30 Ağustos 2025 Cumartesi

HANGİ ÖZGÜRLÜK ?

 

"Özgürlük korkusuzdur. 

Korkusuz bir bağlam ancak eğitimde birleşme ve bununla bütünleşme yoluyla elde edilebilir.

Özgürlük asla bireysel bir varlık değildir, sadece kolektif olabilir."


RODRİGO AMARANTE


***



LEA YPİ


1990'larda domino taşları misali yıkılan komünist rejimlerden biri de Arnavutluk'taydı. Enver Hoca'nın mirası, neoliberal kapitalist sistem tarafından örselenirken tıpkı diğer Doğu Bloku ülkelerinde olduğu gibi Arnavutluk'ta da yeni bir zaman işlemeye, yeni bir çağ açılmaya başlamıştı. Bu dönüşümün tanıklarından biri de çocukluğu Arnavutluk'ta geçen, şimdilerin siyaset teorisi hocası Lea Ypi'ydi.
Anılarından oluşan ve Özgür (Çeviren: İlknur Özdemir / YKY) adlı kitabında Ypi, hemen her şeyin sınırının sert kurallarla çizildiği, yardımlaşma ve dayanışmanın en üst seviyede olduğu, insanların daha iyi bir dünya hayalinin peşinden gittiği ve günü geldiğinde komünist liderlerin heykellerinin yıkıldığı, meydanlarda "özgürlük" ve "demokrasi" şarkılarının söylendiği Arnavutluk'a ilişkin hikâyeler anlatıyor. 
(...)
Anlatısının merkezinde ket vurulan yaşamlar, acılar, eğilip bükülen gerçekler ve Arnavutluk'un dünü ve bugününe ilişkin karşılaştırmalar yer alırken yazar, bazı sorulara yanıtlar arıyor:
"İdeal nedir? Dün mü, yoksa şimdi mi gerçek? Yakın geçmiş mi, yoksa bugün mü özgür bir ülke Arnavutluk? Özgürlük nedir?...  
Ypi, Arnavutluk'un 1990 öncesini ve sonrasını karşılaştırırken "özgürlük" bağlamında bir belirleme yapıyor:
"Nihayet gelmişti özgürlük ama soğuk sunulan bir yemeğe benziyordu. Pek az çiğneyip hemen yuttuk, açlığımız geçmedi. Bize yemek artıkları mı verildi diye merak edenler oldu. Kimileri de verilenin sadece soğuk başlangıçlar olduğunu söyledi."

(MURAT CAN OKAN - Cumhuriyet Kitap)


***


"Hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin. 
Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir."


GAZİ MUSTAFA KEMAL
(6 Mart 1922)







30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI KUTLU OLSUN !

24 Ağustos 2025 Pazar

ÇÜNKÜ HİÇ KİMSE KALMADI EKMEĞİ, ŞARABI BÖLÜŞECEK



"Beni değiştiremezsiniz. 
Ben bir şair ve sanatçı olarak doğdum, diğerlerinin yakışıklı, kör ya da kusurlu doğması gibi.
 Kanatlarımı almayın benden, çünkü emin olabilirsiniz ki ben bu kanatları kullanmayı biliyorum." 


FEDERİCO GARCİA LORCA

***

Her yanda sorunlar koyuyorlar,
Çeşit çeşit insan var:
Kanlı bıçaklı kör var,
Öfkelisi, ümitsizi var,
Yoksul var, tırnak ağaçları var;
Şunun bunun sırtından,
Geçinmek sevdasıyla;
Harami var.

Hayat böyle, Federico,
Ey babayiğit, 
Ey kara sevdalı adam.
Sana, 
Dostluğumun sunabileceği şey
İşte bunlar..
Sen de epeyce şey biliyorsun
Şimdiden.
Yavaş yavaş, daha da,
Öğreneceklerin var.

(PABLO NERUDA - Çeviren: ENVER GÖKÇE)


Ölürsem 
açık bırakın balkonu!

Çocuk portakal yer.
(Balkonumdan görürüm onu.)

Orakçı ekin biçer.
(Balkonumdan duyarım onu.)

Ölürsem
açık bırakın balkonu!

