dedim ya, her grubun başında bir öğretmen vardı. Mevsim iyiydi ya, hep dışarıda yapardık dersleri, yalnız yağmur yağdığında doluşurduk enstitülülerin yaptığı binalara. Sabahın altısında kalkar, çorbamızı içip başlardık güne. Sadece bu dersler değil ha, daha çok bahçelerde uğraşırdık, tarlada, ağaçların arasında. Bir tarımcı bahçecilik, bağcılık, orak biçme, koyunculuk, inekçilik, sütçülükle ilgili birçok şeyi göstere göstere öğretti." 
   (...)
   "Öğrene çalışa göz açıp kapayana kadar geçti aylar ve temmuz geldiğinde tamamsınız dediler. Bir ay mı iki ay mı gidip staj da yapmıştık köylerde. Yaz sonunda atamanız yapılacak dediler. Tatile girince, Kızıliniş Yokuşu derler, Tokat-Yıldızeli arasında kırk beş kilometre vardır, işte o dağ yolundan saatlerce yürüyerek gelmiştik Tokat'a. Sonra..."
   Ali Bey'in anıları canlanmıştı. Tabakasını gösterip tütün sarmak için mola istedi. Parmaklarının kıvrak hareketleriyle tütünü sarıp diliyle ıslattıktan sonra dudaklarının arasına yerleştirdi sigarasını.

   "Sonra... Sonra delikanlılar, yaşamımın en güzel beş yılını geçirdim. Eğitmen Ali olmuştum. Bizim buraya yakın Alan köyüne verdiler beni. Adam yerine konuyordum. Köyün her işine, herkesin yardımına koşuyordum. Şaşırıyorlardı benim çiftçilikle, hayvancılıkla ilgili bilgilerime. Güvenmeye başladılar kısa sürede. Bana verilen evin bahçesindeki meyveler, çiçekler hepsine örnek olmuştu. Çocukları üç yıllık okulda okutmaya başladım. İlk mezunlarımı verdim bile. İkincisini bitirmeye fırsat vermediler, 1948'de kapattılar. Bizi de attılar devlet hizmetinden. Haa, sen Tonguç diyordun. Nasıl bilmem, bir kere diplomamda onun imzası var, bir de Şinasi Tamer, müdürümüz. Size gösterirdim ama şimdi kolayına bulamam. Kim bilir nerededir, belki de kaybolmuştur. Tonguç Baba'yı da gördüm ben, biz Tonguç Baba derdik, enstitülüler öyle derdi. Biz kursa başlamadan önceki ağustosta gelmiş, bir konuşma yapmış, hepsi hayran kalmışlar. Tonguç Baba diyor başka şey demiyorlardı. Onlardan duya duya biz de alıştık tabii Tonguç Baba demeye. Haa, daha sonra hep izledik eğitmenlikten atıldıktan sonra yani, kendi partisi yüz çevirmiş önce. Sonra Demokratlar defterini tam dürmüşler enstitünün de. Tonguç Baba'yı gördüm ben. Onu da gördüm, o büyük adamı. Ben eğitmendim o zaman. Bir gün Pamukpınar'a geleceğini söylediler, isteyen eğitmen toplantıya katılabilirmiş. Durur muyum, atlayıp gittim. Enstitülü bebelerin dediği kadar varmış, nasıl babayiğit, nasıl güvenli. Kalın sesiyle konuşuyordu, isteyene söz hakkı verip sıkıntısını dinledi. Hiç öyle devlet büyüğü gibi bir havası yoktu anlayacağınız. Sonra Turhal'a da gelmiş, şeker fabrikasında doktor yeğeni varmış. Sonra öğrendim, yeğeni şair Ceyhun Atuf'muş..."

   (ÖNER YAĞCI - Büyük Oğul Efsanesi/Tonguç'un Romanı - Bilgi Yayınevi)






Merhaba!
   

12 Mart 2023 Pazar

VE SONUÇ !

 

   Şöyle iki üç sayfada bir toplumun nasıl ele geçirilip karanlığa sürüklenivermesini ne güzel özetlemişler böyle sevgili annem ve Şefika Hanım! Şıp diye anlıyor insan. Böyle bakınca nasıl da basit bir operasyon gibi görünüyor değil mi bir toplumu çökertmek?

