23 Nisan 2020 Perşembe

ÇOCUKLUK ÜLKESİNDEN





Fotoğraf: DORA MAAR


   Hepimiz oradan geldik... Çocukluk ülkesinden... Koşullar farklıydı, coğrafyamız, tarihimiz, çevremiz, düşüncelerimiz, duyarlılığımız, özlemlerimiz, düşlerimiz farklıydı. Ama başlangıçta geldiğimiz yer orası: Hayal dünyamızın sınır tanımadığı çocukluğumuz... Sonra her birimiz farklı yollara saptık, saptırıldık... Kimimiz daha çabuk, kimimiz daha yavaş unuttuk o ülkeyi. Katil olduk, bankacı ya da sayman olduk, sihirbaz, amele, politikacı olduk, bilge ya da serseri olduk... Sonra... Sonra...
   Sonra büyüdükçe özgürlüğümüz kısıtlandı. Karşılaştığımız gerçekler düş gücümüzü sınırladı. İçgüdülerimiz baskı altına alındı. 


ZEYNEP ORAL
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



Faşizmi çocuklar da anlayabilir
Dayak yemektir serseri bir babadan
Karanlık odaya kapatılmaktır
Hakkını istemekte direttiğin zaman

Üvey ana, yarı güleç öksüze
Sabunlu eliyle tokadı yapıştırır
Henüz yaslıdır çocuk, henüz dayanıksızdır
Yıldırmaktır amaç, esir etmektir
Çocuk faşizmi yanağında tanır

Onlar niçin böyle çirkin olurlar
Bir tek güzel faşist yaşamamıştır
Anlamlı sorulardır bunlar çocuklar size
Okullar bu dersi öğretmiyorlar

Nerde bir kuvvet birikmişse haksız
Nerde bir zartzurt ya da cartcurt
Nerde elimizden kapılmışsa ekmek
Sınıfta, sokakta, evde, çarşıda
İşte çocuklar faşizm ordadır

Hepimiz elele tutuşmalıyız
Korkmadan yürümek için gecenin ötesine
Güneş nasıl olsa doğacaktır
Horozlar ötmeye başlar başlamaz



ERGİN GÜNÇE








Merhaba!

17 Nisan 2020 Cuma

"NEDEN" - 2




   

FAKİR BAYKURT


   Köy Enstitüleri  kırsal kesim için, sadece öğretmen yetiştirmedi. Aynı zamanda, üreten, araştıran, kurulu ve sömürü düzenini sürdürmek isteyen sermayeye, büyük toprak ağası ve tefeci-bezirganlara karşı savaşım veren; halkı bilinçlendiren bir "eylem insanı" yetiştirdi.
   Enstitü mezunu öğretmenlerin görevi, bulundukları köylerde öğrencileri yetiştirmekle sınırlı değildi. Yürekleri insan ve vatan sevgisiyle çarpan bu inançlı öğretmenler umutsuzluğa ve yoksulluğa karşı tek başına savaş verdikleri gibi; genç kuşakların da daha iyi bir dünyanın kurulmasına yardım etmeleri için, onlara inanç ve cesaret vermeye çalıştı.



MEHMET BAŞARAN & MAHMUT MAKAL & TALİP APAYDIN


   Çok yönlü yetişmiş, halkın her türlü sorunlarıyla yakından ilgilenen ve çözüm yolları üreten, aydın, yurtsever, devrimci ve sosyalist bir "önder" yetiştirdi. Dünyada hiçbir ülkede öğretmen yetiştiren kurumlar, Türkiye'de enstitülerde olduğu gibi, çok yönlü bir "önder" yetiştirmedi.
   Enstitülerdeki eğitim anlayışını, sosyalist ülkelerde uygulanan eğitim anlayışından ayıran tek özellik, sadece öğrencilerine ders veren öğretmen değil; kırsal kesimin ve toplumsal yapının her türlü gereksinmelerine yanıt verecek çok yönlü bir "önder" yetiştirmesidir. Böyle bir öğretmen yetiştirme sistemi, dünyanın hiçbir ülkesinde ne önce ne de şimdi yaşama geçirilmedi. (Prof. Dr. ALİ ARAYICI - BirGün Gazetesi)



