28 Eylül 2025 Pazar

HOŞGÖR KÖFTECİSİ

 

Size bu yazımda üç masalı bir balıkçı meyhanesinde gördüğüm bir dünyadan bahsedeceğim.
İşiniz düşer, bilmediğiniz bir semtte kalırsınız. Yemek zamanı gelmiş, karnınız acıkmıştır. "Bir aşçı dükkânı bulsam da iki lokma bir şey yesem" dersiniz. Dolaşırsınız, sağa bakarsınız, sola bakarsınız, yiyecek bir şey göremezsiniz. Dükkânların camekânları, musluklar, testereler, ip yumakları, kurşun borular, tahlisiye simitleri cinsinden mallarla doludur. Dünyanın manasız bir dünya olduğuna hükmedeceğiniz gelir. Üzülmeyin. Bu manasız dünyanın hiç ummadığınız bir yerinde kapısından dört bir yana nefis kebap kokuları yayılan bir kebapçı dükkânı ile karşılaşmanız imkânsız değildir. İşte ben de o üç masalı balıkçı meyhanesini öyle bir yerde buldum. Daracık kapısından içeriye girerken aksi bir laf mı söylemişim nedir, ters bir müdahaleyle karşılandım. Bir ses: "Ne kafa tutuyorsun, otursana," dedi. Üstelik bu sesin sahibi bir kadındı. Neye uğradığımı anlayamadım. Oturdum. Ayna mı, cam mı, ne olduğunu kestiremediğim bir müstatilde tablası başında balık satan bir balıkçı görüyordum. Durmadan bağırıyordu:
- Liraya, buraya; liraya, buraya!
Ağız hareketlerinin sonradan seslendirilmiş filmlerdekine benzer bir hali vardı. Sanki bu ses o ağızdan çıkmıyordu. İlkin yadırgadığım bu hale sonra sonra o kadar alıştım ki, hani beş on dakika susacak olsa adeta rahatsız oluyordum.
Yanımdaki masada üç kadın oturuyordu. Üçü de dükkânla akraba gibiydiler. Beni tam bir külhanbeyi edasıyla karşılayan kadın sordu:
- Ne içersiniz bayım? Bira mı, şarap mı?
- Bir şey içmek mi lazım? Şarap olsun öyleyse...
Dükkânın havasına enikonu ısındığımı hissettiğim bir anda bu sevimli kadının ismini öğrenmek istedim:
- İsmim bana bile lazım değil, sen ne yapacaksın? dedi.
Sonra yanındaki masada oturan kadınlara dönüp anlatmaya başladı.
Neden bahsettiğini anlayamıyordum. Ama hoş bir hikâyeye benziyordu.
Orada üç dört saat kaldım. Ben dükkândan oldum ama, dükkân benden olmadı. O güzel havanın tam manasıyla içine girebilmek için aynı yere tekrar tekrar gitmek icap etti. Aileden olmaya başladığımı ancak Muallâ Ablayla "Fosforlu" şarkısını söyledikten, dükkân sahibi Etem Ağabeyle dertleştikten sonra anladım. Hatta o bile yetmedi. Dışarıda durmadan "Liraya, buraya!" diye bağıran balıkçının sesi, tahta masalar, dar peykeler, çarpık iskemlelerle de akraba oldum. Takacı, motorcu, mavnacı arkadaşlarımın dertlerini öğrendim. Rizeli Musa Kaptanın, Ömer'in, Papo'nun hikâyelerini dinledim. O şarkılarda, o seslerde, o hikâyelerde büyük bir dünya vardı. O daracık dükkâna giderken kendimi seyahate, hem de büyük bir seyahate çıkan bir adam sanıyordum. Gemici, motorcu, takacı dostlarımla Giresun'dan fındık yüklüyor, Kefken açıklarında denize tutuluyor, Köstence'de Niko Bar'dan çıkıp Türk arabacının arabasına biniyor, Novorosisk limanında balalayka dinliyor, Kazablanka'ya gidecek bir petrol gemisine tütün satıyordum. Bu üç masalı balıkçı meyhanesinde gördüğüm dünya gerçekten ne güzeldi! Çalışan insanlar, namuslu insanlar, kardeş insanlar.
Güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız siz de öyle bir meyhane bulunuz.