   Eğitimi çökerteceksin ki aklı başında insan yetişmesin. Söz sahibi kimseleri yemleyerek ele geçireceksin ki kendi çıkarlarıyla beraber senin çıkarlarını savunsunlar.

   Dini kullanacaksın, din adamlarını ele geçireceksin ki manevi güç senin elinde olsun.

  Etnik ayrıcalık tohumları ekeceksin ki başını kaldırmaya çalışanlar sana saldıracaklarına birbirlerini yesinler.

  Tarımı, ticareti ve dolayısıyla ekonomiyi bitireceksin ki insanlar yiyecek ekmek derdine düşsünler. Yani Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki en alt seviyeye insinler. Var olmak için çabalasınlar artık. İletişim veya gelişme mümkün olmasın. Bu kadar basit aslıda.

   Hani üst akıl falan deyip duruyorlar ya, bunu yapmak için bırakın altını üstünü, akıl bile gerekmiyor.

  Olan biteni anlamak için ise âlim olmaya gerek yok. Azıcık tarih okunsa yeter. Çünkü hep aynı şeyler, aynı şekilde tekrarlanmış durmuş tarih boyunca. Hâlâ da tekrarlanıyor.

   (SERRA MENEKAY / Şefika - Galeati Yayıncılık) 

   

***


Onur ve hakikat alınır ayaklar altına

Şedit bir arzuyla;

Bir atlama tahtası olarak kullanırsın dostunu

Tırmanmak için daha yükseğe.


Muhteşem görünen alçakça bir didişmenin

İndiğinde üstüne perde

Sonlandırdığın boşa geçmiş hayatına

Bakacaksın acıyla.


Sattın hayatını küçük bir bahşişe

Yanıp sönen parıltılar içinde;

Ödülü oldu hep - ama sonunda hepsi

Döndü toza ve küle.


Çünkü indi gece ve sıfırladı

Kutsadığın tasarlarını

Ve pirinçten işlenecek mezar yazıtın

"Yaşadı, ve öldü."


ANDREW BARTON (BANJO) PATERSON

(Çeviren: RECEP NAS)


***


   İnsan evrenin dev takvimi içinde bir toz zerresi bile olmayan kısacık ömrüyle sınırlı bir canlı mıdır? O zaman insanın kendi kişisel ömrünü aşan amaçların peşinden gitmesi, bir tür çılgınlık, en iyi deyimle romantik bir idealizmden ibaret midir?

   İnsanlık bu tarz sorulara çağlara göre değişen ve genellikle "zamanın ruhu" tarafından belirlenen yanıtlar verir. 1960-1980 dönemindeki yanıtlar arasında toplumsal sorumluluk duygusunun, kamu yararı anlayışının ağır bastığı, gençliğin "yaşlanmış" dünyaya yeri geldiğinde kendini feda etme pahasına üflediği taze soluğun etkisinin hissedildiği söylenebilir. Bu ruh halinin yansımalarından biri 68 kuşağı oldu, bu deneyimin önemli bir örneği de ülkemizde yaşandı. Hatta 1968 sonrasında Türkiye'nin başına gelenlerde, "müesses nizam" ın o genç soluğu boğma hırsı önemli bir rol oynadı. Batı'nın daha demokratik ülkeleri ise bir yandan 68 şokunu amortize ederken, diğer yandan o yenilenmenin faydalarını da gördüler. Sovyet sistemine gelince, kendi 68'inin etkisini hiç kaldıramadı, zaten 20-25 yıllık bir zaman dilimi içinde de iskambil kâğıdından şatolar gibi peş peşe yıkıldı.

   Batı'da 1980 civarında İngiltere ve ABD merkezli olarak gerçekleşen "muhafazakâr devrim" in tüm dünyaya yayılan etkisi, Sovyet sisteminin yıkılmasıyla birleşince, zamanın ruhunda görünür bir değişim yaşandı: Kamusal çıkar, kamusal yarar kavramları gözden düştü; sosyal devlet anlayışı ayaklar altına alındı; özelleştirmeler yoluyla tüm kamu mallarını sermaye sınıfına aktarmanın yolu açıldı. Bu süreç haliyle başka alanlara da yansıdı: Metinlerde anlam aramanın boş bir çaba olduğu ilan edildi, aydınların toplumsal sorumluluğu olduğu savı tarihin çöp tenekesine atıldı, zaten tarihin de sonu gelmişti. İnsanlığa her yönden enjekte edilmeye çalışılan subliminal mesaj, "idealist insan" türünün artık soyu tükenmekte olan bir canlıya dönüştüğü, "dinozorlaştığı" ydı.