***



   1951 yılı sona ererken yıkım tamamlanmış sayılırdı. 1951/52 öğretim yılında ilkokuldan sonra öğrenimlerini sürdürmek isteyen birçok köylü çocuğu düş kırıklığına uğradı. Köy enstitülerinin kurulduğu yıllarda yönetici ve öğretmenler öğrenci bulabilmek için köy köy dolaşıp ana babaların çocuklarını yollamaları için çabalar, neredeyse onlara yalvarırdı. Müdürler alabildikleri öğrenci sayısıyla övünürlerdi. Şimdi tersine dönmüştü, enstitülere başvuran çocuklar geri çevriliyordu. Köylü, çocuğunu okutmak, tüm kara çalmalara karşın köy enstitülerine vermek istiyordu.
   Köktendinciler bu eğilimi değerlendirerek, tüm o köylü çocuklarını açacakları imam hatip okullarında kendi amaçlarına göre eğiteceklerdi. Sonuçta düzeltme, reform, ıslahat gibi savlarla köy çocuklarının öğrenim olanaklarını sınırlamış, asıl amaçlarını gerçekleştirmişlerdi. 


ÖNER YAĞCI
(Büyük Oğul Efsanesi)



***



   "Kaldı ki, daha uyanık toplumlarda bile halk, kanlı devrimlerle kazandığı hakları her zaman koruyamamış, devirdiği krallardan beter zorbalara, maceracılara dizginlerini kaptırmıştır. Her yerde halk, durmadan yenilemek zorunda kalmıştır devrimlerini. Öyle olmasa çok çabuk değişirdi dünyamız, insanlık İlk Çağ'dan beri savaştığı nice düşmanlarını sırtında taşımazdı hâlâ."


SABAHATTİN EYÜBOĞLU
(Mavi ve Kara)



***



"Cumhuriyet yaralanınca, en önce çocuklar ve kadınlar kurban oluyor!"

ALİ DEVELİOĞLU
(Aydınlık Gazetesi)










Merhaba!


   

12 Nisan 2020 Pazar

ELDE VAR UMUT









   Osmanlı 1402'de Timur'a yenilir. Toprağa bağlı yaşayanların sömürüsüne dayalı imparatorluk düzeni bu yenilgiyle kontrolü elinden kaçırmıştır. Halk yoksulluğun ve adaletsizliğin pençesindedir. 
   Kazasker olan Şeyh Bedrettin âdil bir üretim ve paylaşım düzeninden yanadır. Bedrettin'i kendilerine pir sayan Börklüce Mustafa ile Türk, Yahudi, Rum, her dinden müritleri hakça bir düzen için İzmir yöresinde harekete geçerler. Düsturları ise, "Benim olan senindir." Schefer'in romanının izleği de bu felsefe üzerinde temellenir. 
   Osmanlı için on binlerin isyanını bastırmak kolay olmamıştır. İlk iki kuşatma ve saldırıda yenilen Osmanlı üçüncü saldırı için Anadolu ve Rumeli'den topladığı 180 bin kişilik ordusuyla Börklüce'yi yakalatıp çarmıha germiştir. 
  Âdil ve insanca yaşam düşünü İzmir, Karaburun, Çeşme üçgeni ve Ege'nin karşı sahillerinde hayata geçirmeye çalışan yoksul halk, ütopyası için ağır bedeller ödemiştir. Öldürücü darbenin ardından ise geriye kalan şey, iyi ve güzeli aradığı müddetçe insanda var olan umuttur. (HATİCE EROĞLU AKDOĞAN - Cumhuriyet Kitap)



***


...
Sıcaktı. 
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
kızmadan 
gülmeden. 
Baktı dimdik
dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın:
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.

...

Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç
saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini.

Yenildiler. 

...

Tarhsel, sosyal, ekonomik şartları
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, "hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,"
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..*

   (*) Şimdi ben bu satırları yazarken, "Vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakın..." gibi laflar edecek olan "sol" geçinen delikanlıları düşünüyorum. 
   Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam (konuya açıklık getirmek - k.n.) bu o çeşit delikanlılar için değil, Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak olanlar içindir.
   Bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi?
  Paris Komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihî, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri "bir ıstırap şarkısı" gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın Komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu?
   Marksist, "bir makina-adam", bir ROBOTA değil, etiyle, kanıyla, sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî, sosyal, konkre (somut - k.n.) bir insandır.