(FEDERİCO GARCİA LORCA)


Ah ellerim ve kalbim
Her şey orada kaldı.
Keçeler keçeler ve portakallar
Kireç döktüler yere. Kara gözlüm, kalbim,
Halkımın fakir akşamlarıdır, biliyorum
Kanlı bir mendil diye bağlanan gözlerime
Kireç döktüler yere,
Bir duvarın dibine
Bir deppoy'un önünde
Kiraz ağaçlarına ve sığırcıklara karşı...

Bir halkın gösterişsiz, sessiz cömertliğinde
Ölüm nasıl söylenirse öyle
İspanyol dilinde
Ve her dilde...

obras
completas

Artık kat'iyen biliyoruz;
Halk adına dökülen kan
Sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır.
Dişlerin arasında...
İspanya'da
Ve her yerde...

(TURGUT UYAR)


Sinyor kurşun. İspanya.
Asılıp gidebilir bakışlarınız
Bir bulutun yedeğinde
Tabii Lorca gibi sizin de
Gözlerinizi bağlamazlarsa.

(CEMAL SÜREYA)


ben ölmeyi bir şiirden öğrendim
sıcak bir yaz günüydü granada'da
bir ben öldüm bir lorca

şiirden olmayan tüfekler ucunda

(ELÇİN SEVGİ SUÇİN)





Merhaba!

17 Ağustos 2025 Pazar

"UYAR"LAR

 


Tarabya'da karada değil, denizde yaşanır. Denize hiç bakılmasa, sandal sefasına çıkılmasa da denizde, denizin içinde otağ kurulur.
Tomris Uyar o günlerini şöyle anlatacaktır:
- Günün her saatinde denizdeydik. Rum, Ermeni demez, bütün Tarabyalı delikanlılarla arkadaşlık ederdik. Garip bir ulussuzluğu çekip çekiştirirdik denizde. Kadınlık, erkeklik gündemde değildi. Hesapsız, kitapsız bir içtenlik içinde geçerdi yaşamımız. Canımız mı sıkıldı, cop denize. Üstümüzdeki uyuşukluğu mu atmak istiyoruz, cop denize. Gece erkenden yatmak işimize gelmiyor mu, cop denize. Mayolar üstümüzden hiç mi hiç çıkmazdı. Kıyıda bile hep mayolarla ve yalınayak dolaşırdık.
(...)
Tomris, buradaki evde çocukluğunu gerilerde bıraktıktan sonra tam 13 yıl (1955-1968) oturmuştur. 1968 yazını da yine burada, kocası Turgut Uyar'la geçirmiştir. Daha sonra da sanatçı karı-koca kendilerini Büyükdere'ye transfer etmişlerdir. Orada da beş yıl yaşarlar ki Turgut bütün yaşamı boyunca denizle pek haşır-neşir olmadığını o vakit çakmıştır. Turgut, orada ilk günlerde Boğaz'ın ne menem şey olduğunu da pek çıkaramamıştır. Kendisine soracak olursanız, sonradan da çıkaramamıştır ya... Bu yüzden bir gün karısına:
- Yahu, Boğaz'a gidip bir yemek yiyelim!
diyerek onu şapalaklıktan şapalaklığa sürüklemiştir.


Ey gözüm ışığı Boğaz insanları, zamanla Turgut da Büyükdere'nin yerlisi sayılmaya başlar. Satıcılar Tomris'in Büyükdere'ciliğinden ötürü -yazarımız ne kadar Tarabya'dan ise o kadar da Büyükdere'dendir- onu enişteleri bellemişlerdir. Dahası, soğan-salata üzerine iş tutmuş bir bezirgân, Turgut ne zaman bir kıvırcık alsa, yanına bedavadan bir maydanoz iki demet soğan sokuşturmayı alışkanlık haline getirmiştir. Hazır olun, Turgut'un bir sözü daha geliyor:
- Büyükdere'de balıktan çok soğan-salata ve de radika satılır.