(ORHAN VELİ - Tanin, 2.4.1947)



1949 yılında da bir gece iki arkadaş [Orhan Veli, Halim Şefik Güzelson] Karaköy'de, Perşembe Pazarında Hoşgör köftecisinde çarmakçur olmuşlardır. Hoşgör'ün patronu Derviş'tir. Mualla Abla da ocakta çalışıyordur. Az biraz Orhan'a tutkundur. "Güzel Marmara" ısmarlanınca Mualla Abla onlara uskumru tava sunar. Şarap sona erdiği vakit Orhan, masa altından, Halim'e bir pusula uzatır:
- Bila meze bir şişe daha içebiliriz.
Halim eyvallahı bastırır. Öteki şişe de mezesiz yuvarlanır. Aralıkta, köftecide dört hafiye peydahlanmıştır. Topu da Orhan'ın onurunu artırmak için oradadırlar. Çünkü o günlerde Orhan Yaprak dergisinde şöyle tümceler sıralamaktadır:
- Cami yerine okul yaptırarak, Mızraklı İlm-i Hal yerine hayat bilgisi öğreterek kalkındırılacak bir köylü sınıfı, belki bugün için, bu işlerden hoşnut kalmayabilir. Ama yarın, öbür gün, okumuş, müreffeh, şuurlu bir millet meydana geldiği zaman, halkın gönlü, birtakım dolaplar, oyunlarla değil, iş görmüş, memlekete faydalı olmuş insanların alın aklığı ile kazanılacaktır. 
İkinci Güzel Marmara'dan sonra Orhan'la Halim, Hoşgör'den çıkıp vapur iskelesinin yolunu tutarlar. Hafiyeler Yukarı Boğaz'a kalkacak 11 vapuruna onları yerleştirdikten sonra, raporlarını yazmak üzere iskeleden uzaklaşırlar. Bizimkiler de bir kez daha Boğaz'ın gece şıngırını içlerine çekerek evlerine dönerler.
Çelebiler, böyle olur bizde demokrasi dediğin.

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır)







Merhaba!

21 Eylül 2025 Pazar

ŞİMDİ YENİ ŞEYLER SÖYLEMEK LAZIM

 

"Kuşaklar değil, eylemler belirlemelidir geleceği."

Romantizmin kurucusu Victor Hugo'ya romantizmin ne zaman başladığını sorarlar, Hugo "Saatini de söyleyeyim mi?" yanıtını verir.

Mevlana'nın deyişiyle "Dünün düşünceleri dünle gitti cancağızım / şimdi yeni şeyler söylemek lazım." diyebilmeli bugünün şairi de.

(Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)


*** 



Doğa ve yaşamla bütünleşen edebiyat, zamanla yarışır ve zamanı dünden yarına taşır.
Edebiyatçı, yaşam serüveninin seçilmiş, damıtılmış, estetize edilmiş biçimini, bir gerçeklikten yola çıkarak bütünsel gerçekliği göstermek yoluyla zamanı aşar. 
Bu aktarmada daha güzel yaşamların arayışı yer alır.
Bir arayışla süren edebiyat, insanlığın dününün perdelerini aralamaya çalışırken yarının ışıltılarının da yolunu açar.
"Edebiyatın işinin salt estetik işlevden ibaret olmadığını, bir de toplumsal ahlak yönünün olduğunu" söyleyen eleştirimizin büyük ustası Fethi Naci'nin tüm yapıtlara yaklaşma yöntemi "Çağımızı doğru olarak yansıtmak kaygısı'ydı.
Yaşamın dününü, bugününü en iyi edebiyattan öğreniriz.
Edebiyatın böyle soylu bir görevi vardır.
Bu görevle yükümlü olan edebiyat, bugünün dünyasında neler görmektedir ve bugünün dünyasını gelecek zamanlara nasıl aktaracaktır?
Bugünün dünyasında gördüğümüz tablo, korkutucu, yaralayıcı bir tablodur.
20. yüzyılın ilk yarısında iki büyük dünya savaşı yaşamıştık. Bu savaşların yıkımları, yakımları, öldürümleri, ölüm kampları, atom bombaları yetmemiş olmalı ki yakın tarihte hep acılar, kırımlar yaşadık dünyada. 20. yüzyılın ikinci yarısında da 21. yüzyılda da savaşları yaşadık, yaşıyoruz ve dünyanın bomba tarlalarına dönüştürüldüğünü gözledik, gözlüyoruz. 
Kirlenen bir dünyada yaşıyoruz. Toprağıyla, dağıyla, ovasıyla, deniziyle, gökyüzüyle, ırmağıyla, gölüyle, binasıyla, sokağıyla kirlenen, çöplüğe dönüşmüş bir dünya bu. İnsan da bu çöplüğün içinde ve duyguları, düşünceleri, düşleri, inançlarıyla kirleniyor. 
Tüketilen, her şeyin alınıp satıldığı, her şeyin değerinin parayla ölçüldüğü, piyasanın, paranın en yüce değer haline getirildiği bir dünyada, değerlerin, kültürün, sanatın, aşkın, sevginin her şeyin tüketildiğini görüyoruz.
Bağnazlıklar, barbarlıklar, kan, vahşet, saldırganlık, zorbalık, katliamlar, savaşlar ve bunlara eklenen her şeyin tüketildiği bir yaşamı görmek, edebiyatçıların yüreğini burkuyor, allak bullak ediyor onları da.