NÂZIM HİKMET
(Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı)






Merhaba!


5 Nisan 2020 Pazar

BARIŞ





HABİP AYDOĞDU & ADONİS



   Renkler ve sözcükler bir araya gelince farklı bir ritim oluşturarak şarkısını yazdı. Bunu gerçekleştirense iki önemli sanatçıydı. Biri Arapça şiirin en büyük şairlerinden Adonis ismiyle bilinen Ali Ahmet Sait Eşber, bir diğer isimse Türkiye'nin önemli ressamlarından Habip Aydoğdu. İzmir Folkart Gallery'de bir araya gelen bu iki önemli isim 'Kan Kırmızı' adında muhteşem bir buluşma gerçekleştirdi. (BURAK ABATAY / BirGün Gazetesi - 30.10.2016)

  Habip Aydoğdu: Bir şiir etkinliği vesilesiyle İzmir'de olan Adonis, Konak Pier'de sunulan karma sergide bana ait olan 3-4 resmi görüyor. Sevdiğini söyledi ve bana bir kitabını imzalayıp göndererek görüşlerini belirtti. İlk tanışmamız kitaplaşma ile oldu.
   Bir süre sonra Folkart Gallery genel direktörü Fahri Özdemir bana gelerek, 'Adonis ile böyle bir projeye var mısın?' dedi. Heyecanlandım. Adonis'ten de olumlu cevap gelince üçümüz beraber bu projede karar kıldık ve bu aşamaya geldik.
   Tabii bu aşamaya gelirken Adonis'le alakalı çok şey okudum. Şiirleri ve röportajlarda verdiği tavrı bugün dünyada yaşanan olayları değerlendirmede ve yorumlamada benim için bir fener oldu. Gördüm ki hayata çok yakın bakıyoruz. Ben Adonis'in şiirinin içerisinde resmimi bulabilir miyim diye düşünürken, o ruha, o görselliğe inandım.
  Adonis'le birlikte çalışırken böyle şiirde imge yaratışını, resimde imge peşinde koşarken çektiğim gerilimde hissettim. Ülkemizin ve yakın coğrafyamızın içinde bulunduğu koşullar, bize garip bir yangın çağını yaşatıyor. Biz bunu vurgulamak için bir araya geldik. Adonis her şeye şiir gibi bakıyor. Bendeyse her şey son noktada resme giriyor. Ama aslında resim de bir şiir, şiir de bir resim. Bir tek malzememiz farklı.

   Adonis: İlk önce ben ne yapacağımı bilmiyordum. Onun yaptığı tabloları şiir olarak yansıtacağımı düşünüyordum. Bunun için bir metin yazdım. Metnin başlığı "101 Gül" idi. Bana sürpriz olansa resim diliyle, şiir dilindeki uyumdu. Bu uyum veya tıpatıp benzerlik diyebileceğim şey, beni biraz cesaretlendirdi. Bir şiir yazıp da, resim sanatıyla beraber olmak. Ve bunu yapmaya başladık.
   Sergideyse gerçekten sıradışı bir şey var. Tablolara her baktığımda, dünyada yaşadığımız şiddeti anımsatıyor. Ki kırmızı renk de bunu ifade ediyor. Bunun ötesinde tablolara baktığım zaman kalemimi alıp bu benim şiirim diye imzalayabilirim.

  Habip Aydoğdu: Görsel sanatlarda simgeler çok önemli. Hiçbir rengin birbirinden farkı yok. Ona yüklediğimiz anlam çok önemli. Kırmızı aşkın rengi. Ama en önemlisi isyanın ve eylemin rengidir kırmızı. Siyah sadece hayatın rengiyken kırmızı isyanın rengi. Sergimizin adını da o yüzden kırmızı koyduk.

   Adonis: Kırmızı bence bir evrim noktası. Bir aşamadan başka bir aşamaya geçmek. Bir değişim. Bu da Adonis Efsanesi'nin kendisi, kanın gelinciğe dönüşümü. O dönüşüm benim için çok önemli. Kan bir şeyin başlangıcı. Adonis'in kanından çıkıp da bir gelinciğin kanı olmak çok önemli. Ölümden çıkmış ve çiçekle hayat vermiş. Kırmızının gücü buradan kaynaklanıyor. 