Turgut'un Büyükdere'ye alışmışlığı biraz da meyhaneler yüzü suyunadır. Ama kendi kafasına uygun harabat'ı nasıl bulsun? İlkin Piyasa Caddesi'ni tarar. Vay utanmazlar, orada böyle bir şey yoktur. Yalılar, dalyan, kilise vardır ama meyhane nanay mı nanay.
Bir vakit gelir, Çayırbaşı'na doğru yürümeyi akıl eder. Belediye tersanesinin karşısında küçük, karanlık bir dükkân. Tahtadan bir evin alt katı. Üstünde de şu yazı:

TERSANE

İÇKİLİ LOKANTA

ENVER KORHAN

Tam karşıda da burnunu caddeye bindirmiş bir gemi iskeleti. Kızağa yeni konmuş. Daha doğrusu, omurgası konmuş da kaburgaları çatılıyor. 
Turgut meyhaneye dalsın mı, dalmasın mı?
İlkin çekinir. Bir geçer önünden. Sonra bir daha geçer. Niyeti, mezeye yüz vermeden iki tek parlatmaktır. Ama meyhaneci bu mezesiz içki amatörünü ne yapsın? Alış-veriş dolabı bozulur mu, bozulmaz mı? Adaaam, iki adımda Turgut, Tersane'nin içindedir:
- Bir duble votka.
Eh, bundan sonraki sözü Turgut'a bırakalım ki meyhaneci onu nasıl karşıladı ve Turgut oradaki akşamcılara nasıl laf ve güzaf vurdu, araya kimse girmeden öğrenelim:
- Önce yadırgadılar elbet. Üç-beş gün sonra alıştık birbirlerimize. Zaten gedikli müşteriler altıyı, yediyi geçmiyordu. Sonraki günlerde anlattıklarına göre ilkin polis sanmışlar beni, nerem benziyorsa. Daha daha Bahriye'den yeni ayrılmış bir subay ya da astsubay demişler. Evet, Şoför Mehmet Bey'i -en saygı toplayan müşteri oydu-, yine şoför Tevfik'i, Belediye Müfettişi Cevat Bey'i, yetmiş beşlik balıkçı, midyeci, bostancı, her şakaya şakadan kızıp içkicileri hoşnut eden Andon'u orada tanıdım. Bunlar, daha da var ya, doğma büyüme Boğazlı'ydılar. Hırçın ama hoşgörülü idiler. Hemen hemen topu da geçmiş özlemi içinde idi. İçlerinde, Aero Espresso'nun Büyükdere'ye deniz uçağı seferlerini anımsayıp hayıf getirenler bile vardı. Haa, Andon'un gizli Müslüman olduğu da söylenirdi. Ramazanlarda gelip kafayı çekmezdi. Ötekiler de içmezdi. Ben, ilk zamanlar, Andon'un Ramazanlardaki perhizini arkadaşlarına olan saygıya verirdim. Andon'un yetmişlik bir karısı da vardı. Yirmi yıldır yatalaktı. Ona gıkını çıkarmadan bakardı. 1973'te miydi neydi, karısı ölünce, o da kendini öldürdü. Ölüsünü denizden çıkardıklarında güç tanıdılar. Sünnetli olduğunu kimse bilmiyordu. 

(SALÂH BİRSEL - Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi,1982)




TURGUT  II.

Turgut'un yepyeni bir oğlu var, hiç görmediğim ağ'babasına benziyor
Saçları sararmadan kıvırcık, denmiş ki tıpkı teyzesi, oysa teyzesi yok
Besbelli eşeğe de binecek bu ve okuldan kaçacak
Yahu, Tomris, adı ne?
Hani Fuzûlî'nin adı Memet'miş de..
Ama bu oğlancık niye alabildiğine kendi

Hey gidi, dün el ele ilk yürüdük, insanoğlu tökezliyor
Bir yan yan baktı ki bana, sanki amcası falan değilim
Kuka oynamak isteyen bir yeğen bu, güvercintaklağı'na da var 
Semirik kedileri tırmalıyor uzaktan kucağına alıp
Ve -elbet şimdilik güzel- şiir miir bilmiyor

Ha, ortalıkta fingatan buğu maviye de boşveriyor cingibi
Tuttum kaygan kulak memesini, kaçın kur'ası o
Cayar mı hiç çocukluktan; kaydıraklardan sekseklerden geçmiş
Sanki kırk yıl mapuslarda ölüp ölüp dirilmişcesine
Tâ tepelerde bir rengârenk uçurtmaya dikti gözlerini.