   Değer yargılarını tepelemek

   Aslında tepelenen şey, insanın toplumsal çıkarları, toplumun ve gezegenin geleceğini kendi kısacık ömründen daha önemli görme, kamu yararına değer verme, onu önceleme anlayışıydı. Tepelenen şey, bu anlayışın zeminini oluşturan çok daha sosyal paylaşımcı bir ahlaktı, böyle değer yargıları yaratmayı başarmış bir zamanın ruhuydu.

   Biz de bu günlere o değer yargılarını tepeleye tepeleye geldik.

  Şimdi devasa bir enkaz manzarası karşısında dehşete kapılıyor, şaşırıyoruz. Bu memleketin üzerinde durduğu bütün kolonları kesmişiz, "Durun yapmayın" diyenleri yıllar yılı "çağdışılık" la, "dünyanın gidişatını anlamamak" la, "dinozorluk" la suçlamışız, sonra bina yıkılınca şaşırıyoruz öyle mi? 

   (AYŞE EMEL MESCİ - Cumhuriyet Gazetesi)




Merhaba!   

5 Mart 2023 Pazar

BAHÇEMİZE BAKMAMIZ GEREK

 


(Fotoğraf: BirGün Gazetesi)


   "Hadi gelin de dikkatle seyredin bu korkunç yıkıntıları,

Küllerini şu talihsizin, şu döküntüleri, şu kalıntıları,

Birbirinin üstüne yığılmış şu kadınları ve çocukları,

Parça parça mermerler altındaki şu dağılmış uzuvları..."


  "Lizbon Felaketi Üzerine Şiir"de Voltaire, 1 Kasım 1755 yılında Lizbon'da yaşanan, rihter ölçeğine göre 9 şiddetinde olan, yüz bine yakın insanın ölümüyle sonuçlanan büyük felaketten söz ediyordu. Şiir, kimilerince kötülükleri abartıyor, hatta Tanrı'ya başkaldıran bir tutum izliyordu. Voltaire, dişini sıktı ve yanıtı onlara büyük bir yapıtla verdi: "Candide ya da İyimserlik." Öyle ki şiire karşı tavır alan J. J. Rousseau bile bu büyük eser karşısında sesini çıkaramadı ama incindiğini her fırsatta dile getirdi. 
     
 "Candide ya da İyimserlik"i dilimize kazandıran, yaşamının önü kesilmek istenmesine rağmen tekerlekli sandalyesindeki direnci hepimize umut olan düşünürümüz Server Tanilli, Voltaire'in "Aydınlanma çağının kutup yıldızı" olduğunu söyler. Gerçekten de 18. yüzyılın "truman show"u olarak da nitelendirebileceğimiz yapıtta bu dünyanın korkunçluğunu gösteren olaylar dizisi çıkar karşımıza. Kitap, iyiliğin ve kötülüğün iki yüzünü temsil eder. Tanık olduğu iğrençliğe varan kötülükler karşısında insan doğasının nasıl ezildiğini gösterir göstermesine ama dünyayı düzeltme görevini her şeyden önce Tanrı'ya değil insanlığa bırakır. Kitapta bir bölüm vardır ki hepimizi derinden sarsmaktadır: "Gelecekteki Depremlerin Önlenmesi İçin Harikûlade Bir Ateş Nasıl Yakıldı?" Bu bölümde, Portekizli din adamlarının harabeye dönmüş kenti eski haline getirebilmek için devasa bir engizisyon ateşi yakılması gerektiğine nasıl karar verdiği anlatılır. 