   Asıl adı Ali Ahmad Said Esber. Bir Arap köylüsü. Denemelerini ve şiirlerini kendi adıyla imzalayıp gönderdiği gazeteler hiç ilgilenmemiş vakti zamanında. Bir defasında reddedilen şiirlerinden birini "Adonis" diye imzalayıp göndermiş, basmışlar. O da bu ismi kullanmaya karar vermiş o günden sonra. "Şair" tanımlaması eksik kalır Adonis'i tarif etmek için. Düşünen, üreten bir bilge. Vatan dediğimiz şey toprak parçasından çok üzerinde boy vermiş şairlerden ibarettir ya bazen; o da öyle. Adonis dediğimiz aslında dile gelmiş Suriye. (ORHAN GÖKDEMİR - soL Haber)



***



Barış

çölün yalnızlığında ilerleyen yüzlere
ot ve ateş giyinmiş Doğu'ya

denizin yıkadığı toprağa
ve onun sevdasına barış

yağmurlarını verdi bana baş döndürücü çıplaklığın
kendini bana adıyor yıldırım
benim bağrımda olgunlaştı zaman
bak işte Doğu'nun parıltısı kanım
su çeker gibi çek beni ve yok ol
yitir beni yankısı ve şimşeği var oylukların
su çeker gibi çek beni gövdemle örtün
nirengidir ateşim ve yıldızdır
yön yaramdır benim
heceliyorum
bir yıldızı heceliyorum resmini çiziyorum
kaçaktır yurdumda yurdum
heceliyorum onun çizdiği yıldızı
yenik günlerinin ayak izlerinde

ey sözün külü
gecende bir çocuğu daha var mı tarihimin?


ADONİS






Merhaba!

29 Mart 2020 Pazar

SORDUKÇA




Üstüne bomba yağdırılmış kentlerden
bir enstalasyona bayılırsınız. Ancak!
Geçen yaz çok çocuk öldürdüler.
Sığınağa gider.

Sun Tzu, "Ölüm göze alınırsa, hayatta kalınabilir" diyor.
Çünkü geçen yıl dünyanın bütün zulümleri birleşti!
Sığınağa gider.

Bu şiiri alakasız bitirmeliyim sıradışkı hem de missss.
Vasatlık cumhurundur, cumhurun ancak!
Biliyorum. Sığınağımıza gider.


ALİ ÖZGÜR ÖZKARCI
(Bitik Ülke Son Atı)



***



   "Hayat budur işte Naci Bey oğlum. Her şeyden tat alacaksın, daha dorusu tat almayı bileceksin. Tat almadığın an öldün demektir."
    "Haklısınız efendim" derdi Naci; hayrandı bu İstanbul efendisine.
   "Bütün bu kavgalar, kıyametler, harpler hep o hayat denen keçiboynuzundaki bir dirhem balı emmek içindir" derdi Ramiz Bey bir bilge edasıyla.
  Sesini yükseltmeden itiraz ederdi Naci. "Doğru efendim, doğru da nedense kalûbelâdan beri hep zenginlerin kısmetine düşüyor o bal, yoksullara ise keçiboynuzunun posası kalıyor."
   "Allah'ın takdiri oğlum, ne denir!"
   "Evet, Allah'ın takdiri ama yanlış bir takdir, adaletsiz bir takdir!.."
   Korkardı Ramiz Bey. "Benim aklım o kadar derinine ermez."
  Sözlerin bu yana kaymasından Ramiz Bey'in hiç hoşlanmadığını konuyu kapatmak için didindiğini sezen Naci, "Sizin buyurduğunuz o kavgalar, kıyametler, harpler genellikle bir zümrenin zenginliklerine zenginlik katmak, tat alma kaynaklarını çoğaltmak, sürekli kılmak amacıyla meydana getirilmektedir... Her şeyin sahibi zenginlerdir ama harplerde ölenler ise onların mallarını mülklerini koruyan ya da korumak için savaşa yollanan yoksullardır. Şu, ömürlerinin sonuna kadar sürünenlerdir, köle gibi yaşayanlardır. Hepimiz Tanrı'nın kulu olduğumuza göre bu eşitsizlik ne?" derdi.