METİN ELOĞLU


***

TURGUT UYMAZ

"Büyük iş yapanların hemen hepsi, bu işleri temelli bir güçlükten, bir çıkmazdan kurtulmak için yapmışlardır."

Turgut da böylesine çıkmazların adamlarındandı. 
Oncağızımı 1956'da, sanırım askerlikten ayrıldığı günlerde, çoluğu çocuğuyla sivilleşme mutluluğu, daha doğrusu ummacası içinde yaşadığı dertlerde tanıdım. Sonraki yıllarda, sivile soyunmakla işin bitmeyeceğini, memleketin kendisinin koca bir kışla olduğunu acı acı anlamıştı, bunun üzerinedir ki, Türkçede hiç denenmemiş bir şiir tarzına attı kapağı. Kaçıncı yeni olduğunu kimsenin çıkaramayacağı bir şiirdi bu. Asker kaputları gibi nefti ve uzun dizelerle soyuyordu kendini, sivilleşiyordu özümüze, benliğimize doğru. Taç yapraklarını dizi dizi koparıp atarak çiçeğin göbeğini bulmaya yönelen bir uryanlaşma süreciydi bu. Neylersin ki, şiirin bitiminde anadan doğma bıraktığı gerçeklik yeniden kuşanıveriyordu üniformalarını, bir başka şiire başlayıncaya dek. Bu, Sisifos'kari bir cehennem çilesiydi, bir Hades çıkmazıydı... Turgut, bütün yumuşak başlı görünüşüne karşın, tanıdığım en serkeş, en dik başlı, en anut, en uymaz insanlardan biriydi. Sonuna dek Ferhat sabrı ve direnciyle o çıkmazdan çıkma kararına bağlı kaldı. Gazası mübarek olsun!..

(CAN YÜCEL, 1989)    



  

 
Merhaba!
  

9 Ağustos 2025 Cumartesi

ŞİİR ÇIKMAZDA MI? (YA DA ŞİİR Mİ ÇIKMAZDA OLAN?)

 



Dönmeyi unutan dünyada, aklına gelince de yanlış dönen dünyada, yanlış yaşayan ve yaşlanan dünyalılar arasında "şiir" belki de şairine rağmen hâlâ sihrini koruyorsa bunun yapısal bir nedeni olmalı.
Paradoks gibi görünse de ben, devletlere ve milliyetçiliğe kesin kayıt yaptırıp "şiirlerine yenilen şairden" değil şiirden ümit kesmeyenlerdenim.
(...)
Şair ile şiirin, şiir ile sokağın, diller ile dillerin yanlış iliklendiği zamanlardayız. Buna şairin, anlamın evcilleşmesini ve hakikat kaybını da eklediğimizde derdimizin ve dersimizin ne denli büyük olduğu anlaşılabilir. Buna rağmen kişi başına düşen şiir ve anlam katsayısını çoğaltmak olmazsa olmazımız... Bunun yolu ise, şairin şaire, şairin şiire, şairin okura devlet olmadığı yeni bir dil ve poetikanın gerektiğidir.
Sosyalizm bahsine dair birkaç cümle ile bitireyim: "Benden önceki filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler aslolan onu değiştirmektir" mealindeki Marx'ın 11. Tezi'nden hareketle şunu söylemek isterim: Dünyayı yorumlamak ve değiştirmek siyasete, bir örgüte, merkez komitesine bırakılmayacak kadar ciddi bir uğraştır.

(SEZAİ SARIOĞLU - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)


***



Sadece şiirin değil çağdaş modern sanatın tarihsel ilişkileri, 
kapitalist toplumun piyasa ilişkileridir ve en asıl olan tüm bu ilişkileri ortadan kaldırılmanın gerektiğidir.
 