   1 Kasım 1755 tarihi aslında Hıristiyanların her yıl kutladıkları Azizler Günü'dür. Deprem altı dakikaya yakın sürer. Kurtulanlar limana sığınır. Denizin çekildiğini düşünenler, Tanrı'nın onlara bir şeyler söylemek istediğine inananlardır. Bir saat içinde büyük bir tsunami yaşanır; deniz kıyısına gidenler de ölür. Azizler Günü nedeniyle yakılan mumlar devrilip korkunç bir yangına neden olur. Lizbon'da ayakta kalan tek yer ise genelevdir. Bütün bunların sonucunda kilise bildiği yolda yürümeye devam eder. İşte Voltaire bu süreci anlatır bize. Ülkenin ileri gelenleri ve din adamları bir araya gelip Lizbon şehir meydanında engizisyon ateşini törenle yakar. Önce depremin sorumlusu olarak içine şeytan giren iki kişi bulunur ve diri diri yakılır. Güya ülkede depreme yol açan pek çok günahkâr vardır. Tüm ülkede bir cadı avı başlar. Konu komşunun yalan yanlış ihbarıyla yakalanan Lizbonlular ya asılarak ya da yakılarak öldürülür.

   Voltaire "Candide ya da İyimserlik"te, her şeyden önce Katolik kilisesinin akılla ilgisi olmayan bu tutumuyla dalga geçer. Kitap yayınlandıktan sonra kerelerce yasaklanır ama geniş kitlelerce kabul görür. Çünkü her şeyden önce kilisenin insanlara sunmaya çalıştığı, "günahkâr bir şehrin insanlarının cezalandırılması" düşüncesi tutmaz. Lizbon halkı öyle büyük bir günah filan işlememiştir. Üstelik Avrupa'daki diğer şehirlere, Paris'e hatta Londra'ya göre daha masum bir hayat sürmektedir. Böylece kilisenin akılcılığı dışlayan kader planı yavan kalır. Lizbon depremi Avrupa'ya yayılan akılcı düşüncenin bir anlamda miladı olur.

  O dönemde kilisenin monarşiyle el ele verip ayakta kalmak istemesinin sebebi aslında son derece ekonomiktir. Günümüzde de devlet hegemonyasını elinde tutan rejimler, yolsuzluğu ön plana alan yönetimler, kayırmacı doğaları gereği sorumluluk duygusunu tahrif ederler ve kader planının içine sığınmaya çalışırlar. Asıl amaç kendi iktidarlarının korunmasıdır.

  Voltaire, "Candide ya da İyimserlik"  yapıtının sonunu, onca acı ve ağır bedeller ödenen bir yaşama rağmen iyimserlikle bitirir. Candide İstanbul'a gelir ve orada bir dervişle karşılaşır. Derviş ona der ki: "Anlattıkların güzel ama bahçemize de bakmamız gerek..."

Bu ülke bizim en sevgili bahçemiz. Ve onun akla ve bilime ihtiyacı var.

   (EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)





Merhaba!

  

25 Şubat 2023 Cumartesi

NE KADAR ÇOK ÖLDÜK YAŞAMAK İÇİN

 

Kuşağım, acılı kuşağım
Acılarla sevinçleri böyle yoğun yaşamak
Kimselere nasip olmadı.
Bize düştü tarih ırmağının önünü açmak
Gülsün diye geleceğin çocukları.
Kuşağım, acılı kuşağım
Biz sınadık üstümüzde, yiğitliğin ve tedirginliğin
Bütün urbalarını.

Ağlıyorum şimdi bir tabutun önünde
Biraz sonra eve gidip şiir yazacağım
Yaşamın güzelliği üstüne.
Can çekişirkenki çığlıkları bir insanın
Karışıyor, yeni doğmuş bir bebeğin
İlk çıkardığı o sese.
Kuşağım, acılı kuşağım
Yolumuz aynı anda düşüyor
Mezarlıklara ve doğumevlerine.

-Masanın üstünde kuruyor ekmek
Duvara asılı saz öylece kaldı
Bir şiir çıktı ceketinin cebinden
Oysa hiç bilmezdik şiir yazdığını.
Bu resim mi? Memleketinde bıraktığı o kızın resmi
Ara sıra söz ederdi bana ondan
Azıcık şarap filan içince;
Sonra uzun uzun susardı.
Ölüsünü polisler sakladı.
Bu çiçeği onun için aldım, koymak için mezarına
Bulabilirsem gömüldüğü yeri.
Üç beş kitabı var burada, bir takım da elbisesi.
Sonra bir de bu sazı var.
Ve üstünde dişlerinin izi duran ekmek.
Bugünkü gazetelerde bir de resmi var
(Gülümsemiş o resimde, niye gülümsediyse
Başka bir resmi de yoktu verecek).
Ve resim altında bir yazı:
"Anısı biz var oldukça sürecek!"
                                Arkadaşları.