  
MUZAFFER BUYRUKÇU
(Ucu Güllü Kundura)
Fotoğraf: ARA GÜLER



***



   Soru sormadığımız her gün köleliğe doğru adım atıyoruz bana kalırsa. 
Diyalektik yürümeye doğru akılcı sorular sormaz, çözüm için harekete geçmezsek şikâyet eder dururuz.


FADİME USLU
(Cumhuriyet Kitap)
Fotoğraf: DENİZ TOKAY








Merhaba!

22 Mart 2020 Pazar

İNSANLIĞIN SOL YANI




   Almanya, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından enkaz halindeydi. Örneğin Münih'te savaş öncesi yaşayan 900 bin kişiden sadece 300 bini kalmıştı. Şehirler bombalanmış, binalar yerle bir olmuştu. İnsanlar apartman dairelerinde 4-5 aile bir arada yaşıyor ve zillerin üzerinde "Braun ailesi için 1 kez, Schmidt ailesi için 2 kez basınız" gibi yazılar yazıyordu. Almanlar, her şeyin bitip yeniden başladığı o gün için "Saat Sıfır" (Stunde Null) ifadesini kullanıyorlar. Şimdi bu ifade, tozlu raflardan indirilip korona pandemisi için yeniden kullanılmaya başlandı.
   Yunan mitolojisinde, baba Daedalus'un, Kral Minos'un labirentinden kaçsın diye kanatlar yaptığı İkarus efsanesi vardır. İkarus, uyarılara rağmen kibre kapılıp güneşe yakın uçunca, mumdan yapılan kanatları erir ve Ege Denizi'ne düşer. Sıfır borç politikası ile her sene ihracat ve dış ticaret fazlası rekorları kıran Almanya, elitlerinin mumdan yapılan kanatları eriyince, halkının gözünde İkarus gibi düşerek hayal kırıklığına neden oldu. Şimdi düştüğü yerden kalkıp yıllarca silah satıp göz yumduğu savaş bölgelerinden kaçan mültecilerle, aynı denizde yaşam mücadelesi verecek. (OKTAN ERDİKMEN - Cumhuriyet Gazetesi) 



***



   En son yüz yıl önce görülen türde bir salgınla karşı karşıyayız. O zaman dünya bu kadar kalabalık değildi. Henüz küçülmemişti; bilgi bunca hızla akmıyordu. İnsanlar birbirleriyle bu kadar yoğun, sıkı fıkı ilişki halinde değildi. Aniden patlayan salgın karşısında, kapitalizmin tüm ezberi bozuldu. Her olayı, sorunu yöneteceğini sanan küresel şirketler ve işbirlikçisi siyasal iktidarlar panik yaşıyor. Meğer bir sıkımlık canı varmış kapitalizmin!
   Hani ulus devletlerin sonu gelmişti? Hani AB dünyanın en büyük dayanışma organizasyonuydu? Hepsi çöp oldu. Liberal demokrasiler yerini otoriter düzenlere bırakacak, öyle görünüyor. Pek çok gelişmiş (!) ülkede güvenlikçi politikalar artıyor. Yeni bir faşizm arifesindeyiz. Dünyayı yöneten meczup liderlerin maskesini de düşürdü korona, kapitalizminkini de?  
   Umut mu? Şımarık Avrupa'ya doktor ve malzeme gönderiyor Küba. Sanayisinin 22 ilacı tüm dünya için üretmeye hazır olduğunu söylüyor. Kapitalizm nedir biliyor musunuz: Kanser ilacını simitten ucuza satan Küba'ya, bunu yaptığı için tecrit uygulanmasıdır. (ENVER AYSEVER - Cumhuriyet Gazetesi)