Geçtiğimiz 200 yıl boyunca üretimdeki temel değişiklikler, kâr arayışına verilen önem ekonomiyi, politikayı, sanatı ve kültürü dönüştürdü. "Burjuvazi onca zamandır onurlu sayılan ve önünde hüşûyla eğilinen her faaliyeti çevreleyen hâleyi söküp atmıştır. Hekimi de hukukçuyu da rahibi de şairi de bilim insanını da kendi ücretli işçisi yapıp çıkmıştır." Kapitalizm evrenselleştikçe sanat ve ekonomi arasındaki "ayrım" ortadan kalktı.
Sanatta yapıt genel olarak tek veya sınırlı olduğundan daha değerli olur ve bu da piyasa değerine yansır. Sanat ve ticaretin bu birleşimi, derinlikten, değerden yoksun bir kültürle sonuçlandı ve günümüzde estetik üretim, meta üretimiyle bütünleşmiş bir hâle geldi. Yine günümüzde okur sayısındaki mütevazı artışlara rağmen şiir, "kültürel sermayeye" bağımlı tür olmaya devam ediyor. Piyasa güçlerinin edebi kalite ya da saygınlık gibi "modası" geçmiş kavramlar karşısında giderek daha fazla ayrıcalık kazandığı bir ortamda, şiirin itibarının azalması kaçınılmazdı.
Turgut Uyar'ın "Şiir çıkmazdadır" yazısının hâlâ önemli ve güncel olduğunu düşünüyorum: "Çünkü insan çıkmazdadır, sorunlar çıkmazdadır, toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor."
Uyar, "Çıkmazın Güzelliği" yazısını "aslında çıkmazın, çıkmazı zorlamanın insaniliğini, güzelliğini göstermek için" yazmıştır.
Ben yukarıda aldığım satırlarının bugün daha bir anlamlı olduğunu düşünüyorum. Şair/şiir bize içinde yaşadığımız dünya hakkında gerçekte ne anlatıyor? "Bu poetik-politik akışta şiir ve insanlık ülkede, dünyada nereye doğru gidiyor?" sorusu "şair nereye gidiyor"da düğümleniyor. 
Dünyamız, eşi benzeri görülmemiş boyutlarda savaşlar, kanlı katliamlar, etnik temizlik ve vahşetle parçalanıyor. Günümüzde, yeni tiranların doğuşuna tanık oluyoruz; diktatörlerin, silah baronlarının, uluslararası sermayenin, patronların dünyaya hükmettiği bir süreçte şairlerin bu konuda ne düşündüklerini çok merak ediyorum doğrusu. Hâsılı "Şiir çıkmazdadır" ama artık "Şair çıkmazdadır". Bu, şairin/şiirin amacının geri dönülemez biçimde kaybolduğu anlamına mı geliyor? Hayır. Bütün tarihin diyalektiği, sanatın doğası gereği devrimci olduğunu göstermektedir. Sadece şiirin değil çağdaş modern sanatın tarihsel ilişkileri, kapitalist toplumun piyasa ilişkileridir ve en asıl olan tüm bu ilişkileri ortadan kaldırmanın gerektiğidir.

(CENGİZ KILÇER - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)







Merhaba!   

3 Ağustos 2025 Pazar

MEDENİYET DEDİĞİN - 2

 


Dünyaca ünlü Mısırlı yönetmen Youssef Chahine'in (Yusuf Şahin) İrlandalı gazeteciyle röportajı:

- Medeni olmayan bir Üçüncü Dünya Ülkesinden geliyorsunuz.
- Ben mi üçüncü ülkesiyim?
- Öyle misin?
- Hayır sensin. Üçüncü Dünya Ülkesi mi Allah aşkına? Ben 7000 yıldır buradayım. Medeniyet, diğerlerinle nasıl bağ kurduğundur. Nasıl sevilir biliyor musun? Nasıl ilgi gösterilir biliyor musun? Medeniyet budur işte.
Burada çok fakir birinin evine gitsen ve sana verecek hiçbir şeyi yoksa, gider komşusundan bir parça ekmek alır ve sana ikram eder. Avrupa'da bayılıp yere düşünce insanlar yanından yürüyüp gidiyorlar. Umurlarında bile değil.
Önce medeniyetin ne anlama geldiğini bilmemiz lazım. O zaman konuşuruz kim birinci dünya kim üçüncü dünya.




"Hiroşima üzerine o melûn bombayı soğuk ve tüyler ürpertici bir eşek şakası yapar gibi bırakıveren uçağın kanatları, Batı medeniyetinin renkleriyle damgalı değil miydi?"

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Batı)








Merhaba!