Kuşağım, acılı kuşağım...
Kuşağım, deyince bir çiçek
Yoluyor, yoluyor yapraklarını.


AHMET ERHAN


***


   ... Acıyı uzaktan görerek duymak, anlamak çok mümkün değil. Kalbimin derinliklerinde hissetsem de yıkıntıların ağırlığını, acıyı haykırmanın hakkım olmadığına inandım. Yazamam, anlatamam olanları şimdi, öyle uzaktan, dedim. 'Çığlık atsam?' diye düşündüm. 'İçimde isimler olsa çığlığımın. Bir işe yarasam.' Böyle geçti aklımdan. Sözcükler dağılmıştı, Bir araya gelmeyi bekliyordu zihnimde. 'İnsanlar gibi sözcükler' dedim. Birleşince anlatacaklar her şeyi.
  Sonra bir sabah, çığlığımı bıraktım şimdinin karanlık boşluğuna, kuyularına: "Dünyanın bütün vinç operatörleri birleşin!" diye bağırdım.
  Hiç tanımadığım Eylem'in babası haykırıyordu günlerdir Hatay'da. Kızını o enkazdan kurtaracak bir vinç için. "Umudum kahır" diyordu beklerken.
   'Kuşağım, acılı kuşağım' demişti Ahmet Erhan bir şiirinde. Acılı olmayan bir kuşak yok ki benim doğduğum ülkede. Eylem benim kuşağım; babası annemin, babamın. "Ne kadar çok öldük yaşamak için." Bunun başka bir yolu yok mu?
   Kulağımda "hesap soracağız" haykırışlarıyla büyüdüm ben, yaşıtlarım gibi.
  Gür sesleriyle birleşen o kararlı duruşlarına öyle inandık ki bizi büyütenlerin, öfkeli yumrukları bizi sonsuza kadar koruyacak sandık. Bir de belki uzaklaştık büyürken parçası olduğumuz o ağırlıktan. Kaçtık.. Bir çocuğun kaldırabileceğinden çok daha büyük bir öfkenin, acının, gözyaşının içine doğan çocuklardık. Biz de soramadık o hesapları.
   
   Yıllar sonra, sanki bir şeyler anlatmak ister gibi, ısrarla kendine çağırıyor beni Sevgi Soysal'ın romanı; Yenişehir'de Bir Öğle Vakti. İlk baskısı 1973'te yapılmış romanın kapağını açtım Hatay'da geçirdiğim güzel günlerimi düşünürken. "Sanki büyük bir gürültüyle devrilecekmişçesine sallandı kavak. O her an oluşan, değişen şeyleri görmeyenler sezmediler bunu.." Böyle başlıyordu Yenişehir'de Bir Öğle Vakti.
   Sevgi Soysal'ın Yenişehir'inde, bir öyle vaktinde devrilen o kavak ağacı, kökleri çürüdüğü için yıkılan bir sistemin metaforuydu. Yıllar öncesinin Türkiye'sinden bugüne, katmerlenerek büyüyen çürümüşlük içinde bütün kavak ağaçları devrildi devriliyor..

   (SEMİHA DURAK - BirGün Gazetesi)





Merhaba!

19 Şubat 2023 Pazar

TSUNAMİ SÜRÜYOR

 

  Halka sevgilim diye seslenen bir şair var. Adı Behçet Aysan. Sivas'ta Madımak'ta ateşler içinde can verdi. Sesler ve Küller şiirinde hep aynı kitabı okuduğumuzdan bahseder. Kitabın adı Acılarbilgisi'dir. (SERKAN ÖNGEL - BirGün Gazetesi)



iner şafağın alacasında
karıncalar ordusu
şehre
kenar
mahallelerden
yürüyerek
ve trenlerle.

su satan çocuklarıyla
kapılarında vagonların

çamaşırcı 
kadınlarıyla
iner
şehre
sincandan
iner mamaktan

(...)

yok başka bir cehennem
yaşıyorsun işte

(...)

bilirim
döne döne
yıllar yılı
aynı
kitabı okur

adı acılarbilgisi

adı acılarbilgisi

acılarbilgisi.