***



    Dünya büyük bir sağlık kriziyle baş başa kaldı: Korona Krizi! 
   İnsanların büyük bir çoğunluğu var olan durumu 'hayatta kalma' sorunu olarak kabul ediyor. Kapitalist ülkelerin yönetimleriyse Korona Krizi'ne 'parasal' açıdan yaklaşıyorlar. Devasa bütçeler ayırdıklarını belirterek vatandaşlarını uyarıyorlar: 
  -Bizi dinleyin, dediklerimizi yapın, evlerinizden çıkmayın, ellerinizi yıkayın, seyahat etmeyin, yakın temastan kaçının, iyi beslenin, güzel uyuyun gibi...
   Oysa kapitalizm üretimi artırarak herkesi zengin edecek, özgürlükler aleminde her 'birey' istediği gibi yaşayacaktı. Herkesin işi olacak, herkes çok çalışacak, çok kazanacaktı. Kapitalizmin dünyayı getirip bıraktığı yeri uzunca bir süredir değerli bilim insanımız Doç. Dr. Fikret Başkaya hem makalelerinde hem de kitaplarında anlatıyor:
   -Kapitalizmin insanlığa vereceği hiçbir şey yok artık!
    Korona salgın hastalığından daha iyi bir örnek olamazdı Fikret Başkaya hocayı doğrulayan...
    Kapitalizm verebileceği en son armağanını korona salgını ile verdi insanlığa!
  Korona öncesi yaşanan -halen de süren- savaş mağdurlarının dramının da müsebbibi kapitalizmdir. Sömüre sömüre dünyanın pek çok ülkesini ve bölgesini yaşanamaz hale getirdi. İnsanlar artık doğdukları topraklarda yaşayamayacaklarına inanıyorlar. 
  Bu noktada insanlığın yüzünü ağartan çıkışlar dünyanın 'sol' yanından geliyor. İşte Yunanistan! Sınırlarına yönlendirilen zavallı insanlara karşı tel örgüler arkasından asker, polis ve ırkçı sağcıları olmadık işkenceler yapıyorlar. Sorulduğunda da 'Ülkemizi savunuyoruz' diyorlar. Atina ve Selanik'te ise Yunanistan'ın sol yanı hem ülkelerinin hem de insanlığın yüzünü ağartıyorlar:
   -Sınırları açın!
  Dünyanın en zor günlerinde sergilenen insani dayanışmanın bir başka güzel örneği Küba'dan geldi. İngiltere bandıralı MS Braemar adlı gemi 682 yolcu ve 381 mürettebatıyla Karayiplerde hiçbir ülkenin limanlarına yanaşmasına izin verilmediğinden ortada kalmıştı. Gemide 5 yolcuda korona virüsü tespit edilmişti. İngiliz gemisi 2020'lerin Struma'sı olarak bir trajediyle karşı karşıya kalmıştı. Küba gemiyi kabul etti. Hasta yolcuları tedavi etmek üzere hastaneye yatırdı. Sağlıklı yolcular İngiltere hükümetinin girişimiyle evlerine dönecekler. 
   Küba Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada şöyle dedi: 
 -Gemiyi kabul etmemizin sebebi insani kaygılardır! 'İnsanlık ve sol' gelecek için en gerçekçi bileşenleri oluşturuyor.
  Kısa sürede yaşanan bu iki 'küçük' dayanışma açık olarak gösteriyor ki dünyanın geleceği olacaksa bunu ancak bedende kalbinin durduğu yer belirleyecek:
  -İnsanlığın sol yanı! 
  (NAZIM ALPMAN - BirGün Gazetesi)   




Merhaba!      

17 Mart 2020 Salı

TEMEL ÇELİŞKİ: SOSYALİZM YA DA BARBARLIK




Sırbistan'dan AB'ye tepki: Dayanışma diye bir şey yokmuş

    Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'e bir mektup göndererek yardım talep ettiğini anlatan Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, Avrupa Birliği'nin (AB) üye olmayan ülkelere tıbbi malzeme ihracatını sınırlandırma kararına tepki gösterdi ve AB'nin ikiyüzlü tavrını şu sözlerle eleştirdi:
   "Avrupa'dan tıbbi malzeme alamıyoruz. Çünkü onlar için yeterince yokmuş. Bu kararı alan insanlar bize Çin'den ithalat yapmamamız konusunda ders veren insanlar. Bizden AB'nin ürünlerinin daha kaliteli olduğu varsayımıyla ihalelerin şartlarını fiyatın öncelikli olmadığı biçiminde ayarlamamızı istediler. Böylece her şeyi onlardan almak zorunda kaldık. Sırbistan'ın parasına ihtiyaçları olduğunda Avrupa şirketlerinin alması için ihaleler ve ihale şartları yapıldı. Şimdi ortada acı bir durum varken Sırbistan'ın parası kötü oldu. Sanki bedava istemişiz gibi...
   Şimdi anlıyoruz ki büyük uluslararası dayanışma aslında yokmuş. Avrupa dayanışması diye bir şey yokmuş, o yalnızca kağıt üzerinde bir masalmış. Kardeşim ve dostum Şi Cinping'e ve Çin'den gelecek yardıma inanıyorum. Bu zor süreçte bize tek yardımcı olabilecek ülke Çin Halk Cumhuriyeti'dir." (soL Haber)