Bugünün dünyasını yazmak!

Düşünüyor edebiyatçı: Kanların üzerinde uygarlığını sürdüren insanlık, ikiyüzlülüğüyle güzelleştirebilir mi dünyayı?
Yaşamımızın hiç de yürek ferahlatıcı görüntülerle geçmediği ve dünyanın bugününe bakınca görülen tüketilme, savaş, edebiyatçıya aşması gereken zorlukların ne denli büyük olduğunu gösteriyor ve "Hayır" yanıtını veriyor.
Karşı karşıya olunan ürkütücü gerçeklik, ne yazık ki insanlığın dünden getirdiği bir miras olarak kapımızı çalıyor.
Bu gerçeklik, Kızılderili atasözünde olduğu gibi çocuklarımızdan ödünç aldığımız geleceğimizin karartıldığını da gösteriyor.
Bir edebiyatçıya, insanlığın kendi varlığının temellerini bombalamasını görmesinin verdiği hüzün korkunçtur ve insanlık bunu hak etmemiştir. İlyada'da destanlaşan bir savaştan yüzyıllar sonra karşı karşıya geldiğimiz sürekli kanayan bu gerçeklik, utanç verir.
Edebiyatçı bu utançla yaşamak istemez. Savaşı kaçınılmaz ve insanlığın yazgısı olmaktan çıkarmak ister. Zamanın edebiyatçıya verdiği görev budur. En değerli silahı olan edebiyatıyla savaşların dünyadan silinmesine katkıda bulunması yaşamın dayattığı en zorunlu görevidir.
Edebiyatçı, geçmiş zamanın kötü yaşamlarıyla hesaplaşarak, bugünün yanlışlarını cesurca ortaya koyarak ve çirkinliklerden arınmış bir yarın arayışının çağrıcısı olarak zamanın üzerine yüklediği görevi yerine getirmek zorundadır.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)


***  


Düşün, uzay çağında bir ayağımız,
Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri
Düşün, olasılık, atom fiziği
Ve bizi biz eden amansız sevda,
Atıp bir kıyıya iki zamanı
Yarının çocukları, gülleri için
Herbirinin ayvatüyü, çilleri için,
Koymuş postasını,
Görmüş restini.
He canım,
Sen getir üstünü.

AHMED ARİF
(Hasretinden Prangalar Eskittim)






Merhaba!

14 Eylül 2025 Pazar

BEN SADECE İNSANIM

 

Edebiyat şiddetli bir tutkudur onun için ve başka türlüsü düşünülemez:

GUSTAVE FLAUBERT


"Kendimizi her zaman halklardan, taçlardan ve krallardan daha büyük olan, her zaman yukarılarda, Tanrı'nın diademiyle coşku içinde duran sanata adayalım."

Buna benzer satırları Mektuplar'ında sık sık yineleyen Flaubert'in sanat kavramını din olarak bellediği açıktır.