   "Çok şükür yaşıyoruz diyemiyorum ne yazık ki. Yine de 'iyi ki yaşıyoruz' yaşamanın bir suç olduğu zamanda diyorum. Çok ağır bir yükü de taşıdığımı düşünemiyorum; yalnızca duyumsuyorum bunu. Yaşıyorsak bir anlamı olmalı yaşamanın, bir işlevi. Tsunami sürüyor..."

  Tsunami adlı öykü kitabınızın ikinci baskısı yayımlandı. Öykü kitaplarınız arasında şiirselliğe en çok yer verdiğiniz bu kitabın en önemli bir özelliği de ilk ve uzun öykü olan "Tsunami"nin Sivas Katliamı'nı anlatması...
   Orada bulunup da sağ kalan az kişiden birisiniz. Ağır yanıklarla yoğun bakımda, yanık ünitesinde uzun süre yatarak, hafızanızı o kıyım otelinde bırakarak taburcu olduğunuzda hâlâ ne olup bittiğini bilmiyordunuz.
   İyileştiniz diye eve gönderildiniz; ama ruhsal ve bedensel yaralarla doluydunuz henüz. Sizi onur konuğu olarak etkinliklere çağırıyor, konuşmaya zorluyorlardı.
   "Tsunami" öyküsünde bunu da anlatmışsınız. Bu öyküde aslında saklı bir kahraman da var. Öykü boyunca beklediğiniz, "Neden gelmedi?" diye sorup yanıtını alamadığınız biri var. Bilmeyenler için söyler misiniz?

   Evet bu öykü değerli şair ve sevgili dostum Behçet Aysan'a yazılmış bir güzellemedir. Bu kitap benim kurtuluş kitabımdır. Okumayı yazmayı unuttuktan ve yeniden öğrenmeye başladıktan sonra yazdığım hayata dönüş öyküleridir.
   Belki eski öykülerden de biri karışmış olabilir ama hepsinde bana ait müziğin olduğunu düşünüyorum. Aynı şiirde olduğu gibi öyküde müzikaliteyi de çok önemserim. 
   Yazar gerektiğinde sıradan bir gazete haberinden müzikli bir yapıt üretmek zorundadır. Bir gazete haberini büyülü bir öyküye dönüştürmelidir.
   Marquez'in Marquez olmasının nedenini onun gazeteci olmasına bağlıyorum. Zaten Marquez'in kendisi de söylüyor bunu.

 * Önce edebiyat öğretmeniydiniz, sonra TRT'de belgeseller, radyofonik oyunlar, "Arkası Yarın"lar yazdınız. Profesyonel olarak yazar olmaya nasıl karar verdiniz?

  Bu konuda çok hoş bir öyküm var: Evde ağabeylerimin ders kitaplarındaki öyküleri okurdum. Ayrıca komşu kızlarla roman alışverişi yapardık. Kerime Nadir'ler, Mebrure Sami Alevok'lar gibi... Bir gün baktım canım dondurma ister gibi roman yazmak istiyor.
  Paramı biriktirdim, en pahalısından bir defter ve dolmakalem aldım. Yazmaya oturdum. Birkaç satırı güçlükle yazdım, ama gerisi gelmiyor. Düşündüm, düşündüm yok... Sonunda roman yazmaktan vazgeçtim. Önce iyi bir okur olmaya çalıştım. O yıllarda taşra kentlerinde bile belirgin bir kültür ortamı solunurdu. Ben de iyi okur olarak iyi yazar olma yoluna girdim. Bu konuda beni yönlendiren değerli eleştirmen Mehmet Yaşar Bilen oldu. "Yahu bu kadar çok okuyorsun neden bir şey yazmayı düşünmüyorsun?" dedi. "Hocam ben Yunus'un torunuyum; Yunus, 'Hamdım, piştim, yandım' demiş ben de şimdi hamım, pişer ve yanarsam o zaman yazarım" dedim. Aslında ben yanmayı mecazi anlamda söylüyordum ama gerçek oldu. 

   (LÜTFİYE AYDIN - Söyleşi: GÜLSEREN ENGİN / Cumhuriyet Kitap)   



 
Lütfiye Aydın'ın Sivas Katliamı'nda yaşadığı travma sonucu okuma yazmayı unuttuğunu, sonra yeniden öğrendiğini biliyor muydunuz?