***



   Küba koronavirüs tedavisinde etkili ilaçların üretilmesine yönelik garanti verdi
   
   Küba'nın ilaç endüstrisi, yeni koronavirüse karşı etkili olduğu görülen Interferon Alpha 2B başta olmak üzere, virüs tedavisinde kullanılacak 22 ilacın üretileceğini duyurdu. BioCubaFarma Müdürü Eduardo Martinez Diaz, "Yeterli kapasitemiz olmasından dolayı, şu anda birçok ülkeden talepler alıyoruz ve ülkelere gerekli olandan fazla ilaç göndermiyoruz" diye konuştu. Diaz, Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi'nin (CIGB), Interferon Alpha 2B ilacının ulusal sağlık sistemine tedariğine ilişkin tüm yetilere sahip olduğunu sözlerine ekledi. 
  CIGB Genel Direktörü Eulogio Pimentel Vazquez de, "Envanterimizde, Çin'de vakanın görüldüğü herkese tedavi uygulayabilecek sayıda ilaç bulunuyor" açıklamasında bulundu. 
   Küba, söz konusu ilacı, Çin'in Jilin bölgesindeki Çangçun Heber Biyolojik Teknoloji kurumuyla ortak çalışma sonucu kendi teknolojisiyle üretiyor. Interferon Alpha 2B ilacı 2000'deki SARS ve 2012'deki MERS salgınında da kullanılmış ve tedavide etkili olmuştu. (soL Haber)



***



Devletlerin salgınla mücadelesinde üç farklı yaklaşım ortaya çıktı

   1. Çin metodu: Sosyalist temeller üzerine kurulu Çin, insan yaşamını ekonomik çıkarların önüne koyan bir biçimde, hiç süre kaybetmeden, üretimin düşmesi ve ekonominin aksaması pahasına, salgının görüldüğü bölgelerde sert karantina önlemleri uygulama yoluna gitti. Devasa karantina merkezleri, sokağa çıkma yasağı ve zorunlu sağlık uygulamaları üzerine kurulu Çin tipi yaklaşım, 1 ay gibi kısa bir sürede olumlu sonuçlar verirken, bugün salgının başlangıç noktası Wuhan'da insanların maskelerini çıkardığı ve günlük yaşamlarına geri döndüğünü görüyoruz.
   2. İdare-i maslahatçılar: İtalya, İspanya ve Fransa gibi Akdeniz ülkelerinin yanı sıra ABD, İran, İsrail ve diğer irili ufaklı devletlerde, salgının başlangıcında ekonomiyi canlı tutmak için karantina gibi önlemlere başvurulmadığına, vaka sayısındaki artış sonrası geniş anlamda karantina tedbirleri alındığına şahit olduk. Ekonomiyi önceleyen bu yaklaşımın sonucunda, bahsettiğimiz ülkeler siyasi, ekonomik ve sosyal anlamda büyük darbeler aldılar. Salgından çıkış sonrası, halihazırda kırılgan ekonomilere sahip bu ülkelerdeki tahribatı daha canlı bir biçimde göreceğiz.
   3. Protestan model: Almanya ve İngiltere salgına karşı benzer yaklaşımlar geliştirdiler. (Bu benzerliğin altında iki devletin ortak Lutheryen mirasının olup olmadığı sorusunu değerli tarihçilerimize bırakıyorum.)    