Ünlü bir cerrah olan babasından kalan miras sayesinde bir meslek edinme zorunluluğu olmayan Flaubert, 1844'de geçirdiği epilepsi krizini de bahane ederek Paris'te devam ettiği hukuk eğitimini yarıda bırakır ve yaşamını edebiyata adamak amacıyla memleketi Normandiya'ya dönüş yapar.

Tüm çocukluğunu geçirdiği Croisset köyünde, Seine nehri kıyısındaki sakin evinden hiç çıkmadan, mağarasına kapanmış "bir ayı gibi" yaşamak ve günün bütün saatlerini edebiyata yani okuma ve yazmaya harcamak, düşlerindeki ideal yaşamın anahtarı ve en derin arzusudur Flaubert'in.

(...)

Toplumsal yaşamdan ürken yazarın siyasal açıdan da her hangi bir partiye ya da görüşe inanması mümkün değildi. Demokrasi kavramını yani halkın seçtiği kimselerin halkı gerçekten temsil edebileceği fikrini gülünç bulur: 

"Halkın temsilcileri pis bir satılmışlar yığınından başka bir şey değildir, görüşleri kişisel çıkar, eğilimleri alçaklık, onurları aptalca bir gurur, ruhları ise bir çamur yığınıdır."

[H]er türlü sosyal sınıf kavramının ötesinde sanatın ve doğanın güzelliğine duyarsız, aptallığı bayrak edinmiş her insan onun gözünde bir burjuvadır.

Özellikle 1846-1854 yılları arasında coşkulu bir aşk yaşadığı şair Louise Colet'ye yazdığı mektuplar, hem edebiyat sanatı hakkında düşüncelerini uzun uzun anlattığı bir denemeler dizisi hem de dünyaca ünlü başyapıtı Madam Bovary'nin yazılışının bir güncesi olması ve zengin bilgiler içermesi açısından bu romanın hayranları tarafından mutlaka okunması gereken bir belgedir.

Yani Shakepeare'in ya da Moliére'in eserlerini nasıl yazdıklarını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz ama Gustave Flaubert'in nasıl bir çalışma yöntemi uyguladığını ve kitaplarını nasıl yazdığını Mektuplar'ını okuyarak bizzat kendi kaleminden öğrenebiliriz. 

(...)

Madam Bovary'nin yazım aşamasına tam olarak hangi tarihte, hangi ruh haliyle girdiğini 20 Eylül 1851 tarihli mektubunda belirtmiştir: "Dün gece romanıma başladım. Şimdi beni korkuya boğan üslup sorunları öngörüyorum. Basit olmak ufak bir mesele değil." 

Yazım sürecinin çok yavaş ilerlediğinden, bazen bütün gün saatlerce çalışıp sadece bir sayfayı tamamlayabildiğinden yakınır: "Dağları yerinden oynatmış gibi yorgunum. Bazen ağlamak istiyorum. Yazmak için insanüstü bir irade lazım. Ben sadece insanım."

(FERDA FİDAN - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!

7 Eylül 2025 Pazar

KAPİTALİZMİN SONUNU HAYAL ETMEK



Silah ve ilaç sanayi devleri
ellerini ovuşturuyorlar,
daha çok savaş,
daha çok ölüm!
Sanki 
koskoca dünya bir uzay gemisi
ve biz içindeyiz.
Tehlike düğmeleri de
kırmızı kırmızı yanıp
yok olma sinyali veriyor.

IŞIL ÖZGENTÜRK
(Cumhuriyet Gazetesi)




(İllüstrasyon: ALİREZA KARİMİ MOGHADDAM)


Artık savaşların yol açtığı yıkımı yalnızca insani ya da jeopolitik terimlerle değil, iklimsel etkileriyle de düşünmek gerekiyor. Çünkü her patlayan bomba, sadece binaları değil, gezegenin karbon bütçesini de delik deşik ediyor. Yine de bu ekolojik felaketin ortasında bile, ülkeler savaşları sürdürebilirken, iklim kriziyle mücadele önlemlerini erteliyor. Emperyalist kapitalist uygarlık kuyruğunu yemeye devam ediyor. 
Frederic Jameson, bir keresinde, "Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay" demişti. Zor olanı, kapitalizmin sonunu hayal etmek gerekiyor ama sanırım, nostalji ve melankoliye takılıp kalmış bir amnezi hayal kurmayı engelliyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)











Merhaba!