   

16 Şubat 2023 Perşembe

HALKTAN DAHA YÜCE BİR DEĞER YOKTUR

 

   "... Bağışlar geldi. Çok duyarlı bir toplum! Bu halkın çok güçlü olduğunu, bu halkın, bu coğrafyada yaşayan insanların güzelliğini gösteriyor. Aynı zamanda da üzüyor. Bu güzel insanlar bu kadar yalnız bırakılmamalı, bu güzel insanlar bu acıları yaşamamalı daha doğrusu!"

  "Bu çok üzdü. Keza hepimizin takip ettiği, sosyal medyadaki, benim en çok zaten anlayamadığım, orada güzel insanlar gönüllü gidiyor yardım ediyor. Oraya insanlar niye yardıma gidiyor; devlete yardıma gidiyor ya! Tabii ki insanlar acılı, tabii ki feryat edecek, isyan edecek! Çok doğal, o insanları kucaklamak lazım, o insanları cepheleştirmemek lazım, onları sağaltmak, anlamak lazım. Bu çok doğal yani! Orada insanın enkazın altında çoluğu çocuğu, annesi, babası var ve kimse yok yanında! Tabii ki bir şeyler söyleyecek, rahatsızlığını dile getirecek. Bunu anlamak lazım, bundan mikrofon, kamera çekmemek lazım! Gidip özellikle o insanlarla konuşmak lazım! 

   Yardıma giden insanları ötekileştirmemek lazım! Her gönüllü giden insan, her sivil toplum örgütü, devletine yardıma gidiyor, başka kime gidiyor. Devlet halktır. Halktan daha yüce bir değer yoktur. Ve insanlar orada acılar içerisinde. Birazcık kendini onların yerine koyması gerekiyordu siyasilerin. Bu çok üzdü ve düşündürdü. Hâlâ deprem öncesi söylemlerin tekrar ettiğini görmek çok üzücü!" 

    (SUNAY AKIN - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   Nasıl anlatmalı, insanların en çok şu sırada birbirine ihtiyacı var. Yüz yüze konuşmaya, bir araya gelmeye, birbirine dokunmaya, sarılmaya. İnsan sosyal bir hayvandır. Zaten 20 yıldır ayırımcılık politikalarıyla herkes yalnızlık, kin, "ötekileştirme" girdabına itilmişken, umutsuzluk içinde kıvranırken, gençleri arkadaşlarından, ortak mekânlarından, hocalarından ayırmak, onlara yapılabilecek en büyük kötülüktür. 

   Şimdi aynı kötülüğü kültür ve sanat yaşamımıza da yapmaya çalıştıklarını görüyoruz. Müzik sustu. Tiyatrolar sustu. Olmaz! Yanlış!

  Beyler kendinize gelin! Müziğin de tiyatronun da kökeninde bir gereksinim var. Paylaşma ve dayanışma duygusu var. İnsanların birlikte, bir arada, yan yana, omuz omuza bunları izleme gereksinimi var.

  Tiyatro sözcüğü (Yunanca "Theatron" - görme yeri) Dionysos'tan günümüze, en batıdaki İngiltere'den en doğudaki Çin ve Japonya'ya, insanların bir arada görebilmesinden, izlemesinden gelir. Dinsel, inançsal kökenleri vardır.

 Batı tiyatrosunda koro, bizim geleneksel tiyatromuzda, köy seyirlik oyunlarında, ortaoyununda meddah, ortak duyguları anlatan olmuştur, "anlatıcı" olmuştur. Kitlelerin "dili, ağzı", "duygu ve düşüncesi" olmuştur. 

  Şimdi bunları, tiyatroyu da müziği de tümden susturmak değil, tam tersine acıları paylaşmak, dayanışmayı artırmak, görülmeyeni göstermek, fark ettirmek, yaraları sarmak; şefkate, empatiye, bütünleşmeye ulaşmak için kullanmalıyız.

   (...)

   Son sözü Nâzım Hikmet'e bırakıyorum: Sanatı tarif ettiği "Saman Sarısı"ndaki o dizelere:


bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filân düşünüyorum ve anlıyorum ki

bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri

sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.


Eğitimden sonra sanatı da kurutmaya, kurban etmeye çalışmayın!

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)