   İngiltere Başbakanı Boris Johnson, salgınla "sürü bağışıklığı" (herd immunity) doktriniyle mücadele edeceklerini açıklarken, Alman mevkidaşı Angela Merkel, "Almanya'daki insanların yüzde 60 ila 70'ine virüs bulaşabilir (...) Hayat kurtarmak bizim görevimiz. Aynı zamanda ekonominin de çalışmasını sağlamak" açıklamaları ve ülkesinde aldığı ve almadığı tedbirlerle İngiltere'yle aynı yolu izleyeceğinin sinyalini vermiş oldu. 
 Sosyal Darwinist esintiler taşıyan sürü bağışıklığı modelinde, virüsün engellenmesi için hiçbir çaba gösterilmezken, virüsün zaman içinde nüfusun büyük kısmına bulaşması sonucu halkta ortak bir bağışıklık sistemi gelişeceği hesaplanıyor. 
   İngiltere ve Almanya'nın yaklaşımındaki temel hareket noktası ise virüsün halka bir anda değil yavaşça bulaşması ve bu suretle sağlık hizmetlerine bir anda yoğun talep olmaması.
   Financial Times'ta, sürü bağışıklığı yaklaşımını "kumar" olarak nitelendirirken, 66 milyonluk İngiltere'de, nüfusun % 80'ine virüsün yayılması halinde, % 1 öldürücülük ihtimalinde dahi 500 bin kişinin ölümüne göz yumulduğu değerlendirilmesi yapılıyor. 
  Yaşlıları ve başka hastalıklardan muzdarip olanları salgına terk eden "sürü bağışıklığı" modelinin, Nazi izleri taşıdığını söylemek abartılı olmayacak.

    TEMEL ÇELİŞKİ: SOSYALİZM YA DA BARBARLIK  
  Salgınla mücadelede üç temel yaklaşımdan bahsetsek de temelde, insanı ön plana koyan sosyalist model ve Batı tipi "demokrasi"lerin başlangıçta idare-i maslahatçı fakat işler kızışınca Nazizme doğru yol alan modeli arasındayız. 
  Bu noktada, Avrupa Birliği üyesi İtalya'nın yardım çağrılarına birliğin diğer üyelerinden değil de Çin ve Küba'dan cevap gelmesi çarpıcıdır. 
  Salgın karşısında Batı tipi "demokrasi"ler bırakınız komşularına yardım etmeyi, kendi vatandaşlarına dahi bedava sağlık hizmeti götürmekten aciz bir duruma düştüler. 
   İran'ın salgın nedeniyle ambargoyu gevşetme çağrılarına karşı ABD'nin takındığı katı tavır ve yine Çin ve Küba'dan yardıma giden doktorlar, insanlığın kalbinin Washington'da mı yoksa Asya'da mı attığı sorusuna güzel bir cevap oluşturmaktadır. (ONUR SİNAN GÜZALTAN - Aydınlık Gazetesi)



***



   Nihayet kriz içindeki kapitalizmin egemen sınıflarının tutumunu da unutmamak gerekir. Bu egemen sınıfların başlangıçta Nazi partisine mesafeli yaklaştıkları, Hitler ve SA'lara güvenmedikleri doğrudur. Ancak Hitler ve Nazi partisi, kendi içindeki ütopik unsurları temizledikten, devleti yönetebileceğini gösterdikten sonra, 1933'te yapılan o ünlü toplantıda, içlerinde Krupp, Siemens, Bayer, Opel, I.G. Farben, Agfa, Telefunken de olmak üzere 33 büyük şirketin temsilcileri, ilk seçimlerde Nazi partisinin sendikaları işçi hareketini ve sosyalist hareketi bastıracak kadar güçlenmesine olanak sağlamak için milyonlarca marklık bir fon oluşturdular.
   Bu adamlar (Nazizm esas olarak erkek bir projedir), Yahudi soykırımı sürecinden, köle emeği kullanarak Yahudi kapitalistlerin mallarına, servetlerine, sanat koleksiyonlarına el koyarak yararlandılar. Nazi savaş makinesi de bu kapitalistlerin sermayesiyle, teknolojisiyle onlara büyük kârlar getirerek kuruldu ve beslendi. 
   Kamplardaki ölüm fabrikalarının kurulması, işletilmesi de bu sanayiden gelen uzmanlar ve makinelerle, kimyasal maddelerle oldu. Yahudi soykırımını görmezden gelen bu adamlar, Hitler rejimini satın aldıkları gibi, ondan sonraki "sözde demokratik" rejimleri de satın almaya devam ettiler ve hâlâ ediyorlar. (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!